|
Özgür-Der Diyarbakır Şubesi son günlerde tekrar başlayan
çatışmalarla ilgili sorunun kaynağına ilişkin bir rapor hazırladı. Rapor
Yönetim Kurulu Üyesi Leyla Akelma tarafından
dernek binasında bir basın açıklamasıyla duyuruldu.
Akelma Bölgede son birkaç yıldır süregelen
görece sükûnet ortamı sonrasında bölgenin tekrar bir ordugâha dönüşmesi,
tekrar geçmişin karanlık günlerine dönülmesi kaygısı içinde olduklarını.
Yaşanan beş yıllık bir görece ateşkes/barış ortamının Kürt sorunun
çözülmesi için uygun şartların oluştuğunu buna rağmen sorunun konuşulması,
tartışılması ve çözüm üretilmesine gidilemediğini bunun yerine itirafçılığı
dayatan af yasaları ve askeri operasyonlarla şu ana kadar çözüm sağlamayan
tekniklerin kullanılmaya devam edildiğini ifade etti.
Devletin ve PKK-Kongra-Gel’in
geçmişte ve şimdilerde önerdiği çözümler bizim için adil, reel ve kalıcı çözümler olmadığını ifade eden Akelma, şunları söyledi, . “Kürt sorunu ve bu
soruna bağlı olarak gelişen göç ve koruculuk, fakirlik ve yoksulluk, mayın,
dil sorunu, işkence sorunlarının aslında genel devlet yaklaşımının bir
neticesi olduğunu tekrar hatırlatarak bu sorunların altını çizmeyi gerekli
gördük” dedi. Tüm bu sorunlar çözülmeden Kürt sorununda
çözülemeyeceğini. Kürt sorunu tüm bunları kapsayan kompleks bir sorun
olduğunu ifade eden Akelma, Bizler bir an önce
çatışmaların karşılıklı olarak durdurulmasını, yaşanan acılara yenilerinin
eklenmemesini ve sorunun kalıcı çözümü için doğru adımlar atılmasını
istiyoruz dedi.
İnsan hakları ihlallerini şiddetle
kınadıklarını ifade eden Akelma, mazlum Kürt halkının
yanında yer almaya bu arada gelişmeleri takip etmeye devam edeceklerin
ifade ederek sözlerini noktaladı.
Basın Açıklaması
ve Raporun Tam Metni
Basına ve
Kamuoyuna
Son zamanlarda bölgemizde tekrar
başlayan ve yoğunlaşarak devam eden çatışmaları toplum olarak kaygıyla
izlemekteyiz. Daha önce yaşanan faili meçhuller, yoğun çatışmalar,
olağanüstü hal uygulamaları, gözaltında kayıplar, ev baskınları, yargısız
infazlar, köy yakmalar ve boşaltmalar, göç ve her nevi işkenceler
kaygılarımızı artıran tarihsel arka planı oluşturmaktadır.
Yaşanan beş yıllık bir görece
ateşkes/barış ortamı Kürt meselesinin daha sağlıklı bir şekilde konuşulması
için uygun şartları taşıdığı halde konunun konuşulması ve tartışılması
yerine itirafçılığı dayatan af yasaları ve askeri operasyonlar gibi şu ana
kadar çözüm sağlamayan teknikler kullanılmaya devam edilmiştir.
Geçilen süreç çözüm üretemeyince çatışmalar
yeniden başlamıştır. Ürkütücü olan durum ise tarafların, toplumun taşıdığı
korku ve kaygıları taşımıyor oluşudur. PKK/Kongra-Gel’in yolları mayınlama gibi sivil vatandaşlara
da zarar verir nitelikte ki eylemleri endişe verici ve kabul edilemezdir.
Buna mukabil güvenlik güçlerinin
çatışmaların olduğu bölgelerde fiili bir olağanüstü hal uygulaması
yürüttüğü, halkın üzerinde baskı ve şiddet uyguladığı, insan hakları
ihlallerinin yeniden tüm bölgede arttığı gözlemlenmektedir.
