NUR ÇEŞMESİ-4-MEYVE RİSALESİNDEN SEKİZİNCİ MESELENİN BİR HÜLASASI

0 views
Skip to first unread message

Erhan Patlak

unread,
Feb 9, 2026, 8:18:13 AM (11 days ago) Feb 9
to

                                                                           NUR ÇEŞMESİ

 

4.MEYVE RİSALESİNDEN SEKİZİNCİ MESELENİN BİR HÜLASASI

Yedincide haşri çok makamattan soracaktık. Fakat Hâlıkımızın isimleriyle verdiği cevap o derece kuvvetli yakîn ve kanaat verdi ki, daha başka sorgulara ihtiyaç bırakmadığından, orada kısa kestik. Şimdi bu meselede, âhiret imanının, hem âhiretin saadetine, hem dünya saadetine dair temin ettiği faideler ve neticelerinden yüzden biri hülâsa edilecek. Saadet-i uhreviyeye ait kısmı, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın izahatı daha hiç bir beyana ihtiyaç bırakmamış. Onu ona havale ederek ve saadet-i dünyeviyeye ait kısmı izah cihetini Risale-i Nur’a bırakıp, yalnız kısa bir hülâsa ile insanın hayat-ı şahsiye ve hayat-ı içtimaiyesine ait yüzer neticelerinden üç-dört tanesini beyan ederiz.

Birincisi

İnsan, sair hayvanata muhalif olarak, hanesiyle alâkadar olduğu misillü, dünya ile alâkadardır. Ve akaribiyle münasebettar olduğu gibi, nev-i beşer ile de ciddî ve fıtrî münasebettardır. Ve dünyada muvakkat bekàsını arzuladığı gibi, bir dâr ı ebedîde bekàsını, aşk derecesinde arzuluyor. Ve midesinin gıda ihtiyacını temin etmeye çalıştığı gibi, dünya kadar geniş, belki ebede kadar uzanan sofraları ve gıdaları, akıl ve kalb ve ruh ve insaniyet mideleri için tedarik etmeye fıtraten mecburdur, çabalıyor. Ve öyle arzuları ve matlapları var ki, ebedî saadetten başka hiçbir şey onları tatmin etmiyor. Hattâ, Onuncu Sözde işaret edildiği gibi, bir zaman, küçüklüğümde, hayalimden sordum: “Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa, bâki fakat âdi ve meşakkatli bir vücudu mu istersin?” dedim. Baktım, ikincisini arzulayıp birincisinden “Ah!” çekti. “Cehennem de olsa bekà isterim” dedi.
İşte, madem mahiyet-i insaniyenin bir hizmetkârı olan kuvve-i hayaliyeyi bu dünya lezzetleri tatmin etmiyor; elbette gayet câmi’ mahiyet-i insaniye, ebediyetle fıtraten alâkadardır. İşte bu hadsiz arzu ve emellere bağlı olduğu halde, sermayesi bir cüz’î cüz-ü ihtiyarî ve fakr-ı mutlak bir insana, âhirete iman ne derece kuvvetli ve kâfi ve vâfi bir hazine, bir medar-ı saadet ve lezzet, bir medar-ı istimdat, bir merci ve dünyanın hadsiz gamlarına karşı bir medar-ı tesellî olduğu öyle bir meyve ve faidedir ki, onu kazanmak yolunda dünya hayatını feda etse yine ucuzdur.

İkinci meyvesi ve hayat-ı şahsiyeye bakan bir faidesi:
Üçüncü Meselede izah edilen ve Gençlik Rehberinde bir haşiye bulunan çok ehemmiyetli bir neticedir.
Evet, her insanın, her zaman düşündüğü en ehemmiyetli endişesi, mezaristana giren kendi dostları ve akrabaları gibi o idamhaneye girmek keyfiyetidir. Birtek dostu için ruhunu feda eden o bîçare insanın, binler, belki milyonlar, milyarlar dostları ebedî bir müfarakat içinde idam olmalarını tevehhüm edip Cehennem azabından beter bir elem, o düşünmek ucundan göründüğü vakit, âhirete iman geldi, gözünü açtırdı ve perdeyi kaldırdı... “Bak” dedi. O, imanla baktı. Cennet lezzetinden haber veren bir lezzet-i ruhâniyeyi, o dostları ebedî ölümlerden ve çürümelerden kurtulup mesrurâne bir nuranî âlemde onu da bekliyorlar vaziyetinde müşahedesiyle aldı.
Risale-i Nur’da bu netice hüccetlerle izahına iktifaen kısa kesiyoruz.

Hayat-ı şahsiyeye ait üçüncü bir faidesi:
İnsanın sair zîhayatlar üstündeki tefevvuku ve rütbesi ise, yüksek seciyeleri ve cemiyetli istidatları ve küllî ubudiyetleri ve geniş vücudî daireleri itibarıyladır. Halbuki o insan hem mâdum, hem ölü, hem karanlık olan geçmiş ve gelecek zamanların ortasında sıkışmış bir kısa zaman olan hazır vaktin mikyasıyla, ölçüsüyle hamiyeti, muhabbeti, kardeşliği, insaniyeti gibi seciyeler alır.
Meselâ, eskiden tanımadığı ve ayrılıktan sonra da hiç göremeyeceği babasını, kardeşini, karısını, milletini ve vatanını sever, hizmet eder. Ve tam sadakate ve ihlâsa pek nâdir muvaffak olabilir; o nisbette kemâlâtı ve seciyeleri küçülür. Değil hayvanların en ulvîsi, belki baş aşağı, akıl cihetiyle en biçaresi ve aşağısı olmak vaziyetine düşeceği sırada, âhirete iman imdada yetişir. Mezar gibi dar zamanını, geçmiş ve gelecek zamanları içine alan pek geniş bir zamana çevirir ve dünya kadar, belki ezelden ebede kadar bir daire-i vücut gösterir.
Babasını dâr-ı saadette ve âlem-i ervahta dahi pederlik münasebetiyle ve kardeşini tâ ebede kadar uhuvvetini düşünmesiyle ve karısını Cennette dahi en güzel bir refika-i hayatı olduğunu bilmesi haysiyetiyle sever, hürmet eder, merhamet eder, yardım eder. Ve o büyük ve geniş daire-i hayatta ve vücuttaki münasebetler için olan ehemmiyetli hizmetleri, dünyanın kıymetsiz işlerine ve cüz’î garazlarına ve menfaatlerine âlet etmez. Ciddi sadakate ve samimi ihlâsa muvaffak olarak, kemâlâtı ve hasletleri, o nisbette, derecesine göre yükselmeye başlar, insaniyeti teâli eder. Hayat lezzetinde serçe kuşuna yetişmeyen o insan, bütün hayvanat üstünde, kâinatın en müntehap ve bahtiyar bir misafiri ve Sahib i Kâinatın en mahbup ve makbul bir abdi olmasıdır. Bu netice dahi Risale-i Nur’da hüccetlerle izahına iktifaen kısa kesildi.

Dördüncü bir faidesi ki, insanın hayat-ı içtimaiyesine bakıyor:
Risale-i Nur’dan Dokuzuncu Şuâda beyan edilen o neticenin bir hülâsası şudur:
Nev-i insanın dörtten birini teşkil eden çocuklar, âhiret imanıyla insanca yaşayabilirler ve insaniyetin istidatlarını taşıyabilirler. Yoksa, elîm endişeler içinde, kendini uyutturmak ve unutturmak için çocukça oyuncaklarıyla, haylâz bir hayatla yaşayacak. Çünkü, her vakit etrafında onun gibi çocukların ölmesiyle onun nazik dimağında ve ileride uzun arzuları taşıyan zayıf kalbinde ve mukavemetsiz ruhunda öyle bir tesir yapar ki, hayatı ve aklı o biçareye âlet-i azap ve işkence edeceği zamanda, âhiret imanının dersiyle, görmemek için oyuncaklar altında onlardan saklandığı o endişeler yerinde, bir sevinç ve genişlik hissederek der:

“Bu kardeşim veya arkadaşım öldü, Cennetin bir kuşu oldu. Bizden daha iyi keyf eder, gezer. Ve validem öldü, fakat rahmet-i İlâhiyeye gitti, yine beni Cennette kucağına alıp sevecek ve ben de o şefkatli anneciğimi göreceğim” diye insaniyete lâyık bir tarzda yaşayabilir.
Hem insanın bir rub’unu teşkil eden ihtiyarlar, yakında hayatlarının sönmesine ve toprağa girmelerine ve güzel ve sevimli dünyalarının kapanmasına karşı tesellîyi, ancak ve ancak âhiret imanında bulabilirler. Yoksa o merhametli muhterem babalar ve fedakâr şefkatli analar, öyle bir vâveylâ-yı ruhî ve bir dağdağa i kalbî çekeceklerdi ki, dünya onlara meyusâne bir zindan ve hayat işkenceli bir azap olurdu. Fakat âhiret imanı onlara der:
“Merak etmeyiniz. Sizin ebedî bir gençliğiniz var, gelecek ve parlak bir hayat ve nihayetsiz bir ömür sizi bekliyor. Ve zâyi ettiğiniz evlât ve akrabalarınızla sevinçlerle görüşeceksiniz. Ve ettiğiniz bütün iyilikleriniz muhafaza edilmiş; mükâfatlarını göreceksiniz” diye, iman-ı âhiret onlara öyle bir tesellî ve inşirah verir ki; her birinin yüz ihtiyarlık birden başlarına toplansa onları meyus etmez.
Nev-i insanın üçten birisini teşkil eden gençler, hevesatları galeyanda, hissiyata mağlûp, cüretkâr akıllarını her vakit başına almayan o gençler, âhiret imanını kaybetseler ve Cehennem azabını tahattur etmezlerse, hayat-ı içtimaiyede, ehl-i namusun malı ve ırzı ve zayıf ve ihtiyarların rahatı ve haysiyeti tehlikede kalır. Bazı, bir dakika lezzeti için bir mes’ut hanenin saadetini mahveder ve bu gibi, hapiste dört beş sene azap çeker, canavar bir hayvan hükmüne geçer. Eğer iman-ı âhiret onun imdadına gelse, çabuk aklını başına alır. “Gerçi hükümet hafiyeleri beni görmüyorlar ve ben onlardan saklanabilirim. Fakat Cehennem gibi bir zindanı bulunan bir Padişah-ı Zülcelâlin melâikeleri beni görüyorlar ve fenalıklarımı kaydediyorlar. Ben başıboş değilim ve vazifedar bir yolcuyum. Ben de onlar gibi ihtiyar ve zayıf olacağım” diye, birden, zulmen tecavüz etmek istediği adamlara karşı bir şefkat, bir hürmet hissetmeye başlar. Bu mânânın dahi Risale-i Nur’da burhanlarıyla izahına iktifaen kısa kesiyoruz.

Hem nev-i beşerin ehemmiyetli bir kısmı, hastalar ve mazlumlar ve bizim gibi musibetzedeler ve fakirler ve ağır ceza alan mahpuslar, eğer iman-ı âhiret onların imdadına yetişmezse, her vakit hastalığın ihtarıyla gözü önüne gelen ölüm ve intikamını alamadığı ve namusunu elinden kurtaramadığı zâlimin mağrurâne ihaneti ve büyük musibetlerde boşu boşuna malını, evlâdını kaybetmekle gelen elîm meyusiyeti ve bir-iki dakika veya bir iki saat keyif yüzünden beş on sene böyle bir hapis azabını çekmekten gelen kederli sıkıntı, elbette o biçarelere dünyayı zindan ve hayatı bir işkenceli azaba çevirir. Eğer âhirete iman imdatlarına yetişse, birden onlar nefes alırlar; sıkıntıları, meyusiyetleri ve endişeleri ve intikam hiddetleri, derece-i imanına göre kısmen ve bazan tamamen zâil olur.
Hattâ diyebilirim ki, benim ve bir kısım kardeşlerimin bu sebepsiz hapsimizde ve dehşetli musibetimizde, eğer iman-ı âhiret yardım etmeseydi, bir gün dayanmak, ölüm kadar tesir edip bizi hayattan istifa etmeye sevk edecekti. Fakat hadsiz şükür olsun, benim canım kadar sevdiğim pek çok kardeşlerimin bu musibetten gelen elemlerini de çektiğim ve gözüm kadar sevdiğim binler Risale-i Nur risaleleri ve benim yaldızlı ve süslü ve çok kıymettar kitaplarımın ziyaları ve ağlamalarından teessüflerini çektiğim ve eskiden beri az bir ihaneti ve tahakkümü kaldıramadığım halde; sizi kasemle temin ederim ki, iman-ı bil’âhiret nuru ve kuvveti bana öyle bir sabır ve tahammül ve tesellî ve metanet, belki mücahidâne, kârlı bir imtihan dersinde daha büyük mükâfatı kazanmak için bir şevk verdi ki, ben bu risalenin başında dediğim gibi, kendimi medrese-i Yusufiye ünvanına lâyık bir güzel ve hayırlı medresede biliyorum. Arasıra gelen hastalıklar ve ihtiyarlıktan neş’et eden titizlikler olmasaydı, mükemmel ve rahat-ı kalb ile derslerime daha ziyade çalışacaktım. Her ne ise, bu makam münasebetiyle saded harici girdi; kusura bakılmasın.
Hem her insanın küçük bir dünyası, belki küçük bir cenneti dahi kendi hanesidir. Eğer iman-ı âhiret o hanenin saadetinde hükmetmezse, o aile efradı, herbiri şefkat ve muhabbet ve alâkadarlığı derecesinde elîm endişeler ve azaplar çeker. O cenneti, cehenneme döner veyahut muvakkat eğlenceler ve sefahetlerle aklını tenvim edip uyutur. Devekuşu gibi avcıyı görür, kaçamıyor, uçamıyor. Başını kuma sokar, tâ görünmesin. Başını gaflete sokar, tâ ölüm ve zevâl ve firak onu görmesin. Divanece, muvakkat iptal-i his nev’inden bir çare bulur.

Çünkü, meselâ valide, ruhunu feda ettiği evlâdını daima tehlikelere mâruz gördükçe titrer. Ve pederini ve kardeşini eksik olmayan belâlardan kurtaramayan evlâtlar, daim bir keder, bir korkaklık hisseder. Buna kıyasen, bu dağdağalı, kararsız hayat-ı dünyeviyede, o mes’ut zannedilen aile hayatı çok cihetlerle saadetini kaybeder. Ve kısacık bir hayattaki münasebet ve karâbet dahi, hakiki sadakati ve samimî ihlâsı ve garazsız bir hizmeti ve muhabbeti vermez. Ahlâk o nisbette küçülür, belki sukut eder.
Eğer âhirete iman o haneye girse, birden ışıklandıracak. Ortalarındaki münasebet ve şefkat ve karâbet ve muhabbet, kısacık bir zaman ölçüsüyle değil, belki dâr-ı âhirette, saadet-i ebediyede dahi o münasebetlerin devamı ölçüsüyle samimî hürmet eder, sever, şefkat eder, sadakat eder, kusurlarına bakmaz gibi ahlâk yükseklenir. Hakikî insaniyet saadeti o hanede başlar inkişafa.
Bu mânâ dahi hüccetlerle Risale-i Nur’da beyanına binaen kısa kesildi.
Hem herbir şehir kendi ahalisine geniş bir hanedir. Eğer iman-ı âhiret o büyük aile efradında hükmetmezse, güzel ahlâkın esasları olan ihlâs, samimiyet, fazilet, hamiyet, fedakârlık, rıza-yı İlâhî, sevab-ı uhrevî yerine garaz, menfaat, sahtekârlık, hodgâmlık, tasannu, riya, rüşvet, aldatmak gibi haller meydan alır. Zâhirî âsâyiş ve insaniyet altında anarşistlik ve vahşet mânâları hükmeder; o hayat-ı şehriye zehirlenir. Çocuklar haylâzlığa, gençler sarhoşluğa, kavîler zulme, ihtiyarlar ağlamaya başlarlar.
Buna kıyasen, memleket dahi bir hanedir ve vatan dahi bir millî ailenin hanesidir. Eğer iman-ı âhiret bu geniş hanelerde hükmetse, birden samimî hürmet ve ciddî merhamet ve rüşvetsiz muhabbet ve muavenet ve hilesiz hizmet ve muaşeret ve riyâsız ihsan ve fazilet ve enâniyetsiz büyüklük ve meziyet o hayatta inkişafa başlarlar.

Çocuklara der: “Cennet var, haylazlığı bırak.” Kur’ân dersiyle temkin verir.

Gençlere der: “Cehennem var, sarhoşluğu bırak.” Aklı başlarına getirir.
Zâlime der: “Şiddetli azap var, tokat yiyeceksin.” Adalete başını eğdirir.
İhtiyarlara der: “Senin elinden çıkmış bütün saadetlerinden çok yüksek ve daimî bir uhrevî saadet ve taze, bâki bir gençlik seni bekliyorlar. Onları kazanmaya çalış.” Ağlamasını gülmeye çevirir.
Bunlara kıyasen, cüz’î ve küllî herbir taifede hüsn-ü tesirini gösterir, ışıklandırır. Nev-i beşerin hayat-ı içtimaiyesiyle alâkadar olan içtimaiyyun ve ahlâkıyyûnların kulakları çınlasın! İşte, iman-ı âhiretin binler faidelerinden, işaret ettiğimiz beş altı nümunelerine sairleri kıyas edilse, kat’î anlaşılır ki, iki cihanın ve iki hayatın medar-ı saadeti yalnız imandır.
Risale-i Nur’da, Yirmi Sekizinci Sözde ve başka risalelerinde, haşrin cismaniyeti cihetinde gelen zayıf şüphelere kuvvetli cevaplarına iktifaen burada yalnız bir kısa işaretle deriz ki:
Esmâ-i İlâhiyenin en cemiyetli âyinesi cismâniyettedir. Ve hilkat-i kâinattaki makàsıd-ı İlâhiyenin en zengini ve faal merkezi cismaniyettedir. Ve ihsanat-ı Rabbâniyenin en çok çeşitleri ve rengârenkleri cismaniyettedir. Ve beşerin ihtiyacat dilleriyle Hâlıkına karşı dualarının ve teşekküratının en kesretli tohumları yine cismaniyettedir. Mâneviyat ve ruhâniyat âlemlerinin en mütenevvi çekirdekleri yine cismaniyettedir.
Bunlara kıyasen, yüzer küllî hakikatler cismaniyette temerküz ettiğinden, Hâlık-ı Hakîm, zemin yüzünde cismaniyeti çoğaltmak ve mezkûr hakikatlere mazhar eylemek için, öyle sür’atli ve dehşetli bir faaliyetle kàfile kàfile arkasına mevcudata vücut giydirir, o meşhere gönderir. Sonra onları terhis eder, başkalarını gönderir. Mütemadiyen kâinat fabrikasını işlettirir. Cismanî mahsulâtı dokuyup, zemini âhirete ve Cennete bir fidanlık bahçesi hükmüne getirir.

Hattâ insanın cismânî midesini memnun etmek için o midenin hâl diliyle bekàsına dair duasını kemâl-i ehemmiyetle dinleyip kabul ederek fiilen cevap vermek için, hadsiz ve hesapsız ve yüz binler tarzlarda ve binler çeşit çeşit lezzetlerde gayet san’atlı taamları ve gayet kıymetli nimetleri cismaniyete ihzar etmek, bedahetle ve şeksiz gösterir ki, dâr-ı âhirette Cennetin en çok ve en mütenevvi lezzetleri cismanîdir. Ve saadet-i ebediyenin en ehemmiyetli ve herkesin istediği ve ünsiyet ettiği nimetleri cismanîdir.
Acaba hiçbir cihet-i ihtimali ve imkânı var mı ki, bu âdi midenin hal diliyle bekà duasını kabul edip nihayetsiz mu’cizatlı maddî taamlarla onu minnettar ederek, her vakit tesadüfsüz, kastî olarak fiilen cevap veren bir Kadîr-i Rahîm, bir Alîm-i Kerîm, kâinatın en ehemmiyetli neticesi ve arzın halifesi ve o Hâlıkın güzidesi ve perestişkârı olan nev-i insanın insaniyet mide-i kübrâsı ile küllî ve yüksek ve daima arzu ettiği ve ünsiyet ettiği ve fıtraten istediği cismanî lezzetleri, dâr-ı bekàda verilmesine dair hadsiz umumî duaları kabul olmasın ve haşr-i cismânî ile fiilen cevap verilmesin, onu ebedî minnettar etmesin? Adeta sineğin sesini işitsin, gök gürültüsünü işitmesin! Ve âdi bir neferin kemâl-i ehemmiyetle techizatına baksın; orduya hiç bakmasın, ehemmiyet vermesin! Bu yüz derece muhal ve bâtıldır.
Evet, 1
وَفِيهَا مَا تَشْتَهِيهِ اْلأَنْفُسُ وَتَلَذُّ اْلاَعْيُنُ âyetinin sarahat-i kat’iyesiyle, insan, en ziyade ünsiyet ettiği ve dünyada nümunesini tatmış olduğu cismanî lezzetleri Cennete lâyık bir tarzda görecek, tadacak. Ve lisan, göz ve kulak gibi âzâların ettikleri hâlis şükürler ve hususî ibadetlerin mükâfatları, o uzuvlara mahsus cismânî lezzetler ile verilecektir. Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan, o derece cismanî lezzetleri sarih bir surette beyan eder ki, başka te’villerle mânâ-yı zâhirîyi kabul etmemek imkân haricindedir.

İşte, iman-ı âhiretin meyveleri ve neticeleri gösteriyorlar ki, nasıl ki âzâ-yı insanîden midenin hakikati ve ihtiyacatı, taamların vücuduna kat’î delâlet eder; öyle de, insanın hakikati ve kemâlâtı ve fıtrî ihtiyacatı ve ebedî arzuları ve iman-ı âhiretin mezkûr netice ve faidelerini isteyen hakikatleri ve istidatları daha kat’î olarak âhirete ve Cennete ve cismanî bâki lezzetlere delâlet ve tahakkuklarına şehadet ettiği gibi, bu kâinatın hakikat-i kemâlâtı ve mânidar tekvînî âyâtı ve insaniyetin mezkûr hakikatlerle alâkadar bütün hakikatleri, dâr-ı âhiretin vücuduna ve tahakkukuna ve haşrin gelmesine ve Cennet ve Cehennemin açılmasına delâlet ve şehadet ettiklerini, Risale-i Nur eczaları ve bilhassa Onuncu ve Yirmi Sekizinci (iki makamı), Yirmi Dokuzuncu Sözler ve Dokuzuncu Şuâ ve Münacât risaleleri hüccetlerle, parlak ve şüphe bırakmaz bir tarzda ispat etmişler. Onlara havale ederek bu uzun kıssayı kısa kesiyoruz.
Cehenneme dair beyanat-ı Kur’âniye o kadar vâzıh ve zâhirdir ki, başka izahata ihtiyaç bırakmamış. Yalnız bir iki zayıf şüpheyi izale edecek iki üç nükteyi, tafsilini Risale-i Nur’a havale edip gayet kısa bir hülâsasını beyan edeceğiz.

Birinci Nükte
Cehennem fikri, geçmiş iman meyvelerinin lezzetlerini korkusuyla kaçırmıyor. Çünkü, hadsiz rahmet-i Rabbâniye, o korkan adama der: “Bana gel, tevbe kapısıyla gir. Tâ Cehennemin vücudu, değil korkutmak, belki sana Cennetin lezzetlerini tam bildirsin ve senin ve hukuklarına tecavüz edilen hadsiz mahlûkatın intikamlarını alsın, sizi keyiflendirsin.”
Eğer sen dalâlette boğulup çıkamıyorsan, yine Cehennemin vücudu bin derece idam-ı ebedîden hayırlıdır ve kâfirlere de bir nevi merhamettir.

Çünkü insan, hattâ yavrulu hayvanat dahi, akrabasının ve evlâdının ve ahbabının lezzetleriyle ve saadetleriyle lezzetlenir, bir cihette mes’ut olur. Şu halde, sen ey mülhid, dalâletin itibariyle ya idam-ı ebedî ile ademe düşeceksin veya Cehenneme gireceksin. Şerr-i mahz olan adem ise, senin bütün sevdiklerin ve saadetleriyle memnun ve bir derece mes’ut olduğun umum akraba ve asıl ve neslin, seninle beraber idam olmasından, binler derece Cehennemden ziyade senin ruhunu ve kalbini ve mahiyet-i insaniyeni yandırır. Çünkü Cehennem olmazsa Cennet de olmaz. Herşey senin küfrünle ademe düşer. Eğer sen Cehenneme girsen, vücut dairesinde kalsan, senin sevdiklerin ve akrabaların ya Cennette mes’ut veya vücut dairelerinde bir cihette merhametlere mazhar olurlar. Demek, herhalde Cehennemin vücûduna taraftar olmak sana lâzımdır. Cehennem aleyhinde bulunmak ademe taraftar olmaktır ki, hadsiz dostlarının saadetlerinin hiç olmasına taraftarlıktır.
Evet, Cehennem ise, hayr-ı mahz olan daire-i vücudun Hâkim-i Zülcelâlinin hakîmâne ve âdilâne bir hapishane vazifesini gören dehşetli ve celâlli bir mevcut ülkesidir. Hapishane vazifesini de görmekle beraber, başka pek çok vazifeleri var. Ve pek çok hikmetleri ve âlem-i bekàya ait hizmetleri var. Ve zebâni gibi pek çok zîhayatın celâldarâne meskenleridir.

İkinci Nükte
Cehennemin vücudu ve şiddetli azabı, hadsiz rahmete ve hakiki adalete ve israfsız, mizanlı hikmete zıddiyeti yoktur. Belki rahmet ve adalet ve hikmet, onun vücudunu isterler. Çünkü, nasıl bin mâsumların hukukunu çiğneyen bir zâlimi cezalandırmak ve yüz mazlum hayvanları parçalayan bir canavarı öldürmek, adalet içinde mazlumlara bin rahmettir. Ve o zâlimi affetmek ve canavarı serbest bırakmak, birtek yolsuz merhamete mukàbil, yüzer biçarelere yüzer merhametsizliktir.

Aynen öyle de, Cehennem hapsine girenlerden olan kâfir-i mutlak, küfrüyle hem esmâ-i İlâhiyenin hukukuna inkâr ile tecavüz, hem o esmâya şehadet eden mevcudatın şehadetlerini tekzip ile hukuklarına tecavüz ve mahlûkatın o esmâya karşı tesbihkârâne yüksek vazifelerini inkâr etmekle hukuklarına tecavüz ve kâinatın gaye-i hilkati ve bir sebeb-i vücudu ve bekàsı olan tezâhür-ü rububiyet i İlâhiyeye karşı ubûdiyetlerle mukabelelerini ve âyinedarlıklarını tekzip ile hukukuna bir nevi tecavüz ettiği haysiyetiyle öyle azîm bir cinayet, bir zulümdür ki, affa kàbiliyeti kalmaz, 2 إِنَّ اللهَ لاَيَغْفِرُ أَنْ يُشْرَكَ بِهِ .. âyetinin tehdidine müstehak olur. Onu Cehenneme atmamak, bir yersiz merhamete mukàbil, hukuklarına taarruz edilen hadsiz dâvâcılara hadsiz merhametsizlikler olur. İşte o dâvâcılar Cehennemin vücudunu istedikleri gibi, izzet-i celâl ve azamet-i kemâl dahi kat’î isterler.
Evet, nasıl bir serseri âsi ve raiyete tecavüz eden bir adam, oranın izzetli hâkimine dese, “Beni hapse atamazsın ve yapamazsın” diye izzetine dokunsa, elbette o şehirde hapis olmasa da o edepsiz için bir hapis yapacak, onu içine atacak. Aynen öyle de, kâfir-i mutlak, küfrüyle izzet-i celâline şiddetle dokunuyor. Ve azamet-i kudretine inkâr ile dokunduruyor. Ve kemâl-i rububiyetine tecavüzüyle ilişiyor. Elbette Cehennemin pek çok vazifeler için pek çok esbab-ı mucibesi ve vücudunun hikmetleri olmasa da, öyle kâfirler için bir Cehennemi halk etmek ve onları içine atmak, o izzet ve celâlin şe’nidir.
Hem mahiyet-i küfür dahi Cehennemi bildirir. Evet, nasıl ki imanın mahiyeti eğer tecessüm etse, lezzetleriyle bir cennet-i hususiye şekline girebilir ve Cennetten bu noktadan gizli haber verir. Aynen öyle de, Risale-i Nur’da delilleriyle ispat ve baştaki meselelerde dahi işaret edilmiş ki, küfrün ve bilhassa küfr-ü mutlakın ve nifakın ve irtidadın öyle karanlıklı ve dehşetli elemleri ve mânevî azapları var, eğer tecessüm etse, o mürted adama bir hususî cehennem olur ve büyük Cehennemden bu cihette gizli haber verir. Ve bu fidanlık dünya mezraasındaki hakikatçikler âhirette sümbüller vermesi noktasında bu zehirli çekirdek, o zakkum ağacına işaret eder, “Ben onun bir mâyesiyim,” der. “Ve beni kalbinde taşıyan bedbaht için o zakkum ağacının bir hususi nümunesi, benim meyvem olur.”

Madem küfür hadsiz hukuka bir tecavüzdür; elbette hadsiz bir cinayettir. Öyle ise hadsiz bir azaba müstehak eder. Madem bir dakika katl, on beş sene cezada (sekiz milyona yakın dakikada) hapis azabını çekmesini adalet-i beşeriye kabul edip maslahata ve hukuk-u âmmeye muvafık görür. Elbette bir küfür bin katl kadar olması cihetiyle, bir dakika küfr-ü mutlak, sekiz milyara yakın dakikalarda azap çekmesi, o kanun-u adalete muvafık geliyor. Bir sene ömrünü o küfürde geçiren, iki (2) trilyon sekiz yüz seksen (880) milyara yakın dakikada azaba müstehak ve 3 خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا sırrına mazhar olur.
Her ne ise... Kur’ân-ı Hakîmin Cennet ve Cehennem hakkındaki mu’cizâne izahatı ve Kur’ân’ın tefsiri ve ondan gelen Risale-i Nur’un Cennet ve Cehennemin vücutlarına dair hüccetleri, daha başka beyana ihtiyaç bırakmamışlar.

وَيَتَفَكَّرُونَ فِى خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَاْلأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ 4

رَبَّنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَ اِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَامًا - اِنَّهَا سَاۤءَتْ مُسْتَقَرّاً وَمُقَامًا 5

gibi pek çok âyetlerin ve başta Resul-i Ekrem (a.s.m.) ve umum peygamberler ve ehl-i hakikatın, her vakit dualarında en ziyade,

اَجِرْنَا مِنَ النَّارِ.. نَجِّنَا مِنَ النَّارِ.. خَلِّصْنَا مِنَ النَّارِ ve vahiy ve şuhuda binaen onlarca kat’iyet kesb eden “Cehennemden bizi hıfz eyle” demeleri gösteriyor ki, nev-i beşerin en büyük meselesi Cehennemden kurtulmaktır. Ve kâinatın pek çok ehemmiyetli ve muazzam ve dehşetli bir hakikati Cehennemdir ki, bir kısım o ehl-i şuhud ve keşif ve tahkik onu müşahede eder. Ve bir kısmı tereşşuhatını ve gölgelerini görür, dehşetinden feryat ederler, “Bizi ondan kurtar” derler.

Evet, bu kâinatta hayır-şer, lezzet-elem, ziya-zulmet, hararet-bürudet, güzellik-çirkinlik, hidayet-dalâlet birbirine karşı gelmesi ve içine girmesi, pek büyük bir hikmet içindir. Çünkü şer olmazsa hayır bilinmez. Elem olmazsa lezzet anlaşılmaz. Zulmetsiz ziya, ehemmiyeti olmaz. Soğukla, hararetin dereceleri tahakkuk eder. Çirkinlikle, hüsnün tek bir hakikati, bin hakikat ve binler çeşit hüsün mertebeleri vücut bulur. Cehennemsiz, Cennetin pek çok lezzetleri gizli kalır. Bunlara kıyasen, herşey, bir cihette zıddıyla bilinebilir. Ve birtek hakikatı, sümbül verip çok hakikatler olur.
Madem bu karışık mevcudat dâr-ı fâniden dâr-ı bekàya akıp gidiyor. Elbette, nasıl ki hayır, lezzet, ışık, güzellik, iman gibi şeyler Cennete akar; öyle de, şer, elem, karanlık, çirkinlik, küfür gibi zararlı maddeler Cehenneme yağar. Ve bu mütemadiyen çalkanan kâinatın selleri o iki havza girer, durur.
Kerametli Yirmi Dokuzuncu Sözün âhirindeki remizli nüktelerine havale ederek kısa kesiyoruz.
Ey bu medrese-i Yusufiyede benim ders arkadaşlarım!
Bu dehşetli haps-i ebedîden kurtulmanın kolayı, çaresi, bu dünyevî hapsimizden istifade ederek, elimiz mecburiyetle yetişmeyen çok günahlardan kurtulduğumuzla beraber, eski günahlardan tevbe edip farzlarımızı edâ ederek herbir saat bu hapisteki ömrümüzü bir gün ibadet hükmüne getirmekle o ebedî hapisten necatımız ve o nuranî cennete girmemiz için en iyi bir fırsattır. Bu fırsatı kaçırırsak, dünyamız ağladığı gibi âhiretimiz dahi ağlayacak 6
خَسِرَ الدُّنْيَا وَاْلاٰخِرَةَ tokadını yiyeceğiz.

Bu makam yazıldığı zaman Kurban Bayramı geldi.
Allahu ekber, Allahu ekber, Allahu ekber’lerle nev-i beşerin beşten birisine, üç yüz milyon insanlara birden Allahu ekber dedirmesi; koca küre-i arz, büyüklüğü nisbetinde o Allahu ekber kelime-i kudsiyesini semâvâttaki seyyarat arkadaşlarına işittiriyor gibi, yirmi binden ziyade hacıların Arafat’ta ve iydde beraber birden Allahu ekber demeleri, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın bin üç yüz sene evvel âl ve sahabeleriyle söylediği ve emrettiği Allahu ekber kelâmının bir nevi aks-i sadâsı olarak, rububiyet-i İlâhiyenin Rabbü’l-Arz ve Rabbü’l-Âlemîn azamet-i ünvanıyla küllî tecellisine karşı geniş ve küllî bir ubûdiyetle bir mukabeledir diye tahayyül ve his ve kanaat ettim.
Sonra, acaba bu kelâm-ı kudsînin bizim meselemizle dahi münasebeti var mı diye tahattur ettim. Birden hatıra geldi ki:
Başta bu kelâm olarak sâir bâkiyat-ı salihat ünvanını taşıyan Lâ ilâhe illâllah, ve’l-hamdü lillâh ve Sübhanallah gibi şêairden çok kelâmlar cüz’î ve küllî, meselemizi ihtar ve tahakkukuna işaret ederler.
Meselâ; Allahu ekber’in bir vech-i mânâsı Cenâb-ı Hakkın kudreti ve ilmi herşeyin fevkinde büyüktür; hiçbir şey daire-i ilminden çıkamaz, tasarruf-u kudretinden kaçamaz ve kurtulamaz. Ve korktuğumuz en büyük şeylerden daha büyüktür. Demek haşri getirmekten ve bizi ademden kurtarmaktan ve saadet-i ebediyeyi vermekten daha büyüktür. Her acip ve tavr-ı aklın haricindeki her şeyden daha büyüktür ki, 7
مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ إِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ âyetinin sarahat-i kat’iyesiyle, nev’i beşerin haşri ve neşri, birtek nefsin icadı kadar o kudrete kolay gelir. Bu mânâ itibarıyledir ki, darb-ı mesel hükmünde büyük musibetlere ve büyük maksatlara karşı, herkes “Allah büyüktür, Allah büyüktür” der, kendine tesellî ve kuvvet ve nokta-i istinat yapar.

Evet, nasıl ki Dokuzuncu Sözde, bu kelime iki arkadaşıyla bütün ibâdâtın fihristesi olan namazın çekirdekleri ve hülâsaları ve içinde ve tesbihatında tekrar ile namazın mânâsını takviye için Sübhânallah, Elhamdü lillâh, Allahu ekber üç muazzam hakikatlere ve insanın kâinatta gördüğü medar-ı hayret, medar-ı şükran ve medar-ı azamet ve kibriyâ, acip ve güzel ve büyük, pek çok fevkalâde şeylerden aldığı hayret ve lezzet ve heybetten neş’et eden suallerine pek kuvvetli cevap verdiği gibi, On Altıncı Sözün âhirinde izah edilen şu: Nasıl bir nefer, bayramda bir müşir ile beraber huzur-u padişaha girer; sair vakitte, zabitinin makamıyla onu tanır. Aynen öyle de, her adam hacda bir derece velîler gibi Cenâb-ı Hakkı Rabbû’l-Arz ve Rabbû’l-Âlemîn ünvanı ile tanımaya başlar. Ve o kibriya mertebeleri kalbine açıldıkça, ruhunu istilâ eden mükerrer ve hararetli hayret suallerine yine Allahu ekber tekrarıyla umumuna cevap verdiği misillü, On Üçüncü Lemanın âhirinde izahı bulunan ki, şeytanların en ehemmiyetli desiselerini köküyle kesip cevab-ı kat’î veren yine Allahu ekber olduğu gibi, bizim âhiret hakkındaki suâlimize de kısa fakat kuvvetli cevap verdiği misillü, Elhamdû lillâh cümlesi dahi haşri ihtar edip ister. Bize der: “Mânâm âhiretsiz olmaz. Çünkü, ezelden ebede kadar her kimden ve her kime karşı bütün hamd ve şükür ona mahsustur, ifade ettiğimden, bütün nimetlerin başı ve nimetleri hakikî nimet yapan ve bütün zîşuuru ademin hadsiz musibetlerinden kurtaran, yalnız saadet-i ebediye olabilir ve benim o küllî mânâma mukabele eder.”

Evet, her mü’min, namazlardan sonra, hergün hiç olmazsa yüz elliden ziyade Elhamdü lillâh, Elhamdü lillâh şer’an demesi ve mânâsı da, ezelden ebede kadar bir hadsiz geniş hamd ve şükrü ifade etmesi, ancak ve ancak saadet-i ebediyenin ve Cennetin peşin bir fiyatı ve muaccel bir bahasıdır. Ve dünyanın kısa ve fâni elemlerle âlûde olan nimetlerine münhasır olmaz ve mahsus değil; ve onlara da, ebedî nimetlere vesile olmaları cihetiyle bakar, şükreder. Sübhânallah kelime-i kudsiyesi ise, Cenâb-ı Hakkı şerikten, kusurdan, noksaniyetten, zulümden, aczden, merhametsizlikten, ihtiyaçtan ve aldatmaktan ve kemâl ve cemâl ve celâline muhalif olan bütün kusurattan takdis ve tenzih etmek mânâsıyla, saadet-i ebediyeyi ve celâl ve cemâl ve kemâl-i saltanatının haşmetine medar olan dâr-ı âhireti ve ondaki Cenneti ihtar edip delâlet ve işaret eder. Yoksa, sâbıkan ispat edildiği gibi, saadet-i ebediye olmazsa, hem saltanatı, hem kemâli, hem celâl, hem cemâl, hem rahmeti, kusur ve noksan lekeleriyle lekedar olurlar.
İşte bu üç kudsî kelimeler gibi, Bismillâh ve Lâ ilâhe illâllah ve sâir kelimat-ı mübareke, herbiri erkân-ı imaniyenin birer çekirdeği ve bu zamanda keşfedilen et hülâsası ve şeker hülâsası gibi, hem erkân-ı imaniyenin, hem Kur’ân hakikatlarının hülâsaları ve bu üçü namazın çekirdekleri oldukları gibi, Kur’ân’ın dahi çekirdekleri ve parlak bir kısım sûrelerin başlarında pırlanta gibi görünmeleri ve çok sünûhatı tesbihatta başlayan Risale-i Nur’un dahi hakiki madenleri ve esasları ve hakikatlerinin çekirdekleridirler. Ve velâyet-i Ahmediye ve ubudiyet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm cihetinde, öyle bir daire-i zikirde, namazdan sonraki tesbihatta bir tarîkat-ı Muhammediyenin (a.s.m.) virdidirler ki, her namaz vaktinde yüz milyondan ziyade mü’minler beraber, o halka-i kübrâ-yı zikirde, ellerinde tesbihler Sübhânallah otuz üç, Elhamdü lillâh otuz üç, Allahu ekber otuz üç defa tekrar ederler.
İşte böyle gayet muhteşem bir halka-i zikirde, sabıkan beyan ettiğimiz gibi, hem Kur’ân’ın, hem imanın, hem namazın hülâsaları ve çekirdekleri olan üç kelime-i mübarekeyi namazdan sonra otuzüçer defa okumak ne kadar kıymettar ve sevaplı olduğunu elbette anladınız.
Bu risalenin başında Birinci Meselesi namaza dair güzel bir ders olduğu gibi, hiç düşünmediğim halde, adeta ihtiyarsız olarak, onun âhiri de namaz tesbihatına dair ehemmiyetli bir ders oldu.

اَلْحَمْدُ ِللهِ عَلٰۤى اِنْعَامِهِ 8

سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 9

Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler :

1 : “Orada canların çekeceği, gözlerin zevk alacağı herşey vardır.” Zuhruf Sûresi, 43:71.

2 : “Muhakkak ki Allah, Kendisine ortak koşulmasını affetmez.” Nisâ Sûresi, 4:48.

3 : “Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar.” Nisâ Sûresi, 4:169.
4 : “Göklerin ve yerin yaratılışını tefekkür ederler. ‘Bu kâinatı boş yere yaratmadın, ey Rabbimiz,’ derler. ‘Seni bütün noksanlardan tenzih ederiz. Sen de bizi Cehennem ateşinin azâbından koru.” Âl-i İmran Sûresi, 3:191.
5 : “Cehennem azâbını bizden uzaklaştır. Onun azâbı dâimî bir helâktır. Gerçekten de orası ne kötü bir durak, ne kötü bir konaktır!” Furkan Sûresi, 25:64-65.

6 : “O dünyada da, âhirette de ziyana uğramıştır.” Hac Sûresi, 22:11.

7 : “Sizin yaratılmanız da, diriltilmeniz de, sadece tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir.” Lokman Sûresi, 31:28.

8 : “Verdiği nimetler üzerine Allah’a hamd olsun.”

9 :”Seni her türlü noksandan tenzih ederiz, senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen her şeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın” Bakara, 2:32

Lügatler

abd : kul

acip : hayret verici, şaşırtıcı

acz : acizlik, güçsüzlük

adalet-i beşeriye : insanlığın adaleti

adem : yokluk, hiçlik

âdi : basit, değersiz

âdilâne : adaletli bir şekilde

ahbab : dostlar, sevilenler

âhir : son

âhiret : öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat

âhiret âlemi : öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat

ahlâkiyyun : ahlâk bilimciler

akarib : akrabalar, yakınlar

aks-i sadâ : yankı

âl : soy, aile

alâkadar : alâkalı, ilgili

âlem-i bekà : devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi

âlem-i ervah : ruhlar âlemi

âlet-i azap : azap âleti, sıkıntı veren unsur

Aleyhissalâtü Vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun

Alîm-i Kerîm : sonsuz cömertlik ve ikram sahibi ve her şeyi hakkıyla bilen, ilmi herşeyi kuşatan Allah

Allahu ekber : “Allah en büyüktür”

âlûde : bulaşık, karışık

anarşistlik : kural tanımama, her türlü düzen ve otoriteye karşı çıkma

arz : dünya

âsâyiş : huzur, emniyet

âsi : isyan eden

âyinedarlık : aynalık, yansıtma

âzâ : azalar, organlar

azamet-i kemâl : kusursuzluk ve mükemmelliğin büyüklüğü

azamet-i kudret : güç ve iktidarın büyüklüğü, yüceliği

azamet-i ünvan : ünvanın büyüklüğü

âzâ-yı insanî : insanın azaları, organları

azîm : büyük

baha : değer, kıymet, fiyat

bahtiyar : talihli, mutlu

bâki : kalıcı, devamlı

bâkiyât-ı sâlihat : ebedî âlemde sevap olarak bâki kalan kutsal sözler, dine uygun iyi ve yararlı işler

bâtıl : doğru olmayan, yalan, yanlış

bedâhet : ap açıklık

bedbaht : kötü bahtlı, talihsiz

bekà : kalıcılık, süreklilik,devamlılık

beşer : insan

beyan : açıklama

beyanat-ı Kur’âniye : Kur’ân’ın açıklamaları

biçare : çaresiz

bilhassa : özellikle

binaen : -dayanarak

Bismillâh : Allah’ın adıyla

bürudet : soğukluk

câmi’ : kapsamlı, içine alan

celâl : büyüklük, görkem, azamet ve haşmet

celâldarâne : haşmetlice, heybetli ve görkemli bir şekilde

cemâl : güzellik

cemiyetli : kapsamlı, geniş

Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah

cennet-i hususiye : özel cennet

cevab-ı kat’i : şüphe bırakmayacak kesin cevap

cihan : dünya

cihet : taraf, yön

cihet-i ihtimal : ihtimal yönü

cismanî : maddi vücuda sahip

cismaniyet : bedenle, maddî vücutla ilgili oluş

cüretkâr : cesur, atılgan

cüz’î : ferdî, az, küçük

cüz-i ihtiyarî : insandaki irade, seçme gücü

dağdağa-i kalbî : kalp sıkıntısı, huzursuzluğu

dağdağalı : karışık, sıkıntılı, gürültülü

daire-i hayat : hayat dairesi

daire-i ilim : ilim dairesi

daire-i vücut : varlık dairesi

daire-i zikir : zikir dairesi

dalâlet : hak yoldan ayrılma, sapkınlık

darb-ı mesel : meşhur söz, atasözü

dâr-ı âhiret : öteki dünya, âhiret yurdu

dâr-ı bekà : devamlı ve kalıcı olan âhiret yurdu

dar-ı ebedî : sonsuzluk yurdu

dar-ı fâni : gelip geçici yer, dünya

dâr-ı saadet ve ebediyet : sonsuzluk ve mutluluk yeri

dehşet : korku, ürküntü

delâlet : işaret etme, delil olma

derece-i iman : iman derecesi

desise : hile, aldatma

dimağ : akıl, bilinç, beyin

divanece : akılsızca, delice

ebed : sonu olmayan, sonsuzluk

ebedî : sonu olmayan, sonsuz

ebediyet : sonsuzluk

ecza : kısımlar, parçalar

edâ etmek : yerine getirmek

efrad : fertler, bireyler

ehemmiyet : önem

ehl-i hakikat : hak ve doğruluk üzere olan kimseler

ehl-i namus : namusuna düşkün olanlar

ehl-i şuhud ve keşf ve tahkik : maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini Allah’ın lütuf ve ihsanıyla gözleme yeteneğine sahip, hakikatleri delilleriyle bilen veli zâtlar

elem : acı, keder

Elhamdü lillâh : “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet Allah’a mahsustur”

elîm : acıklı, üzücü

emel : arzu, istek

enaniyetsiz : kendinini beğenmeme, gurursuz

erkân-ı imaniye : imanın esasları, şartları

esbab-ı mucibe : gerektirici sebepler

esmâ : isimler

esmâ-i İlâhiye : Cenab-ı Allah’ın isimleri

ezel : başlangıcı olmayan, sonsuzluk

faal : çalışkan, hareketli

fâide: fayda

fakr-ı mutlak : mutlak, sınırsız fakirlik

fâni : geçici, ölümlü

fazilet : değer ve üstünlük

fenalık : kötülük

feryat etmek : bağırıp çağırmak

fevkalâde : olağanüstü

fevkinde : üstünde

fıtraten : yaratılış gereği

fıtrî : doğal, yaratılıştan gelen

fihriste : içindekiler, içerik

firak : ayrılık

gaflet : âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli, umursamazlık

galeyan : coşup taşma, azgınlık

gam : sıkıntı, üzüntü

garaz : kötü kasıt, art niyet

gaye-i hilkat : yaratılış gayesi

gayet : son derece

güzide : seçilmiş, seçkin

hadsiz : sayısız, sınırsız

hafiye : gizli çalışan

hakikat : doğru, gerçek, gerçek yapı, mahiyet

hakikat-i kemâlât : mükemmelliklerin esası, gerçeği

hakikî : gerçek

hâkim : idâreci, yönetici

hakîmâne : hikmetli bir şekilde

Hakîm-i Zülcelâl : sonsuz yücelik ve haşmet sahibi olan ve herşeyi hikmetle yapan Allah

