NUR ÇEŞMESİ-2-MEYVE RİSALESİNDEN ALTINCI MESELE

0 views
Skip to first unread message

Erhan Patlak

unread,
Feb 7, 2026, 8:18:12 AM (13 days ago) Feb 7
to

                                                                           NUR ÇEŞMESİ

 

2.MEYVE RİSALESİNDEN ALTINCI MESELE

Risale-i Nur’un çok yerlerinde izahı ve kat’î hadsiz hüccetleri bulunan iman-ı billâh rüknünün binler küllî burhanlarından birtek burhana kısaca bir işarettir.

Kastamonu’da lise talebelerinden bir kısmı yanıma geldiler. “Bize Hâlıkımızı tanıttır; muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar” dediler.
Ben dedim:
Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah’tan bahsedip Hâlıkı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz.
Meselâ, nasıl ki mükemmel bir eczahane ki, her kavanozunda harika ve hassas mizanlarla alınmış hayattar macunlar ve tiryaklar var; şüphesiz gayet maharetli ve kimyager ve hakîm bir eczacıyı gösterir.
Öyle de, küre-i arz eczahanesinde bulunan dört yüz bin çeşit nebatat ve hayvanat kavanozlarındaki zîhayat macunlar ve tiryaklar cihetiyle bu çarşıdaki eczahaneden ne derece ziyade mükemmel ve büyük olması nisbetinde, okuduğunuz fenn-i tıb mikyasıyla, küre-i arz eczahane-i kübrasının eczacısı olan Hakîm i Zülcelâli, hatta kör gözlere de gösterir, tanıttırır.
Hem, meselâ, nasıl bir harika fabrika ki, binler çeşit çeşit kumaşları basit bir maddeden dokuyor; şeksiz, bir fabrikatörü ve maharetli bir makinisti tanıttırır.
Öyle de, küre-i arz denilen yüz binler başlı, her başında yüz binler mükemmel fabrika bulunan bu seyyar makine-i Rabbâniye ne derece bu insan fabrikasından büyükse, mükemmelse, o derecede, okuduğunuz fenn-i makine mikyasıyla, küre-i arzın Ustasını ve Sahibini bildirir, tanıttırır.
Hem meselâ, nasıl ki, gayet mükemmel bin bir çeşit erzak etrafından celb edip içinde muntazaman istif ve ihzar edilmiş depo ve iaşe ambarı ve dükkân şeksiz, bir fevkalâde iaşe ve erzak mâlikini ve sahibini ve memurunu bildirir.

Öyle de, bir senede yirmi dört bin senelik bir dairede muntazaman seyahat eden ve yüz binler ve ayrı ayrı erzak isteyen taifeleri içine alan ve seyahatiyle mevsimlere uğrayıp, baharı bir büyük vagon gibi, binler ayrı ayrı taamlarla doldurarak, kışta erzakı tükenen biçare zîhayatlara getiren ve küre-i arz denilen bu Rahmânî iaşe ambarı ve bu sefine-i Sübhâniye ve bin bir çeşit cihazatı ve malları ve konserve paketleri taşıyan bu depo ve dükkân-ı Rabbânî, ne derece o fabrikadan büyük ve mükemmel ise, okuduğunuz veya okuyacağınız fenn-i iaşe mikyasıyla, o kat’iyette ve o derecede küre-i arz deposunun Sahibini, Mutasarrıfını, Müdebbirini bildirir, tanıttırır, sevdirir.
Hem nasıl ki dört yüz bin millet içinde bulunan ve her milletin istediği erzakı ayrı ve istimal ettiği silâhı ayrı ve giydiği elbisesi ayrı ve talimatı ayrı ve terhisatı ayrı olan bir ordunun mu’cizekâr bir kumandanı, tek başıyla bütün o ayrı ayrı milletlerin ayrı ayrı erzaklarını ve çeşit çeşit eslihalarını ve elbiselerini ve cihazatlarını, hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak verdiği o acip ordu ve ordugâh, şüphesiz, bedahetle o harika kumandanı gösterir, takdirkârâne sevdirir.
Aynen öyle de, zemin yüzünün ordugâhında ve her baharda yeniden silâh altına alınmış bir yeni ordu-yu Sübhânîde nebatat ve hayvanat milletlerinden dört yüz bin nev’in çeşit çeşit elbise, erzak, esliha, talim, terhisleri gayet mükemmel ve muntazam ve hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak, birtek kumandan-ı âzam tarafından verilen küre-i arzın bahar ordugâhı, ne derece mezkûr insan ordu ve ordugâhından büyük ve mükemmel ise, sizin okuyacağınız fenn-i askerî mikyasıyla dikkatli ve aklı başında olanlara o derece küre-i arzın Hâkimini ve Rabbini ve Müdebbirini ve Kumandan-ı Akdesini hayretler ve takdislerle bildirir ve tahmid ve tesbihle sevdirir.

