DİYEBİLİRİZ Kİ, HAYAT BİR HİKÂYE ANTOLOJİSİDİR. İLK İNSANIN YERYÜZÜNE GELİŞİYLE BAŞLAYAN, ARTAN NÜFUSLA BİRLİKTE ÇOĞALAN BİR HİKÂYE DENİZİ... BİZ İSE, BU ANTOLOJİNİN SAYFALARI ARASINDA VE ŞURAYI BURAYI DÖVEN HAYAT DENİZİNİN KIYILARINDA BİZE İYİ GELDİĞİNİ DÜŞÜNDÜĞÜMÜZ 'DERSLER' TOPLARIZ. 'BAŞKASI'NIN HAYATININ ÖZETİ OLAN 'DERS'LERİN ÖNÜMÜZE DÜŞÜRDÜĞÜ IŞIK İÇERİSİNDE YOLUMUZA DEVAM EDERİZ.
Baştan ayağa yolculuk kesilmiş biri... Yolcu değil, yol!... Yolda ol(uş)an, yüzleştiği her şeyle birlikte kendini yeniden gözden geçiren bir adam... Kalbine dokunanların, kendisinde birikenlerin toplamından dirilmiş bir garip insan... 'Bir şeye kilitlenenler çok şeyi yitirirler; kilitlendikleri şeyden başka şeyler gözlerinin kapsamının dışında kalır. Biz gördüklerimizden ibaretiz, ancak her şey gördüklerimizden ibaret değildir.' diyen bir hikâye toplayıcısı.
Ömrünü açmıştı bana. Kayıp-kazanç çizgisinde geçen hayatının fotoğrafını koymuştu ortaya:
'Çocukluğumdan bu yana bana aktarılan düşünceler, inançlar, aşklar, duruşlar, hissedişler... Bir yaştan sonra kendi inançlarım, düşüncelerim, aşklarım, hüzünlerim oldu. Hepsi, kendi yaşadığım yolculukta topladıklarımdan oluşuyordu. Yitirdim ve kazandım... 'Okuma' isimli güzelin rehberliğinde yaşadığım 'anlam arayışı'nın bana kattığı, yaşattığı o çok şeyi nasıl anlatayım? Uzun bir tarihi olan yolculuğumun benimle tanıştırdığı o kadar isim var ki... Çapraz bir okumanın sonuçlarını yaşıyorum şimdi. Aynı mekânda yaşamaları düşünülmeyen isimlerin kitaplığımda buluşması ve yıllardır yan yana yaşıyor oluşlarından edindiğim kazanç ve kayıplar...'
Yağmurlu bir günde tanıdım onu. Denize yakın bir cafede, yağmurun denize düşüşünü seyrediyordu. Yalnızdı... Hız ve karmaşanın kollarında sürüp giden bir hayatın imkânsız kıldığı bir derinlik vardı yüzünde. Bir 'yabancı'ydı; kadim hassasiyetlerin ülkesinden hayatımıza düşmüş bir sürgün gibi duruyordu.
Boşalmış çay bardaklarının arasında açık bir kitap duruyordu masasında. Yağmur okumasını yarıda kesmişti. Gözleri denizde patlayan damlalardaydı.
Yüz hatlarında, bakışlarının derinliğinde kaybolmak üzereydim. Toprak gibi bir adamdı. Doğurgan... Uzun bir geçmişten, hayata tümüyle açık bir gönlün birikimlerinden fışkıran renkler dolaşıyordu yüzünde. Soylu bir şarkıyı içinde hapsetmiş olmanın hüznü okunuyordu gözlerinde.
Yağmur sonrasındaki güneşin denizle oynaştığı bir vakitte, martıların çığlıkları arasında yanına yanaştım. Bir masala girer gibi... Yazıp yayımladıklarımla dokunduğum bir kalbin, benden, artık ağırlığını taşıyamadığı soruların cevabını bekleyen mektubunu masasına bıraktım.
Niye bunu yaptım?
Bilmiyorum, bir masal kahramanı gibi gelmişti bana; 'kalbine uzak düşen biz 'acı'lı çocuklara merhem sözler söyleyebilir' diye düşünmüş olabilirim.
Gözlerime baktı, baktı... Bir yakınını bulmuş gibi sevindi. Sonra mektuba döndü bir süre...
—Hayır, bunu yalnız başıma okumayacağım, dedi.
Çektiği sandalyeye oturdum. Gözlerimin içine baka baka konuştu:
—Kalabalıklarla sarmalanmış bulunsak da yine de birkaç kişiyle oluşturduğumuz 'ada'larımızda yaşıyoruz. Sanıyoruz ki sadece bu birkaç kişiden ibaretiz. Ama öyle inanıyorum ki, yeryüzünün birbirinden uzak/veya yakın yerlerinde, birbirlerinin ruh akrabası daha fazla insan yaşıyor. Ne yazık ki birbirinden uzak ve habersizler.
Yanılmamıştım... 'Anlam'ın peşinde geçmiş bir 'ömür'le oturuyordum. Sevinci okudu gözlerimden. Anla(şıl)mayı çoğaltan 'söz'ün gönüllü bir işçisiyle karşılaştığını hissettirdi:
—Yağmurun denize taşıdığı hikâyeleri topluyordum. Siz geldiniz, sözün gebe bıraktığı kalplerin hikâyesini, acısını bıraktınız masama, dedi.
'Yoruldum' dedim.
—Dokunduğum kalplerden bana ulaşan seslere karşılık gelememenin, cevapsız kalan soruların boşluğuyla yaşayıp gitmenin gerilimi ve hüznü içindeyim. Birlikte bu sesleri karşılayabilir, cevabını veremediğim soruların boşluğunu sözle doldurabiliriz, diye düşündüm.
Masasına bıraktığım mektubu alıp bana verdi. Okumamı istedi:
'Uzun zaman oldu sizinle görüşmeyeli... Neden bilmiyorum, bugün yoğun bir şekilde sizinle konuşma isteği duydum içimde. Cevaplarını bulamadığım bazı sorularım hakkında konuşmak istiyorum. 'Bir Hayatın Sürgünleri'ni okuduktan sonra beni anlayabileceğiniz kanısına vardım. Belki yanlış bir kanı bilemiyorum. Ama yine de denemek istiyorum. Uzun zamandır size mektup yazmak istememe rağmen doğrusu buna cesaret edemedim. Çok iyi biliyorum ki fazlasıyla yoğun birisiniz. Bu yoğunluğunuz arasında bir de ben size sıkıntı yaşatmak istememiştim. Ama kendimi bu mektubu yazmaya mecbur hissettim.
Anladığınız üzere hayata dair bazı ciddi soru(n)larım var. Büyük bir 'anlam' karmaşası yaşıyorum. Hayatımdaki her şeyin anlamı olması gerektiğini düşünüyor, ama bir türlü, yaşadıklarımın ve hayatımdaki şeylerin anlamını bulamıyorum. Bu da beni fazlasıyla mutsuz ediyor. Böyle anlarda tek istediğim hayatımın bir an önce sona ermesi. Artık bitsin diyorum bu işkence. Çevremdekilere bakıyorum, insanları gözlemliyorum sürekli. Mutlu olduklarını görüyor, şaşırıyorum. Mutlu olmayı nasıl başarıyorlar, bunu gerçekten merak ediyorum. Bu soruyu yüzlerce kez sordum kendime, ama bir cevap bulamadım. Acaba diyorum, o insanlar gibi; hiçbir şeyi düşünmeden, sorgulamadan mı yaşayayım? O zaman ben de onlar gibi mutlu olabilir miyim? Bu sorular hep sorduğum, ama bir türlü cevaplarını veremediğim sorular. Belki de mutluluk diye bir şey yoktur. Bu konuda da yanılıyorumdur. Hayatı 'öylesine' yaşadığımı düşünüyorum. Böyle olmasını istemiyorum. Aradığım anlamı nasıl bulacağımı da bilmiyorum.
Zaman akıp gidiyor, öyle ya da böyle, bir şekilde bitecek bu hayat. İstiyorum ki elimde kayda değer bir şeyler olsun. Anlamlı şeyler... Zamanı hep bir değirmen taşına benzetiyorum. Ben bir buğday, zamansa değirmen taşı... Her geçen gün öğütülüyor, öğütülüyor ve yine öğütülüyorum. Düşünüyorum, acaba diyorum, 'zaman'la yer değiştirmem mümkün değil mi? Yani ben değirmen taşı, 'zaman' da buğday olsa; ben zamanı öğütsem ve elimde bir şeyler kalsa...
Her yaptığım eylemin sonunda 'bunun anlamı ne?' demekten ve bu anlamı bulamamaktan yoruldum. En basitinden geçenlerde bir kitap okudum. Gerçekten etkilendim, beğendim okuduğum kitabı. Ama şöyle bir düşündüğümde anlamsız geldi bana; okudum ve bitti! Elimde ne kaldı ki?!... Herhalde okumak fiili sadece beğenmeye yönelik olmamalı.
Galiba anlatamıyorum size anlatmak istediklerimi. Keşke hissettiğim şekliyle anlatmanın bir yolu olsaydı. Anlatamamak da beni bunaltıyor.
Hayatı hep buğulu bir camın ardından seyrettiğimi düşünüyorum. Her şey silik... Net olan hiçbir şey yok. Bir yerinde bulunmuyorum hayatın. Çünkü bir yerinde bulunmak istediğim şey, gözlemlediğim hayat değil. İçimde, dışıma taşımak istediğim bir hayat var ama, bu isteği gerçekleştiremiyorum. Belki de her şeyin düğüm noktası 'anlam' kelimesinin derinliklerinde saklı. Sizin de dediğiniz gibi ben, kendimi akıntıya bırakmak istemiyorum. Bazen başaramadığım için, diğer insanlar gibi kendimi akıntıya bırakmak istesem de bunun bana göre olmadığını biliyorum.
'Yola çıkan var mı?' diyorsunuz. İyi ama bu nasıl olacak? Birilerinin yardımıyla mı, sadece yüreğimizin sesini dinleyerek mi? Yoksa her ikisinin bütünleşmesiyle mi?
Vaktinizi fazlasıyla aldığımı biliyorum. Sizi zor durumda bırakmak istemem. Ne olur, eğer mektubumla sizi sıkıntıya soktuysam, lütfen bunu bana söyleyin. İnsanların açık sözlü olmasını istemişimdir her zaman. Gönülden inandığım diğer bir şey de hiç kimsenin hiç kimse için istemediği şeyi yapmak zorunda olmadığı. Yani bana sakın istemediğiniz halde, kendinizi zorlayarak mektup yazmayın. İnanın bunu anlayabilirim.
D.G.'
Mektubu masaya bıraktım. Kıyıya vuran dalgaların, çığlık çığlığa uçuşan martıların, cafeyi dolduran insanların arasında sessizliğin içine düşüverdik birlikte. Bağıra bağıra susuyorduk hikâyeciyle.
Masamıza bırakılan iki çay, sohbeti yeniden başlattı. O konuştu:
—Bir vesileyle kalbine dokunulan biri, ağırlığı olan soruların yükünü ilk fırsatta bir başkasına bırakmak istediğinde, ben böyle hep susarım. Hayata dair sorulara çok kolay cevap bulunabilir sanısı beni hüzünlendiriyor. Doğrusu üzerinde konuşmaktan çekindiğim bir şeydir hayat... Hayatı çözmüş adam görüntüsünü vermek canımı sıksa da bu mektup özelinde içimi açmak istiyorum. Mektubun sahibine cevap vermekten çok, kendi duruşumu konuşacağım sizinle.
…
Bu konuşmanın üzerinden uzun bir zaman geçti. Yağmurun denize taşıdığı hikâyelerin toplayıcısı olduğunu söyleyen o garip adamı bir daha görmedim. Tanıştığımız yerde onu çok bekledim, gelmedi. Mekân sahibi, anlattığım adamı hatırlayamadı.
Çekip gitmişti. Bu denizlere artık hikâye taşıyan yağmurlar düşmüyordu çünkü. Yeni hikâyeler için başka denizlere doğru yolculuğa çıkmıştır herhalde. Bilmiyorum... Belki de öyledir. Kadim soruların yedeğinde yaşanan ömürlerin hikâyelerini merak etmeye devam eden çocukların ülkesinde, denize düşen yağmurları izliyordur şimdi.
O günden geriye kalan, 'Hayatı konuşmak (yazmak) mı, yaşamak mı zor?' soruma verdiği cevabı içinde taşıyan defteri ara sıra açıp okuyorum. Soruma uzun bir cevap vermişti hikâyeci. Hatırladığım kadarıyla şöyleydi söyledikleri:
'Acılı bir anne, 'acıları anlatmak (okumak) kolay, yaşamak zor' diyordu, birinin trenin altında ezilmesine mâni olurken vücudunun bir kısmını trene kaptıran kızından sonra... Evet, yaşamak zor... Kutsal metinler, dünyada bulunuşumuza imtihan diyorlar. Biliyoruz ki imtihanlar zor geçer; arzuların tatmininden çok, 'başarı'yı getiren bir çalışma temposunu salık verir imtihan duygusu...
Yaşamak daha zor çünkü hayat düz bir yol değil. Bulutlara değen dağların sürprizlerle dolu evreninden geçmek gibidir. Sizi nereye götürdüğünü çok da fazla bilmediğiniz bir patikanın sonunda boşluğa düşebilirsiniz. Zaman zaman yolunuza çıkan kır çiçeklerinin büyüleyici görüntüsü yolculuğunuza heyecan katsa da, yine de bu, yolculuğunuzu güvenli kılmaz. Kaygı devam eder, yüreğinizi yoklayıp durur.
Kaygı, yüzü ölüme dönük bir hayatın içine doğuşumuza ve kendimizi onlarla birlikte bulduğumuz her şeye 'anlam' arayışından doğar. Daha doğrusu 'insan' kaygı duyar. Kendine eğilen, kendi üzerine düşünen insan... Ve ancak 'kaygı'lı olan, 'insan oluş'u gerçekleştirebilir.
Küçük sevinçlere karışmak isteği ise, 'zor' bir hayattan kaçış anlamına geliyor. Burada güdüler baskındır, düşünen akıl ve hisseden kalb değil. Kır çiçeklerinin verdiği o büyülü heyecan durumunu sürekli kılan unsurlar, yol ve yolun sizi nereye götürdüğü meselesinin verdiği tedirginliği unutturur, sorun olmaktan çıkarır.
Yol ve yolculuğu zihninden kovan o serâzad gönülde kaygı uçup gider; 'anlam' diye bir sorunu kalmaz.
Hayata bir 'değer' bulmayı bırakmış (unutmuş), dolayısıyla 'kaygı'sız bir zihnin varlığından bahsedilebilir mi?
Varsa böyle bir şey, bu, 'insan oluş'u nasıl gerçekleştirecek?
…
Hayatı 'yaşama'nın, konuşmaktan daha zor olduğunu ifade etmeye çalışıyorum ama hayatı konuşmanın da yaşamak kadar zor olduğunu itiraf etmek durumundayım.
Hayat tarife gelmiyor, 'konuşma'nın içine sığmıyor.
Sonuçta konuştuğumuz şey 'hayat' değil, 'bizim hayatımız'dır.
İçine doğulan hayatı bütünüyle kapsamayan 'bizim hayat' konuşmaları, başkalarının hayat üzerine sorduğu soruların cevabını içerebilir mi?
Hiç kimse, içimizden doğan soruların cevabını tam olarak veremez. Başkalarının cevapları sorularımızın karşılığı olmaz, acılarımızı dindirmez. Hayatın büyüsü, varsa bir şarkısı, kişi kendi serüvenini yaşayarak ona ulaşabilir... Zira başkasının cevapları, kendi serüvenlerinin sonuçlarıdır. Kendi hayatımızı, başkalarının serüveninden net okuyamayız.
Bu, 'başkasının hayatı', bize, hayata dair hiçbir şey söylemez anlamına gelmiyor. Hayat üzerine yapılan konuşma ve tariflerin bütününün, sonuçta bir sınırlama olduğunu; bizi veya başkasını ilgilendirmeyen, ama hayata ait olan çok şeyi içermediğini söylemek istiyorum.
…
Şairin, 'ruhun fiyakası' dediği acı, hayattan sökülüp atılabilir mi?
'Mutluluk', trajik durumun koynunda büyüyen 'acı'dan uzak bir diyarda mı yaşanır?
Şimdilerde kitabevlerinin raflarını, 'mutlu olmanın yolları'nı anlatan kitaplar süslüyor. İnsanlara reçete sunuyorlar madde madde. Formülleştiriyorlar her şeyi.
Mümkün mü, o çok şeyin yedeğinde yaşamak? Hayat buna müsaade eder mi? Hayat sığar mı onlara?
…
Hayat haylaz bir çocuk, delişmen bir delikanlı, atıp duran bir yürek gibidir; talimatnamelerden oldum olası sıkılıyor. Ona sınır çizmeye kalktığınız her seferinde canlılığını yitirdiğini, yüzündeki tebessümün kaçtığını, somurtmaya başladığını, heyecanını kaybettiğini görürsünüz. Onu kendi haline bıraktığınızda da başınıza belalar açar; sevinçlerin, coşkuların ardından bir sürü 'kötü'nün geldiğine şahit olursunuz.
Evet, bu bir çıkmaz...
Modern psikolojiye eleştiri getirenler diyor ki; modern psikoloji, hayatı yaşanacak bir şey olmaktan tedavi edilecek bir şeye dönüştürmüş. Zıtlık ve karşıtlıkla ('iyi' ve 'kötü'nün bir aradalığı) mümkün olabilen hayat büyülü yaşantıları geliştirirken, aynı zamanda büyük acılara da sebep oluyor. Modern psikoloji bu durumu, en azından acılara sebep olan 'kötü'yü sonuçlandırmaya çalışıyor. Oysa hayatta bizi bu kadar heyecanlandıran, bu derece şaşırtan, elemin ardında sevinçle tanıştıran şey, hayatın çeşitlik ve karşıtlık durumudur.
Devamla diyorlar ki...
Hayatı 'kötü'den kurtarmaya çalıştıkça, hayatı ortadan kaldırıyoruz. Hayat olması gereken kıvamdadır, çünkü hayatın sahibi onu böyle öngörmüş. Bize düşen şey hayatı tedavi etmek değil, onu yaşamaktır... Acılarına ve sevinçlerine olduğu gibi açılmak... Hayatın bütününe açıldığımızda, her şeyiyle yüreğimize ve zihnimize dokunur; acılarının içinde büyük sırlar sakladığını hisseder ve anlarız.'