NUR ÇEŞMESİ
3.MEYVE RİSALESİNDEN YEDİNCİ MESELE
|
Denizli hapsinde bir Cuma gününün meyvesidir. بِسْمِ
اللهِ
الرَّحْمٰنِ
الرَّحِيمِ 2مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ إِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ فَانْظُرْ إِلٰۤى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا إِنَّ ذٰلِكَ 3لَمُحْيِى الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ Bir zaman
Kastamonu’da “Hâlıkımızı bize tanıttır” diyen lise talebelerine sâbık
Altıncı Meselede mektep fünununun dilleriyle verdiğim dersi, Denizli
Hapishanesinde benimle temas edebilen mahpuslar okudular. Tam bir kanaat-i
imaniye aldıklarından, âhirete bir iştiyak hissedip, “Bize âhiretimizi de
tam bildir. Tâ ki, nefsimiz ve zamanın şeytanları bizi yoldan çıkarmasın,
daha böyle hapislere sokmasın” dediler. Ve Denizli hapsindeki Risale-i Nur
şakirtlerinin ve sabıkan Altıncı Meseleyi okuyanların arzularıyla, âhiret
rüknünün dahi bir hülâsasının beyanı lâzım geldi. Ben de Risale-i Nur’dan
bir kısacık hülâsa ile derim: İşte,
birinci mertebede âhireti Allah’tan soruyoruz. O da bütün gönderdiği
elçileriyle ve fermanlarıyla ve bütün isimleriyle ve sıfatlarıyla, “Evet,
âhiret vardır ve sizi oraya sevk ediyorum” ferman ediyor. Onuncu Söz, on
iki parlak ve kat’î hakikatlerle, bir kısım isimlerin âhirete dair
cevaplarını ispat ve izah eylemiş. Burada, o izaha iktifaen gayet kısa bir
işaret ederiz. Hem madem
biz gözümüzle görüyoruz ki, umum mahlûklarda ve zemin yüzünde öyle bir
hikmet eli işliyor ve öyle bir adalet ölçüleriyle işler dönüyor ki, akl-ı
beşer onun fevkinde düşünemiyor. Meselâ, insanın bin cihazatına takılan
hikmetlerinden yalnız bir küçük çekirdek kadar kuvve-i hafızasında bütün
tarihçe-i hayatını ve ona temas eden hadsiz hâdisâtı o kuvvecikte yazıp,
onu bir kütüphane hükmüne getirip ve insanın haşirde muhakemesi için neşir
olacak olan defter-i a’mâlinin bir küçük senedi olarak her vakit
hatırlatmak sırrıyla her insanın eline vererek dimağının cebine koyan bir
ezelî hikmet; ve bütün masnuatta gayet hassas mizanlarla âzâlarını
yerleştiren, mikroptan gergedana, sinekten simurga kuşuna, bir çiçekli
nebattan milyarlar, trilyonlarla çiçekler açan bahar çiçeğine kadar,
israfsız ölçülerle bir tenasüp, bir muvazene, bir intizam ve bir cemâl
içinde masnuatı bir hüsn-ü san’at yapan ve her zîhayatın hukuk-u hayatını
kemâl-i mizanla veren, iyiliklere güzel neticeler ve fenalıklara fena
neticeler verdiren ve Âdem zamanından beri tâği ve zâlim kavimlere vurduğu
tokatlarla kendini pek kuvvetli ihsas ettiren bir adalet-i sermediye,
elbette ve hiç şüphe getirmez ki, güneş gündüzsüz olmadığı gibi, o
hikmet-i ezeliye, o adalet-i sermediye âhiretsiz olmazlar ve ölümde en
zâlimlerin ve en mazlumların bir tarzda gitmelerindeki âkıbetsiz bir
dehşetli haksızlığa, adaletsizliğe ve hikmetsizliğe hiçbir vechile müsaade
etmezler diye, Hakîm ve Hakem ve Adl ve Âdil isimleri bizim sualimize
kat’î cevap veriyorlar. Elbette
ve herhalde hiçbir şüphe ihtimali kalmaz ki, mahlûkların en ehemmiyetlisi
olan nev-i insanın en ehemmiyetli ve umumî ve umum kâinatı ve umum esmâ ve
sıfât-ı İlâhiyeyi alâkadar eden bekà-i uhreviyeye ait dualarını içine alan
ve nev-i insanın güneşleri ve yıldızları ve kumandanları olan bütün
peygamberleri arkasına alıp onlara duasına âmin, âmin dedirten ve
ümmetinden hergün her ferd-i mütedeyyin, hiç olmazsa kaç defa ona salâvat
getirmekle onun duasına âmin, âmin diyen ve belki bütün mahlûkat o duasına
iştirak ederek “Evet ya Rabbenâ! İstediğini ver; biz de onun istediğini
istiyoruz” diyorlar. Bütün bu reddedilmez şerait altında bekà-i uhrevî ve
saadet-i ebediye için Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın, haşrin hadsiz
esbâb-ı mûcibesinden yalnız tek duası, Cennetin vücuduna ve baharın icadı
kadar kudretine kolay olan âhiretin icadına kâfi bir sebeptir diye, Mücîb
ve Semî’ ve Rahîm isimleri bizim sualimize cevap veriyorlar. Evet, her
baharda bütün ağaçları ve otların köklerini aynen ihya ve nebatî ve
hayvanî üç yüz bin nevi haşrin ve neşrin nümunelerini icad eden bir
kudret, Muhammed ve Mûsâ Aleyhimesselâtü Vesselâmların herbirinin
ümmetinin geçirdiği bin senelik zaman, karşı karşıya hayalen getirilip
bakılsa, haşrin ve neşrin bin misalini ve bin delilini iki bin baharda
(HAŞİYE) gösterdiği görülecek. Ve, böyle bir kudretten haşr-i
cismânîyi uzak görmek, bin derece körlük ve akılsızlıktır. Evet, bir
fende ve bir san’atta mütehassıs bir iki zâtın o fen ve o san’ata ait
hükümleri ve fikirleri, onda ihtisası olmayan bin adamın, hattâ başka
fenlerde âlim ve ehl-i ihtisas da olsalar, muhalif fikirlerini hükümden
iskat ettikleri gibi; bir mes’elede, mesela, Ramazan hilâlini yevm-i şekte
ispat etmek ve “Süt konservelerine benzeyen ceviz-i hindî bahçesi rû-yi
zeminde var” diye dâvâ etmekte iki ispat edici, bin inkâr edici ve
nefyedicilere galebe edip dâvâyı kazanıyorlar. Çünkü ispat eden yalnız bir
ceviz-i hindîyi veyahut yerini gösterse kolayca dâvâyı kazanır. Onu nefiy
ve inkâr eden bütün rû-yi zemini aramak, taramakla hiçbir yerde
bulunmadığını göstermekle dâvâsını ispat edebildiği gibi; Cenneti ve dâr-ı
saadeti ihbar ve ispat eden, yalnız bir izini sinemada gibi keşfen, bir
gölgesini, bir tereşşuhunu göstermekle dâvâyı kazandığı halde; onu nefiy
ve inkâr eden, bütün kâinatı ve ezelden ebede kadar zamanları görmek ve
göstermekle ancak inkârını ve nefyini ispat ile dâvâyı kazanabilir. Ve bu
ehemmiyetli sırdandır ki, “Hususi bir yere bakmayan ve imanî hakikatler
gibi umum kâinata bakan nefiyler, inkârlar—zâtında muhâl olmamak
şartıyla—ispat edilmez” diye ehl-i tahkik ittifak edip bir düstur-u esasî
kabul etmişler. Hem madem, gözümüzle gündüz gibi, hem nefsimizde, hem etrafımızda bir rahmet-i âmme ve bir hikmet-i şâmile ve bir inayet-i daime müşahede ediyoruz ve dehşetli bir saltanat-ı rububiyet ve dikkatli bir adalet-i âliye ve izzetli icraat-ı celâliyenin âsârını ve cilvelerini görüyoruz. Hattâ bir ağacın meyveleri ve çiçekleri sayısınca o ağaca hikmetler takan bir hikmet ve herbir insanın cihazatı ve hissiyâtı ve kuvveleri adedince ihsanları, in’âmları ona bağlamış bir rahmet ve Kavm-i Nuh ve Hûd ve Salih Aleyhimüsselâm ve Kavm-i Âd ve Semûd ve Fir’avun gibi âsi milletlere tokat vuran ve en küçük bir zîhayatın hakkını muhafaza eden izzetli ve inayetli bir adalet ve وَمِنْ اٰيَاتِهِ أَنْ تَقُومَ السَّمَاۤءُ وَاْلاَرْضُ بِأَمْرِهِ ثُمَّ إِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ اْلاَرْضِ اِذَا أَنْتُمْ تَخْرُجُونَ 4 âyeti,
azametli bir îcâz ile der: Çünkü
nâzenin ve nazdar beslediği ve akıl ve kalb gibi cihazatla saadet-i
ebediyeye ve âhirette bekà-i daimîye iştiyak hissini verdiği halde onu
ebedî idam etmek, ne kadar gadirli bir merhametsizlik; ve onun yalnız
dimağına yüzer hikmetler ve faideler taktığı halde onu dirilmemek üzere
bütün cihazatını ve binler faideleri bulunan istidadâtını âkıbetsiz bir
ölümle faidesiz, neticesiz, hikmetsiz bütün bütün israf etmek, ne derece
hilâf-ı hikmet ve binler vaid ve ahidlerini yerine
getirmemekle—hâşâ—aczini ve cehlini göstermek, ne kadar o haşmet-i
saltanata ve o kemâl-i rububiyete zıttır, her zîşuur anlar. Bunlara
kıyasen, inayet ve adâleti tatbik eyle... Evet, her
baharda müşahede ediyoruz ki, güz mevsimi kıyametinde vefat eden hadsiz
nebatat, bahar haşrinde herbir ağaç, herbir kök, herbir çekirdek, herbir
tohum6 وَاِذَا
الصُّحُفُ
نُشِرَتْ
âyetini okuyup bir mânâsını, bir ferdini
kendi diliyle, geçmiş senelerde gördüğü vazifenin misalleriyle tefsir
ederek o azametli hafîziyete şehadet eder, 7 هُوَ
اْلأَوَّلُ
وَاْلاٰخِرُ
وَالظَّاهِرُ
وَالْبَاطِنُ âyetindeki dört muazzam hakikatleri herşeyde gösterip
hafîziyeti âzami derecede ve haşri bahar kolaylığında ve kat’iyetinde
bizlere ders verir. 9
وَاْلاٰخِرُ ismine mazhar olan meyvesi
ise, çekirdekleriyle o ağacın işlediği bütün fıtrî vazifelerinin
fihristesini ve amellerinin listesini ve hayat-ı saniyesinin düsturlarını
ihtiva eden bir sandukçuktur ki, âzamî derecede hafîziyete şehadet
eder. Ve senevî
zemin ağacının âhiri ise, ikinci güzde o ağacın gördüğü bütün vazifelerini
ve esmâ-i İlâhiyeye karşı ettiği bütün fıtrî tesbihatlarını ve gelecek
bahar haşrinde neşrolabilen bütün sahâif-i amallerini, zerrecik ve küçücük
kutucukların içine koyup, Hafîz-i Zülcelâlin dest-i hikmetine teslim eder
Hüve’l-Âhir ismini hadsiz dillerle kâinat yüzünde okur. Nasıl ki
bir saatin saniyeleri ve dakikaları ve saatleri ve günleri sayan haftalık
saatin milleri birbirine benzer, birbirini ispat eder. Saniyelerin
hareketini gören, sair çarkların hareketlerini tasdik etmeye mecbur olur.
Aynen öyle de, semâvât ve arzın Hâlık-ı Zülcelâlinin bir saat-i ekberi
olan bu dünyanın saniyelerini sayan günler ve dakikalarını hesap eden
seneler ve saatlerini gösteren asırlar ve günlerini bildiren devirler
birbirine benzer, birbirini ispat eder. Ve bu gecenin sabahı ve bu kışın
baharı kat’iyetinde fâni dünyanın karanlıklı kışının bâki bir baharı ve
sermedî bir sabahı geleceğini hadsiz emârelerle haber verir diye, Hafîz
ismi ile 13 هُوَ
اْلأَوَّلُ
وَاْلاٰخِرُ
وَالظَّاهِرُ
وَالْبَاطِنُ isimleri, biz Hâlıkımızdan sorduğumuz haşir meselesine,
mezkûr hakikatle cevap veriyorlar. • Ve
cüz’î ve küllî harekâtı kaydedilen bir mutasarrıfı, • Ve en
küçük zîhayatın en cüz’î ihtiyacını gören ve niyazını işiten ve fiilen
cevap veren Hafîz-i Zülcelâlin Hafîz ismiyle mütemadiyen amelleri
kaydedilen ve kâinatı alâkadar edecek ef’âlleri o ismin kâtibîn-i
kiramlarıyla yazılan ve herşeyden ziyade o ismin nazar-ı dikkatine mazhar
bulunan bu insanlar, elbette ve elbette ve herhalde ve hiçbir şüphe
getirmez ki, bu yirmi hakikatın hükmüyle, insanlar için bir haşir ve neşir
olacak ve Hak ismiyle evvelki hizmetlerinin mükâfatını ve kusuratının
mücâzâtını çekecek ve Hafîz ismiyle cüz’î-küllî kayd altına alınan her
amelinden muhasebe ve sorguya çekilecek ve dâr ı bekàda saadet-i ebediye
ziyafetgâhının ve şekavet-i daime hapishanesinin kapıları açılacak ve bu
âlemde çok tâifelere kumandanlık yapan ve karışan ve bazan karıştıran bir
zabit, toprağa girip her amelinden sual olunmamak ve uyandırılmamak üzere
yatıp saklanmayacaktır. İşte biz
Hâlıkımızdan haşre dair sorduğumuz suale Hak, Hafîz, Hakîm, Cemîl, Rahîm
isimleri cevap verip derler: “Biz hak ve hakikat olduğumuz gibi ve hem
bize şehadet eden mevcudâtın tahakkuku misillü, haşir haktır ve
muhakkaktır.” Hem madem
Hâlıkımız, bize en büyük muallim ve en mükemmel üstad ve şaşırmaz ve
şaşırtmaz en doğru rehber olarak Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmı
tayin etmiş ve en son elçi olarak göndermiş. Biz dahi, ilmelyakîn
mertebesinden aynelyakîn ve hakkalyakîn mertebelerine terakki ve tekemmül
etmek üzere, herşeyden evvel bu üstadımızdan, Hâlıkımızdan sorduğumuz
suali sormaklığımız lâzım geliyor. Çünkü o zât, Hâlıkımız tarafından
herbiri birer nişane-i tasdik olan bin mu’cizatıyla, Kur’ân’ın bir
mu’cizesi olarak, Kur’ân’ın hak ve kelâmullah olduğunu ispat ettiği gibi;
Kur’ân dahi, kırk nevi i’câz ile o zâtın bir mu’cizesi olup, onun doğru ve
Resulullah olduğunu ispat ederek, ikisi beraber, biri âlem-i şehadet
lisanı (bütün hayatında, bütün enbiya ve evliyanın tasdikleri altında)
diğeri âlem-i gayb lisanı bütün semâvî fermanların ve kâinat
hakikatlerinin tasdikleri içinde binler âyâtıyla iddia ve ispat ettikleri
hakikat-i haşriye elbette güneş ve gündüz gibi bir kat’iyettedir. Evet,
haşir gibi, en acip ve en dehşetli ve tavr-ı aklın haricinde bir mes’ele,
ancak ve ancak böyle harika iki üstadın dersleriyle halledilir,
anlaşılır. Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler : 1 : “Kıyâmetin gerçekleşmesi ise göz açıp
kapayıncaya kadar, yahut ondan da yakındır.” Nahl Sûresi, 16:77.
(HAŞİYE) : Sabık herbir bahar, kıyameti kopmuş, ölmüş ve karşısındaki bahar onun haşri hükmündedir. 4 : “Yine Onun âyetlerindendir ki, gök ve yer Onun emriyle ayakta durur. Sonra O sizi bir emirle çağırdığında derhal kabirlerinizden çıkarsınız.” Rum Sûresi, 30:25. 5 : “Amel defterleri açıldığında.” Tekvir Sûresi, 81:10. 6 : “Amel defterleri açıldığında.” Tekvir
Sûresi, 81:10. 9 : Âhir: her şeyin sonunu ezelî ilmiyle
belirleyen ve sonu gelen varlıkların neslini tohum ve çekirdeklerde tanzim
eden ve her şeyden sonra yalnız Kendisi bâkî kalan Allah.
12 : “Amel defterleri açıldığında.” Tekvir Sûresi, 81:10. 13 : “O Evveldir, Âhirdir, Zâhirdir ve Bâtındır.” Hadîd Sûresi, 57:3. |
Lügatler abd-i küllî : bütün varlıkların ibadetlerini kendi şahsında temsil eden kul abesiyet : faydasız ve gayesiz oluş acip : hayret verici, şaşırtıcı acûbe-i hilkat : acayip bir yaratılışta olan acz : acizlik, güçsüzlük adalet-i âliye : yüksek adalet adalet-i sermediye : sonsuz, daimî adalet adem : hiçlik, yokluk Adl : sonsuz adalet sahibi, adaletle iş gören, herşeyin hakkını veren Allah âh : inleme ahd ve vaad etmek : söz vermek ahid : verilen söz, andlaşma âhir : son âhiret : öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat âkıbetsiz : sonuçsuz, neticesiz akl-ı beşer : insan aklı alâkadar : alâkalı, ilgili âlem-i bekà : devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi âlem-i gayb : gayb âlemi, görünmeyen âlem âlem-i şehadet : gözle gördüğümüz âlem Aleyhimüsselâm : Allah’ın selâmı onların üzerine olsun Aleyhissalâtü Vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun Aleyhisselâm : Allah’ın selâmı onun üzerine olsun Alîm : her şeyi hakkıyla bilen, sonsuz ilim sahibi Allah âlûde : bulaşık, karışık amel : davranış, iş âmin : “Allah’ım kabul eyle” Arş : göğün en yüksek katı; Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecellî ettiği yer arz : dünya âsâr : eserler, varlıklar ashâb-ı tahkik : gerçeği delilleriyle araştıran kimseler âsi : isyan eden, zalim âyât : âyetler, deliler âyet-i kübrâ : en büyük delil âyetü’l-kürsî : Allah’ın varlığından ve bir kısım mühim sıfatlarından bahseden Bakara Sûresinin 255. âyeti aynelyakin : gözlem ve müşahedeye dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kesin bilme âzâ : azalar, organlar azamet : büyüklük azamet-i kudret : güç ve iktidarın büyüklüğü azametli : büyük âzamî : çok büyük bahtiyar : talihli, mutlu bâki : kalıcı, devamlı bâtıl : doğru olmayan, yalan, yanlış bâtın : iç, görünmeyen iç yüzü batman : eskiden kullanılan ve 8 kiloluk ağırlığa karşılık gelen bir ölçü birimi bedâhet : açıklık, aşikâr olma bedbaht : kötü bahtlı, talihsiz bedeviyet : göçebelik bekà : kalıcılık, devamlılık bekà-i daimîye : devamlı olarak kalma, kalıcı olma bekà-i uhreviye : âhiretteki devamlılık, kalıcılık beyan : açıklama biçare : çaresiz bilbedâhe : ap açık bir şekilde binaen : -dayanarak burhan : mantıkî delil, kanıt câmi’ : kapsamlı, birçok şeyi içine alan cehl : cahillik, bilgisizlik celâl : büyüklük, haşmet cemâl : sonsuz güzellik cemâl-i rahmet : rahmetin güzelliği Cemîl : bütün güzelliklerin kaynağı ve sonsuz güzellik sahibi Allah cemiyetli : kapsamlı Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah cereyan etmek : meydana gelmek ceviz-i hindî : Hindistan cevizi cibâl : dağlar cihazat : cihazlar, organlar cihazat-ı insaniye : insana ait cihazlar, duygular cihet : yön, taraf cihet-i imkân : mümkün olma yönü cilve : görüntü, yansıma cüz’î : ferdî, az, küçük çekirdek-i aslî : asıl çekirdek, tohum çiçek-i ekber : en büyük çiçek daavât-ı insaniye : insanların duaları daire-i haşir ve neşr : yeniden dirilip toplanma ve tekrar dağılıp yayılma sahası daire-i imkân : varlığı da yokluğu da eşit olan daire, kâinat dâr-ı âhiret : öteki dünya, âhiret yurdu dâr-ı bekà : devamlı ve kalıcı olan yer; âhiret dar-ı saadet : mutluluk yeri, âhiret dâvâ : iddia defter-i amel : insanın iyi ve kötü işlerinin kaydedildiği defter defter-i hidemat : hizmetler defteri dehrî : zaman yönünden, çağları içine alan dehşetli : korkunç, ürkütücü delâlet etmek : delil olmak, işaret etmek destgâh : tezgâh dest-i gaybî : görünmeyen el dest-i hikmet : hikmet eli dimağ : akıl, bilinç, beyin dirhem : eskiden kullanılan ve 3 gramlık ağırlığa karşılık gelen bir ölçü birimi divanelik : delilik, akılsızlık düstur : kâide, kural düstur-u esasî : temel prensip, kaide ebed : sonu olmayan, sonsuzluk ebedî : sonu olmayan, sonsuz ef’al : fiiller, işler ehemmiyetli : önemli ehl-i hakikat : hakikat ehli, doğru ve hak yolda olanlar ehl-i ihtisas : sahasında uzman olan kimseler ehl-i tahkik : gerçeği araştıran ve delilleriyle bilen âlimler ehl-i velâyet : veliler, Allah dostları ekser : çoğunluk el-Cennetü hakkun : Cennet haktır, gerçektir elhasıl : özetle, kısaca emanet-i kübra : benlik duygusu; büyük emanet; başka varlıkların yüklenmekten çekindiği ve insanın yüklendiği İlâhî görevler, yükümlülükler emare : belirti, işaret, iz emel : arzu, istek enbiya : nebiler, peygamberler erkân-ı imaniye : imanın rükünleri, şartları esbab-ı mucibe : gerektirici sebepler esmâ : Allah’ın isimleri esmâ-i İlâhiye : Allah’ın isimleri evliya : Allah’ın sevgili kulları, veliler ezel : başlangıcı olmayan, sonsuzluk ezelî : başlangıcı olmayan, sonsuz faal : çalışkan, hareketli fakr : fakirlik, ihtiyaç hali fâni : geçici, ölümlü fena : yokluk, gelip geçicilik fenalık : kötülük ferd-i mütedeyyin : dindar şahıs ferman : buyruk, emir ferş : yer fevkalade : olağanüstü fevkinde : üstünde feylesof : filozof, felsefeci fıtrî : doğal, yaratılıştan gelen fihriste : içindekiler fünun : fenler, bilimler gadirli : zulümlü gayet : son derece hâcât : ihtiyaçlar hâdisât : olaylar hâdise : olay hadsiz : sayısız, sınırsız Hafîz : esirgeyen, koruyan, yarattıklarını koruyup gözeten Allah Hafîz-i Zülcelâl : sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, büyük küçük herşeyi kaydedip koruyan Allah Hafîz-i Zülcelâl-i ve’l-İkram : sonsuz haşmet, yücelik ve ikram sahibi olan, herşeyi koruyup gözeten ve muhafaza eden Allah hafiziyet : koruyuculuk Hak : doğru, gerçek; herşeyi hakkıyla yaratan, varlığı hak olan ve her hakkın sahibi olan Allah Hakem : her şeyi gayelerine adaletle sevk eden Allah hakikat : doğru, gerçek hakikat-i haşriye : haşir gerçeği hakikat-i Muhammediye : Hz. Muhammed’in hakikati, mânevî şahsiyeti Hakîm : hikmet sahibi; herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah hakkalyakîn : bizzat yaşamak suretiyle, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kesin bilme hakkaniyet : doğruluk, gerçekçilik hakk-ı hayat : yaşama hakkı Hâlık : herşeyi yaratan Allah Hâlık-ı Zülcelâl : sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi yaratan Allah halife-i arz : yeryüzünde Allah’ın emirlerini yerine getirip Onun namına tasarrufta bulunan ve varlıklar üzerinde Onun adına egemen olan insan halife-i zemin : yeryüzünün halifesi halkolunmak : yaratılmak hane : ev harekât : hareketler hâşâ : asla, kesinlikle öyle değil haşir : insanların öldükten sonra âhirette diriltilerek tekrar Allah’ın huzurunda toplanması haşir ve neşir : öldükten sonra âhirette diriltilerek muhakeme için Allah’ın huzurunda toplanma ve tekrar dağılıp yayılma haşiye : dipnot, açıklayıcı not haşmet : ihtişam, görkem haşmet-i saltanat : sultanlığın haşmeti, ihtişamı haşmetli : görkemli, heybetli haşr : yeniden diriliş; insanların öldükten sonra âhirette diriltilip Allah‘ın huzurunda toplanması haşr-i cismânî : âhirette insanların bedenleriyle birlikte diriltilmesi havas : seçkinler sınıfı, bilginler hayat-ı dünyeviye : dünya hayatı hayat-ı saniye : ikinci hayat haysiyetiyle : özelliğiyle hayvanat : hayvanlar Hayy : gerçek hayat sahibi olan Allah hikmet : fayda, gaye; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması hikmet-i ezeliye : Allah’ın ezelî hikmeti, herşeyi yerli yerinde ve bir gaye ve faydaya yönelik yapması hikmet-i şâmil : kapsamlı, kuşatıcı hikmet hikmetsizlik : anlamsızlık, gayesizlik, faydasızlık hilâf-ı âdet : kuraldışı olarak hilâf-ı hikmet : hikmete zıt hilâl : ay; yay şeklinde görülen ay hissiyat : hisler, duygular hitâbât-ı Sübhâniye : her türlü kusur ve noksanlıktan yüce olan Allah’ın Kendi Zâtına has hitapları, konuşmaları hukuk-u hayat : hayat hakkı hukuk-u insaniye : insan hakları hulle : Cennet elbisesi hûri : Cennet kızı hususan : bilhassa, özellikle hüccet : kesin, güçlü delil hülâsa : kısaca, özet hüsn-ü san’at : san’atın güzelliği Hüve’l-Âhir : O Âhirdir; her şeyin sonunu ezelî ilmiyle belirleyen ve sonu gelen varlıkların neslini tohum ve çekirdeklerle tanzim eden ve her şeyden sonra yalnız Kendisi bâkî kalan Allah’tır Hüve’l-Bâtın : O Bâtıntır; bütün varlıkların içyüzlerini mükemmel bir fabrikanın harika makineleri gibi yaratıp işleten ve herşeyin iç âlemine hükmeden Allah’tır Hüve’z-Zâhir : O Zâhirdir; her şeyin dış yüzlerini çeşitli cihaz ve ürünlerle donatıp ve ince nakışlarla süsleyerek mükemmel ve güzel yaratan ve her şeyde varlık ve birliğinin işaretleri açıkça görünen, Allah’tır i’câz : mu’cize oluş icad : var etme, vücuda getirme îcâz : az sözle çok mânâ ifade etme icraat-ı celâliye : Allah’ın celâl sıfatıyla ilgili işleri, faaliyetleri idam edilmek : yok olmak idam etmek : yok etmek ihata : içine alma, kapsama ihâtalı : kuşatıcı, kapsamlı ihbar : haber verme ihsan : bağış, ikram ihsas etmek : hissettirmek ihtisas : uzmanlık ihtiva etmek : içine almak ihtiyac-ı zarurî : yaratılıştan gelen zorunlu ihtiyaç ihtiyarî : isteğe ve tercihe bağlı, iradeyle yapılan ihtiyat : önlem, tedbir ihya : hayat verme, diriltme iktidar : güç, kudret iktifâen : yetinerek, yeterli görerek iktiza etmek : gerektirmek ilmelyakin : ilmî ve sağlam delillere dayanarak, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak derecede kesin bilme iltibassız : karıştırmadan in’am : nimetlendirme in’ikâs : yansıma inayet : bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan nizam, düzenlilik inayet-i daime : devam edip giden huzur verici düzen inkâr etmek : kabul etmemek, reddetmek inkılâp : büyük değişim, dönüşüm intisap : bağlanma, mensup olma intizam : disiplin, düzen, tertip iptidaî : basit, ilkel; ilköğretim seviyesi iskân etmek : yerleştirmek iskat etmek : düşürmek, ehemmiyetsiz kılmak İsm-i Âzam : Cenab-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı ism-i Evvel : Allah’ın başlangıcı olmadığı gibi, bütün varlıkların başlangıcı da Onun ilim ve kudretine bağlı olduğunu bildiren ismi israfat : israflar, savurganlıklar istidad : kàbiliyet, ruhsal özellik, yetenek istidadât : kàbiliyetler, yetenekler istidad-ı fıtrî : doğal yetenek, kàbiliyet istidat : kàbiliyet, yetenek istinaden : dayanarak iştirak etmek : katılmak iştiyak : arzu, istek ittifak etmek : birleşmek izah : açıklama izahat : açıklamalar izzet : kötülüğü redden üstünlük, yücelik kader : Allah’ın meydana gelecek hâdiseleri olmadan önce bilmesi, takdir etmesi, plânlaması Kadîr : herşeye gücü yeten, herşeyi yapabilen, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah kâfi : yeterli kâinat : evren, yaratılan her şey Kâinat Sultan : kâinatın ve bütün varlıkların sultanı olan Allah kalb olmak : dönüşmek kalem-i kudret : Allah’ın kudret kalemi kanaat-i imaniye : imanî kanaat, tatmin kat’î : kesin bir şekilde kat’iyet : kesinlik kâtibîn-i kiram : insanın yaptığı bütün amelleri yazan melekler Kayyûm : herşeyi Kendi varlığıyla ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren Allah kazan-ı erzak : erzak kazanı kelâmullah : Allah’ın kelamı, Kur’ân kemâlât-ı rububiyet : rablığın, ilâhî terbiyenin mükemmellik ve kusursuzluğu kemâl-i dikkat ve intizam : tam bir dikkat ve düzen kemâl-i hikmet : hikmetin mükemmelliği, tam ve yerli yerinde olma kemâl-i kudret : Allah’ın kudretinin mükemmelliği kemâl-i mizan : mükemmel ve kusursuz bir ölçü kerem : cömertlik, ikram, yardım Kerîm : ikram sahibi; sonsuz cömertlik ve ikram sahibi olan Allah kerîmiyet : cömertlik keşf : açığa çıkarma; mânevî âlemlere ait bazı hakikatleri kalb gözüyle görme keşfen : keşf ederek kimyahâne : kimya evi kudret : Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı kudsî : her türlü kusur ve noksandan uzak, mukaddes kusurat : kusurlar, hata ve günahlar kuvve-i hafıza : hafıza duygusu, bellek küllî : tür, cins; büyük ve kapsamlı, varlıklar küre-i arz : yerküre, dünya lekedar : lekeli Levh-i Mahfuz : herşeyin bütün ayrıntılarıyla yazıldığı kader levhası, Allah’ın ilminin bir adı lezzet-i hayat : hayatın lezzeti libas : elbise lisan : dil lisan-ı hal : hal dili mahlûk : yaratık mahlûkat : yaratılmışlar mahpus : hapsedilmiş makbul : kabul gören, geçerli malûm : bilinen mâneviyat : mânevî âleme ait olan şeyler mânidar : anlamlı masnuat : san’at eseri varlıklar matlap : istek mazhar : ayna, yansıma ve görünme yeri mazhar bulunma : ayna olma, nail olma mazhar etmek : eriştirmek mazhariyet : sahip olma, üzerinde gösterme mazlum : zulme uğramış mecmuacık : kitapçık medh ü senâ : övme ve yüceltme melâike : melekler melek-i ra’d : gök gürültüsü ile vazifeli melek menşe : kaynak, kök menzil : durak, yer mertebe : derece mes’uliyet : sorumluluk, yükümlülük mevcudat : varlıklar mezkûr : anılan, sözü geçen mezun : izinli minnettâr : memnuniyet duyan misal : benzer, örnek misâlî levha : içlerinde herşeyin fotoğrafının kaydedildiği levha misillü : gibi, benzeri mîzan : ölçü, ahenk mizanlı : ölçülü, dengeli mu’cizât : mu’cizeler; benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şeyler mu’cize : Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü haller mu’cize-i kudret-i Samedâniye : herşey Kendisine muhtaç olduğu halde Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın kudret mu’cizesi muallim : öğretmen muazzam : azametli, çok büyük muhafaza etmek : korumak muhakeme : değerlendirme, yargılama muhal : imkânsız, akıl dışı muhalif : aykırı, karşıt Muhammed-i Arabî : Arapların içinden çıkan Peygamberimiz Muhammed (a.s.m.) muhasebe : hesaba çekilme, sorgulanma muhatab-ı has : özel muhatap muhbir-i sadık : doğru sözlü haber verici, peygamber Muhyî : bütün canlılara hayat veren Allah mukaddes kitaplar : dört büyük kitap muntazam : düzenli, intizamlı musahhar etmek : emrine vermek, boyun eğdirmek mutabık olmak : uygun olmak Mutasarrıf : sonsuz tasarruf hakkı olan, mülkünde dilediği gibi tasarruf eden, her işi kendi istek ve kurallarına göre idare eden Allah mutî : emre uyan, itaatkâr muvazene : denge mücâzât : ceza verme Mücîb : bütün dualara, isteklere cevap veren Allah müddeâ : iddia edilen şey müfettiş : teftiş eden, denetleyici mükâfat : ödül mükellef : yükümlü, sorumlu mükerrem : ikram edilen, saygı gösterilen Mümît : ölümü yaratan, can verdiği varlıkları vakti gelince öldüren Allah mümteni : imkânsız müsbit : ispat edici Müsemmâ : ismin sahibi, isimlenen müstehak : hak etmiş, lâyık müşahede etmek : görmek, gözlemlemek müşerref eylemek : şereflendirmek müştak : arzulu, çok istekli müteellim : acı çeken mütehassıs : ihtisas sahibi, uzman mütemadiyen : sürekli olarak müzeyyen : süslenmiş, süslü nazar-ı dikkat : dikkatli bakışlar nazdar : nazlı, cilveli nâzenin : ince, narin, duyarlı nazeninâne : nazikçesine nâzır : bakan, gözeten nazil etmek : indirmek nebat : bitki nebâtât : bitkiler nebâtî : bitkisel nebî : peygamber nefis : insanı kötülüğe, geçici zevk ve isteklere sevk eden kuvvet nefis : kişinin kendisi nefiy : inkâr, kabul etmeme nefyetmek : inkâr etmek, reddetmek neşir : yayma, yayılma neşrolmak : yayılmak nevi : tür nev-i beşer : insanlar nev-i insan : insan türü, insanlık nezaret : gözetim, bakım nihayetsiz : sınırsız, sonsuz nişane-i tasdik : doğrulayıcı nişan, alâmet niyaz : dua, yalvarıp yakarma numune : benzer, örnek nübüvvet : peygamberlik nümune : örnek, misal Padişah-ı Ezelî ve Ebed : varlığının başlangıcı ve sonu olmayan Padişah, Allah perestiş : aşırı derece sevmek, tapma perestişkâr : tapan, ibadet eden Rab : herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah Rabbü’l-Âlemîn : bütün âlemlerin Rabbi olan Allah rabıta : bağ Rahîm : merhametli; rahmetinin çok özel tecellîleri olan ve sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah rahîmiyet : merhamet edicilik Rahmân : rahmeti sonsuz, yarattıklarını esirgeyip koruyan, şefkat eden ve rızıklandıran Allah rahmâniyet : şefkat, merhamet edicilik rahmet : İlâhî şefkat, merhamet rahmet-i âmme : her şeyi kaplayan rahmet rahmet-i İlâhiye : Allah’ın sonsuz rahmeti, şefkat ve merhameti rezzâkıyet : rızık vericilik rububiyet-i mutlaka : sınırsız rablık, Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması ruhanî : maddî yapısı olmayan ruh âlemine ait varlık ruhaniyât : maddî yapısı olmayan ruh âlemine ait varlıklar rû-yi zemin : yeryüzü rükn : esas, şart rükn-ü imanî : imanın şartı, temel esası saadet-i ebediye : sonsuz mutluluk saat-i ekber : en büyük saat sâbık : önceki, geçmiş sabıkan : bundan önce sahâif-i a’mâl : amellerin yazıldığı sahifeler sahife-i a’mâl : iş ve davranışların yazıldığı sahifeler sair : diğer, başka salâvat : Peygamberimize rahmet ve esenlik dileme saltanat : egemenlik, hâkimiyet, sultanlık saltanat-ı Rububiyet : rablık saltanatı; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması saltanat-ı sermediye : sonsuz saltanat sarfiyat : giderler, harcamalar sehivsiz : yanılmaksızın sekene : sakinler semâ : gök semâvat : gökler semâvî : İlâhî, Allah tarafından gönderilen Semî’ : herşeyi duyan ve işiten Allah senevî : yıllık sermedî : sürekli, devamlı sıdk : doğruluk sıfat-ı İlâhiye : Allah’ın sıfatları, vasıfları, nitelikleri simurga : efsanevî zümrüd-ü anka kuşu suhulet : kolaylık sukut etmek : düşmek, alçalmak Sultan-ı Ezelî : hüküm ve saltanatının başlangıcı olmayan Allah Sultanü’d-Deyyân : mükâfat ve cezayı hakkıyla veren sultan; Allah suret-i cismaniye : dış görünüş şakirt : öğrenci şefkat : acıma, merhamet şehadet : şahitlik, tanıklık şekavet-i daime : daimi bir sıkıntı, mutsuzluk şerâit : şartlar, belirtiler taam : gıda, yiyecek tâat : itaat, emir ve söz dinleme, emre uyma tâği : azgın, zulmeden tahakkuk : gerçekleşme tahammül : yüklenme tâife : grup, topluluk tarihçe-i hayat : hayat hikâyesi, biyografi tasaffi : saflaşma, temizlenme tasarruf : dilediği gibi kullanma ve yönetme tasdik : doğrulama, onaylama tatbik eylemek : uygulamak tavr-ı akl : akıl ölçüsü, akıl çizgisi tebeddül : değişme teçhiz etmek : donatmak tefriş : döşeme tefsir etmek : yorumlamak tekemmül etmek : mükemmelleşmek, olgunlaşmak tenasüp : uygunluk, uyum terakki : ilerleme, yükselme tereşşuh : sızıntı terhis etmek : göreve son verme tesbih etmek : Allah’ı her türlü noksan ve kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anmak tesbihat : Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma teşekkül : oluşma teşkilât : yapı tevatür : çeşitli kanallardan gelen ve doğruluğu kesin olarak kanıtlanan haber tezyin : süsleme tufûliyet : çocukluk, küçüklük ubûdiyet : Allah’a kulluk umum : bütün umumî : genel, herkese ait vaad : söz vermek vahdâniyet : Allah’ın bir ve benzersiz oluşu ve ortağının olmayışı vaid : korkutma, tehdit etme varidat : gelirler, kaynaklar vech : şekil, yön vecih : yön, şekil vesvese : kuruntu, şüphe vücud : varlık, var oluş vücut : beden, varlık yevm-i şek : Şaban ayının otuzuncu günü; ramazan olması zannedilip ancak görülmedikçe oruç tutulması münasip olmayan gün zabit : gözetici, subay zâhir : açık, görünen zâhir olmak : görünmek, ortaya çıkmak zahîre : azık zâlimâne : zâlimce zaman-ı Âdem : Âdem peygamberin zamanı zayi etmek : kaybetmek zemin : yer zer’ etmek : ekmek, dikmek zerre : atom zîhayat : canlı, hayat sahibi zîşuur : şuur sahibi, bilinçli ziyade : çok, fazla ziyafetgâh : ziyafet yeri zîynet : süs
|