Hem nasılki bir harika şehirde milyonlar elektrik lâmbaları hareket ederek her yeri gezerler. Yanmak maddeleri tükenmiyor bir tarzdaki elektrik lâmbaları ve fabrikası, şeksiz, bedahetle elektriği idare eden ve seyyar lâmbaları yapan ve fabrikayı kuran ve iştial maddelerini getiren bir mu’cizekâr ustayı ve fevkalâde kudretli bir elektrikçiyi hayretler ve tebriklerle tanıttırır, yaşasınlar ile sevdirir.
Aynen öyle de, bu âlem şehrinde, dünya sarayının damındaki yıldız lâmbaları, bir kısmı—kozmoğrafyanın dediğine bakılsa—küre-i arzdan bin defa büyük ve top güllesinden yetmiş defa sür’atli hareket ettikleri halde, intizamını bozmuyor, birbirine çarpmıyor, sönmüyor, yanmak maddeleri tükenmiyor. Okuduğunuz kozmoğrafyanın dediğine göre, küre-i arzdan bir milyon defadan ziyade büyük ve bir milyon seneden ziyade yaşayan ve bir misafirhane-i Rahmâniyede bir lâmba ve soba olan güneşimizin yanmasının devamı için, her gün küre-i arzın denizleri kadar gazyağı ve dağları kadar kömür veya bin arz kadar odun yığınları lâzımdır ki sönmesin. Ve onu ve onun gibi ulvî yıldızları gazyağsız, odunsuz, kömürsüz yandıran ve söndürmeyen ve beraber ve çabuk gezdiren ve birbirine çarptırmayan bir nihayetsiz kudreti ve saltanatı, ışık parmaklarıyla gösteren bu kâinat şehr-i muhteşemindeki dünya sarayının elektrik lâmbaları ve idareleri ne derece o misâlden daha büyük, daha mükemmeldir; o derecede, sizin okuduğunuz veya okuyacağınız, fenn-i elektrik mikyasıyla, bu meşher-i âzam-ı kâinatın Sultanını, Münevvirini, Müdebbirini, Sâniini, o nuranî yıldızları şahit göstererek tanıttırır, tesbihatla, takdisatla sevdirir, perestiş ettirir.
Hem meselâ, nasıl ki bir kitap bulunsa ki, bir satırında bir kitap ince yazılmış ve herbir kelimesinde ince kalemle bir sûre-i Kur’âniye yazılmış. Gayet mânidar ve bütün meseleleri birbirini teyid eder ve kâtibini ve müellifini fevkalâde maharetli ve iktidarlı gösteren bir acîp mecmua, şeksiz, gündüz gibi kâtip ve musannifini kemâlâtıyla, hünerleriyle bildirir, tanıttırır. Mâşâallah, bârekâllah cümleleriyle takdir ettirir.

Aynen öylede, bu kâinat kitab-ı kebîri ki, birtek sahifesi olan zemin yüzünde ve birtek forması olan baharda, üçyüz bin ayrı ayrı kitaplar hükmündeki üç yüz bin nebatî ve hayvanî taifeleri beraber, birbiri içinde, yanlışsız, hatasız, karıştırmayarak, şaşırmayarak, mükemmel, muntazam ve bazan ağaç gibi bir kelimede bir kasideyi ve çekirdek gibi bir noktada bir kitabın tamam bir fihristesini yazan bir kalem işlediğini gözümüzle gördüğümüz bu nihayetsiz mânidar ve her kelimesinde çok hikmetler bulunan şu mecmua-i kâinat ve bu mücessem Kur’ân-ı ekber-i âlem, mezkûr misaldeki kitaptan ne derece büyük ve mükemmel ve mânidar ise, o derecede—sizin okuduğunuz fenn-i hikmetü’l-eşya ve mektepte bilfiil mübaşeret ettiğiniz fenn-i kıraat ve fenn-i kitabet geniş mikyaslarıyla ve dürbîn gözleriyle—bu kitab-ı kâinatın Nakkaşını, Kâtibini hadsiz kemâlâtıyla tanıttırır, Allahu Ekber cümlesiyle bildirir, Sübhânallah takdisiyle tarif eder, Elhamdülillâh senâlarıyla sevdirir.
İşte bu fenlere kıyasen, yüzer fünûndan her bir fen, geniş mikyasıyla ve hususi âyinesiyle ve dürbünlü gözüyle ve ibretli nazarıyla bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelâlini esmâsıyla bildirir, sıfâtını, kemâlâtını tanıttırır.
İşte bu muhteşem ve parlak bir burhan-ı vahdâniyet olan mezkûr hücceti ders vermek içindir ki, Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan çok tekrarla, en ziyade
1
خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ ve 2 رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ
âyetleriyle Hàlıkımızı bize tanıttırıyor, diye o mektepli gençlere dedim. Onlar dahi tamamıyla kabul edip tasdik ederek “Hadsiz şükür olsun Rabbimize ki, tam kudsî ve ayn-ı hakikat bir ders aldık. Allah senden razı olsun” dediler.

Ben de dedim:
İnsan binler çeşit elemlerle müteellim ve binler nev’î lezzetlerle mütelezziz olacak bir zîhayat makine ve gayet derece acziyle beraber hadsiz maddî-mânevî düşmanları ve nihayetsiz fakrıyla beraber hadsiz zâhirî ve bâtınî ihtiyaçları bulunan ve mütemadiyen zevâl ve firak tokatlarını yiyen bir biçare mahlûk iken, birden iman ve ubudiyetle böyle bir Padişah-ı Zülcelâle intisap edip bütün düşmanlarına karşı bir nokta-i istinat ve bütün hâcâtına medar bir nokta-i istimdat bularak, herkes mensup olduğu efendisinin şerefiyle, makamıyla iftihar ettiği gibi, o da böyle nihayetsiz Kadîr ve Rahîm bir Padişaha iman ile intisap etse ve ubudiyetle hizmetine girse ve ecelin idam ilânını kendi hakkında terhis tezkeresine çevirse ne kadar memnun ve minnettar ve ne kadar müteşekkirâne iftihar edebilir, kıyas ediniz.
O mektepli gençlere dediğim gibi, musibetzede mahpuslara da tekrar ile derim:
Onu tanıyan ve itaat eden, zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan, saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır. Hattâ bir bahtiyar mazlum, idam olunurken bedbaht zâlimlere demiş: “Ben idam olmuyorum, belki terhis ile saadete gidiyorum. Fakat, ben de sizi idam-ı ebedî ile mahkûm gördüğümden sizden tam intikamımı alıyorum.” Lâ ilâhe illâllah diyerek sürur ile teslim-i ruh eder.

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ3

Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler :

1 : “Gökleri ve yeri yarattı.” En’âm Sûresi, 6:1.
2 : “Göklerin ve yerin Rabbi.” Ra’d Sûresi, 13:16

3 : “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz, Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın.” Bakara Sûresi, 2:32.

Lügatler

acip : hayret verici, şaşırtıcı

acz : acizlik, güçsüzlük

Allahu Ekber : “Allah en büyüktür”

arz : dünya

ayn-ı hakikat : gerçeğin ta kendisi

bahtiyar : talihli, mutlu

bârekallah : Allah ne mübarek yaratmış, ne kadar hayırlı ve mübarek kılmış

bâtınî : iç, görünmeyen

bedahet : ap açıklık

bedbaht : kötü bahtlı, talihsiz

biçare : çaresiz

bilfiil : fiilen, gerçekte

burhan : mantıkî delil, kanıt

burhan-ı vahdâniyet : Allah’ın birliğine ait delil

celb etmek : kendine çekmek

cihazat : donanımlar; cihazlar, âletler

cihet : taraf, yön

dükkân-ı Rabbânî : herşeyin Rabbi olan Allah’ın bir dükkân gibi düzenleyerek bütün ihtiyaç maddelerimizi depoladığı yeryüzü

ecel : ölüm vakti

eczahâne-i kübra : en büyük eczane

elem : acı, keder

elhamdü lillâh : “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü Allah’a mahsustur”

erzak : rızıklar

esliha : silâhlar

esmâ : Allah’ın isimleri

fakr : fakirlik, ihtiyaç hâli

fenn-i askerî : askerlik ilmi

fenn-i elektrik : elektrik bilimi

fenn-i hikmetü’l-eşya : felsefe ilmi; varlıkların hikmetlerini inceleyen ilim

fenn-i iaşe : gıda bilimi, gıda mühendisliği

fenn-i kıraat : okuma ilmi

fenn-i kitabet : yazma, hat sanatı

fenn-i makine : makine bilimi, mühendisliği

fenn-i tıp : tıp ilmi

fevkalâde : olağanüstü

fihriste : içindekiler, program

firak : ayrılık

fünun : fenler, bilimler

gayet : son derece

hâcât : ihtiyaçlar

hadsiz : sayısız, sınırsız

Hâkim : herşeyi hükmü altında tutup idare eden ve yargılayan ve herşeye galip olan Allah

hakîm : hikmetle iş yapan; herşeyi belirli maksat ve gayelere uygun ve tam yerli yerinde yapan

Hakîm-i Zülcelâl : sonsuz yücelik ve haşmet sahibi olan ve herşeyi hikmetle yapan Allah

Hâlık : herşeyi yoktan var eden, yaratıcı Allah

Hâlık-ı Zülcelâl : sonsuz yücelik ve haşmet sahibi ve herşeyi yaratan Allah

hayattar : canlı, hayat sahibi

hayvanat : hayvanlar

hayvanî : hayvansal

hikmet : herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması

hususi : özel

hüccet : kesin kanıt, delil

hüner : beceri, ustalık

iaşe : besleme, yedirip içirme, rızık, gıda

idam-ı ebedî : dirilmemek üzere sonsuz yok oluş

iftihar etmek : övünmek

ihzar etmek : hazırlamak

iktidar : güç, kudret

iman-ı billâh : Allah’a iman

intisap etmek : mensup olmak, bağlanmak

intizam : disiplin, düzen

istif : yığma, biriktirme

istimal etmek : kullanmak

iştial : yanma, tutuşma

izah : açıklama

Kadîr : herşeye gücü yeten, herşeyi yapabilen, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah

kâinat : evren, yaratılan herşey

kaside : övgü şiiri

kat’î : kesin

kat’iyet : kesinlik

Kâtib : bütün varlıkları bir kitap yazar gibi, mükemmel bir şekilde yaratan Allah

kâtip : yazan, yazıcı

kemâlât : faziletler, iyilikler, mükemmel özellikler

kimyager : kimyacı

kitab-ı kâinat : kâinat kitabı, evren

kitab-ı kebir : büyük kitap, kâinat

kozmoğrafya : astronomi, gök bilimi

kudret : güç ve iktidar

kudsî : her türlü kusur ve noksandan uzak, mukaddes

Kumandan-ı Akdes : bütün varlıkları emri altında tutan ve her türlü eksiklikten ve âcizlikten yüce olan Allah

kumandan-ı âzam : her yere ve herşeye hükmeden en büyük kumandan

Kur’ân-ı ekber-i âlem : bir Kur’ân gibi olan büyük kâinat kitabı

Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan : açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân

küllî : büyük, kapsamlı

küre-i arz : yerküre, dünya

Lâ ilâhe illâllah : Allah’tan başka ilâh yoktur

lisan-ı mahsus : özel dil

maharet : beceri, hüner

mahkûm : hüküm giyen, hükmedilen

mahlûk : yaratık

mahpus : hapsedilmiş

makine-i Rabbâniye : herşeyin Rabbi olan Allah’ın makinesi

mâlik : sahip

mânidar : mânâlı, anlamlı

maşaallah : Allah dilemiş ve ne güzel yaratmış

mazlum : zulme uğramış

mecmua : kitap, dergi

mecmua-i kâinat : kâinat kitabı

medar : dayanak noktası, eksen

mensup : bağlı

meşher-i âzam-ı kâinat : büyük kâinat sergisi

mezkûr : anılan, sözü geçen

mikyas : ölçü

minnettar : şükran duyma

misafirhane-i Rahmâniye : Allah’ın sonsuz rahmetiyle kulları için bir konak gibi hazırladığı dünya

misal : benzer, örnek, benzetme

mizan : ölçü

mu’cizekâr : mu’cize gösteren

muallim : öğretmen

muntazam : düzenli, intizamlı

muntazaman : düzenli olarak

musannif : sınıflandıran, düzenleyen

musibetzede : belâya, sıkıntıya düşmüş olan kimse

Mutasarrıf : sonsuz tasarruf hakkı olan, mülkünde dilediği gibi tasarruf eden, her işi kendi istek ve kurallarına göre idare eden Allah

mübaşeret : temas etme, meşgul olma

mücessem : cisimleşmiş, maddi yapısı olan

Müdebbir : idare eden, yöneten ve ilmiyle herşeyin sonunu görüp, ona göre hikmetle iş yapan Allah

müellif : telif eden, yazan

Münevvir : herşeyi maddî ve mânevî nurlandıran, sonsuz nur sahibi Allah

müteellim : acı çeken

mütelezziz : lezzet alan, lezzetlenen

mütemadiyen : sürekli olarak

müteşekkirâne : teşekkür ederek

Nakkaş : herşeyi san’atlı bir şekilde nakış nakış işleyen Allah

nazar : bakış, dikkat

nebatat : bitkiler

nebâtî : bitkisel

nev’î : çeşit, tür

nihayetsiz : sınırsız, sonsuz

nisbetinde : ölçüsünde

nokta-i istimdad : medet, yardım isteme noktası

nokta-i istinad : dayanak noktası

nuranî : nurlu, parlak

ordugâh : karargâh, ordunun bulunduğu yer

ordu-yu Sübhânî : her türlü kusur ve noksanlıktan uzak olan Cenab ı Allah’ın ordusu, mahlukatı

Padişah-ı Zülcelâl : sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Padişah, Allah

perestiş ettirmek : sevdirmek

Rab : herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah

Rahîm : rahmeti herşeyi kuşatan, sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan Allah

Rahmânî : rahmet ve merhameti sonsuz olan Allah tarafından gönderilen

rükn : esas, şart

saadet : mutluluk

Sâni : herşeyi mükemmel bir san’atla yaratan Allah

sefine-i Sübhaniye : her türlü kusur ve eksiklikten uzak olan Allah’ın bir gemi gibi yaratarak uzayda gezdirdiği dünya

senâ : övme, methetme

seyyar : gezen, dolaşan

sıfât : sıfatlar, vasıflar

Sultan : hükümdâr, yönetici; Allah

sûre-i Kur’âniye : Kur’ân’ın sûresi

Sübhânallah : “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir”

sürur : mutluluk, sevinç

şehr-i muhteşem : muhteşem şehir

şeksiz : kuşkusuz, şüphesiz

taam : gıda, yiyecek

tahmid : Allah’ı övme ve Ona şükürlerini sunma

taife : grup, topluluk

takdirkârâne : takdir ederek

takdis : Allah’ı her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce tutma

takdisat : kutsamalar, Allah’ı her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce tutmalar

talim : eğitim

talimat : bildiriler, emirler

tasdik etmek : doğrulamak, onaylamak

terhis : göreve son verme, dünya görevinin sona ermesi, ölüm

terhisat : göreve son verme

tesbih : Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma

tesbihat : Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma

teslim-i ruh : ruhunu teslim etme, ölme

teyid etmek : desteklemek

tezkere : belge

tiryak : derman, ilaç

ubûdiyet : Allah’a kulluk

ulvî : yüce, yüksek

zahirî : açık, görünürde

zemin : yer

zevâl : geçip gitme, kaybolma

zîhayat : canlı, hayat sahibi

ziyade : çok, fazla

 

 

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages