|
BİRİNCİ MEYVE(DEVAMI)
Demek, sevdiğin şeyler ya seni tanımıyor, ya seni tahkir
ediyor, ya sana refakat etmiyor, senin rağmına mufarakat ediyor. Madem
öyledir; bu havf ve muhabbeti öyle birisine tevcih et ki, senin havfın
lezzetli bir tezellül olsun, muhabbetin zilletsiz bir saadet
olsun.
Evet, Hâlık-ı Zülcelâlinden havf etmek, Onun rahmetinin
şefkatine yol bulup iltica etmek demektir. Havf bir kamçıdır, Onun
rahmetinin kucağına atar. Malûmdur ki, bir valide, meselâ bir yavruyu
korkutup sinesine celb ediyor. O korku, o yavruya gayet lezzetlidir. Çünkü
şefkat sinesine celb ediyor. Halbuki, bütün validelerin şefkatleri,
rahmet-i İlâhiyenin bir lem’asıdır. Demek havfullahta azîm bir lezzet
vardır.
Madem havfullahın böyle lezzeti bulunsa, muhabbetullahta ne
kadar nihayetsiz lezzet bulunduğu malûm olur. Hem Allah’tan havf eden,
başkaların kasavetli, belâlı havfından kurtulur. Hem, Allah hesabına
olduğu için, mahlûkata ettiği muhabbet dahi firaklı, elemli
olmuyor.
Evet, insan evvelâ nefsini sever. Sonra akaribini, sonra
milletini, sonra zîhayat mahlûkları, sonra kâinatı, dünyayı sever. Bu
dairelerin herbirisine karşı alâkadardır; onların lezzetleriyle mütelezziz
ve elemleriyle müteellim olabilir. Halbuki, şu hercümerç âlemde ve rüzgâr
deveranında hiçbir şey kararında kalmadığından, biçare kalb-i insan her
vakit yaralanıyor. Elleri yapıştığı şeylerle, o şeyler gidip ellerini
paralıyor, belki koparıyor. Daima ıztırap içinde kalır. Yahut gafletle
sarhoş olur.
Madem öyledir, ey nefis, aklın varsa bütün o
muhabbetleri topla, hakikî sahibine ver, şu belâlardan kurtul. Şu
nihayetsiz muhabbetler, nihayetsiz bir kemâl ve cemâl sahibine mahsustur.
Ne vakit hakikî sahibine verdin; o vakit bütün eşyayı Onun namıyla ve Onun
âyinesi olduğu cihetle ıztırapsız sevebilirsin. Demek, şu muhabbet
doğrudan doğruya kâinata sarf edilmemek gerektir. Yoksa muhabbet, en leziz
bir nimet iken, en elîm bir nikmet olur.
|
Lügatler :
akarib : akrabalar, yakınlar alâkadar :
alakalı, ilgili âyine : ayna azîm :
büyük biçare : çaresiz deveran : dönüş elem
: acı, keder elîm : elemli, acılı eşya : şeyler,
varlıklar evvelâ : öncelikle firak :
ayrılık gaflet : umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve
yasaklarından habersiz davranma hakikî : gerçek Hâlık-ı
Zülcelâl : sonsuz haşmet ve yücelik sahibi yaratıcı
Allah havf : korku havfullah : Allah
korkusu hercümerç : karışıklık, dağınıklık ıztırap :
aşırı elem, sıkıntı iltica etmek : sığınmak kâinat :
evren, yaratılmış herşey kalb-i insan : insan
kalbi kararında : yerinde kasavet : sıkıntı,
keder kemâl : kusursuzluk, mükemmellik lem’a :
parıltı leziz : lezzetli mahlûk :
yaratık mahlûkat : yaratılmışlar mahsus : has,
özgü malûm : bilinen mufarakat :
ayrılma muhabbet : sevgi muhabbetullah : Allah
sevgisi mühim : önemli müteellim : elemlenme, acı
çekme mütelezziz : lezzetlenen nam :
ad nefis : kişinin kendisi, canı nihayetsiz :
sınırsız nikmet : azap, ceza; nimetin tersi rağmına :
zıddına, inadına rahmet : merhamet, şefkat rahmet-i
ilâhiye : Allah’ın rahmeti refakat :
arkadaşlık saadet : mutluluk sarf etmek :
harcamak sine : göğüs, kalb tahkir etmek :
aşağılamak tevcih etmek : yöneltmek tezellül :
alçalma zîhayat : canlı zilletsiz :
alçalmadan
|