|
BİRİNCİ MEYVE(DEVAMI)
Bir cihet kaldı ki, en mühimi de odur ki: Ey nefis, sen
muhabbetini kendi nefsine sarf ediyorsun. Sen kendi nefsini kendine mâbud
ve mahbup yapıyorsun. Herşeyi nefsine feda ediyorsun. Adeta bir nevi
rububiyet veriyorsun. Halbuki muhabbetin sebebi ya kemâldir zira kemâl
zâtında sevilir yahut menfaattir, yahut lezzettir, veyahut hayriyettir; ya
bunlar gibi bir sebep tahtında muhabbet edilir.
Şimdi, ey nefis,
birkaç Sözde kat’î ispat etmişiz ki, asıl mahiyetin kusur, naks, fakr,
aczden yoğrulmuştur ki; zulmet, karanlığın derecesi nisbetinde nurun
parlaklığını gösterdiği gibi, zıddiyet itibarıyla sen onlarla Fâtır-ı
Zülcelâlin kemâl, cemâl, kudret ve rahmetine âyinedarlık
ediyorsun.
Demek, ey nefis, nefsine muhabbet değil, belki adavet
etmelisin yahut acımalısın veyahut, mutmainne olduktan sonra, şefkat
etmelisin. Eğer nefsini seversen çünkü senin nefsin lezzet ve menfaatin
menşeidir; sen de lezzet ve menfaatin zevkine meftunsun o zerre hükmünde
olan lezzet ve menfaat-i nefsiyeyi nihayetsiz lezzet ve menfaatlere tercih
etme. Yıldız böceği gibi olma.
Çünkü o bütün ahbabını ve sevdiği
eşyayı karanlığın vahşetine gark eder, nefsinde bir lem’acıkla iktifa
eder. Zira, nefsî olan lezzet ve menfaatinle beraber, bütün alâkadar
olduğun ve bütün menfaatleriyle intifa ettiğin ve saadetleriyle mes’ut
olduğun mevcudâtın ve bütün kâinatın menfaatleri, nimetleri, iltifatına
tâbi bir Mahbûb-u Ezelîyi sevmekliğin lâzımdır tâ, hem kendinin, hem bütün
onların saadetleriyle mütelezziz olasın, hem kemâl-i mutlakın
muhabbetinden aldığın nihayetsiz bir lezzeti alasın.
Zaten sana,
sende senin nefsine olan şedit muhabbetin, Onun zâtına karşı muhabbet-i
zâtiyedir ki, sen sûiistimal edip kendi zâtına sarf ediyorsun. Öyle ise,
nefsindeki ene’yi yırt, Hüve’yi göster. Ve kâinata dağınık bütün
muhabbetlerin, Onun esmâ ve sıfâtına karşı verilmiş bir muhabbettir; sen
sûiistimal etmişsin, cezasını da çekiyorsun. Çünkü, yerinde sarf olunmayan
bir muhabbet-i gayr-ı meşruanın cezası, merhametsiz bir
musibettir.
|
Lügatler :
acz : acizlik, güçsüzlük adavet :
düşmanlık ahbap : sevgililer, dostlar alâkadar :
alakalı, ilgili âyinedarlık : aynalık cemâl :
güzellik ene : ben esmâ : isimler gark etmek
: boğmak hayriyet : hayırlılık huri : Cennet
kızı Hüve : O, Allah iktifa etmek :
yetinmek iltifat : lütufla hitap ve muamele etme intifa
etmek : faydalanmak, yararlanmak kâinat : evren, yaratılmış
herşey kat’î : kesin kemâl : mükemmellik kemâl-i
mutlak : her yönüyle mükemmel kudret : güç,
iktidar lem’acık : küçük parıltı mâbud : kendisine
ibadet edilen mahiyet : asıl, esas, nitelik meftun :
düşkün, tutkun menfaat : çıkar, kişisel yarar menfaat-i
nefsiye : nefsin menfaatleri menşe : kaynak mes’ut
: mutlu mevcudât : varlıklar muhabbet :
sevgi muhabbet-i gayr-ı meşrua : dine uygun olmayan
sevgi muhabbet-i zâtiye : Allah’ın zâtını
sevme musibet : belâ, sıkıntı mütelezziz :
lezzetlenen naks : eksiklik nefsî : nefisle
ilgili nihayetsiz : sınırsız nisbet :
ölçü Rahmânü’r-Rahîm : dünya ve ahirette yarattıklarına sonsuz
rahmet, şefkat ve merhametiyle muamele eden Allah rahmet :
şefkat, merhamet rububiyet : rablık saadet :
mutluluk sarf etmek : harcamak sıfat : özellik,
vasıf sûistimal : kötüye kullanma şedit :
şiddetli tâbi : bağlı, uyan tahtında :
altında vahşet : ürküntü, yalnızlık zât :
öz zerre : atom, en küçük parça zıddiyet : karşıtlık,
mübayenet ve farklılık zira : çünkü zulmet :
karanlık
|