|
Bu Muhali izah
edecek, bazı risalelerde beyan edilen iki
misal:
BİRİNCİ
MİSAL:
Bütün âsâr-ı medeniyetle tekmil ve tezyin edilmiş, hâli bir
sahrâda kurulmuş, yapılmış bir saraya gayet vahşî bir adam girmiş, içine
bakmış. Binlerle muntazam san’atlı eşyayı görmüş. Vahşetinden,
ahmaklığından, “Hariçten kimse müdahale etmeyip, o saray içinde o eşyadan
birisi o sarayı müştemilâtıyla beraber yapmıştır” diye taharrîye başlıyor.
Hangi şeye bakıyor, o vahşetli aklı dahi kabil görmüyor ki, o şey bunları
yapsın. Sonra, o sarayın teşkilât programını ve mevcudat fihristesini ve
idare kanunları içinde yazılı olan bir defteri görür. Çendan, elsiz ve
gözsüz ve çekiçsiz olan o defter dahi, sair içindeki şeyler gibi, hiçbir
kabiliyeti yoktur ki, o sarayı teşkil ve tezyin etsin. Fakat muztar
kalarak, bilmecburiye, eşya-yı âhare nisbeten, kavânîn-i ilmiyenin bir
ünvanı olmak cihetiyle, o sarayın mecmuuna bu defteri münasebettar
gördüğünden, “İşte bu defterdir ki, o sarayı teşkil, tanzim ve tezyin edip
bu eşyayı yapmış, takmış, yerleştirmiş” diyerek, vahşetini ahmakların,
sarhoşların hezeyanına çevirmiş.
İşte, aynen bu misal gibi, hadsiz
derecede misaldeki saraydan daha muntazam, daha mükemmel ve bütün etrafı
mucizâne hikmetle dolu şu saray-ı âlemin içine, inkâr-ı ulûhiyete giden
tabiiyyun fikrini taşıyan vahşî bir insan girer. Daire-i mümkinat
haricinde olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun eser-i san’atı olduğunu düşünmeyerek
ve Ondan i’râz ederek, daire-i mümkinat içinde, kader-i İlâhînin yazar
bozar bir levhası hükmünde ve kudret-i İlâhiyenin kavânîn-i icraatına
tebeddül ve tagayyür eden bir defteri olabilen ve pek yanlış ve hata
olarak “tabiat” namı verilen bir mecmua-i kavânîn-i âdât-ı İlâhiye ve bir
fihriste-i san’at-ı Rabbâniyeyi görür. Ve der ki: “Madem bu eşya bir sebep
ister. Hiçbir şeyin bu defter gibi münasebeti görünmüyor. Çendan hiçbir
cihetle akıl kabul etmez ki, gözsüz, şuursuz, kudretsiz bu defter,
rububiyet-i mutlakanın işi olan ve hadsiz bir kudreti iktiza eden icadı
yapamaz. Fakat madem Sâni-i Kadîmi kabul etmiyorum; öyleyse, en münasibi,
‘Bu defter bunu yapmış ve yapar’ diyeceğim” der. Biz de deriz:
Ey
ahmaku’l-humakadan tahammuk etmiş sarhoş ahmak! Başını tabiat
bataklığından çıkar, arkana bak. Zerrattan seyyârâta kadar bütün mevcudat,
ayrı ayrı lisanlarla şehadet ettikleri ve parmaklarıyla işaret ettikleri
bir Sâni-i Zülcelâli gör. Ve o sarayı yapan ve o defterde sarayın
programını yazan Nakkaş-ı Ezelînin cilvesini gör, fermanına bak,
Kur’ân’ını dinle, o hezeyanlardan kurtul.
|
Lügatler :
ahmaklık : akılsızlık ahmaku’l-humaka :
ahmakların en ahmakı alay : taburlardan meydana gelen askerî
birlik
âsâr-ı
medeniyet : medeniyetin meydana getirdiği eserler beyan
edilmek : açıklanmak bilmecburiye : zorunlu
olarak
cihet : yön cilve : görünme,
yansıma çendan : gerçi daire-i mümkinat :
yaratılanların tamamının oluşturduğu âlem eser-i san’at : sanat
eseri eşya : varlıklar
eşya-yı âhar : diğer varlıklar ferman :
emir, buyruk fırka : tümen fihrist :içerik listesi, içinde
ne olduğunu gösteren katalog
fihriste-i san’at-ı Rabbâniye : herşeyin Rabbi olan
Allah’ın sanatlı bir şekilde yarattığı varlıkların özeti ve
listesi hadsiz : sınırsız
hâli : boş, ıssız haricinde : dışında
hariç : dış hezeyan : boş söz,
saçmalama hikmet : herşeyin bir gayeye yönelik olarak, anlamlı
ve tam yerli yerinde yaratılması i’râz etmek : yüz çevirmek,
başka tarafa dönmek icad : yaratma idare :çekip çevirmek, becermek,
döndürmek
iktiza
etmek : gerektirmek inkâr-ı ulûhiyet : Cenâb-ı Allah’ı inkâr
fikri
izah
etmek : açıklamak kabil : mümkün kabiliyet :
yetenek
kader-i İlâhî : İlâhî kader, Allah’ın kader
kanunu kavânîn-i icraat : kâinattaki, tabiattaki İlâhî icraat ve
faaliyet kanunları
kavânîn-i ilmiye : bilimsel kanunlar kudret
: güç ve iktidar kudret-i İlâhiye : Allah’ın güç ve
kudreti lisan : dil
mecmu : bir şeyin tamamı mecmua-i kavânîn-i
âdât-ı İlâhiye : Allah’ın kainata koyduğu, devam eden kanunların
tamamı; İlâhî âdetler ve kanunların toplamı mevcudat :
varlıklar misal :
benzer, örnek
mucizâne : mucizeli bir şekilde
muhal : imkânsız muhteşem : ihtişamlı,
görkemli muntazam : düzenli
muztar : çaresiz müdahale :araya girme, sokulma,
karışma
münasebettar : ilgili, bağlantılı münasebet
: ilgi, bağlantı münasib : uygun müştemilât :
içindekiler müşahede etmek : gözlemlemek Nakkaş-ı
Ezelî : başlangıcı olmayan ve bütün varlıkları bir nakış halinde
yaratan Allah nefer : asker, er nisbeten : kıyasla,
oranla
risale : Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her
birisi
rububiyet-i mutlaka : Allah’ın herşeyi kuşatan,
kayıtsız ve sınırsız egemenliği, yaratıcılığı, terbiyesi sahrâ :
çöl sair : diğer, başka
Sâni-i
Kadîm : ezelden beri var olan ve varlıkları sa’natlı bir şekilde
yaratan Cenâb-ı Allah Sâni-i Zülcelâl : büyüklük ve haşmet
sahibi olan ve her şeyi san’atlı olarak yaratan Allah saray-ı
âlem : âlem sarayı; bir saray gibi inceliklerle yaratılmış olan âlem,
kâinat seyyârât : gezegenler şehadet etmek : şahitlik,
tanıklık etmek şuur : bilinç, anlayış tabiat : doğa,
maddî âlem
tabiiyyun : her şeyin tabiatın tesiriyle meydana
geldiğini iddia edenler tagayyür : başkalaşma
taharrî : araştırma, inceleme tanzim :
düzenleme tahammuk etmek : ahmaklık dersi almak talim
: eğitim tebeddül : değişim
tekmil
etmek : tamamlamak terhis : göreve son verme teşkil
etmek : oluşturmak teşkilât : meydana gelme,
oluşma tezyin etmek : süslemek umumî : genel
ünvan : isim
vahşet : ilkellik vahşî : ilkel Zât-ı
Vâcibü’l-Vücud : varlığı gerekli olan, var olmak için hiçbir sebebe
ihtiyacı bulunmayan Zât, Allah zerrat : zerreler,
atomlar
|