Çatışmaların durması bugüne kadar
uygulanan devlet politikalarından vazgeçilmesiyle mümkündür. Ancak şu an iş
başında olan AK Parti hükümetinin Kürt meselesine yaklaşımı sorun çözücü
özellikte değildir. Bu konuda herhangi bir çözüm politikası olmayan AK
Parti hükümeti çözümü askere terk etmiş durumdadır. Problemin
“Kürtler bizim canımız ciğerimizdir” demekle çözülemeyeceğini
başbakanın pekâlâ bilmesi gerekir. Kürt meselesi kalıcı olarak çözülmeden
çatışmalar da kalıcı olarak durmaz.
Son birkaç yıldır süregelen görece
sükûnet ortamı sonrasında bölgenin tekrar bir ordugâha dönüşmesi, tekrar
geçmişin karanlık günlerine dönülmesi kaygısı içindeyiz.
Bizler Özgür-Der olarak çatışmaların ve
dolayısı ile baskıların yoğunlaştığı bir dönemde konuyla alakalı
görüşlerimizi toplumla paylaşma ihtiyacı duyduk. Kürt sorunu ve bu soruna
bağlı olarak gelişen Göç ve Koruculuk,
Fakirlik ve Yoksunluk, Mayın, Dil Sorunu, İşkence sorunlarının
aslında genel devlet yaklaşımının bir neticesi olduğunu tekrar hatırlatarak
bu sorunların altını çizmeyi gerekli gördük.
Kamuoyuna duyurulur.
KÜRT SORUNU İLE
BİRLİKTE ELE ALINMASI GEREKEN ACİL VE ADİL ÇÖZÜM BEKLEYEN DİĞER SORUNLAR
GÖÇ ve KORUCULUK
Güneydoğu’da yaşayan Kürtler
devlet ve PKK’nin oluşturduğu yoğun şiddet
altında kalmış, güvenlik ihtiyacıyla köyden şehre çaresizlik içinde göç
etmişlerdir. Bu da uzun yıllar kapanmayacak sosyal yaraların oluşmasına
neden olmuştur. Bu insanlar yaşam alanlarından kopartılarak, herhangi bir
yer gösterilmeksizin sahipsiz bir biçimde bölgedeki ve bölge dışındaki kent
merkezlerine göç etmek zorunda bırakılmışlardır. Geçim kaynakları,
toprakları ellerinden alınan bu insanlar yoksulluk sınırı altında yaşamaya
mahkûm edilmişlerdir. Kendi topraklarında barınma, iş, sağlık, eğitim gibi
temel hizmetlerden mahrum bırakılmışlardır. Aileleri parçalanmıştır.
Göçtükleri birçok yerde kimliklerinden dolayı saldırıya uğramışlardır. Göç
eden insanlar, çevre uyumsuzluğu, dil kültür farklılığı, potansiyel suçlu
görülme sorunlarıyla, sağlık, beslenme, barınma, düzenli iş bulamama-
işsizlik, eğitim ile ilgili sorunlarla karşılaşmışlardır. Özellikle
İstanbul, Ankara, İzmir, Adana ve Mersin gibi büyük kentlere göç edenler sırf
Kürt oldukları için ev ve iş bulamamışlardır. Göç eden insanların hepsinde
memleket özlemi bulunmaktadır. Göç en çok yeni yetişen nesli yani çocukları
ve gençleri etkilemiştir. Topraklarından uzakta, yoksunluklar içinde yama
gibi bir hayat süren bu genç nesil istenmediklerinin farkındalığıyla
ciddi problemler yaşamaktadırlar.
Köye geri dönüşün önünde çeşitli
engeller vardır. Bunların başında göç eden köylülerin arazilerini gasp eden
korucular gelir. Birçok köylünün korucular tarafından geri dönmemeleri için
tehdit edildikleri bilinmektedir. Zaten birçoğu tapusuz olan arazilerini
almak için resmi bir yol da bulamayan köylüler tehditler karşısında
susmaktan öte bir şey yapamamaktadırlar. Evleri zaten yakılmış veya
yıkılmış olan insanların evlerine gidebilmeleri için kendilerine yeni
evlerin yapılıp verilmesi gerekmektedir.
Ne tam anlamıyla kent yaşamına entegre
olabilen, ne de artık köye dönmek isteyen gençler askıda kalmış, belirsiz
ve geleceksiz bir hayat sürmektedirler. Bu durum suç örgütlerinin iştahını
kabartmaktadır.
Köy Koruculuğu Kanunu 1985 tarihinde,
Turgut Özal hükümeti tarafından çıkarıldı. Hakkâri ile başlayan
koruculaştırma bugün onlarca ilde uygulanmaktadır. Sayıları 90 bin
civarında olan korucuların kahir çoğunluğu maaşlı, bir kısmı ise gönüllü
olarak çalışıyor. Büyük çoğunluğu devlet baskısı sonucu, zorlamayla, korucu
olan aşiret ve köylülerin yanı sıra aşiretler arası kavgalar ve rekabetten
dolayı korucu olanlar da vardır. Köylüler arası güç dengesini bozan
koruculuk sistemi Kürdü Kürde kırdırma mekanizması olarak işletilmiş,
koruculuk zırhına bürünmüş suç şebekeleri yaratmıştır. Köylüler üzerinde
baskılar kuran, adam öldüren, kadın kaçıran, düşman gördüğünü PKK’li yaftası vurup ortadan kaldıran, uyuşturucu
ve silah kaçakçılığı, taciz, tecavüz, soygun, haraç alma ve sair suçlar
işleyen, zaten devletten potansiyel suçlu muamelesi gören köylülerin
müşteki olmaya bile korktukları, denetlenmeyen devasa bir suç makinesi
olmuştur koruculuk. Bir başka suç makinesi JİTEM’e
destek olan ve ondan destek alan koruculuk, savaş ortamının hukuksuzluğu
içerisinde her türlü kötülüğün ve zulmün başı olmuştur.
Koruculuk Kürdü Kürde kırdırmanın,
kardeş katilliğinin devlet eliyle desteklenmesidir. İhanetin
meşrulaşmasıdır. Koruculuk bu toplumun vicdanında yer alacak büyük bir
utançtır. Korucular tam yirmi yıldır Kürt halkına kan ağlatmıştır.
Koruculuk sistemi bölgede bir keyfiyet ve zulüm mekanizmasına dönüşmüştür.
Erbakan’a başbakanlığı döneminde MİT’in korucular hakkında
sunduğu raporda şu ifadeler yer alıyor. “Bölgede
korucular, eroin şebekesinden farksız durumdalar. Kız kaçırıyorlar,
canlarını sıkanı öldürüp PKK’lı diyorlar. Zorbalıkla insanların
topraklarını, mallarını, evlerini gasp ediyor, haraca bağlıyorlar. Silah ve
eroin kaçakçılığı yapıyorlar.”
Gerek boşaltılan 3 ila 4 bin civarındaki
köy ve mezralardaki arazilere yerleşme şeklinde olsun gerekse de baskı
yaparak gasp yoluyla olsun köylülerin arazileri korucuların eline geçmiş
oldu. Bugün köye dönüşün önündeki korucu engeli büyük oranda bundan kaynaklanmaktadır.
Göç sorununun çözümü için, çatışmalar
nedeniyle zorunlu göçe tabi tutulan bu insanların köylerine dönüşlerinin
önündeki yasal ve fiili engeller kaldırılmalı mağdur olanların zararları
karşılanmalı, gerekli imkân ve destek sağlanmalıdır.
Koruculuk sistemi bir an önce
lağvedilmeli ve korucu terörü ortadan kaldırılmalıdır.
FAKİRLİK ve
YOKSUNLUK
3 binin üzerinde köyün boşaltılmasıyla 3
milyondan fazla insan yurtlarından ayrılmak zorunda bırakıldı. Üretimden
kopan bu insanlar ekonomik sıkıntılarla baş başa açlık, sefalet içinde
çöplüklerden ekmek toplayacak kadar insanlık dışı uygulamalara maruz
kaldılar. Geçimini toprağını işleterek sağlayan, tarım ve hayvancılıkla
uğraşan bu insanlar evlerinden, topraklarından ayrı olmalarından dolayı işsizlikle
karşı karşıya kaldılar.
Köylerinin yakılıp boşaltılması ile
kalınmamış, hayvancılıkla uğraşanların yaylalara çıkmaları da
yasaklanmıştır. Yayla yasakları, zamanla temel geçim kaynağı olan
hayvancılığın yok olmasına neden olmuştur. Binlerce dönüm orman yakılmış,
meyve bahçeleri yok edilmiş, ağaçlar ve tarlada bırakılan hasatlar
koruculara peşkeş çekilmiştir. Boşaltılan, yakılan, yıkılan yerleşim
alanlarının yol, su, elektrik gibi temel alt yapı olanakları da yok
olmuştur. Bu uygulamalar Kürtlerin tüm geçim kaynaklarının yok olmasına
sebep olmuştur.
Göç eden insanlar ise göç ettikleri
şehirlerin varoşlarına yerleşmiş, temel ihtiyaçlar olan konut, temiz su,
elektrik, sosyal güvence haklarından mahrum kalmışlardır. Göç etmek zorunda
bırakılanlar göç ettikleri yerlerde vasıfsız işçi sıfatıyla inşaatlarda,
pazarlarda, hamallık gibi geçici ve zor işlerde çalışıyorlar. Sayıca
kalabalık ailelere sahip Kürtler için bu işlerden kazanılan paralar
yetersiz kalmaktadır. Tek odalı, su, elektrik gibi temel ihtiyaçlardan
yoksun evlerde yaşamak zorunda kalıyorlar. Bazen bir evde birkaç aile
yaşamaya çalışıyor. Bu insanlar sağlık, barınma, eğitim, beslenme açısından
ciddi problemler yaşıyorlar.
Bu ailelerin fertleri her biri bir yerde
çalışmak zorunda kalıyor. Bu durumda dağılan aile yapısı içerisinde büyüyen
çocuklar organize suç örgütlerinin ellerine düşüyorlar. Çetelerin ellerinde
hayatları karartılan Kürt çocukları ve gençleri uzun erimde Geleneksel Kürt
toplumsal yapısının bozulmasına ve dolayısı ile her türlü ahlaki ve
kültürel dejenerasyona hizmet ediyorlar.
MAYIN
20 yıllık çatışma ortamının en ciddi
meselelerinden biri mayın sorunudur. Savaş döneminde, boşaltılmış köyler
gibi birçok bölgeye mayın döşendi. Binlerce insan bu arazilere döşenmiş
mayın patlamaları sonucu yaralandı, sakatlandı, hayatını kaybetti.
Güneydoğuda oyun oynarken mayınla hayatını kaybeden çocukların, tarlasını
sürerken mayına çarpan çiftçilerin ölüm haberleri sayısız durumdadır. BM
raporuna göre Türkiye’de her 70 kişiye bir mayın düşüyor. 1 mayın üç
dolara mal oluyor. Ama imhası için binlerce dolar gerekiyor. Ve bir mayın
en az elli yılda yok olabiliyor. Mayınlara harcanan ve daha harcanacak
paraların rakamları, açlık sınırında yaşayan ciddi bir çoğunluğun olduğu
ülke için korkunç bir durumdur. Mayın sorunu köye dönüşün önünde de ciddi
bir engeldir. Mayınlar nedeniyle can güvenliği olmayan halk köyüne dönemez,
mayın haritalarını elinde bulunduran devlet bu bölgeleri temizlemedikçe
köye geri dönüş sağlanamaz.
DİL SORUNU
Kürtlere dönük asimilasyon ve inkâr
politikasında ilk kıyıma uğrayan dilleri oldu. Uzun yıllar Kürtçenin bir dil olmadığı ispatlanmaya çalışıldı, Kürtçenin kullanımına cezalar getirilerek sadece evlere
hapsedilmeye, dolayısıyla unutturulmaya çalışıldı. Kürtler okulda, işte,
sokakta, basında yani her yerde hep Türkçe ile muhatap oldular. Böylece
dillerini kullanamaz hale geldiler. Bu nedenle bu gün Kürt olduğu halde Kürtçeyi bilmeyen büyük bir kitle bulunmaktadır.
Yıllarca uygulanan asimilasyon sonucu Kürt dili zayıf, dağınık, yaşamda çok
az kullanılan bir dil haline gelmiştir.
Kürt diline çok yönlü bir baskı
uygulanmaktadır. Kürtlerin atalarından devraldıkları yerleşim yerlerinin ve
coğrafi alanlarının tümünün adlarının değiştirilip yerine Türkçe adlar
verilmesi, Kürt ailelerin çocuklarına istedikleri isimleri verememeleri
baskıların ne kadar çok alana yayıldığını göstermektedir.
Son dönemde Kürtlere hakları olduğu için
değil AB uyum yasaları nedeniyle sunulan bazı olanakların işe yararlılığı
tartışılır durumdadır. Özel kurslara sağlanan Kürtçe eğitim hakkı sadece
yetişkinler için geçerli olabiliyor. Asıl dilini öğrenmesi gereken on iki
yaşından küçük çocuklar anadillerinde eğitim hakkından mahrum kalıyorlar.
Bu kursların açılması esnasında MEB’in kapı
ve pencere ölçülerindeki santimsel eksiklikler gibi akla hayale gelmeyecek
engeller bulup onay vermemesi Kürtlere verilen bu hakkın ne kadar içe
sindirilerek verildiğini gösteriyor. Öte yandan hükümetin kurslar açması,
TRT’de haftada yarım saat yayın yapması yönündeki düzenlemeleri tabuların
kırılması anlamında önemli olmakla birlikte çözümü bakımından çok
yetersizdir. Devlet Kürtlere, temel hakları olduğu için dillerini,
kültürlerini öğrenme ve hayata geçirme haklarını sağlamalıdır. Devletin bir
bütün olarak dil noktasında tutarlı bir siyaset izlemesi gerekir. Bir
yandan Türkçe dışında dillerin öğretilmesinin önünün açılacağı vaadi
yapılırken, öte yandan da sadece tüzüğünde “ana dilde eğitim
yapılmasını” ilkesel olarak savunduğu için bir eğitim sendikası olan
Eğitim-Sen hakkında kapatılma kararı veriliyor. Kürtçe eğitim ve öğretimin
önündeki engellerin tümüyle kaldırılması, Kürtçe yayın yapan radyo ve
televizyonun önünün açılması, Kürtlere dil ve kültürlerini serbestçe yaşama
imkânının verilmesi Kürt sorunun çözümü için de şarttır.
İŞKENCE
AK Parti hükümeti ülkedeki işkence
uygulamalarının sistematik olmadığını açıklıyorlar. Buna rağmen işkence bir
sorgulama, caydırma, cezalandırma yöntemi olarak varlığını korumaktadır.
İşkence sadece siyasi gruplar üzerinde değil, özellikle suçu meslek edinen
suç grupları (hırsızlar, dolandırıcılar, kapkaççılar) üzerinde de yaygın
bir şekilde kullanılmaktadır. Öğrenci, işçi, memur ve sivil inisiyatiflerin
düzenlediği toplantı ve gösterilerin çoğunda polis şiddet kullanmaktadır.
Açık alanlarda, sokak aralarında, araçlarda, evlerde işkence, dayak,
aşağılama, küfür, hakaret şeklinde görülmektedir.
İşkence, yapılan görece reformlar
sonucunda sona ermemiş sadece yer ve şekil değiştirmiştir. İnsan hakları
kuruluşlarına işkence şikâyetleri yapılmaya devam edilmektedir. İşkence,
artık karakollardan öte dışarıda, gizli/resmi olmayan yerlerde, meydanlarda
meydan dayağı çekmek suretiyle, biber gazı sıkarak, göz yaşartıcı
bombalarla veya psikolojik işkence şeklinde gerçekleştirilmektedir. Karakol
dışı işkencede yüzde üç yüz oranında bir artış yaşanmıştır. 2004 yılı
içinde işkencenin yüzde 68’i resmi kurumlar dışında gerçekleşmiştir.
İşkenceci memurların çoğunun cezalarının ertelenmesi ise bu dönemin dikkat
çeken ayrıntılarından biridir.
Başta başbakan olmak üzere tüm hükümet
yetkilileri “işkenceye sıfır tolerans” söylemini sık sık tekrarlarken, işkencenin yaygın bir şekilde devam
etmesi ve bu konuda etkin önlemlerin alınmaması hükümetin tutumundaki
samimiyeti tartışmalı hale getirmektedir. AİHM’ de en fazla insan hakları
suçları işlemekle yargılanıp suçlu bulunan ülkeler sıralamasında Türkiye
birinci durumdadır. Türkiye’nin acilen sistematik veya bireysel her
nevi işkenceye son vermesi, işkence suçlularını cezalandırması
gerekmektedir.
SONUÇ
Tüm bu sorunlar çözülmeden Kürt sorunu
da çözülemez. Kürt sorunu tüm bunları kapsayan kompleks bir sorundur.
Kürt sorununu çözmek için sorunun
öncelikle doğru tanımlanması gereklidir. Sorunun temelinde modern ulus
devlet paradigması ve bu paradigmanın önerdiği uygulamalar yatmaktadır.
Ulus devlet anlayışı gereği, Kürt kimliği, diğer etnik kimliklerle birlikte
inkâr edilmiştir. Aynı mantık, sorunun çözümünü ise asimilasyonda,
sindirmede, yok etmede aramıştır ve bu gün de aramaktadır. Kürt meselesi,
devlet yetkililerinin ifade ettiği gibi PKK sorunu değildir. PKK ile
başlamayan bu sorun, aynı şekilde son yirmi yılın değil, cumhuriyetin
kurulduğu ilk yıllardan, hatta daha öncesinden beri, yani 80 yıldan fazla
bir süredir devam ede gelen bir sorundur. Sorunu PKK ile eşdeğer görenler;
sorunu görmeyi ve çözmeyi istemeyenlerdir. Zira gerek PKK gerekse diğer
etnik örgütler sorunun doğurduğu bir sonuçtur. Aynı şey göç, terör, geri
kalmışlık, fakirlik gibi sorunlar için de geçerlidir. Sorunun kaynağı, Kürt
kimliğini bugün bile kabule yanaşmayan inkârcı devlet uygulamalarıdır.
Bu güne kadar Kürt sorunu diye bir
sorunun var olmaya devam etmesinin, çözümsüz bırakılmasının nedeni
Kürtlerin kendileri değil, sürdürülmekte olan inkârcı devlet politikasıdır.
Kürt sorunu hep baskı politikası ile çözülmek istenmiştir. Fakat Kürt
sorunu; sürgünler, isyanlar, yakılan köyler, faili meçhuller, yitirilen
binlerce can, göç ettirilen yüz binlerce insan sorunlarıyla ortada duruyor.
Göç, köye dönüş, fakirlik, işsizlik,
silahlı örgütler, koruculuk, mayın, göç alan şehirlerin kentsel ve
toplumsal dokusunun bozulması, ahlaki ve kültürel yozlaşma gibi Kürt
sorununa bağlı ama artık bağımsızlaşarak ayrı ve karmaşık devasa bir sorun
yumağı halini almıştır. İyice bilinmelidir ki tüm bu sorunlar da Kürt
sorununun kalıcı ve sağlıklı çözümüyle çözüm şansı bulabilecektir.
Yıllarca süren çatışma ortamı insanımıza
acıdan ve yıkımdan başka bir şey getirmemiştir. Bu acı deneyimler Kürt
sorununun savaş, şiddet ve çatışmalarla çözümlenmeyeceğini göstermiştir.
Tek ırk, tek dil, tek kültür mantığından
vazgeçilmedikçe çatışmaların önü alınamaz. Bir örgüt gider diğeri gelir ve
yakın tarih de bunun göstergesidir. Kürt sorunu güce dayalı askeri
yöntemlerle çözülecek kadar yüzeysel, basit bir sorun değildir. Askeri
yöntemler sorunu derinleştirmekten ve ölçüye vurulmaz can kaybından, yüz
milyarlarca dolarlık mali kayıplardan başka bir işe yaramamıştır ve
yaramayacaktır. Kaldı ki askeri oligarşinin soruna yaklaşımı Genel Kurmay
Başkanının Kürtler için kullandığı “sözde vatandaş” ifadesinden
pekâlâ anlaşılmaktadır. Bu söylem, Kürtlerin yaşama hakkının, konuşma
hakkının, yasalar karşısındaki eşitliğinin de sözde olduğunu düşündürüyor.
Bu nevi söylemler Kürt sorununu çözmeye değil halkları tahrik etmeye ve
sorunu azdırmaya yarar. Özellikle çatışmaların arttığı bir dönemde, ırkçı
kışkırtmalarla savaş çığırtkanlığı yapan ve bundan siyasi ve mali rant elde
eden savaş baronlarının işine yarar.
Trabzon ve Sakarya’da yaşanan linç
girişimleri, Konya, Mersin, Eskişehir ve Yalova illerinde yaşanan toplumsal
çatışmalar ve gerginlikler bu kışkırtmaların sonucudur. Bu sürecin son
vakası da Van’da yaşanmıştır. Görüşleri ne olursa olsun evlatlarının
cenazelerini dini inançlarına göre gömmek herkesin hakkıdır. Bu haklı
isteğe jandarmanın, göstericilerin üzerine ateş açarak cevap vermesi, bunun
sonucunda on dokuz yaşındaki bir gencin (Fahrettin İnan) yaşamına son
verilmesi kabul edilebilir bir durum değildir.
Bizler Kürt sorununun nihai, adil ve
kalıcı çözümünün İslamî ilkelerin hayata geçmesiyle, İslam adaleti ve kardeşliği ile
ulusalcılığa karşı ümmeti esas alan bir sistemle çözüleceğine inanıyoruz.
İslam, dilleri ve renkleri Allah’ın ayetlerinden sayarak, bunlardan
dolayı bir ayrıcalığın olamayacağını göstermiş, bunların hayata yansıması
olabilecek her hakkı teminat altına almıştır.
Modern Devlet paradigmasından yansıyan
ulusçu yaklaşımlar ile bu sorun çözülemez. Kürt ulusçuluğu ile Türk
ulusçuluğu bizim açımızdan aynıdır, aynı sonuçları doğurur ve kabul
edilemez. Her ikisi de sorunu değil toplumsal bağları çözücü özelliktedir.
Yaşanan acı tecrübeler bizi doğrulamaktadır. Ne devletin önerdiği ne de
PKK-Kongra-Gel’in
geçmişte ve şimdilerde önerdiği çözümler bizim için adil, reel ve kalıcı çözümler değildir.
Bizler bir an önce çatışmaların
karşılıklı olarak durdurulmasını, yaşanan acılara yenilerinin eklenmemesini
ve sorunun kalıcı çözümü için doğru adımlar atılmasını istiyoruz.
İnsan hakları ihlallerini şiddetle
kınıyor, mazlum Kürt halkının yanında yer almaya bu arada gelişmeleri takip
etmeye devam edeceğimizi ifade ediyoruz.
Irkçılığa ve ulusçuluğa karşı Yaşasın
İslam Kardeşliği
Özgür-Der
Diyarbakır Şubesi
|