Hâlık : her şeyi yaratan Allah

Hâlık-ı Hakîm : herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah

halife : yeryüzünde Allah namına hareket eden insan

hâlis : içten, katıksız, samimi

halk etmek : yaratmak

halka-i kübrâ-yı zikir : büyük zikir halkası

halka-i zikir : zikir halkası

hamd : övgü ve şükür

hamiyet : din gibi mukaddes değerleri ve aile ve vatanı koruma duygusu ve gayreti

hane : ev

haps-i ebedî : sonsuz bir hapis, Cehennem

hararet : ısı, sıcaklık

haslet : huy, özellik, karakter

haşir ve neşir : öldükten sonra âhirette âhirette diriltilerek muhakeme için Allah’ın huzurunda toplanma ve tekrar dağılıp yayılma

haşiye : dipnot, açıklayıcı not

haşmet : büyüklük, yücelik

haşr : yeniden diriliş; insanların öldükten sonra âhirette diriltilip muhakeme için Allah‘ın huzurunda toplanması

haşr-i cismanî : insanların öldükten sonra âhirette diriltilip Allah‘ın huzurunda toplanmasının hem beden, hem de ruh itibariyle olması

haşrin cismaniyeti : insanların öldükten sonra tekrar diriltilip Allah‘ın huzurunda toplanmasının hem beden, hem de ruh itibariyle olması

havale etmek : göndermek

hayat-ı dünyeviye : dünya hayatı

hayat-ı içtimaiye : sosyal hayat

hayat-ı şahsiye : kişisel hayat

hayat-ı şehriye : şehir hayatı

hayır : iyilik

hayr-ı mahz : mutlak hayır, hayrın tâ kendisi

haysiyet : şeref, onur, itibar

haysiyetiyle : itibariyle, özelliğiyle

hayvanat : hayvanlar

hevesat : heves ve arzular

hıfz eylemek : korumak

hidayet : doğru ve hak yol

hikmet : fayda, gaye; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması

hilkat-i kâinat : kâinatın, evrenin yaratılışı

hissiyat : duygular, hisler

hizmetkâr : hizmetçi

hodgâmlık : bencillik

hukuk-u âmme : kamusal haklar, umumun hukuku

hususî : özel

huzur-u padişah : padişahın huzuru

hüccet : güçlü delil

hükmetmek : hâkim olmak, egemen olmak

hülâsa : kısaca, öz, özet, esas

hüsn : güzellik

hüsn-ü tesir : iyi, güzel tesir

ırz : şan ve şeref, nâmus

ibâdât : ibadetler

icad : var etme, vücuda getirme

içtimaiyyun : sosyologlar

idamhane : idam yeri

idam-ı ebedî : dirilmemek üzere sonsuz yok oluş

ihlâs : içtenlik, samimiyet; ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme

ihsan : bağış, ikram

ihsânât-ı Rabbâniye : Allah’ın lütuf ve bağışları

ihtar : hatırlatma, uyarı, uyarıp ikaz etme

ihtar etmek : hatırlatmak

ihtiyacat : ihtiyaçlar

ihzar etmek : hazırlamak

iktifaen : yetinerek

iman-ı âhiret : âhirete iman

iman-ı bil’âhiret : “âhiret gününe iman”

imdat : yardım

inkişaf : açığa çıkma, ortaya çıkma

insaniyet : insanlık

inşirah : ferahlama, rahatlık, huzur

iptal-i his : hisleri uyuşturma, duyguları vazifelerini yapamaz hâle getirme

irtidad : dinden dönme, İslâm dinini terk ederek başka bir dini seçme

istidat : kàbiliyet, yetenek

istifade etmek : faydalanmak, yararlanmak

istilâ etmek : kuşatmak

itibariyle : özelliğiyle

iyd : bayram

izah : açıklama

izahat : açıklamalar

izale etmek : gidermek, ortadan kaldırmak

izzet : itibar, mağlubiyeti kabul etmeyen bir yücelik

izzet-i celâl : haşmet, azamet ve yüceliğin izzeti

kàbiliyet : kabul edilebilirlik

Kadîr-i Rahîm : gücü herşeye yeten, rahmetinin çok özel tecellîleri olan ve sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah

kâfi : yeterli

kàfile : grup, topluluk

kâfir-i mutlak : hiçbir dinî değere inanmayan inkârcı

kâinat : evren, yaratılan herşey

kanun-u adalet : adalet kanunu

karâbet : yakınlık

kasem : yemin

kastî : bilerek ve isteyerek yapma

kat’î : kesin bir şekilde

kat’iyet : kesinlik

katl : öldürme

kavî : güçlü, kuvvetli

kelâm : ifade, söz

kelâm-ı kudsî : kutsal kelâm, söz

kelimat-ı mübareke : mübarek, bereketli kelimeler

kelime-i kudsiye : kutsal söz

kemâl : kusursuzluk, mükemmellik

kemâlât : faziletler, iyilikler, mükemmel özellikler

kemâl-i ehemmiyet : tam ve mükemmel bir önem

kemâl-i rububiyet : Allah’ın varlıkları terbiye ve idare edişindeki mükemmellik

kemâl-i saltanat : saltanatın mükemmelliği, kusursuzluğu

keramet : Allah’ın bir ikramı olarak sevgili kullarında görünen olağanüstü hâl

kesb etmek : kazanmak

kesretli : çok sayıda

keşfetmek : açığa çıkarmak

keyfiyet : durum, nitelik

kıssa : ibretli hikâye

kıymettar : kıymetli, değerli

kibriyâ : yücelik, büyüklük

kudret : Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı

kudsî : her türlü kusur ve noksandan uzak, mukaddes

Kur’ân-ı Hakim : her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân

Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan : açıklamalarıyla ve anlatımıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan, mu’cize olan Kur’ân

kusurat : kusurlar, eksiklikler

kuvve-i hayaliye : hayal gücü

küfr-ü mutlak : tam bir küfür, inkâr ve dinsizlik

küllî : büyük, geniş, kapsamlı; tür

küre-i arz : yerküre, dünya

Lâ ilâhe illâllah : “Allah’tan başka ilâh yoktur”

lekedar : lekeli

lem’a : parıltı

lezzet-elem : tatlı-acı

lezzet-i ruhâniye : ruhun aldığı lezzet

lisan : dil

mâdum : yok, ölü

mağlûp : yenilen

mağrurâne : gururlu bir şekilde

mahbup : sevgili

mahiyet : esas, nitelik, özellik

mahiyet-i insaniye : insanın niteliği, iç yüzü

mahiyet-i küfür : küfrün iç yüzü, esası

mahlukât : yaratıklar

mahpus : hapsedilmiş, mahkum

mahsulat : ürünler

mahvetmek : yok etmek

makam : konum, rütbe, derece

makamat : makamlar

makàsıd-ı İlâhiye : Allah’ın gözettiği yüce maksatlar, gayeler

makbul : kabul gören, geçerli

mânâ-i zâhirî : görünürdeki mânâ

mâneviyat : mânevî âleme ait olan şeyler

mânidar : anlamlı

mâruz : birşeyle karşı karşıya kalma, tesir ve etkisinde kalma

maslahat : fayda, gaye

matlap : istek

mazhar eylemek : eriştirmek, ayna yapmak

mazhar olmak : erişmek, nail olmak

mazlum : zulme uğramış, eziyet görmüş, suçsuz

mecburiyet : zorunluluk

medar olmak : dayanak olmak, sebep olmak

medar-ı azamet ve kibriya : haşmet, yücelik ve büyüklük sebebi, kaynağı

medar-ı hayret : hayret sebebi

medar-ı istimdat : medet, yardım isteme kaynağı

medar-ı saadet : mutluluk, huzur kaynağı, vesilesi

medar-ı şükran : teşekkür sebebi

medar-ı tesellî : teselli kaynağı, vesilesi

medrese-i Yusufiye : Hz. Yusuf’un (a.s.) hapiste kalmasına benzetilerek, iman ve Kur’ân hizmetinden dolayı tutuklananların hapsedildiği yer mânâsında hapishane

melâike : melekler

menfaat : fayda, yarar

merci : kaynak, başvurulacak yer

mes’ut : mutlu

mesken : ev, mekân

mesrurâne : sevinçli bir şekilde

meşakkatli : sıkıntılı

meşher : sergi

metanet : sağlamlık, kararlılık

mevcudat : varlıklar

mevcut : var

meyus : ümitsiz

meyusâne : ümitsizce

meyusiyet : ümitsizlik

mezaristan : mezarlık

meziyet : üstün özellik

mezkûr : anılan, sözü geçen

mezra : tarla

mide-i kübrâ : büyük mide

mikyas : ölçü

minnettar etmek : nimetlendirmek, borçlu kılmak

misillü : gibi

mizanlı : ölçülü, dengeli

mu’cizâne : mu’cizeli bir şekilde

mu’cizât : mu’cizeler; bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şeyler

muaccel : peşin

muaşeret : birlikte yaşayıp iyi geçinme, görgü

muavenet : yardım

muazzam : azametli, çok büyük

muhabbet : sevgi

muhafaza etmek : korumak

muhal : imkansız

muhalif : aykırı, zıt

muhterem : hürmete lâyık, saygıdeğer

mukabele : karşılık

mukàbil : karşılık

mukavemetsiz : karşı konulmaz, direnilmez, dayanıksız

musibet : belâ, dert, felâket

musibetzede : felâkete uğrayan

muvaffak olmak : başarılı olmak

muvafık : uygun

muvakkat : geçici

mücahidâne : cihad edercesine

müfarakat : ayrılıklar

mükâfat : ödül

mükerrer : tekrar tekrar, defalarca

mülhid : dinsiz

münâcât : Allah’a yalvarış, dua

münasebet : bağlantı, ilişki, ilgi

münasebettar : ilgili, bağlantılı

münhasır : ait, mahsus, sadece ona bağlı

müntehap : seçilmiş

mürted : dinden çıkan

müstehak : lâyık, hak etmiş

müşahede : gözlem

müşir : mareşal

mütemadiyen : sürekli olarak

mütenevvi : çeşitli

necat : kurtuluş

nefer : asker, er

nefs : can, hayat, kişinin kendisi

neş’et etmek : çıkmak, yetişmek

nev’î : tür

nev’i beşer : insan türü, insanlık

nev-i insan : insanlar, insanlık

nifak : münafıklık, ikiyüzlülük

nihayetsiz : sınırsız, sonsuz

nimet : iyilik, ihsan

nisbet : oran, ölçü, kıyas

nisbetinde : ölçüsünde

noksaniyet : noksanlık, eksiklik

nokta-i istinad : dayanak noktası

nuranî : nurlu, aydınlık

nükte : ince anlamlı söz

nümune : örnek, misal

Padişah-ı Zülcelâl : sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Padişah, Allah

perestişkâr : tapan, ibadet eden

Rabbû’l-Arz : dünyanın Rabbi olan Allah

Rabbü’l-Âlemîn : bütün âlemlerin Rabbi olan Allah

Rabbü’l-Arz : dünyanın Rabbi olan Allah

rahat-ı kalb : kalp rahatlığı

rahmet : İlâhî şefkat, merhamet

rahmet-i İlâhiye : Allah’ın rahmeti

rahmet-i Rabbâniye : herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın sonsuz merhamet ve rahmeti

raiyet : halk, tabi olanlar

refika-i hayat : hayat arkadaşı, eş

remizli : işaretli

Resul-i Ekrem : Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)

rızâ-yı İlâhî : Allah’ın rızası

risale : mektup; Risale-i Nur Külliyatı’ndan her bir bölüm

riya : gösteriş

rub’ : dörtte bir

rububiyet-i İlâhiye : Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması

ruhâniyat âlemleri : ruhlar âlemi

saadet : mutluluk, huzur

saadet-i dünyeviye : dünya hayatındaki mutluluk

saadet-i ebediye : sonsuz mutluluk

saadet-i uhreviye : âhiret hayatındaki mutluluk

sâbıkan : bundan önce

sadâkat : bağlılık, doğruluk

saded : asıl mevzu, konu

sahâbe : Hz. Peygamber’i (a.s.m.) dünya gözüyle gören ve onun yolundan giden Müslümanlar

Sahib-i Kâinat : evrenin ve herşeyin sahibi olan Allah

sâir : diğer, başka

samimiyet : içtenlik

sarahat-i kat’iye : tam bir açıklıkla mânâ ifade etmesi, kesin açık mana

sarih : açık

sebeb-i vücud ve bekà : varlık ve varlığın kalıcılık sebebi

seciye : huy, karakter

sefahet : gayrı meşru zevk ve eğlenceye düşkünlük

semavat : gökler

sermaye : servet, varlık

sevab-ı uhrevî : âhiret sevabı

seyyarat : gezegenler, gök cisimleri

sukut etmek : düşmek, alçalmak

suret : biçim, şekil

Sübhânallah : “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir”

sünûhat : Allah’ın lütfuyla kalbe gelen mânâlar

şe’n : bir şeyin gereği

şeâir : işaretler, İslâma sembol olmuş iş ve ibadetler

şefkat : acıma, merhamet

şehadet : şahitlik, tanıklık

şeksiz : kuşkusuz, şüphesiz

şer : kötülük, fenalık

şer’an : şeriata göre

şerik : ortak

şerr-i mahz : mutlak kötülük, kötülüğün ta kendisi

şuhud : kalp gözüyle görme

şükr : teşekkür, övgü

taam : gıda, yiyecek

taarruz etmek : saldırmak

tafsil : ayrıntı

tahakkuk : gerçekleşme

tahakküm : baskı, zorbalık

tahammül : dayanma, katlanma

tahattur etmek : hatırlamak

tahayyül : hayal etme

taife : grup, topluluk

takdis ve tenzih etmek : Allah’ın her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce olduğunu ilân etmek

tarîkat-ı Muhammediye : Peygamber Efendimizin (a.s.m) yolu, sünneti

tasannu : yapmacık hareket, zorla birşeyi daha iyi göstermeye çalışma

tasarruf-u kudret : Allah’ın sonsuz kudretinin tasarrufu

tatmin etmek : ikna etmek

tavr-ı akl : akıl ölçüsü, çizgisi

te’vil : yorum

teâli etmek : yücelmek, yükselmek

tecavüz etmek : saldırmak, sataşmak

tecellî : yansıma, görünme

tecessüm etmek : cisimleşmek, maddi yapı kazanmak

techizat : donanım

tedarik etmek : elde etmek

teessüf : eseflenme, üzülme

tefevvuk : üstünlük

tefsir : açıklama, yorum

tekvînî âyât : yaratmaya, var etmeye dâir âyetler, deliller

tekzip : yalanlama

temerküz etmek : odaklaşmak, toplanmak

temkin : ağırbaşlılık, ölçülü hareket

tenvim etmek : uyutmak, uyuşturmak

tereşşuhat : sızıntılar, izler

terhis etmek : göreve son vermek

tesbih : Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma

tesbihat : tesbihler; Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma

tesbihkârâne : tesbih ederek

tesir : etki

teşekkürat : teşekkürler

teşkil etmek : yapmak, meydana getirmek

tevehhüm etmek : kuruntuya kapılmak, zannetmek

tezâhür-ü rububiyet-i İlâhiye : Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının açıkça görülmesi

ubûdiyet : Allah’a kulluk

ubudiyet-i Muhammediye : Peygamber Efendimizin (a.s.m) Allah’a olan mükemmel kulluğu ve ibadeti

uhrevî : âhirete ait

uhuvvet : kardeşlik

ulvî : yüce, yüksek

umum : bütün

umumî : genel, herkese ait

uzuv : organ

ünsiyet etmek : alışmak

vâfi : yeterli

vahiy : Cenab-ı Hak tarafından Cebrail (a.s.) vasıtası ile peygamberlere gelen bilgi

vahşet : ürküntü, korku

vaveylâ-i ruhî : ruhun feryadı

vazifedar : görevli

ve’lhamdü lillâh : “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet Allah’a mahsustur”

vech-i mânâ : mânâ ve anlamlarının bir yönü

velâyet-i Ahmediye : Peygamber Efendimizin (a.s.m) velilik yönü

veli : Allah dostu

vird : devamlı yapılan zikir, dua

vücud : varlık, var oluş

vücudî : varlıkla ilgili

vücut : varlık

vücut bulmak : var olmak

vücut giydirmek : var etmek, bir bedene sokmak

yakîn : şüphesiz ve kesin olarak bilme

zabit : subay

zâhir : açık, görünen

zâhirî : görünürde

zâil olmak : geçip gitmek, yok olmak

zakkum : Cehennemde bir ağacın ismi

zayi : ziyan, kayıp

zebâni : cehennemlikleri Cehenneme atmakla vazifeli melekler

zemin : yer

zevâl : geçip gitme, yok olma

zıddiyet : zıtlık, karşıtlık

zîhayat : canlı, hayat sahibi

zîşuur : şuur sahibi, bilinçli

ziya : aydınlık, ışık

ziyade : çok, fazla

zulmet : karanlık

 

 

 

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages