|
Ey nefis!
Ehl-i dünyaya, hususan ehl-i sefahete, hususan ehl-i küfre bakıp, surî
ziynet ve aldatıcı gayr-ı meşru lezzetlerine aldanıp taklit etme. Çünkü
sen onları taklit etsen, onlar gibi olamazsın. Pek çok sukut edeceksin.
Hayvan dahi olamazsın. Çünkü senin başındaki akıl, meş’um bir âlet olur;
senin başını daima dövecektir. Meselâ, nasıl ki bir saray bulunsa,
büyük bir dairesinde büyük bir elektrik lâmbası bulunur. O elektrikten
teşa’ub etmiş ve onunla bağlı küçük küçük elektrikler, küçük menzillere
taksim edilmiş. Şimdi, birisi o büyük elektrik lâmbasının düğmesini
çevirip ziyayı kapatsa, bütün menziller derin bir karanlık içine ve bir
vahşete düşer. Ve başka sarayda, büyük elektrik lâmbasıyla merbut olmayan
küçük elektrik lâmbaları, her menzilde bulunuyor. O saray sahibi büyük
elektrik lâmbasının düğmesini çevirerek kapatsa, sair menzillerde ışıklar
bulunabilir, onunla işini görebilir; hırsızlar istifade
edemezler. İşte, ey nefsim! Birinci saray, bir Müslümandır. Hazret-i
Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, onun kalbinde o büyük elektrik
lâmbasıdır. Eğer onu unutsa, el’iyâzü billâh, kalbinden onu çıkarsa,
hiçbir peygamberi daha kabul edemez. Belki hiçbir kemâlâtın yeri ruhunda
kalamaz. Hattâ Rabbini de tanımaz. Mahiyetindeki bütün menziller ve
lâtifeler karanlığa düşer. Ve kalbinde müthiş bir tahribat ve vahşet
oluyor. Acaba bu tahribat ve vahşete mukabil hangi şeyi kazanıp ünsiyet
edebilirsin? Hangi menfaati bulup, o tahribat zararını onunla tamir
edersin? Halbuki, ecnebiler o ikinci saraya benzerler ki, Hazret-i
Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın nurunu kalblerinden çıkarsalar da,
kendilerince bazı nurlar kalabilir veya kalabilir zannederler. Onların
mânevî kemâlât-ı ahlâkiyelerine medar olacak, Hazret-i Mûsâ ve İsâ
Aleyhimesselâma bir nevi imanları ve Hâlıklarına bir çeşit itikatları
kalabilir. Ey nefs-i emmâre! Eğer desen, “Ben ecnebi değil, hayvan
olmak isterim”; sana kaç defa söylemiştim, hayvan gibi olamazsın. Zira
kafandaki akıl olduğu için, o akıl geçmiş elemleri ve gelecek korkuları
tokatıyla senin yüzüne, gözüne, başına çarparak dövüyor. Bir lezzet
içinde bin elem katıyor. Hayvan ise, elemsiz, güzel bir lezzet alır, zevk
eder. Öyle ise, evvelâ aklını çıkar, at, sonra hayvan ol. Hem كَاْلاَنْعَامِ
بَلْ
هُمْ
اَضَلُّ 1
sille-i tedibini gör.
Dipnotlar - Arapça İbareler -
Haşiyeler :
1 : “Hayvanlar gibi, hattâ daha da
aşağıdırlar.” A’râf Sûresi, 7:179.
|
Lügatler
:
Aleyhimesselâm : Allah’ın selâmı onların üzerine
olsun Aleyhissalâtü Vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı onun
üzerine olsun ecnebi : yabancı ehl-i dünya : dünyaya
dalıp, âhireti düşünmeyenler ehl-i küfür : kâfirler,
inkârcılar ehl-i sefahet : zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkün
olanlar el’iyâzü billâh : Allah korusun elem : acı,
keder gayr-i meşru : helâl olmayan, dine aykırı Hâlık
: herşeyi yaratan Allah hususan : özellikle istifade :
yararlanma, faydalanma itikat : inanç kemâlât :
mükemmellikler, üstün özellikler, faziletler kemâlât-ı ahlâkiye
: ahlâkî mükemmellikler, üstün özellikler lâtife : insanın
mânevî yapısındaki ince duygulardan herbiri mahiyet : yapı,
esas, öz mânevi : mânâya ait medar : vesile,
sebep menzil : mekân, oda merbut :
bağlı meş’um : kötü, uğursuz mukabil :
karşı nefis : kişinin kendisi nefs-i emmâre : insanı
kötülüğe sevk eden içindeki duygu nevi : tür,
çeşit Rab : herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için
muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği
altında bulunduran Allah sair : diğer sukut etmek :
alçalmak surî : görünüşteki tahribat : yıkılıp
bozulmalar taksim : kısımlara ayırma,
paylaştırma teşa’ub : şubelere ayrılma,
bölünme ünsiyet : dostluk, canayakınlık vahşet :
ürküntü, yalnızlık ziya : ışık ziynet : süs
|