|
Şudur
ki: Kur’ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın
tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var:
Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin,
yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde
kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak.
Yalnız söze bakıp durma.
Madem
kelâm kuvvetini, hüsnünü bu dört menbadan alır. Kur’ân’ın menbaına dikkat
edilse, Kur’ân’ın derece-i belâğati, ulviyet ve hüsnü anlaşılır. Evet,
madem kelâm, mütekellime bakıyor. Eğer o kelâm emir ve nehiy ise,
mütekellimin derecesine göre irade ve kudreti de tazammun eder. O vakit
söz mukavemetsûz olur, maddî elektrik gibi tesir eder; kelâmın ulviyet ve
kuvveti o nisbette tezayüd eder. Meselâ 1 يَاۤ
اَرْضُ
ابْلَعِى
مَاۤءَكِ
وَيَاسَمَاۤءُ
اَقْلِعِى yani “Yâ arz! Vazifen bitti; suyunu yut. Yâ semâ! Hâcet
kalmadı; yağmuru kes.” Meselâ 2 فَقَالَ
لَهَا
وَلِْلاَرْضِ
ائْتِيَا
طَوْعًا
اَوْ
كَرْهًا
قَالَتَاۤ
اَتَيْنَا
طَاۤئِعِينَ yani “Yâ arz, yâ semâ! İster istemez geliniz, hikmet ve
kudretime râm olunuz. Ademden çıkıp, vücutta meşhergâh-ı san’atıma
geliniz’ dedi. Onlar da: “Biz kemâl-i itaatle geliyoruz. Bize gösterdiğin
her vazifeyi Senin kuvvetinle göreceğiz.” İşte, kuvvet ve iradeyi tazammun
eden hakikî ve nâfiz şu emirlerin kuvvet ve ulviyetine bak. Sonra
insanların 3اُسْكُنِى
يَاۤ
اَرْضُ
وَانْشَقِّى
يَاسَمَاۤءُ
وَقوُمِى
اَيَّتُهَا
الْقِيَامَةُ gibi suret-i emirde cemâdâta hezeyanvâri muhaveresi, hiç o
iki emre kabil-i kıyas olabilir mi? Evet, temennîden neş’et eden arzular
ve o arzulardan neş’et eden fuzuliyâne emirler nerede, hakikat-i
âmiriyetle muttasıf bir âmirin iş başında hakikat-i emri nerede? Evet,
emr-i nâfiz, büyük bir âmirin mutî ve büyük bir ordusuna “Arş!” emri
nerede? Ve şöyle bir emir, âdi bir neferden işitilse, iki emir sureten bir
iken, mânen bir neferle bir ordu kumandanı kadar farkı var.
Dipnotlar - Arapça İbareler -
Haşiyeler :
1 : Hûd Sûresi, 11:44. 2
: Fussilet Sûresi, 41:11. 3
: Ey yer, sâkin ol; ey gök, yarıl; ey kıyamet,
kop! |
Lügatler :
adem : hiçlik, yokluk âdi : basit,
sıradan âmir : emreden arş! : haydi! arz :
yer cemâdat : cansızlar derece-i belâğat : belâğat
derecesi edip : edebiyatçı emr-i nâfiz : etkili, tesir
gücü olan emir fuzuliyâne : lüzumsuzca hâcet :
ihtiyaç hakikat-i âmiriyet : emredicilik gerçeği hakikat-i
emr : gerçek emir hakikî : gerçek hezeyanvâri :
saçma sapan bir şekilde hikmet : herşeyin belirli gayelere
yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması hüsn
: güzellik kabil-i kıyas : kıyası mümkün kelâm :
kelime, söz kemâl-i itaat : tam bir itaat, mükemmel ve kusursuz
bir şekilde boyun eğme menba : kaynak meşhergâh-ı
san’at : san’atın sergilendiği yer muhatap : kendisine karşı
konuşulan muhavere : karşılıklı konuşma mukavemetsûz :
dirençsiz mutî : itaat eden muttasıf :
vasıflı mütekellim : konuşan nâfiz : etkili, hükmü
geçen nefer : asker, er nehiy : yasak neş’et
: meydana gelme, doğma nisbet : oran râm olmak : boyun
eğmek semâ : gök sureten : görünüşte suret-i
emir : emir şekli tazammun etmek : içine
almak tazammun : içine alma temennî : istek,
dua tezâyüd : artma ulviyet : yücelik vücut
: varlık |