Hegel çalışması için..

13 views
Skip to first unread message

Refik Ünal

unread,
Feb 17, 2015, 9:22:42 AM2/17/15
to ozgurf...@googlegroups.com

İhsan Çelik "Hegel'i yok saymak, kuşkusuz olanaksız; onu özümsemek de zaman alır. Ansiklopedi'deki kısa Logik (Mantık, Küçük Mantık) iyi bir başlangıç olacaktır... İlk bölümde (Varlık Öğretisi), Varlık ve Hiçlik üzerine çok fazla kafa yormayın; Nitelik, sonra Nicelik ve Ölçü konusundaki son paragraflar çok daha iyi, ama ana bölüm, Öz öğretisi; soyut karşıtların kendi savunulamazlarına indirgenmesi, yani insan yalnızca bir taraftan yana olmaya çalışınca, o tarafın fark edilmeksizin ötekine dönüşmesi, vb. Aynı zamanda somut örneklerle konuyu kafanızda her zaman daha açık hale getirebilirsiniz; Örneğin siz; bir damat olarak, kendinizde ve gelinde özdeşliğin ve farklılığın ayrılmazlığının çok çarpıcı bir örneğine sahipsiniz. Cinsel aşkın, farklılıktaki özdeşliğin zevk mi, yoksa özdeşlikteki farklılığın zevki mi olduğunu kanıtlamak olanaksızdır! Farklılığı (bu örnekteki cinsiyeti) ya da özdeşliği (bu örnekte iki tarafın insan doğası) çekip alırsak, geriye ne kalır?...

Hegel'de diyalektiğin bozulması, 'düşüncenin öz gelişimi' olduğunun varsayılmasından ötürüdür; bu çerçevede olguların diyalektiği basit bir yansımadan başka bir şey değildir, oysa gerçekte bizim kafamızda olan diyalektik, doğa ve insan toplumu dünyasında olan gerçek gelişmenin yansımasından başka bir şey değildir ve diyalektik biçimlere uyar. Marx'taki metanın sermayeye gelişimini, Hegel'deki varlığın öze gelişimiyle karşılaştırırsanız, oldukça iyi bir koşulluk görürsünüz: Birincide olgulardan ileri gelen somut gelişmeler, ikincide soyut bir yapılanma vardır, o yapılandırmanın içinde niceliğin niteliğe ve niteliğin inceliğe dönüşümü gibi çok önemli dönüşümler ve pek parlak fikirler bir kavramın ötekine öz-gelişimi kalıbına dökülür" 

(Marx-Engels, Seçme Yazışmaları, Cilt-II, s. 261-262, Engels'in Zürih'teki Conrad Schmidt'e yazmış olduğu 1 Kasım 1891 Tarihli Mektup, Sol Yayınları)


--


Refik Ünal

Refik Ünal

unread,
Feb 18, 2015, 1:16:20 PM2/18/15
to ozgurf...@googlegroups.com
''Onlar için Hegel hiç yaşamamıştır..''

"Ekonomik, politik ve başka türlü yansıma,insan gözündeki yansımalar gibidir; dışbükey bir mercekten geçerler, o nedendele de başları üzerinde , tersine duruyorlar görünürler. Tek fark, bunları imgelemimizde yeniden ayakları üzerine koyan bir sinir sisteminin olmayışıdır. Para piyasasındaki insan, sanayinin ve dünya pazarının hareketlerini paranın ve menkul kıymetlerin tersten yansıması olarak görür; ve böylece sonuç, ona göre neden konumuna girer. Daha kırklı yıllarda Manchester'de farkettiğim şu oldu: Sanayinin çizdiği grafiği ve onun dönemsel yavan ve taban iniş-çıkışlarını anlama açısından, Londra menkul kıymetler borsası tümüyle yararsızdı; açıklamaya çalışıyorlardı; oysa o bunalımlar genelde, yalnızca belirtilerdi. O sıralarda asıl olan, geçici aşırı-üretimin, sınai bunalımın nedeni olmadığını, ama bunalımın, çarpıtmaya neden olan yanını oluşturduğunu kanıtlamaktı. Artık böyle bir mesele (en azından bizim için) sözkonusu değil; ayrıca şu bir gerçek ki, para piyasasının da kendine özgü bunalımları olabilir; o bunalımlarda, doğrudan doğruya sanayiden kaynaklanmış payı, yalnızca ikincil ya da hiç olabilir; ve alanda henüz çok birçok şeyin, özellikle son yirmi yılın tarihi çerçevesinde, araştırılması ve incelenmesi gerekir.
Toplumsal boyutta bir işbölümün olduğu her yerde, ayrı emek süreçleri birbirinden bağımsızlaşır. Son konumda belirleyici etken üretimdir. Ama değişime giren ürünler esas üretimden bağımsız hale gelir gelmez, kendine özgü bir hareket tarzı edinir; bu hareket tarzı, büyük ölçüde, üretimin hareket tarzı tarafından yönetilse de, özel hallerde ve bu genel bağımlılık çerçevesinde, bu yeni öğenin kendi içinde saklı olan kendi yasalarına uyar; bu hareketin kendine özgü evreleri vardır ve onlar da üretimin hareketlerine tepki gösterir. Amerika'nın keşfi daha önce Portekizlileri Afrika'ya iten altın susuzluğunun sonucudur; çünkü 14 ve 15'inci yüzyıllarda aşırı büyüyen Avrupa sanayisi ve dolayısıyla ticareti, 1450'den 1550'ye kadar büyük gümüş ülkesi, Almanya'nın sağlayabildiğinden daha fazla değişim aracına gereksinim duyuyordu. Portekiz, Hollanda ve İngiltere'nin Hindistan'ı fethetmesi, Hindistan'dan ithalat amacını güdüyordu, hiç kimse oraya ihracat yapmayı düşlemedi. Ama yine de yalnızca ticaret amacıyla girişilen bu keşifer ve fetihler, sanayi üzerinde çok büyük yankı yaptı; modern, geniş-ölçekli sanayiyi yaratan ve geliştiren, o ülkelere ihracat gereksiniminden başka bir şey değildir.
Para piyasası için de böyle olmuştur. Meta ticaretinden ayrıştığı andan itibaren para ticareti (üretim ve meta ticareti tarafından belirlenen belli koşullar altında ve sınırlar içinde) kendine özgü bir gelişmeye, bizzat kendi doğasının belirlediği özgün yasalara ve ayrı evrelere sahip olur. Buna bir de, para ticaretinin, daha ileri gelişme evresinde tahvil ve bono ticaretini de içermesini, bunların yalnızca devlet tahvilleri olmayıp, aynı zamanda sanayi ve ulaştırma sektörünün pay senetleri olmasını; bunu sonucu olarak para ticaretinin üretiminin bir bölümü üzerinde doğrudan kontrol gücünü kazanmasını; buna karşılık üretimin o bölümünün de para ticaretini bir bütün olarak kontrol almasını; böylece para ticaretinin üretim üzerindeki yansımalarının daha kuvvetli ve daha örgün bir hale gelmesini ekleyin. Para ticareti yapanlar, demiryollarının, madenlerin, demir-çelik tesislerinin vb. sahibi olurlar. Bu üretim araçları iki görünüm alırlar; işletmelerine bazen doğrudan üretim çıkarları egemen olur, bazen de, para ticareti yapan kişiler oldukları ölçüde, pay sahiplerinin gereksinimleri egemen olur...
Üretimin meta ticaretiyle ve her ikisinin para ticaretiyle ilişkisi hakkındaki bu kısa açıklamalarımla, sizin 'tarihsel materyalizm' konusundaki sorunuzu genel olarak yanıtladım. Konu, en kolay, işbölümü açısında kavranabilir. Toplum vazgeçilmeyecek belli bazı ortak işlevler yaratır. O işlevlerin yerine getirilmesi için atanan kişiler, toplum içinde, işbölümünün yeni bir dalını oluştururlar. Bu kişilerin, kendilerini yetkilendirenlerin çıkarlarından farklı çıkarları, ortaya çıkmaya başlar; kendini yetkinlendirenlerden bağımsızlaşırlar. (devlet oluşum halindedir)...
Hukukta da benzer bir durum vardır. Profesyonel hukukçuları yaratan yeni bir işbölümü zorunlu hale gelir gelmez, yeni ve bağımsız bir alan açılır; üretime ve ticarete genel bağımlılığına karşsın, o da bu alanlar üzerinde özel bir etki kapasitesine sahiptir. Modern bir devlette hukuk yalnızca genel ekonomik duruma tekabül etmekle ve onun ifadesi olmakla kalmamaktadır; ama aynı zamanda, ülke içindeki çekişmelere uyarak kendisiyle çelişmeyen, içsel olarak tutarlı bir ifadesi olmalıdır. Ve bunu başarabilmek için, ekonomik koşulların (hukuka) tıpatıp yansımasından giderek daha fazla fedakarlık edilir. Yasanın, bir sınıfın egemenliğini pervasız, yumuşatılmş, hile karıştırılmamış biçimde ifade etmesi (ki bu 'halk' kavramının ihlalinin kendisidir' ne kadar seyrek olursa bu fedakarlık o kadar sık görülür. Code Napoleon'da bile, 1792-96 dönemi devrimci burjuvazisinin savunduğu saf, tutarlı hak kavramı birçok yönünden yumuşatılmıştı ve yasada yer aldığı kadarıyla da, proletaryanın artan gücüne uygun olarak, her gün sağından, solundan kırpılıyordu. Bu, Code Napoleon'un, dünyanın her yerinde yeni anayasaların temeli olmasını engellemez. Böylece büyük ölçüde 'hukukun gelişimi'nin yolu, ilkin, ekonomik ilişkilerin hukuk ilkelerine doğrudan aktarılmasında ortaya çıkacak çelişkileri gidermesi ve uyumlu bir hukuk sistemi kurma çabasıyla ve ondan sonra da yeni yeni çelişkilere yol açan daha ileri aşamadaki ekonomik gelişmelerin etkisi ve zorlamasıyla bu hukuk sisteminde ihlallerin tekrarına başvurulmasıyla sınırlı kalıyor.
Ekonomik ilişkilerin hukuk ilkeleri biçiminde yansıması ötekiler gibi tersyüzdür: Bu yansıma, onun bilincine vararak hareket eden kişi olmaksızın devam eder; hukukçu, a priori önermeler çerçevesinde davrandığını düşünür; oysa o önermeler gerçekte yalnızca ekonomik yansımalardır; bu nedenle her şey baş aşağıdır. Ve bu tersyüzlüğün, farkına varılamdığı sürece, 'İDEOLOJİK' bakış dediğimiz şeyi oluşturduğu, karşılık olarak ekonomik temeli etkilediği ve belli sınırlar içinde, değiştirilebildiği, çok açık görünüyor. Miras hakkının temeli, ailenin gelişme düzeyinin aynı olması koşuluyla, ekonomik bir temeldir. Ama söz gelimi İngiltere'de miras bırakan kişinin mutlak özgürlüğünün ve Fransa'da miras bırakan hakkında uygulanan sert ve çok ayrıntılı sınırlamaların, yalnızca ekonomik nedenlerinde ileri geldiğini kanıtlamak yine de çok güçtür. Ama onlar da karşılık olarak ekonomik alan üzerinde çok dikkate değer bir etki yaparlar; çünkü mülkün devamlılığını getirir.
Daha da yükseklerdeki ideoloji alanlarına, (din, felsefe vs.) gelince, onların tarihsel dönemde önceden var durumda bulunup benimsenmiş, şimdi saçma diyebileceğimiz bir tarih-öncesi içeriği vardır. Doğa insanın kendi varlığı, ruhlar, büyülü güçler vb. ile ilgili yanlış kavramların temelinde, çoğunlukla, olumsuz bir ekonomik etkendir; tarih öncesi dönemin zayıf ekonomik gelişiminin tümleyicisi ve koşullayıcısı da ve hatta nedeni, doğanın yanlış kavranmış olmasıdır. Her ne kadar ekonomik gereksinim doğanın bilinmesinde, gittikçe de böyle olmaktaysa da, böyledir diye bütün bu ilkel saçmalığa ekonomik denenler bulmaya çalışmak bilgiçlik taslamak olur. Bilim tarihi, bu saçmalıktan adım adım kurtulmasının ya da daha doğrusu onun yerine yeni ama daha az anlamsız bir saçmalık konmasının tarihidir. Bu işi üzerilerine alan kişiler de işbölümünün yeni alanlarıyla ilişkilidirler ve bağımsız bir alanda çalıştıklarını sanırlar. Ve, toplumsal işbölümünün bağrında bağımsız bir grup oluşturdukları ölçüde, onların üretimleri ve onların yanılgıları, bütün toplumsal gelişme üzerinde, hatata ekonomik gelişme üzerinde etkin olur. Ama bütün bunlara karşın, kendileri de ekonomik gelişmenin egemen etkisi altında olmaktan uzak değildirler. Bu durum, örneğin burjuva dönem için en kolay bir biçimde felsefe alanında tanıtlanabilir; Hobbes (18'inci yüzyıl materyalizmi anlamında) ilk modern materyalistti, ama aynı zamanda, mutlak monarşinin bütün Avrupa'da en parlak çağını yaşadığı ve İngiltere'de halka savaş açtığı bir sırada, mutlakiyetçi idi. Locke, politikada olduğu gibi, dinde de 1688 sınıf uzlaşmasının oğlu oldu. İngiliz yaradancıları (deistler) ve onların en tutarlı ardılları Fransız materyalistler, burjuvazinin has filizoflarıydılar. Aynı biçimde Fransızlar da burjuva devrimin. Alman darkafalılığı, Kant'tan Hegel'e değin Alman felsefesinde kimi kez olumlu, kimi kez olumsuz bir biçimde görünegelir. İşbölmünde belirli bir alan olarak, her çağın felsefesi, kendisinden önce gelen felsefelerin devrettikleri ve kendisinin çıkış noktası olarak aldığı belirli bir düşünce materyalini varsayar.
Bütün bu baylarda eksik olan diyalektiktir. Her zaman, şurada yalnız neden, burada da yalnız sonuç görüyorlar. Bunun boş bir soyutlama olduğunu, gerçek dünyada buna benzer metafiziksel karşıtlıkların ancak bunalımlarda varlduğunu; ama şeylerin ileriye doğru bütün büyük akışının, güçlerinin, kuşkusuz hiç de eşit olmayan güçlerin, etki ve tepkisi biçiminde oluştuğunu; bu güçler içinde ekonomik hareketin de oranlanamaycak ölçüde en güçlü, en başka gelen, en keskin güç olduğunu, burada mutlak diye bir şey olmadığını, her şeyin göreli olduğunu, bütün bunlaru ne yapalım ki, bu baylar görmüyorlar; Onlar için Hegel hiç yaşamamıştır..."
(Marx-Engels, Seçme Yazışmalar, Cilt-II, s. 238-39-40-41-42-43-44-45-46, Engels'in Berlin'deki Conrad Schmidt'e Yazmış Olduğu 27 Ekim 1890 Tarihli Mektup, Sol Yayınları)

--


Refik Ünal
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages