MU'CİZÂT-I KUR'ÂNİYE RİSALESİ-25.SÖZ-83-İKİNCİ ŞU'LE İKİNCİ NUR(DEVAMI)

0 views
Skip to first unread message

Erhan Patlak

unread,
Jun 18, 2025, 7:23:17 AM6/18/25
to

                        MU’CİZÂT-I KUR’ÂNİYE RİSALESİ-25.SÖZ

4.2.19.İKİNCİ ŞU’LE İKİNCİ NUR(DEVAMI)

DOKUZUNCU NÜKTE-İ BELÂĞAT(DEVAMI)

Hem melâikeler, sekene-i zemin gibi cüz’iyete münhasır değiller. Bir mekân-ı muayyen onları kaydedemiyor. Bir vakitte dört veya daha ziyade yıldızlarda bulunduğuna işaret, 1 مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَ kelimeleriyle tafsil verir.
İşte, şu hadise-i cüz’iye olan “melâikeleri kanatlarla teçhiz etmek” tabiriyle, gayet küllî ve umumî bir azamet-i kudretin destgâhına işaret ederek 2
اِنَّ اللهَ عَلٰى كُلِّ شَئٍْ قَدِيرٌ fezlekesiyle tahkik edip tesbit eder.
ONUNCU NÜKTE-İ BELÂĞAT

Kâh oluyor, âyet insanın isyankârâne amellerini zikreder, şedit bir tehditle zecreder; sonra, şiddet-i tehdit ye’se ve ümitsizliğe atmamak için, rahmetine işaret eden bir kısım esmâ ile hâtime verir, tesellî eder. Meselâ,

قُلْ لَوْ كَانَ مَعَهُ اٰلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ اِذًا لاَبْتَغَوْا اِلٰى ذِى الْعَرْشِ سَبِيلاً - سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُوّاً كَبِيرًا - تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْفِيهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلٰكِنْ لاَتَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ اِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا 3
İşte şu âyet der ki: De: Eğer dediğiniz gibi mülkünde şeriki olsaydı, elbette Arş-ı Rububiyetine el uzatıp, müdahale eseri görünecek bir derecede bir intizamsızlık olacaktı.

Halbuki, yedi tabaka semâvâttan tut tâ hurdebinî zîhayatlara kadar herbir mahlûk, küllî olsun, cüz’î olsun, küçük olsun, büyük olsun, mazhar olduğu bütün isimlerin cilve ve nakışları dilleriyle, o Esmâ-i Hüsnânın Müsemmâ-i Zülcelâlini tesbih edip şerik ve nazirden tenzih ediyorlar.
Evet, nasıl ki semâ güneşler, yıldızlar denilen nurefşan kelimâtıyla, hikmet ve intizamıyla Onu takdis ediyor, vahdetine şehadet ediyor; ve cevv-i hava dahi bulutların sesiyle, berk ve raad ve katrelerin kelimâtıyla Onu tesbih ve takdis ve vahdâniyetine şehadet eder. Öyle de, zemin, hayvânat ve nebâtat ve mevcudat denilen hayattar kelimâtıyla Hâlık-ı Zülcelâlini tesbih ve tevhid etmekle beraber; herbir ağacı, yaprak ve çiçek ve meyvelerin kelimâtıyla yine tesbih edip birliğine şehadet eder. Öyle de, en küçük mahlûk, en cüz’î bir masnu, küçüklüğü ve cüz’iyetiyle beraber, taşıdığı nakışlar ve keyfiyetler işaretiyle pek çok esmâ-i külliyeyi göstermekle Müsemmâ-yı Zülcelâli tesbih edip vahdâniyetine şehadet eder.

İşte, bütün kâinat birden, bir lisanla, müttefikan Hâlık-ı Zülcelâlini tesbih edip vahdâniyetine şehadet ederek kendilerine göre muvazzaf oldukları vazife-i ubûdiyeti kemâl-i itaatle yerine getirdikleri halde, şu kâinatın hülâsası ve neticesi ve nazdar bir halifesi ve nazenin bir meyvesi olan insan, bütün bunların aksine, zıddına olarak ettikleri küfür ve şirkin ne kadar çirkin düşüp ne derece cezaya şayeste olduğunu ifade edip bütün bütün ye’se düşürmemek için, hem şunun gibi nihayetsiz bir cinayete, hadsiz çirkin bir isyana Kahhâr-ı Zülcelâl nasıl meydan verip kâinatı başlarına harap etmediğinin hikmetini göstermek için 4 اِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا der. O hâtime ile hikmet-i imhâli gösterip bir rica kapısı açık bırakır.
İşte, şu on işârât-ı i’câziyeden anla ki, âyetlerin hâtimelerindeki fezlekelerde, çok reşahât-ı hidayetiyle beraber çok lemeât-ı i’câziye vardır ki, bülegaların en büyük dâhileri, şu bedî üslûplara karşı kemâl-i hayret ve istihsanlarından parmağını ısırmış, dudağını dişlemiş, “Mâ hâzâ kelâmu beşer” demiş; 5
اِنْ هُوَ اِلاَّ وَحْىٌ يُوحٰى ya hakkalyakîn olarak iman etmişler. Demek, bazı âyette, bütün mezkûr işaratla beraber, bahsimize girmeyen çok mezâyâ-yı âhari de tazammun eder ki, o mezâyânın icmâında öyle bir nakş-ı i’caz görünür ki, kör dahi görebilir.

Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler :

1 : “İkişer, üçer, dörder.” Fâtır Sûresi, 35:1.
2 : “Muhakkak ki Allah herşeye kàdirdir.” Fâtır Sûresi, 35:1.
3 : “De ki: Eğer onların dedikleri gibi, Allah ile beraber başka ilâhlar da bulunsaydı, Arşın sahibi olan Allah’a üstün gelmek için elbette bir yol ararlardı. • Allah, onların söyledikleri şeylerden pek münezzehtir ve pek büyük bir yücelikle yücedir. • Yedi gökle yer ve onların içindekiler Onu tesbih eder. Hiçbir şey yoktur ki Onu övüp Onu tesbih etmesin; lâkin siz onların tesbihini anlamazsınız. Şüphesiz ki O halîmdir, ceza vermekte acele etmez; gafûrdur, günahları çokça bağışlar.” İsrâ Sûresi, 17:42-44.

4 : “Şüphesiz ki O halîmdir, ceza vermekte acele etmez; gafûrdur, günahları çokça bağışlar.” İsrâ Sûresi, 17:44.
5 : “O (Kur’ân ve peygamberin sözleri) ancak bir vahiydir ki vahyolunur (kendisine vahiy suretinde bildirilir.) Necm Sûresi, 53:4.

Lügatler :

amel : iş, davranış

Arş-ı Rububiyet : Allah’ın büyüklüğünün, hüküm ve egemenliğinin tecelli ettiği yer
yansımaları görünen Allah’ın isimleri
azamet-i kudret : Allah’ın kudretinin büyüklüğü
cihazat : cihazlar, organlar
cüz’iyet : bir kişilik ve ferdiyet
esmâ : isimler

Esmâ-i Hüsnâ : Allah’ın güzel isimleri
esmâ-i külliye : bütün varlık âleminde
Fâtır : herşeyi üstün san’atıyla yoktan yaratan Allah
fezleke : özet, netice
hadise-i cüz’iye : küçük, ferdî hâdise

Hâlık-ı Zülcelâl : sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi yoktan yaratan Allah
hamd : övgü ve şükür
hâtime : son

hayattar : canlı
hayvânat : hayvanlar

hikmet : herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması
hurdebîni : gözle görülemeyecek kadar küçük, mikroskobik
isyankârane : isyan ederek
kadîr : herşeye gücü yeten
kâh : bazen
küllî : büyük, kapsamlı
mekân-ı muayyen : belirli bir mekân
melâike : melekler
münhasır : sınırlı

Müsemmâ-i Zülcelâl : güzel isimlerin sahibi ve sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi olan Allah
Müşteri : Jüpiter gezegeni
nihayetsiz : sonsuz

nurefşan : nur saçan
nükte-i belâğat : belâğat inceliği
rahmet : şefkat, merhamet
sekene : sakinler, ikamet edenler
sekene-i zemin : yeryüzü sakinleri
semâvî : gökle ilgili
seyr ü seyahat : hareket etme ve gezme
sitayiş : övme, medih
şedit : şiddetli
şiddet-i tehdit : tehdidin şiddeti
tafsil : ayrıntı
tahkik etmek : araştırmak

takdis : Allah’ın her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce olduğunu ilân etme
tayeran etmek : uçmak
teçhiz etmek : donatmak

tenzih : pâk ve yüce tutma
tesbih : Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma
tesbit etmek : sağlam şekilde yerleştirmek tevhid : birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma
tuyur : kuşlar
ulvî : yüce, yüksek
umumî : genel

vahdâniyet : Allah’ın birliği ve ortağının olmayışı
ye’s : ümitsizlik
Zât-ı Zülcelâl : sonsuz haşmet sahibi ve şanı yüce Zât, Allah
zecretme : şiddetle sakındırma
zikretmek : anmak, belirtmek
ziyade : fazla
Zuhal : Satürn gezegeni
Zühre : Çoban Yıldızı

 

 

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages