NUR ÇEŞMESİ-50-ÜÇÜNCÜ HÜCCET-İ İMANİYE-TABİAT RİSALESİ(DEVAMI)

0 views
Skip to first unread message

Erhan Patlak

unread,
Apr 8, 2026, 9:18:14 AM (6 days ago) Apr 8
to

                                                                           NUR ÇEŞMESİ

 

7.11.ÜÇÜNCÜ HÜCCET-İ İMANİYE-TABİAT RİSALESİ(DEVAMI)

ÜÇÜNCÜ KELİME-İKİNCİ MUHAL

Eğer gayet intizamlı, mizanlı, san’atlı, hikmetli şu mevcudat, nihayetsiz kadîr, hakîm bir zâta verilmezse, belki tabiata isnad edilse, lâzım gelir ki, tabiat, herbir parça toprakta, Avrupa’nın umum matbaaları ve fabrikaları adedince makineleri, matbaaları bulundursun, tâ o parça toprak, menşe ve tezgâh olduğu hadsiz çiçekler ve meyvelerin yetişmelerine ve teşkillerine medar olabilsin. Çünkü, çiçekler için saksılık vazifesini gören bir kâse toprak, içine tohumları nöbetle atılan umum çiçeklerin birbirinden çok ayrı olan şekil ve heyetlerini teşkil ve tasvir edebilir bir kabiliyeti, bilfiil görülüyor. Eğer Kadîr-i Zülcelâle verilmezse, o vakit, o kâsedeki toprakta, herbir çiçek için mânevî, ayrı, tabiî bir makinesi bulunmazsa, bu hal vücuda gelemez. Çünkü tohumlar ise, nutfeler ve yumurtalar gibi, maddeleri birdir. Yani, müvellidülmâ, müvellidülhumuza, karbon, azotun intizamsız, şekilsiz, hamur gibi halitasından ibaret olmakla beraber; hava, su, hararet, ziya dahi, herbiri basit ve şuursuz ve herşeye karşı sel gibi bir tarzda gittiğinden, o hadsiz çiçeklerin teşkilleri ayrı ayrı ve gayet muntazam ve san’atlı olarak o topraktan çıkması, bilbedâhe ve bizzarure iktiza ediyor ki, o kâsede bulunan toprakta, mânen Avrupa kadar, mânevî ve küçük mikyasta matbaaları ve fabrikaları bulunsun. Tâ ki, bu kadar hayattar kumaşları ve binler ayrı ayrı nakışlı mensucatları dokuyabilsin.
İşte, tabiiyyunların fikr-i küfrîleri ne derece daire-i akıldan hariç saptığını kıyas et. Ve tabiatı mûcid zanneden insan suretindeki ahmak sarhoşlar “Mütefennin ve akıllıyız” diye dâvâ ettikleri halde, akıl ve fenden ne kadar uzak düştüklerini ve mümteni ve hiçbir cihetle mümkün olmayan bir hurafeyi kendilerine meslek ittihaz ettiklerini gör, gül ve tükür!
Eğer desen: Mevcudat tabiata isnad edilse böyle acip muhaller olur, imtinâ derecesinde müşkilât olur. Acaba Zât-ı Ehad ve Samede verildiği vakit o müşkilât nasıl kalkıyor? Ve o suubetli imtinâ, o suhuletli vücuba nasıl inkılâp eder?
Elcevap: Birinci Muhalde, nasıl ki güneşin cilve-i in’ikâsı kemâl-i suhuletle, külfetsiz, en küçük zerrecik camdan tut, tâ en büyük bir denizin yüzüne kadar feyzini ve tesirini misalî güneşçiklerle gayet kolaylıkla gösterdikleri halde, eğer güneşten nisbeti kesilse, o vakit herbir zerrecikte tabiî ve bizzat bir güneşin haricî vücudu, imtinâ derecesinde bir suubetle olabilmesi kabul edilmek lâzım gelir. Öyle de, herbir mevcut, doğrudan doğruya Zât-ı Ehad ve Samede verilse, vücub derecesinde bir suhulet, bir kolaylıkla ve bir intisap ve cilve ile, herbir mevcuda lâzım herbir şey ona yetiştirilebilir.
Eğer o intisap kesilse ve o memuriyet başıbozukluğa dönse ve herbir mevcut kendi başına ve tabiata bırakılsa, o vakit imtinâ derecesinde yüz bin müşkilât ve suubetle, sinek gibi bir zîhayatın, kâinatın küçük bir fihristesi olan gayet harika
makine-i vücudunu icad eden, içindeki kör tabiatın, kâinatı halk ve idare edecek bir kudret ve hikmet sahibi olduğunu farz etmek lâzım gelir. Bu ise bir muhal değil, belki binler muhaldir.
Elhasıl, nasıl ki Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun şerik ve nazîri mümteni ve muhaldir; öyle de rububiyetinde ve icad-ı eşyada başkalarının müdahalesi, şerîk-i zâtî gibi mümteni ve muhaldir.
Amma İkinci Muhaldeki müşkilât ise: Müteaddit risalelerde ispat edildiği gibi, eğer bütün eşya Vâhid-i Ehade verilse, bütün eşya birtek şey gibi suhuletli ve kolay olur. Eğer esbaba ve tabiata verilse, birtek şey umum eşya kadar müşkilâtlı olduğu, müteaddit ve kat’î burhanlarla ispat edilmiş. Bir burhanın hülâsası şudur ki:
Nasıl ki bir adam, bir padişaha askerlik veya memuriyet cihetiyle intisap etse, o memur ve o asker, o intisap kuvvetiyle, yüz bin defa kuvvet-i şahsiyesinden fazla işlere medar olabilir. Ve padişahı namına, bazan bir şahı esir eder. Çünkü gördüğü işlerin ve yaptığı eserlerin cihazatını ve kuvvetini kendi taşımıyor ve taşımaya mecbur olmuyor. O intisap münasebetiyle, padişahın hazineleri ve arkasındaki nokta-i istinadı olan ordu, o kuvveti, o cihazatı taşıyor. Demek gördüğü işler, şahane olarak bir padişahın işi gibi ve gösterdiği eserler bir ordu eseri misilli harika olabilir.
Nasıl ki karınca o memuriyet cihetiyle Firavun’un sarayını harap ediyor. Sinek o intisapla Nemrud’u gebertiyor. Ve o intisapla, buğday tanesi gibi bir çam çekirdeği, koca çam ağacının bütün cihazatını yetiştiriyor. (HAŞİYE) Eğer o intisap
kesilse, o memuriyetten terhis edilse, yapacağı işlerin cihazatını ve kuvvetini, belinde ve bileğinde taşımaya mecburdur. O vakit, o küçücük bileğindeki kuvvet miktarınca ve belindeki cephane adedince iş görebilir. Evvelki vaziyette gayet kolaylıkla gördüğü işleri bu vaziyette ondan istenilse, elbette bileğinde bir ordu kuvvetini ve belinde bir padişahın cihazat-ı harbiye fabrikasını yüklemek lâzım gelir ki, güldürmek için acip hurafeleri ve masalları hikâye eden maskaralar dahi bu hayalden utanıyorlar.
Elhasıl, Vâcibü’l-Vücuda her mevcudu vermek, vücub derecesinde bir suhuleti var. Ve tabiata icad cihetinde vermek, imtinâ derecesinde müşkül ve haric-i daire-i akliyedir.

Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler :

(HAŞİYE) : HAŞİYE Evet, eğer intisap olsa, o çekirdek, kader-i İlâhîden bir emir alır, o harika işlere mazhar olur. Eğer o intisap kesilse, o çekirdeğin hilkati, koca çam ağacının hilkatinden daha ziyade cihazat ve iktidar ve san’atı iktiza eder. Çünkü, dağdaki, kudret eseri olan mücessem çam ağacının, bütün âzâları ve cihazatıyla, o çekirdekteki kader eseri olan mânevî ağaçta mevcut bulunması lâzım gelir. Çünkü o koca ağacın fabrikası o çekirdektir. İçindeki kaderî ağaç, kudretle hariçte tezahür eder, cismanî çam ağacı olur.

Lügatler :

acip : hayret verici
aded : sayı, tane

ahmak : aptal

âzâ : uzuvlar, organlar
bilbedâhe : açık bir şekilde
bilfiil :fiilen, kendi çalışması ile

bizzarure : ister istemez, zorunlu olarak
burhan : güçlü ve sarsılmaz delil, kanıt
cihazat : cihazlar, âletler

cihazat-ı harbiye : savaş aletleri
cihet : şekil, yön
cilve : görünme, yansıma
cilve-i in’ikâs : görüntünün yansıması

cismanî : maddî yapısı olan
daire-i akıl : akıl dairesi
dâvâ : iddia
elhasıl : özet olarak
esbab : sebepler
eşya : şeyler, varlıklar
evvelki :önceki, ilk önceki

feyiz : bereket, bolluk
fihriste : özet, içerik
fikr-i küfrî : Allah’ı inkâr etme düşüncesi
hadsiz : sayısız
halita : karışık halde olan, karışık

halk etmek : yaratmak
hararet : sıcaklık
haricî : dışa ait

haric-i daire-i akliye : akıl dairesinin dışında
hariç : dışında
hakîm : bilgili, hikmetli

heyet :birlik teşkil eden tekiller, durumlar, vaziyetler, şekiller

hikmet : herşeyin bir gayeye yönelik olarak anlamlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması; yüksek bilgi
hilkat : yaratılış

hurafe : delile dayanmayan saçma inanış
hülâsa : öz, özet
icad etmek : var etmek, yapmak
icad-ı eşya : varlıkların yaratılması
iktidar : güç, kudret
iktiza etmek : gerektirmek

imtinâ : imkânsızlık
inkılâp etmek : dönüşmek
intisap : bağlantı
intizamsız : düzensiz
isnad etme : dayandırma
ittihaz etmek : edinmek, kabullenmek
kader-i İlâhi : İlâhi kader, Allah’ın kader kanunu
kaderî : kaderle bağlantılı

kâinat : doğa, evren

kabil : mümkün
kabiliyet : yetenek
kadîr : güç ve iktidar sahibi

kemâl-i sûhûlet : tam bir kolaylık
kudret : Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı
kuvvet-i şahsiye : kişisel kuvvet

külfet : güçlük, zorluk
makine-i vücud : kâinatın küçük bir örneği olan vücut makinası
maskara : gülünç, rezil

mazhar olmak : erişmek, edinmek
medar : dayanak noktası, sebep
memuriyet : emir altında olma
mensucat : dokumalar

menşe : kaynak
meslek : usul, yol
mevcudat : varlıklar
mevcut : varlık, var olan
mikyas : ölçek
misal : benzer, örnek
misalî : görüntü şeklinde olan

misilli : gibi

mizan : ölçü, denge
mûcid : icad eden; yoktan var eden
muhal : imkânsız
muntazam : düzenli

mücessem : maddî yapısı olan
mümteni : imkansız
münasebetiyle : vesilesiyle, sebebiyle
müşkilât : zorluklar

müşkül : zorluk
müteaddit : bir çok, çeşitli

mütefennin : bilgili, fen ilimlerine sahip

müvellidülhumuza : oksijen
müvellidülmâ : hidrojen
namına : adına
nazîr : benzer, eş

nihayetsiz : sınırsız
nisbet : bağ
nokta-i istinad : dayanak noktası

nutfe : memelilerin yaratıldığı su
risale : Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi
rububiyet : Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesi
suhulet : kolaylık

suret : biçim, görünüş
suubet : zorluk
şerik : Allah’a ortak koşulan şey
şerîk-i zâtî : doğrudan Allah’ın Zâtına ortak olma

şuursuz : bilinç
tabiat : doğa, maddî âlem

tabiî : doğal

tabiiyyun : herşeyi tabiatın tesiriyle meydana geldiğini iddia edenler
tasvirat :şekil ve suret vererek anlatma, resimlendirme, şekillendirme

terhis : göreve son verme

teşkil : şekillendirme
tezahür etmek : görünmek, ortaya çıkmak

tezgâh : dokuma aleti
umum : bütün, genel
Vâcibü’l-Vücud : varlığı gerekli olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah

Vâhid-i Ehad : birliği herşeyi kapladığı gibi herbir şeyde de ayrı ayrı tecellîleri görülen Allah

vaziyet : durum, hâl

vücub : kesinlik, zorunluluk, gereklilik
vücud : varlık

vücuda gelmek : ortaya çıkmak
Zat : hürmete layık kimse, kişi

Zât-ı Ehad ve Samed : herşey Kendisine muhtaç olduğu halde Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan ve birliği herbir şeyde görünen Allah
Zât-ı Vâcibü’l-Vücud : varlığı gerekli olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Zât, Allah

zîhayat : canlı, hayat sahibi
ziya : ışık

 

 

 

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages