You do not have permission to delete messages in this group
Copy link
Report message
Show original message
Either email addresses are anonymous for this group or you need the view member email addresses permission to view the original message
to
Bu derleme, felsefe.gen.tr'nin ilgili sayfasından olduğu gibi alınmıştır. * * *
Platon'un (Eflatun)
Felsefesinin Dönemleri
Sokratesçi Dönem
"Gençlik dialogların" veya "Sokratik dialoglar"ın kaleme alındığı
dönemdir. Bu çalışmalarda Eflatun, hocasının öğretisini, gerçeğe en
uygun şekilde vermeye çalışan, katıksız bir Sokrates'çidir. Bilgi ve
erdem sorunlarının irdelendiği etik içerikli bu konuşmalarda Eflatun,
henüz felsefeyi ileriye götürme çabalarına girişmemiştir.
Geçiş Dönemi
Eflatun felsefesi ile ilgili olarak mümkün olan en kısa tarifi vermek
istersek, onun tıpkı Sokrates öncesi “Doğa Filozofları” gibi, mutlak ve
değişmez olan ile değişen arasındaki ilintilerle ilgilendiğini
söyleyebiliriz. İlk filozoflar, doğada mutlak ve değişmez olanı
aramışlar, Eflatun ise hem doğada, hem de ahlak ve toplum yaşamında
mutlak ve değişmez olanın peşinden koşmuştur.
Geçiş dönemi çalışmalarında, hareket noktasının sofist öğreti olduğunu
görüyoruz. Sofist tezleri, bazen küçümseyici, çok kere de alaycı bir
dille tenkit ettiğini bildiğimiz Eflatun'un bu seçimi, öyle pek gelişi
güzel değildir. Yukarıda gördüğümüz gibi, Thales'den Demokritos'a kadar
tüm doğa filozoflarının felsefeye materyalist yaklaşımlarından sonra,
insanı odaklayan ilk öğretiler, sofistler tarafından ortaya atılmış ve
bu görüşler Eflatun'un ahlakçı ve toplumsal analizleri için müsait bir
temel oluşturmuştur.
Bu aşamada Eflatun, sofistlerin hazza dayanan yaşam görüşlerini detaylı
bir tartışmaya açarak, Sokrates öğretisini aşmaya karar vermiş
görünmektedir. Yine de sofist disiplinin karşısına, ustasının "iyi"
kavramı ile çıkar;
"İyi, doğru bir yaşamın kesin ölçütü ve amacıdır."
Eflatun, bu tezin sağlam temellere oturtulabilmesinin, içerdiği "doğru"
kavramının tarif edilebilir, hiç değilse araştırılabilir bir şey olması
ile mümkün olduğunu kavramıştır.
Bu zorlu meseleyi çözmeye çalışırken; "Aradığımız şey bilinen bir şeyse,
bunu aramaya gerek yoktur. Bilinmeyen bir şeyse, bulduğumuz şeyin aranan
şey olduğunu nereden bileceğiz ?" sorusu ile sofistler, Eflatun'u zor
duruma sokmuşlardır. Filozof bu meseleyi, Orpheus ve Pythagoras'çı
öğretilerden edindiği "ruhun ölmezliği" kavramı ile çözmeyi deneyerek,
Sokrates disiplinini aşma yolunda ilk adımı atmıştır.
Ruh ölümsüz olduğuna göre, aranan doğru ile daha önceki yaşam
dönemlerinde muhakkak karşılaşmış olmalıdır. Ölümsüz bir ruh taşıyan
insanoğlu için "öğrenmek", eskiden bilinen bir şeyi hatırlamaktan (anamnesis)
başka bir şey değildir. Ancak ölümsüz ruhunu eski yaşamında
gördüklerinden anımsadıkları son derece muğlak bilgilerdir. Üstüne
üstlük, bir de bu dünyadaki doğrudan algılamaların getirdiği zihni
karmaşa, bu bilgileri daha sallantılı tasavvurlar haline
dönüştürmektedir.
Eflatun bir diyalogda, Sokrates'in ağzından şunları söylemektedir; "Ben
bir ebeyim. Şu farkla ki, kadınları değil, erkekleri doğurtuyorum.
Benimle konuşmaya başlayan, önce bilmezmiş gibi görünür. Ama konuşma
ilerledikçe açılır ve anımsamaya başlar. Bununla beraber, benden bir şey
öğrenmediği bellidir. En güzel bilgileri, sadece kendi içersinde bulur
ve ortaya koyar."
Böylelikle Eflatun öğretisinin, "doğru sanı" (orthe doxa) ve "bilgi" (episteme)
arasındaki karşıtlık ile ruhta bilinçsiz bir halde mevcut, "doğuştan
tasavvurlar" şeklinde özetlenebilecek iki ana görüşüne varılmış
olmaktadır. Doğru sanı, muğlak ve süreksizdir. Bilgi ise bir temele, bir
nedene (logos'a - Herakleitos öğretisinde Evren'e egemen olan yasa,
düzen ve tanrısal aklı betimlemek için kullanılan sözcük) bağlanmakla,
dayatılmakla sağlam ve sürekli olur.
Olgunluk Dönemi
Sokrates'in "bilgi erdemdir" tezini daha bir derinlemesine irdeledikten
sonra, iki tür bilmenin söz konusu olabileceği görüşünü öne sürer
Eflatun. Doğru sanı (doğru algılama) ile bilgi, iki ayrı dünya
yaratmıştır. Bir yanda meydana gelen ve yok olan, doğru sanının, rölatif
gerçekliklerin dünyası, diğer yanda, sağlam ve sürekli, asıl
gerçekliğin, "idealar"ın dünyası. (Le monde sensible et le monde
intelligible)
Eflatun'un bilgi kuramının çıkış noktası Protogoras'çıdır. Bir şeyi
bilen kişi, onu algılayan kişidir. Bu yüzden "insan her şeyin
ölçüsüdür". "Algı, daima var olan bir şeydir. Bilgi olduğu için de
şaşmaz" diyor Protogoras. Eflatun bu görüşe, Herakleitos'un, "var
dediğimiz her şey, gerçekte oluş sürecinde olan bir nesnedir" şeklindeki
"akış kuramı"nı katar. Eflatun,
- Bilgi bir algıdır; (hatta aslında bilgi, bir algılama yargısıdır.)
- İnsan her şeyin ölçüsüdür;
- Her şey akış halindedir;
- şeklinde özetlenebilecek kuramın, algılanan nesneler için doğru,
gerçek bilgi açısından yanlış olduğu sonucuna varmıştır.
Ünlü idealar kuramı, işte bu bilgi (episteme) anlayışından doğmuştur. Bu
kuram, hem mantık hem de metafizik içeriklidir;
İdealar dünyasından gelerek, insani beden ile birleşen ölümsüz ruhun
amacı, asıl yurduna tekrar kavuşmaktır. Beden, bu isteğin
gerçekleşmesine yardımcı olarak işlevini yerine getirmelidir. Bu
kavuşmanın gerçekleşmesi, idealara ulaşmaya, ideaları bilmeye bağlıdır.
Bu bilgi de yine bir anımsamadır. Ancak bu anımsama işleminin frekansı,
ruh ve bedenlere göre değişkenlik gösterir. Eflatun'a göre ruhlardan çok
büyük bir çoğunluğunun anımsadığı bulanık görüntülerdir. Ruhlardan küçük
bir azınlıkta "algılama yetisi", daha az bir oranında "anlama yetisi" ve
nihayet pek azında, ideaları tamamıyla hatırlayabilme, "akıl yetisi"
vardır. Bu sonuncular, rölatif gerçeklerden algıladıklarına dayanarak,
hangi ideaların hayalleri ile karşı karşıya olduklarını
tanımlayabilirler. (Eflatun kendisini, bu kategori bireylerden
saymaktadır.) Yeryüzü, idealar dünyasına benzer. Yeryüzündeki her nen,
idealar dünyasından pay almıştır. Bu anımsama vetiresinin irdelenmesi
Eflatun'u, "sevgi" (eros) kavramına götürmüştür. Yaşadığımız ve
idealardan pay almış bu dünya'yı, objektif kriterler çerçevesinde
algılayabildiğimizde, gerçeklere varabilmemiz mümkündür diyor ünlü
düşünür. Eflatun'a göre bunun en çarpıcı örneğini, "güzel" kavramının
değerlendirilmesinde görmekteyiz. Sevgi, güzele yönelmektedir. Zira
güzel kavramı, idealar dünyasındaki gerçekliğin anımsanması sonucu
verilen bir hükmü içermekte ve dolayısıyla sevgiyi yaratmaktadır.
Eflatun sevgi'yi, (eros) bütün ölümlülerde rastlanan bir ölümsüzlük
çabası olarak tanımlar. En basit hali ile eros, tüm insanlarda,
kendilerini yaşatacağına inandıkları bir nesil yetiştirme iç güdüsü
olarak görülmektedir. Ancak bazı insanlarda "eros" kavramı, daha üstün
bir niteliğe bürünmüştür. Bu seçkin kişilerde, yani ideaları tamamıyla
hatırlama yetisine (aklına) sahip bireylerde eros, bu güzelliklere
ulaşmak ihtirası şeklinde tezahür eder. Bu arzuyu gerçekleştirebilecek
bilgilerin eksikliğini hisseden seçkinler, bilgisizlikten kurtulmak
çabası içersinde bulurlar kendilerini. Bu kişiler eros'u, dünyaya çocuk
getirmekten öte bir işlev, idealara ulaşarak erdemli işler yapmak ve
yeryüzünde sürekli bir isim, sonsuz bir şeref bırakmak çabası ve aşkı
olarak görürler.
Felsefi meseleleri inceleyen birçok düşünür tarafından yazılan
incelemelerde, "iyi, doğru ve güzel kavramları, insanoğlunun doğuştan
sahip olduğu özelliklerdir" şeklinde dile getirilen Eflatun öğretisinin
altında yatan düşünsel zincir budur.
Yaşlılık Dönemi
Eflatun bu aşamada, önceleri ele aldığı birçok konuyu tekrar gündeme
getirerek, bir kez daha incelemiştir. İlgisi daha çok ahlaki (etik)
sorunlar ile insanoğlunun mutluluğuna yöneliktir. Yetkin (kamil) insan
yerine, yetkin toplumu tarif etme çabası içersindedir. Yetkin topluma ve
dolayısıyla toplumsal mutluluğa erişmenin yolu, ideal devlet düzeni
içerisinde yaşamaktır. Devlet yönetimi ile ilgili olarak en çok üzerinde
durduğu konular, dostluk, hitabet ve siyaset san'atlarıdır. Eflatun'a
göre sorunlar, ancak felsefe ile çözülebilir. Gerçek dostluk, hikmet
sevgisi (eros) ile ruhları tutuşmuş insanların beraberliğinden başka bir
şey değildir. Hitabet san'atı ise ruhun, bildiklerini sözlerle
anımsatmaya çalışmasıdır. İnsanların doğal amaçları olan toplumsal
mutluluğu sağlamakla görevli devlet yönetimi san'atı da felsefe olmadan
yapılamaz. Nelerin toplumsal mutluluğu yaratabileceğini, felsefeden
başka hiç bir şey tarif edemez.
Bu noktada önemli bir zorlukla karşılaşmaktadır filozof. "Siyaset sanatı
ve ideal devlet düzeninin gerektirdiği çözümleri sadece felsefe
üretebilir." Ancak Eflatun, kendisinden çok sonraları stoacı düşünür
Kıbrıslı Zenon'un (İ.Ö. 336 - 264) tasarladığı gibi, sadece bilge ve
erdemli kişilerden kurulu bir akıllı insanlar toplumuna ulaşmanın
imkansızlığını, hemen kavramıştır. Bu görüşünü de, "yığınlar hiç bir
zaman filozof olmayacaktır" özdeyişi ile vurgulamaktadır. Dolayısıyla
toplumları mutluluğa ulaştırmak, yönetimin bilge kişilere teslim
edilmesi ile mümkün olur. Eflatun'a göre, "başa filozoflar geçmez, ya da
baştakiler felsefe yapmazlarsa, insanlığın acıları asla sona
ermeyecektir."
Devleti teşkil eden bireyleri bilgiyi sevenler. Bu ayırım bir başka
şekilde şöyle ifade edilebilir; halk, askerler ve koruyucular.
(Siyasette söz sahibi olanlar, koruyuculardır.) Toplumu meydana getiren
fertlerin tamamı, bu üç özellikten birini, diğerlerinden daha fazla arzu
edecekler ve isteklerine, ideal devlet düzeni içersinde ulaşacaklardır.
İdeal devlet kavramı içersinde, genç nesillerin eğitimi için şiir ve
musikiye verilen önem, "güzel sevgisi"ni öne çıkartan bir anlayıştır.
Eflatun, idealara estetik yolu ile erişme metodu (estetik yolu ile
anımsama) olarak tarif edilebilecek bu görüşten zamanla vazgeçmiş, daha
objektif sayılabilecek bir yönteme, matematiğe doğru yola çıkmıştır.
Matematiği kullanarak idealara ulaşılabileceğini düşünen filozof için bu
çaba, bir bakıma ruhun idealar dünyası özlemi ile bu gayeye yönelik
bitmez tükenmez bir gayret anlamını da taşımaktadır. Ruh, beden
içersinde bir hapishanededir. (Sima Sema) Buradan ruh, kendisini ancak
bilgi ve erdem ile kurtarabilir. O halde bilge kişi, idealar dünyasına
özlem duyan bir ruh taşıdığının şuurunda olarak, kendini ölüme
hazırlamış olmalıdır. (Nasıl ki Sokrates kendini ölüme hazırlamış ve
yaşam karşılığı hiç bir ödün vermemişse...) Yukarda değinilmiş bulunan
anımsama (anamnesis) süreci, ruhun daha evvel de var olduğunun
kanıtıdır. Bu aşamadaki ölüm özlemi ise, ruhun ilerde de var olmaya
devam edeceğinin göstergesidir. Ruh ölümsüz olmasa idi, böyle bir istek
duymazdı. Ruh bu yüzden, öncesiz ve sonrasız diye tarif edilen
idealardan biridir ve dolayısıyla kökü, idealar dünyasındadır.
Yaşlılık diyaloglarında Eflatun, doğa meselelerini de ele alarak, yeni
bir dünya görüşüne varmayı denemiştir. Bu analiz hemen tamamı itibariyle
Anaksagoras'ın teolojik görüşünün didik, didik edilmesi şeklindedir.
Doğa'da bütün olup bitenler bir amaca (telos) yöneliktir. Her şeyin
gerçek nedeni "Nous"dur. Tanrısal akıl ya da doğrudan Tanrı olarak tarif
edilen "Nous" işe karışmadan önce Evren, Demokritos'un materyalist
(özdekçi) öğretisi ile betimlediği mekanik bir tözdür. Eflatun'a göre,
Nous tarafından biçimlendirilerek "Kaos'dan düzene" geçirilmiş, ruhu ve
zekası olan bir canlıdır Evren. Büyük düzenleyici, kendisi gibi önsüz ve
sonsuz bir töz bulmuş ve ona biçim vermiştir. Evren, Tanrı tarafından
bilinen "dünya ideası"na uygun olarak ve benzetilerek biçimlendirilmiş
bir görüntüdür.
- Küre biçimindedir. Zira, her noktası benzer olan tek şekil küredir.
- Döner. Zira, eli ayağı olmayan, küre biçimindeki bir töz için tek
yetkin devinim dönmedir.
- Tektir. Zira, yetkin bir kopye olarak yapıldığından, birden çok
olamaz.
- İlksiz ve sonsuzdur. Zira, aslı, ideası, ilksiz ve sonsuzdur.
- "Nous" her şeyi, her şey için iyi olana göre düzenler. En büyük ve en
doğru düzenleyicidir.
Bir evrim daha geçiren Eflatunik düşüncede "güzel" kavramı, artık yerini
"iyi"ye, ama "herkes ve her şey için iyi olana" bırakmıştır. Değerler
skalasının en üstüne yerleşmiştir "İYİ" Böylelikle iki kavram
özdeşleşmiş olmaktadır. Nous veya Tanrı, "iyi"nin ta kendisidir.
Yarattığı ve biçimlendirdiği dünya da, eksiksiz ve yetkin olmalıdır. Bu
eksiksiz ve yetkin dünya, idealar dünyasıdır. Duyumlar dünyası ise,
tanrısal bir takım sınırlamalar nedeniyle, idealar dünyasına, ancak
olabildiğince uygun olacaktır.
Değerler skalasında "iyi" kavramının altında sıralanacak çeşitli
erdemlerin yerlerinin belirlenmesinde matematik, bir ayıraç olarak
kullanılmalıdır. Ancak bu yolla aşağı doğru bir sıralama yapılabilir.
Yukarı doğru yapılması gerekli bir sıralamada ise, dialektik
kullanılacaktır. (Eflatun, tümdengelim veya tümevarımı ifade eden hiç
bir sözcük kullanmamıştır eserlerinde. Buna rağmen, bu tür tariflerden
adı geçen metotları en azından bir kavram olarak disipline etmiş olduğu
anlaşılmaktadır.) Yukarıya doğru yapılacak analizlerde çıkış noktası
olarak kullanılacak varsayımlardan (hypothesis) hareketle hedeflenen
sonuç, "temel töz"e (arkhe) ulaşmak olmalıdır. Arkhe'ye bu aşamada
yüklenen tanrısal nitelik, metafizik açıdan dikkate değer bir özellik
meydana getirmektedir.
Eflatun felsefesindeki bu değişim çok enteresandır. İlk filozoflar veya
doğa filozoflarına ait materyalist felsefenin, temel töz'e (arkhe'ye)
ulaşmak yönündeki idealine, metafizik yolu ile bir dönüşümü içeren, çok
geniş çaplı bir daire böylece tamamlanmaktadır.