NUR ÇEŞMESİ
4.MEYVE RİSALESİNDEN SEKİZİNCİ MESELENİN BİR HÜLASASI
|
Yedincide haşri çok makamattan soracaktık. Fakat Hâlıkımızın isimleriyle verdiği cevap o derece kuvvetli yakîn ve kanaat verdi ki, daha başka sorgulara ihtiyaç bırakmadığından, orada kısa kestik. Şimdi bu meselede, âhiret imanının, hem âhiretin saadetine, hem dünya saadetine dair temin ettiği faideler ve neticelerinden yüzden biri hülâsa edilecek. Saadet-i uhreviyeye ait kısmı, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın izahatı daha hiç bir beyana ihtiyaç bırakmamış. Onu ona havale ederek ve saadet-i dünyeviyeye ait kısmı izah cihetini Risale-i Nur’a bırakıp, yalnız kısa bir hülâsa ile insanın hayat-ı şahsiye ve hayat-ı içtimaiyesine ait yüzer neticelerinden üç-dört tanesini beyan ederiz. Birincisi İnsan,
sair hayvanata muhalif olarak, hanesiyle alâkadar olduğu misillü, dünya
ile alâkadardır. Ve akaribiyle münasebettar olduğu gibi, nev-i beşer ile
de ciddî ve fıtrî münasebettardır. Ve dünyada muvakkat bekàsını arzuladığı
gibi, bir dâr ı ebedîde bekàsını, aşk derecesinde arzuluyor. Ve midesinin
gıda ihtiyacını temin etmeye çalıştığı gibi, dünya kadar geniş, belki
ebede kadar uzanan sofraları ve gıdaları, akıl ve kalb ve ruh ve insaniyet
mideleri için tedarik etmeye fıtraten mecburdur, çabalıyor. Ve öyle
arzuları ve matlapları var ki, ebedî saadetten başka hiçbir şey onları
tatmin etmiyor. Hattâ, Onuncu Sözde işaret edildiği gibi, bir zaman,
küçüklüğümde, hayalimden sordum: “Sana bir milyon sene ömür ve dünya
saltanatı verilmesini, fakat sonra ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin?
Yoksa, bâki fakat âdi ve meşakkatli bir vücudu mu istersin?” dedim.
Baktım, ikincisini arzulayıp birincisinden “Ah!” çekti. “Cehennem de olsa
bekà isterim” dedi. İkinci meyvesi ve hayat-ı şahsiyeye bakan bir
faidesi: Hayat-ı şahsiyeye ait üçüncü bir
faidesi: Dördüncü bir faidesi ki, insanın
hayat-ı içtimaiyesine bakıyor: “Bu
kardeşim veya arkadaşım öldü, Cennetin bir kuşu oldu. Bizden daha iyi keyf
eder, gezer. Ve validem öldü, fakat rahmet-i İlâhiyeye gitti, yine beni
Cennette kucağına alıp sevecek ve ben de o şefkatli anneciğimi göreceğim”
diye insaniyete lâyık bir tarzda yaşayabilir. Hem nev-i
beşerin ehemmiyetli bir kısmı, hastalar ve mazlumlar ve bizim gibi
musibetzedeler ve fakirler ve ağır ceza alan mahpuslar, eğer iman-ı âhiret
onların imdadına yetişmezse, her vakit hastalığın ihtarıyla gözü önüne
gelen ölüm ve intikamını alamadığı ve namusunu elinden kurtaramadığı
zâlimin mağrurâne ihaneti ve büyük musibetlerde boşu boşuna malını,
evlâdını kaybetmekle gelen elîm meyusiyeti ve bir-iki dakika veya bir iki
saat keyif yüzünden beş on sene böyle bir hapis azabını çekmekten gelen
kederli sıkıntı, elbette o biçarelere dünyayı zindan ve hayatı bir
işkenceli azaba çevirir. Eğer âhirete iman imdatlarına yetişse, birden
onlar nefes alırlar; sıkıntıları, meyusiyetleri ve endişeleri ve intikam
hiddetleri, derece-i imanına göre kısmen ve bazan tamamen zâil
olur. Çünkü,
meselâ valide, ruhunu feda ettiği evlâdını daima tehlikelere mâruz
gördükçe titrer. Ve pederini ve kardeşini eksik olmayan belâlardan
kurtaramayan evlâtlar, daim bir keder, bir korkaklık hisseder. Buna
kıyasen, bu dağdağalı, kararsız hayat-ı dünyeviyede, o mes’ut zannedilen
aile hayatı çok cihetlerle saadetini kaybeder. Ve kısacık bir hayattaki
münasebet ve karâbet dahi, hakiki sadakati ve samimî ihlâsı ve garazsız
bir hizmeti ve muhabbeti vermez. Ahlâk o nisbette küçülür, belki sukut
eder. Çocuklara der: “Cennet var, haylazlığı bırak.” Kur’ân dersiyle temkin verir. Gençlere
der: “Cehennem var, sarhoşluğu bırak.” Aklı başlarına getirir. Hattâ insanın cismânî midesini
memnun etmek için o midenin hâl diliyle bekàsına dair duasını kemâl-i
ehemmiyetle dinleyip kabul ederek fiilen cevap vermek için, hadsiz ve
hesapsız ve yüz binler tarzlarda ve binler çeşit çeşit lezzetlerde gayet
san’atlı taamları ve gayet kıymetli nimetleri cismaniyete ihzar etmek,
bedahetle ve şeksiz gösterir ki, dâr-ı âhirette Cennetin en çok ve en
mütenevvi lezzetleri cismanîdir. Ve saadet-i ebediyenin en ehemmiyetli ve
herkesin istediği ve ünsiyet ettiği nimetleri cismanîdir. İşte,
iman-ı âhiretin meyveleri ve neticeleri gösteriyorlar ki, nasıl ki âzâ-yı
insanîden midenin hakikati ve ihtiyacatı, taamların vücuduna kat’î delâlet
eder; öyle de, insanın hakikati ve kemâlâtı ve fıtrî ihtiyacatı ve ebedî
arzuları ve iman-ı âhiretin mezkûr netice ve faidelerini isteyen
hakikatleri ve istidatları daha kat’î olarak âhirete ve Cennete ve cismanî
bâki lezzetlere delâlet ve tahakkuklarına şehadet ettiği gibi, bu kâinatın
hakikat-i kemâlâtı ve mânidar tekvînî âyâtı ve insaniyetin mezkûr
hakikatlerle alâkadar bütün hakikatleri, dâr-ı âhiretin vücuduna ve
tahakkukuna ve haşrin gelmesine ve Cennet ve Cehennemin açılmasına delâlet
ve şehadet ettiklerini, Risale-i Nur eczaları ve bilhassa Onuncu ve Yirmi
Sekizinci (iki makamı), Yirmi Dokuzuncu Sözler ve Dokuzuncu Şuâ ve Münacât
risaleleri hüccetlerle, parlak ve şüphe bırakmaz bir tarzda ispat
etmişler. Onlara havale ederek bu uzun kıssayı kısa
kesiyoruz. Birinci Nükte Çünkü
insan, hattâ yavrulu hayvanat dahi, akrabasının ve evlâdının ve ahbabının
lezzetleriyle ve saadetleriyle lezzetlenir, bir cihette mes’ut olur. Şu
halde, sen ey mülhid, dalâletin itibariyle ya idam-ı ebedî ile ademe
düşeceksin veya Cehenneme gireceksin. Şerr-i mahz olan adem ise, senin
bütün sevdiklerin ve saadetleriyle memnun ve bir derece mes’ut olduğun
umum akraba ve asıl ve neslin, seninle beraber idam olmasından, binler
derece Cehennemden ziyade senin ruhunu ve kalbini ve mahiyet-i insaniyeni
yandırır. Çünkü Cehennem olmazsa Cennet de olmaz. Herşey senin küfrünle
ademe düşer. Eğer sen Cehenneme girsen, vücut dairesinde kalsan, senin
sevdiklerin ve akrabaların ya Cennette mes’ut veya vücut dairelerinde bir
cihette merhametlere mazhar olurlar. Demek, herhalde Cehennemin vücûduna
taraftar olmak sana lâzımdır. Cehennem aleyhinde bulunmak ademe taraftar
olmaktır ki, hadsiz dostlarının saadetlerinin hiç olmasına
taraftarlıktır. İkinci Nükte Aynen
öyle de, Cehennem hapsine girenlerden olan kâfir-i mutlak, küfrüyle hem
esmâ-i İlâhiyenin hukukuna inkâr ile tecavüz, hem o esmâya şehadet eden
mevcudatın şehadetlerini tekzip ile hukuklarına tecavüz ve mahlûkatın o
esmâya karşı tesbihkârâne yüksek vazifelerini inkâr etmekle hukuklarına
tecavüz ve kâinatın gaye-i hilkati ve bir sebeb-i vücudu ve bekàsı olan
tezâhür-ü rububiyet i İlâhiyeye karşı ubûdiyetlerle mukabelelerini ve
âyinedarlıklarını tekzip ile hukukuna bir nevi tecavüz ettiği haysiyetiyle
öyle azîm bir cinayet, bir zulümdür ki, affa kàbiliyeti kalmaz,
2 إِنَّ
اللهَ
لاَيَغْفِرُ
أَنْ
يُشْرَكَ
بِهِ .. âyetinin tehdidine
müstehak olur. Onu Cehenneme atmamak, bir yersiz merhamete mukàbil,
hukuklarına taarruz edilen hadsiz dâvâcılara hadsiz merhametsizlikler
olur. İşte o dâvâcılar Cehennemin vücudunu istedikleri gibi, izzet-i celâl
ve azamet-i kemâl dahi kat’î isterler. Madem
küfür hadsiz hukuka bir tecavüzdür; elbette hadsiz bir cinayettir.
Öyle ise hadsiz bir azaba müstehak eder. Madem bir dakika katl, on beş
sene cezada (sekiz milyona yakın dakikada) hapis azabını çekmesini
adalet-i beşeriye kabul edip maslahata ve hukuk-u âmmeye muvafık görür.
Elbette bir küfür bin katl kadar olması cihetiyle, bir dakika küfr-ü
mutlak, sekiz milyara yakın dakikalarda azap çekmesi, o kanun-u adalete
muvafık geliyor. Bir sene ömrünü o küfürde geçiren, iki (2) trilyon sekiz
yüz seksen (880) milyara yakın dakikada azaba müstehak ve 3
خَالِدِينَ
فِيهَا
أَبَدًا sırrına mazhar olur. وَيَتَفَكَّرُونَ فِى خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَاْلأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ 4 رَبَّنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَ اِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَامًا - اِنَّهَا سَاۤءَتْ مُسْتَقَرّاً وَمُقَامًا 5 gibi pek çok âyetlerin ve başta Resul-i Ekrem (a.s.m.) ve umum peygamberler ve ehl-i hakikatın, her vakit dualarında en ziyade, اَجِرْنَا مِنَ النَّارِ.. نَجِّنَا مِنَ النَّارِ.. خَلِّصْنَا مِنَ النَّارِ ve vahiy ve şuhuda binaen onlarca kat’iyet kesb eden “Cehennemden bizi hıfz eyle” demeleri gösteriyor ki, nev-i beşerin en büyük meselesi Cehennemden kurtulmaktır. Ve kâinatın pek çok ehemmiyetli ve muazzam ve dehşetli bir hakikati Cehennemdir ki, bir kısım o ehl-i şuhud ve keşif ve tahkik onu müşahede eder. Ve bir kısmı tereşşuhatını ve gölgelerini görür, dehşetinden feryat ederler, “Bizi ondan kurtar” derler. Evet, bu
kâinatta hayır-şer, lezzet-elem, ziya-zulmet, hararet-bürudet,
güzellik-çirkinlik, hidayet-dalâlet birbirine karşı gelmesi ve içine
girmesi, pek büyük bir hikmet içindir. Çünkü şer olmazsa hayır bilinmez.
Elem olmazsa lezzet anlaşılmaz. Zulmetsiz ziya, ehemmiyeti olmaz. Soğukla,
hararetin dereceleri tahakkuk eder. Çirkinlikle, hüsnün tek bir hakikati,
bin hakikat ve binler çeşit hüsün mertebeleri vücut bulur. Cehennemsiz,
Cennetin pek çok lezzetleri gizli kalır. Bunlara kıyasen, herşey, bir
cihette zıddıyla bilinebilir. Ve birtek hakikatı, sümbül verip çok
hakikatler olur. Bu
makam yazıldığı zaman Kurban Bayramı geldi. Evet, nasıl ki Dokuzuncu Sözde, bu kelime iki arkadaşıyla bütün ibâdâtın fihristesi olan namazın çekirdekleri ve hülâsaları ve içinde ve tesbihatında tekrar ile namazın mânâsını takviye için Sübhânallah, Elhamdü lillâh, Allahu ekber üç muazzam hakikatlere ve insanın kâinatta gördüğü medar-ı hayret, medar-ı şükran ve medar-ı azamet ve kibriyâ, acip ve güzel ve büyük, pek çok fevkalâde şeylerden aldığı hayret ve lezzet ve heybetten neş’et eden suallerine pek kuvvetli cevap verdiği gibi, On Altıncı Sözün âhirinde izah edilen şu: Nasıl bir nefer, bayramda bir müşir ile beraber huzur-u padişaha girer; sair vakitte, zabitinin makamıyla onu tanır. Aynen öyle de, her adam hacda bir derece velîler gibi Cenâb-ı Hakkı Rabbû’l-Arz ve Rabbû’l-Âlemîn ünvanı ile tanımaya başlar. Ve o kibriya mertebeleri kalbine açıldıkça, ruhunu istilâ eden mükerrer ve hararetli hayret suallerine yine Allahu ekber tekrarıyla umumuna cevap verdiği misillü, On Üçüncü Lemanın âhirinde izahı bulunan ki, şeytanların en ehemmiyetli desiselerini köküyle kesip cevab-ı kat’î veren yine Allahu ekber olduğu gibi, bizim âhiret hakkındaki suâlimize de kısa fakat kuvvetli cevap verdiği misillü, Elhamdû lillâh cümlesi dahi haşri ihtar edip ister. Bize der: “Mânâm âhiretsiz olmaz. Çünkü, ezelden ebede kadar her kimden ve her kime karşı bütün hamd ve şükür ona mahsustur, ifade ettiğimden, bütün nimetlerin başı ve nimetleri hakikî nimet yapan ve bütün zîşuuru ademin hadsiz musibetlerinden kurtaran, yalnız saadet-i ebediye olabilir ve benim o küllî mânâma mukabele eder.” Evet, her
mü’min, namazlardan sonra, hergün hiç olmazsa yüz elliden ziyade Elhamdü
lillâh, Elhamdü lillâh şer’an demesi ve mânâsı da, ezelden ebede kadar bir
hadsiz geniş hamd ve şükrü ifade etmesi, ancak ve ancak saadet-i
ebediyenin ve Cennetin peşin bir fiyatı ve muaccel bir bahasıdır. Ve
dünyanın kısa ve fâni elemlerle âlûde olan nimetlerine münhasır olmaz ve
mahsus değil; ve onlara da, ebedî nimetlere vesile olmaları cihetiyle
bakar, şükreder. Sübhânallah kelime-i kudsiyesi ise, Cenâb-ı Hakkı
şerikten, kusurdan, noksaniyetten, zulümden, aczden, merhametsizlikten,
ihtiyaçtan ve aldatmaktan ve kemâl ve cemâl ve celâline muhalif olan bütün
kusurattan takdis ve tenzih etmek mânâsıyla, saadet-i ebediyeyi ve celâl
ve cemâl ve kemâl-i saltanatının haşmetine medar olan dâr-ı âhireti ve
ondaki Cenneti ihtar edip delâlet ve işaret eder. Yoksa, sâbıkan ispat
edildiği gibi, saadet-i ebediye olmazsa, hem saltanatı, hem kemâli, hem
celâl, hem cemâl, hem rahmeti, kusur ve noksan lekeleriyle lekedar
olurlar. اَلْحَمْدُ ِللهِ عَلٰۤى اِنْعَامِهِ 8 سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 9 Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler : 1 : “Orada canların çekeceği, gözlerin zevk alacağı herşey vardır.” Zuhruf Sûresi, 43:71. 2 : “Muhakkak ki Allah, Kendisine ortak koşulmasını affetmez.” Nisâ Sûresi, 4:48. 3 : “Onlar orada ebedî olarak
kalıcıdırlar.” Nisâ Sûresi, 4:169. 6 : “O dünyada da, âhirette de ziyana uğramıştır.” Hac Sûresi, 22:11. 7 : “Sizin yaratılmanız da, diriltilmeniz de, sadece tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir.” Lokman Sûresi, 31:28. 8 : “Verdiği nimetler üzerine Allah’a hamd olsun.” 9 :”Seni her türlü noksandan tenzih ederiz, senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen her şeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın” Bakara, 2:32 |
Lügatler abd : kul acip : hayret verici, şaşırtıcı acz : acizlik, güçsüzlük adalet-i beşeriye : insanlığın adaleti adem : yokluk, hiçlik âdi : basit, değersiz âdilâne : adaletli bir şekilde ahbab : dostlar, sevilenler âhir : son âhiret : öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat âhiret âlemi : öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat ahlâkiyyun : ahlâk bilimciler akarib : akrabalar, yakınlar aks-i sadâ : yankı âl : soy, aile alâkadar : alâkalı, ilgili âlem-i bekà : devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi âlem-i ervah : ruhlar âlemi âlet-i azap : azap âleti, sıkıntı veren unsur Aleyhissalâtü Vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun Alîm-i Kerîm : sonsuz cömertlik ve ikram sahibi ve her şeyi hakkıyla bilen, ilmi herşeyi kuşatan Allah Allahu ekber : “Allah en büyüktür” âlûde : bulaşık, karışık anarşistlik : kural tanımama, her türlü düzen ve otoriteye karşı çıkma arz : dünya âsâyiş : huzur, emniyet âsi : isyan eden âyinedarlık : aynalık, yansıtma âzâ : azalar, organlar azamet-i kemâl : kusursuzluk ve mükemmelliğin büyüklüğü azamet-i kudret : güç ve iktidarın büyüklüğü, yüceliği azamet-i ünvan : ünvanın büyüklüğü âzâ-yı insanî : insanın azaları, organları azîm : büyük baha : değer, kıymet, fiyat bahtiyar : talihli, mutlu bâki : kalıcı, devamlı bâkiyât-ı sâlihat : ebedî âlemde sevap olarak bâki kalan kutsal sözler, dine uygun iyi ve yararlı işler bâtıl : doğru olmayan, yalan, yanlış bedâhet : ap açıklık bedbaht : kötü bahtlı, talihsiz bekà : kalıcılık, süreklilik,devamlılık beşer : insan beyan : açıklama beyanat-ı Kur’âniye : Kur’ân’ın açıklamaları biçare : çaresiz bilhassa : özellikle binaen : -dayanarak Bismillâh : Allah’ın adıyla bürudet : soğukluk câmi’ : kapsamlı, içine alan celâl : büyüklük, görkem, azamet ve haşmet celâldarâne : haşmetlice, heybetli ve görkemli bir şekilde cemâl : güzellik cemiyetli : kapsamlı, geniş Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah cennet-i hususiye : özel cennet cevab-ı kat’i : şüphe bırakmayacak kesin cevap cihan : dünya cihet : taraf, yön cihet-i ihtimal : ihtimal yönü cismanî : maddi vücuda sahip cismaniyet : bedenle, maddî vücutla ilgili oluş cüretkâr : cesur, atılgan cüz’î : ferdî, az, küçük cüz-i ihtiyarî : insandaki irade, seçme gücü dağdağa-i kalbî : kalp sıkıntısı, huzursuzluğu dağdağalı : karışık, sıkıntılı, gürültülü daire-i hayat : hayat dairesi daire-i ilim : ilim dairesi daire-i vücut : varlık dairesi daire-i zikir : zikir dairesi dalâlet : hak yoldan ayrılma, sapkınlık darb-ı mesel : meşhur söz, atasözü dâr-ı âhiret : öteki dünya, âhiret yurdu dâr-ı bekà : devamlı ve kalıcı olan âhiret yurdu dar-ı ebedî : sonsuzluk yurdu dar-ı fâni : gelip geçici yer, dünya dâr-ı saadet ve ebediyet : sonsuzluk ve mutluluk yeri dehşet : korku, ürküntü delâlet : işaret etme, delil olma derece-i iman : iman derecesi desise : hile, aldatma dimağ : akıl, bilinç, beyin divanece : akılsızca, delice ebed : sonu olmayan, sonsuzluk ebedî : sonu olmayan, sonsuz ebediyet : sonsuzluk ecza : kısımlar, parçalar edâ etmek : yerine getirmek efrad : fertler, bireyler ehemmiyet : önem ehl-i hakikat : hak ve doğruluk üzere olan kimseler ehl-i namus : namusuna düşkün olanlar ehl-i şuhud ve keşf ve tahkik : maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini Allah’ın lütuf ve ihsanıyla gözleme yeteneğine sahip, hakikatleri delilleriyle bilen veli zâtlar elem : acı, keder Elhamdü lillâh : “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet Allah’a mahsustur” elîm : acıklı, üzücü emel : arzu, istek enaniyetsiz : kendinini beğenmeme, gurursuz erkân-ı imaniye : imanın esasları, şartları esbab-ı mucibe : gerektirici sebepler esmâ : isimler esmâ-i İlâhiye : Cenab-ı Allah’ın isimleri ezel : başlangıcı olmayan, sonsuzluk faal : çalışkan, hareketli fâide: fayda fakr-ı mutlak : mutlak, sınırsız fakirlik fâni : geçici, ölümlü fazilet : değer ve üstünlük fenalık : kötülük feryat etmek : bağırıp çağırmak fevkalâde : olağanüstü fevkinde : üstünde fıtraten : yaratılış gereği fıtrî : doğal, yaratılıştan gelen fihriste : içindekiler, içerik firak : ayrılık gaflet : âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli, umursamazlık galeyan : coşup taşma, azgınlık gam : sıkıntı, üzüntü garaz : kötü kasıt, art niyet gaye-i hilkat : yaratılış gayesi gayet : son derece güzide : seçilmiş, seçkin hadsiz : sayısız, sınırsız hafiye : gizli çalışan hakikat : doğru, gerçek, gerçek yapı, mahiyet hakikat-i kemâlât : mükemmelliklerin esası, gerçeği hakikî : gerçek hâkim : idâreci, yönetici hakîmâne : hikmetli bir şekilde Hakîm-i Zülcelâl : sonsuz yücelik ve haşmet sahibi olan ve herşeyi hikmetle yapan Allah Hâlık : her şeyi yaratan Allah Hâlık-ı Hakîm : herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah halife : yeryüzünde Allah namına hareket eden insan hâlis : içten, katıksız, samimi halk etmek : yaratmak halka-i kübrâ-yı zikir : büyük zikir halkası halka-i zikir : zikir halkası hamd : övgü ve şükür hamiyet : din gibi mukaddes değerleri ve aile ve vatanı koruma duygusu ve gayreti hane : ev haps-i ebedî : sonsuz bir hapis, Cehennem hararet : ısı, sıcaklık haslet : huy, özellik, karakter haşir ve neşir : öldükten sonra âhirette âhirette diriltilerek muhakeme için Allah’ın huzurunda toplanma ve tekrar dağılıp yayılma haşiye : dipnot, açıklayıcı not haşmet : büyüklük, yücelik haşr : yeniden diriliş; insanların öldükten sonra âhirette diriltilip muhakeme için Allah‘ın huzurunda toplanması haşr-i cismanî : insanların öldükten sonra âhirette diriltilip Allah‘ın huzurunda toplanmasının hem beden, hem de ruh itibariyle olması haşrin cismaniyeti : insanların öldükten sonra tekrar diriltilip Allah‘ın huzurunda toplanmasının hem beden, hem de ruh itibariyle olması havale etmek : göndermek hayat-ı dünyeviye : dünya hayatı hayat-ı içtimaiye : sosyal hayat hayat-ı şahsiye : kişisel hayat hayat-ı şehriye : şehir hayatı hayır : iyilik hayr-ı mahz : mutlak hayır, hayrın tâ kendisi haysiyet : şeref, onur, itibar haysiyetiyle : itibariyle, özelliğiyle hayvanat : hayvanlar hevesat : heves ve arzular hıfz eylemek : korumak hidayet : doğru ve hak yol hikmet : fayda, gaye; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması hilkat-i kâinat : kâinatın, evrenin yaratılışı hissiyat : duygular, hisler hizmetkâr : hizmetçi hodgâmlık : bencillik hukuk-u âmme : kamusal haklar, umumun hukuku hususî : özel huzur-u padişah : padişahın huzuru hüccet : güçlü delil hükmetmek : hâkim olmak, egemen olmak hülâsa : kısaca, öz, özet, esas hüsn : güzellik hüsn-ü tesir : iyi, güzel tesir ırz : şan ve şeref, nâmus ibâdât : ibadetler icad : var etme, vücuda getirme içtimaiyyun : sosyologlar idamhane : idam yeri idam-ı ebedî : dirilmemek üzere sonsuz yok oluş ihlâs : içtenlik, samimiyet; ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme ihsan : bağış, ikram ihsânât-ı Rabbâniye : Allah’ın lütuf ve bağışları ihtar : hatırlatma, uyarı, uyarıp ikaz etme ihtar etmek : hatırlatmak ihtiyacat : ihtiyaçlar ihzar etmek : hazırlamak iktifaen : yetinerek iman-ı âhiret : âhirete iman iman-ı bil’âhiret : “âhiret gününe iman” imdat : yardım inkişaf : açığa çıkma, ortaya çıkma insaniyet : insanlık inşirah : ferahlama, rahatlık, huzur iptal-i his : hisleri uyuşturma, duyguları vazifelerini yapamaz hâle getirme irtidad : dinden dönme, İslâm dinini terk ederek başka bir dini seçme istidat : kàbiliyet, yetenek istifade etmek : faydalanmak, yararlanmak istilâ etmek : kuşatmak itibariyle : özelliğiyle iyd : bayram izah : açıklama izahat : açıklamalar izale etmek : gidermek, ortadan kaldırmak izzet : itibar, mağlubiyeti kabul etmeyen bir yücelik izzet-i celâl : haşmet, azamet ve yüceliğin izzeti kàbiliyet : kabul edilebilirlik Kadîr-i Rahîm : gücü herşeye yeten, rahmetinin çok özel tecellîleri olan ve sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah kâfi : yeterli kàfile : grup, topluluk kâfir-i mutlak : hiçbir dinî değere inanmayan inkârcı kâinat : evren, yaratılan herşey kanun-u adalet : adalet kanunu karâbet : yakınlık kasem : yemin kastî : bilerek ve isteyerek yapma kat’î : kesin bir şekilde kat’iyet : kesinlik katl : öldürme kavî : güçlü, kuvvetli kelâm : ifade, söz kelâm-ı kudsî : kutsal kelâm, söz kelimat-ı mübareke : mübarek, bereketli kelimeler kelime-i kudsiye : kutsal söz kemâl : kusursuzluk, mükemmellik kemâlât : faziletler, iyilikler, mükemmel özellikler kemâl-i ehemmiyet : tam ve mükemmel bir önem kemâl-i rububiyet : Allah’ın varlıkları terbiye ve idare edişindeki mükemmellik kemâl-i saltanat : saltanatın mükemmelliği, kusursuzluğu keramet : Allah’ın bir ikramı olarak sevgili kullarında görünen olağanüstü hâl kesb etmek : kazanmak kesretli : çok sayıda keşfetmek : açığa çıkarmak keyfiyet : durum, nitelik kıssa : ibretli hikâye kıymettar : kıymetli, değerli kibriyâ : yücelik, büyüklük kudret : Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı kudsî : her türlü kusur ve noksandan uzak, mukaddes Kur’ân-ı Hakim : her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan : açıklamalarıyla ve anlatımıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan, mu’cize olan Kur’ân kusurat : kusurlar, eksiklikler kuvve-i hayaliye : hayal gücü küfr-ü mutlak : tam bir küfür, inkâr ve dinsizlik küllî : büyük, geniş, kapsamlı; tür küre-i arz : yerküre, dünya Lâ ilâhe illâllah : “Allah’tan başka ilâh yoktur” lekedar : lekeli lem’a : parıltı lezzet-elem : tatlı-acı lezzet-i ruhâniye : ruhun aldığı lezzet lisan : dil mâdum : yok, ölü mağlûp : yenilen mağrurâne : gururlu bir şekilde mahbup : sevgili mahiyet : esas, nitelik, özellik mahiyet-i insaniye : insanın niteliği, iç yüzü mahiyet-i küfür : küfrün iç yüzü, esası mahlukât : yaratıklar mahpus : hapsedilmiş, mahkum mahsulat : ürünler mahvetmek : yok etmek makam : konum, rütbe, derece makamat : makamlar makàsıd-ı İlâhiye : Allah’ın gözettiği yüce maksatlar, gayeler makbul : kabul gören, geçerli mânâ-i zâhirî : görünürdeki mânâ mâneviyat : mânevî âleme ait olan şeyler mânidar : anlamlı mâruz : birşeyle karşı karşıya kalma, tesir ve etkisinde kalma maslahat : fayda, gaye matlap : istek mazhar eylemek : eriştirmek, ayna yapmak mazhar olmak : erişmek, nail olmak mazlum : zulme uğramış, eziyet görmüş, suçsuz mecburiyet : zorunluluk medar olmak : dayanak olmak, sebep olmak medar-ı azamet ve kibriya : haşmet, yücelik ve büyüklük sebebi, kaynağı medar-ı hayret : hayret sebebi medar-ı istimdat : medet, yardım isteme kaynağı medar-ı saadet : mutluluk, huzur kaynağı, vesilesi medar-ı şükran : teşekkür sebebi medar-ı tesellî : teselli kaynağı, vesilesi medrese-i Yusufiye : Hz. Yusuf’un (a.s.) hapiste kalmasına benzetilerek, iman ve Kur’ân hizmetinden dolayı tutuklananların hapsedildiği yer mânâsında hapishane melâike : melekler menfaat : fayda, yarar merci : kaynak, başvurulacak yer mes’ut : mutlu mesken : ev, mekân mesrurâne : sevinçli bir şekilde meşakkatli : sıkıntılı meşher : sergi metanet : sağlamlık, kararlılık mevcudat : varlıklar mevcut : var meyus : ümitsiz meyusâne : ümitsizce meyusiyet : ümitsizlik mezaristan : mezarlık meziyet : üstün özellik mezkûr : anılan, sözü geçen mezra : tarla mide-i kübrâ : büyük mide mikyas : ölçü minnettar etmek : nimetlendirmek, borçlu kılmak misillü : gibi mizanlı : ölçülü, dengeli mu’cizâne : mu’cizeli bir şekilde mu’cizât : mu’cizeler; bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şeyler muaccel : peşin muaşeret : birlikte yaşayıp iyi geçinme, görgü muavenet : yardım muazzam : azametli, çok büyük muhabbet : sevgi muhafaza etmek : korumak muhal : imkansız muhalif : aykırı, zıt muhterem : hürmete lâyık, saygıdeğer mukabele : karşılık mukàbil : karşılık mukavemetsiz : karşı konulmaz, direnilmez, dayanıksız musibet : belâ, dert, felâket musibetzede : felâkete uğrayan muvaffak olmak : başarılı olmak muvafık : uygun muvakkat : geçici mücahidâne : cihad edercesine müfarakat : ayrılıklar mükâfat : ödül mükerrer : tekrar tekrar, defalarca mülhid : dinsiz münâcât : Allah’a yalvarış, dua münasebet : bağlantı, ilişki, ilgi münasebettar : ilgili, bağlantılı münhasır : ait, mahsus, sadece ona bağlı müntehap : seçilmiş mürted : dinden çıkan müstehak : lâyık, hak etmiş müşahede : gözlem müşir : mareşal mütemadiyen : sürekli olarak mütenevvi : çeşitli necat : kurtuluş nefer : asker, er nefs : can, hayat, kişinin kendisi neş’et etmek : çıkmak, yetişmek nev’î : tür nev’i beşer : insan türü, insanlık nev-i insan : insanlar, insanlık nifak : münafıklık, ikiyüzlülük nihayetsiz : sınırsız, sonsuz nimet : iyilik, ihsan nisbet : oran, ölçü, kıyas nisbetinde : ölçüsünde noksaniyet : noksanlık, eksiklik nokta-i istinad : dayanak noktası nuranî : nurlu, aydınlık nükte : ince anlamlı söz nümune : örnek, misal Padişah-ı Zülcelâl : sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Padişah, Allah perestişkâr : tapan, ibadet eden Rabbû’l-Arz : dünyanın Rabbi olan Allah Rabbü’l-Âlemîn : bütün âlemlerin Rabbi olan Allah Rabbü’l-Arz : dünyanın Rabbi olan Allah rahat-ı kalb : kalp rahatlığı rahmet : İlâhî şefkat, merhamet rahmet-i İlâhiye : Allah’ın rahmeti rahmet-i Rabbâniye : herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın sonsuz merhamet ve rahmeti raiyet : halk, tabi olanlar refika-i hayat : hayat arkadaşı, eş remizli : işaretli Resul-i Ekrem : Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) rızâ-yı İlâhî : Allah’ın rızası risale : mektup; Risale-i Nur Külliyatı’ndan her bir bölüm riya : gösteriş rub’ : dörtte bir rububiyet-i İlâhiye : Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması ruhâniyat âlemleri : ruhlar âlemi saadet : mutluluk, huzur saadet-i dünyeviye : dünya hayatındaki mutluluk saadet-i ebediye : sonsuz mutluluk saadet-i uhreviye : âhiret hayatındaki mutluluk sâbıkan : bundan önce sadâkat : bağlılık, doğruluk saded : asıl mevzu, konu sahâbe : Hz. Peygamber’i (a.s.m.) dünya gözüyle gören ve onun yolundan giden Müslümanlar Sahib-i Kâinat : evrenin ve herşeyin sahibi olan Allah sâir : diğer, başka samimiyet : içtenlik sarahat-i kat’iye : tam bir açıklıkla mânâ ifade etmesi, kesin açık mana sarih : açık sebeb-i vücud ve bekà : varlık ve varlığın kalıcılık sebebi seciye : huy, karakter sefahet : gayrı meşru zevk ve eğlenceye düşkünlük semavat : gökler sermaye : servet, varlık sevab-ı uhrevî : âhiret sevabı seyyarat : gezegenler, gök cisimleri sukut etmek : düşmek, alçalmak suret : biçim, şekil Sübhânallah : “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” sünûhat : Allah’ın lütfuyla kalbe gelen mânâlar şe’n : bir şeyin gereği şeâir : işaretler, İslâma sembol olmuş iş ve ibadetler şefkat : acıma, merhamet şehadet : şahitlik, tanıklık şeksiz : kuşkusuz, şüphesiz şer : kötülük, fenalık şer’an : şeriata göre şerik : ortak şerr-i mahz : mutlak kötülük, kötülüğün ta kendisi şuhud : kalp gözüyle görme şükr : teşekkür, övgü taam : gıda, yiyecek taarruz etmek : saldırmak tafsil : ayrıntı tahakkuk : gerçekleşme tahakküm : baskı, zorbalık tahammül : dayanma, katlanma tahattur etmek : hatırlamak tahayyül : hayal etme taife : grup, topluluk takdis ve tenzih etmek : Allah’ın her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce olduğunu ilân etmek tarîkat-ı Muhammediye : Peygamber Efendimizin (a.s.m) yolu, sünneti tasannu : yapmacık hareket, zorla birşeyi daha iyi göstermeye çalışma tasarruf-u kudret : Allah’ın sonsuz kudretinin tasarrufu tatmin etmek : ikna etmek tavr-ı akl : akıl ölçüsü, çizgisi te’vil : yorum teâli etmek : yücelmek, yükselmek tecavüz etmek : saldırmak, sataşmak tecellî : yansıma, görünme tecessüm etmek : cisimleşmek, maddi yapı kazanmak techizat : donanım tedarik etmek : elde etmek teessüf : eseflenme, üzülme tefevvuk : üstünlük tefsir : açıklama, yorum tekvînî âyât : yaratmaya, var etmeye dâir âyetler, deliller tekzip : yalanlama temerküz etmek : odaklaşmak, toplanmak temkin : ağırbaşlılık, ölçülü hareket tenvim etmek : uyutmak, uyuşturmak tereşşuhat : sızıntılar, izler terhis etmek : göreve son vermek tesbih : Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma tesbihat : tesbihler; Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma tesbihkârâne : tesbih ederek tesir : etki teşekkürat : teşekkürler teşkil etmek : yapmak, meydana getirmek tevehhüm etmek : kuruntuya kapılmak, zannetmek tezâhür-ü rububiyet-i İlâhiye : Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının açıkça görülmesi ubûdiyet : Allah’a kulluk ubudiyet-i Muhammediye : Peygamber Efendimizin (a.s.m) Allah’a olan mükemmel kulluğu ve ibadeti uhrevî : âhirete ait uhuvvet : kardeşlik ulvî : yüce, yüksek umum : bütün umumî : genel, herkese ait uzuv : organ ünsiyet etmek : alışmak vâfi : yeterli vahiy : Cenab-ı Hak tarafından Cebrail (a.s.) vasıtası ile peygamberlere gelen bilgi vahşet : ürküntü, korku vaveylâ-i ruhî : ruhun feryadı vazifedar : görevli ve’lhamdü lillâh : “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet Allah’a mahsustur” vech-i mânâ : mânâ ve anlamlarının bir yönü velâyet-i Ahmediye : Peygamber Efendimizin (a.s.m) velilik yönü veli : Allah dostu vird : devamlı yapılan zikir, dua vücud : varlık, var oluş vücudî : varlıkla ilgili vücut : varlık vücut bulmak : var olmak vücut giydirmek : var etmek, bir bedene sokmak yakîn : şüphesiz ve kesin olarak bilme zabit : subay zâhir : açık, görünen zâhirî : görünürde zâil olmak : geçip gitmek, yok olmak zakkum : Cehennemde bir ağacın ismi zayi : ziyan, kayıp zebâni : cehennemlikleri Cehenneme atmakla vazifeli melekler zemin : yer zevâl : geçip gitme, yok olma zıddiyet : zıtlık, karşıtlık zîhayat : canlı, hayat sahibi zîşuur : şuur sahibi, bilinçli ziya : aydınlık, ışık ziyade : çok, fazla zulmet : karanlık
|