Paralel Zamanlarda Önde'n Gidenler 19: SEDAT ALOĞLU?!

242 views
Skip to first unread message

Hayrullah Mahmud ÖzgürTÜRK

unread,
Jan 28, 2014, 5:02:50 PM1/28/14
to Hayrullah Mahmud ÖZGÜR, Cemil Kıvanç, oybi...@googlegroups.com, cumhuriye...@yahoogroups.com, Fikrin VarMi, Istiklal Türker, ÿfffffffffffdzzet emre aygen, mustafa altinay, Umut SARIER, Tarik Atan, serdar usta, Serdar Demir, Serdar Demir, zeynepay...@mynet.com, erdenk...@yahoo.com, Yusuf Demir, Hicran Karabudak, Mehmet SÖKMEN, serdar unsal, Ender Arıhan, adnan ışık, B-Y B-Y, mirac...@gmail.com, Emre KULCANAY, Dursun YASSIKAYA
Paralel Zamanlarda Önde'n Gidenler 19: SEDAT ALOĞLU?!

TÜRKİYE’NİN AVRUPA BİRLİĞİ SERÜVENİNDE ÖNEMLİ KİLOMETRETAŞLARINA ŞAHİTLİK EDEN SEDAT ALOĞLU’NUN BAŞARI SIRRI: “YAŞADIKLARIMDAN HİÇ PİŞMAN OLMADIM!”

Mecidiyeköy’de, Stad İşhanı’nın 8. Katında Feniş Şirketler Topluluğu Başkanı Sedat Aloğlu ile laflıyoruz...
Bir yandan purolarımızı içip, diğer yandan da kahvelerimizi yudumluyoruz...
Aloğlu ile sohbet ederken aklıma “CNBC 24/7” isimli kitapta yer alan bir pasaj geldi. Kitapta Barbara Rockefeller, “Borsa’da başarının sırrı, en düşük fiyatta alıp en yüksekte satmakta değil, önemli olan büyük kayıplar vermemektedir” diye yazıyordu.
Aloğlu da Türkiye’nin Avrupa Birliği serüvenini bu çerçevede değerlendiriyordu. Yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen bu yolculuğun devam etmesi gerektiğinin altını çiziyor.
Bir dönem milletvekilliği de yapan, İKV’nin eski Başkanı Aloğlu ile iş yaşamından Parlamento sıralarına dek uzanan yoldaki önemli kilometretaşlarını konuştuk...
Sedat Aloğlu’nun Türkiye’nin yakın geleceğine ışık tutan sözlerini  aynen yansıtıyorum…
MİLLİYETÇİ RUHLA YETİŞTİM
Annem de babam da Şanlıurfalı...
Annem, ailesi ile birlikte 2 ya da 3 yaşındayken İstanbul'a gelmişler.
Babam ise lise eğitimi dolayısı ile Urfa'dan ayrılmış. O da 1940'lı yıllarda İstanbul'a gelmiş.
1940'lı yılların sonunda işadamlığına başlamış.
Ben 1950 İstanbul doğumluyum. 1950'li yılların iş yaşamının şartları içinde başarılı olmuş bir babanın yanında yetiştim.
Babam bize her zaman tevazuyu ve ölçüyü aşıladı. Her zaman zor durumda olan insanları unutmamamız gerektiğini bize öğretti.
Bu öğretiyi yaşamımın her döneminde hissettim.
Ayrıca babamın bir başka etkisini de hissediyorum yaşamımda.
İlkokulu bitirdikten sonra, ortaöğrenimime İstanbul Lisesi'nde başladım. Sayın Mesut ve Turgut Yılmaz'ın babası ile babamın Beyazıt'tan bir tanışıklıkları var. Onların ikisi de Beyazıt’a mukim
işadamlarıydı. Oğullarımızı yabancı eğitime açık olan milliyetçi bir okulda yetiştirelim demişler. Bunu bana 5 yıl önce Turgut Yılmaz söyledi, "Sen bilmez miydin?" dedi. Onun için bizi sadece İstanbul Lisesi'nin sınavlarına sokmuşlar. O tarihlerde Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı yabancı dilde eğitim veren üç tane okul vardı, birisi Galatasaray Lisesi'ydi, diğeri Kadıköy Maarif ve İstanbul Erkek... Hem Almanya profilinin 1960'lı yıllarda dominant olmaya başlaması, Almancanın önem kazanmaya başlaması, ama aynı zamanda Maarif okulu olması...
İstanbul Lisesi'nin, o tarih itibariyle değerlendiremediğim ama sonradan baktığım zaman gördüğüm nisbi olarak daha milliyetçi bir yapıya sahip olduğudur.
Ben tercihimizi niye İstanbul Lisesi'nden yana kullandık bilmiyordum.
11 yaşında o günün şartlarında ebeveynler tarafından yönlendirilen bir dönem yaşıyorduk Sadece İstanbul Lisesinin imtihanına girdim ve kazandım.
İstanbul Lisesi'ndeki yıllarımız yatılı geçti. Yatılı okumanın getirmiş olduğu çok güzel anılar da var tabii. Çok sıkı dostluklar kuruldu o dönemde. Tabii yatılı okulların vermiş olduğu bir özellik bu. Ayrıca kendi ayaklarınızın üzerinde durmayı öğreniyorsunuz.
Evle ilişkinizi kesip, kendi ayaklarınızın üzerinde durmayı öğreniyorsunuz. Bizim zamanımızda yatılı okul demek, pazartesi sabahı evden çıkıp, cumartesi öğleden sonra eve dönmek demekti. Şimdiki gibi değil.
İYİ BİR BASGİTARİSTTİM
İstanbul Lisesi'ndeki önemli bir anım da halen rekoru egale edilememiş olan bir müzik başarısına imza atmış olmamızdır. O tarihlerde Milliyet gazetesinin çok popüler olan "Liselerarası Hafif Batı Müziği Yarışması" vardı.
Ankara Jürisi'nin aşırı taraf tutması sonucu biz ikinci olduk; ama bütün seyirciler kabul etti ki, İstanbul Lisesi daha popüler ve çok daha başarılı oldu. 
Ben o yarışma sırasında göze çarpan bir basgitarist oldum.
Okul yıllarıma dair benden öncesinin ve benden sonrasının hatırladığı bir profildir bu.
Ama o dönemde müziği aktif olarak bıraktım. Belki de çok başarılı olmanın getirdiği bir şeydi. Bu nedenle profesyonel teklifler aldım. Cem Karaca ile birkaç konser yaptık. Durul Gence grubunu beş kişiden on kişiye çıkarmak için çalışma yapıyordu. Durul Gence teklif etmişti, ben de o tarihlerde bir karar aşamasına geldim. Eğer bu işe girersem tahsil hayatım bundan etkilenecek.
Babam da "Oğlumun gerekli eğitimini yapıp bir işadamı olarak hayata devam etmesini arzu ediyorum" diyordu.
Birkaç tane gitarım vardı, muhakkak bir aksilik olur düşüncesiyle, hepsini elden çıkardım. Bulaşmamak için o tarihten bu yana iyi bir müzik dinleyicisi olarak devam ediyorum yoluma.
İstanbul Lisesi'ndeki en önemli anılarımdan biri de budur.
İŞADAMI OĞLU GİBİ YETİŞTİM
İşadamı olmak istediğim için de o tarihlerde popülerliği yeni başlamış olan İstanbul Üniversitesi'nin İşletme Fakültesi Üniversite imtihanlarında ilk tercihim oldu.
Ama üniversiteye başladığım andan itibaren, babamın ortaokul lise yıllarından başlayarak yazları "İşadamının oğlu işi tanıyarak büyür" düşüncesi ile ben bir yandan üniversitedeki derslerimi takip ettim, bir yandan da Feniş'te çalışmaya başladım.
İşletme okuduktan sonra “master” yapmak için iki sene Amerika'da bulundum. Evliliğim de o zamana rastlamaktadır. Bir yılı yalnız, ondan sonraki dönemi evli olarak devam ettim.
UZUN VADEDE HERKES ÖLÜR
26 yaşında evlendim.
Benim eşime yaptığım teklife göre evliliğimiz çok daha uzun bir vade alacaktı. Master yapacaktım, "Doktoramı, askerliğimi yapayım ondan sonra evleniriz" diye Yasemin'e teklif yaptım.
Meşhur iktisatçının söylediği gibi "Uzun vadede herkes ölür" düşüncesi ile bu programı çok öne çekmelisin dedi. O benim bu perspektifimi bir aya çekti.
Biz bu süre içinde önce nişanlandık, sonra da evlendik.
Daha sonraki dönemde Amerika'ya evli olarak gitmiş olduk.
Amerika'dan döndükten sonra da Feniş'te devam ettim.
Babam bana 1950'li,1960'lı, 1970'li yıllarda Türkiye'de belli bir ölçüde işadamlığı yapmış birisi olarak sanayiciliğin zorluklarından hep bahsetti. Babam sanayici oldu ama sanayiciliği tam benimsedi diyemem. Bu işin getirdiği yıpratmayı, acımasız olmayı o şairane tarafı ile pek kabul etmiş değildi.
Daha sonra 1970'li yılların ikinci yarısından itibaren, daha ziyade kendi sermayesi ve özkaynakları ile inşaatlar yaptı.
Feniş'te büyük bir hissedar olmasına rağmen, burada görev almadı, abilik rolünü üstlendi. Bir yön gösterici olarak görev aldı.
Bana 1970'li yıllarda "İşletme eğitimi gördün, altyapın müsait, inşaat işinde mi, müteahhit olarak değil, kendi kaynaklarınla inşaat yapan birisi olarak, bu çizgiyle sanayicilik arasında tercih yaparken çok dikkatli ol" dedi.
Çünkü Türkiye'de sanayicilik çok zor bir görevdir. Bunu tercih ederken de çok iyi düşün. Ben de burada baba olarak seni uyarma görevini yapıyorum dedi.
Ama ben sanayiciliği tercih ettim, gerek üretimi gerek dışa açıklığı bakımından. Feniş 1970'li yıllardan beri ihracat yapan bir firmadır. Onlar da üst üste geldi. O günlerden bugünlere geldik.
SANAYİCİLİK İÇİMDE VARDI
Ben babamın baskısından sanayiciliği tercih etmiş birisi değilim.
Demek ki, içimde bu varmış. Son 15 yılda çok çeşitli görevlerde bulundum, değişik sosyal görevlerde bulundum. Günün şartlarından dolayı siyasetin içerisine girdim. Demek ki sadece para kazanmak değil, belli bazı görevlerde hizmet yapmak istedim.
Türkiye'yi daha iyi noktaya götürmek için sadece kendi alanınızda değil, bunun dışında da çaba göstermeye yatkın bir yanım var.
Yurtdışına gittiğimizde işadamı olarak itibar görüyoruz; ama benim için itibar gümrükten geçerken gördüğüm itibardır. Ben pasaportumu gümrük memurunun önüne koyduğum zaman, o pasaporta gösterilen itibarı yükseltmektir önemli olan.
Yoksa iş ilişkilerimizden dolayı o ülkelerde el üstünde tutuluyoruz.
Bu tercih sonraki yıllarda da bu görevleri işlerimi ihmal etme pahasına kabul etmemde aile ve eğitiminin de etkisi olduğuna inanıyorum.
Babamın vefatı ertesinde şirketin diğer büyük ortak ailesi ile oturduk konuştuk.
Onlar benim altyapımın müsait olduğunu, burada da böyle bir ihtiyaç olduğunu, Feniş'in yönetiminin başına geçmemin daha doğru olacağını söylediler. Çok da ısrarlı oldular. Ben de bu konuda devam etmek için bir şartımın olduğunu söyledim. O da kurumsallaşmaydı. Burası bir aile şirketi gibi değil, bir kurum gibi yönetilecek. Kararlarımızı o şekilde alacağız. Hatta bunun ilk göstergesi olarak Yönetim Kurulları'na dışarıdan, hissedarlık endişesi olmayan kişileri aldık.
O günlerde başlayan mesela bir Bülent Çorapçı, bugün hala bizimledir. Yönetim Kurulu’muzda görev yapar. Tanışmamız da öyle olmuştur.
DOĞRU TERCİH YAPTIM
Mastırı bitirdikten sonra biraz daha okumak istedim.
Feniş'te çalışırken İstanbul Üniversitesi'nin İşletme Fakültesi'nde
Doktora yapmak istedim. Devam ettim. Tez yazma safhasında da konum Türkiye'nin dış ticareti ve dışa açık bir Türkiye üzerineydi. İhracat nasıl artırılır, Türkiye dışarıya daha fazla nasıl açılır, Türkiye daha liberalleşir. Ben bu tezimi babamın vefatından dolayı bitiremedim.
O günlerde Özal'lı yıllar başlamıştı ticarete açık bir şirkette birkaç yıl tecrübe, işletme mastırı Amerika'da ve Türkiye'nin liberalleşmesi konusunda doktora çalışmasını yapmış olan bir kimse olarak Özal beni de mimlemişti. Ortağım Mustafa Kalaycıoğlu ile de tanışırlardı, "Senin bu ortağında iş var, bunu bırakma. İyi bir arkadaş. Çok şey de biliyor" demişti. 
Partiyi kurarken de bana ısrar etti sayın Özal, "Senin gibi genç insanlara ihtiyaç var. Seni de aramızda görmek isterim" dedi. 
Ama babam daha yeni vefat etmişti ve ayrıca da siyasi bir ihtiras ve niyetim de yoktu. Benim amacım da çeşitli fahri görevler yapmak ve işimle kendimi ispat etmekti. O dönemde doğru bir yerde olduk. Bu bir şans. Bu kendisini sonuçlarda gösterdi.
Biz 1980 yılının başında yaklaşık 200 kişi istihdam eden netice itibari ile bir tek şirketten 1987 yılında1000 kişiye ulaştık.
Birkaç sektörde faaliyet gösterir olduk. Beş tane de sanayi tesisimiz oldu. Bu hızlı büyümemiz 1981 ile 87 arasına denk gelir. 1987 yılından itibaren sivil toplum örgütleri görevleri başladı.
ŞÖVALYE GİBİ DAVRANDIM
İSO Yönetim Kurulu Üyeliği, Türk Amerikan İş Konseyi Başkanlığı, Alüminyum Sanayicileri Derneği Başkanlığı, DEİK Yürütme Kurulu Üyeliği...
Yani ciddi anlamda dört tane büyük karpuzu iki koltuğun altına sığdırmaya çalıştık, 1986'dan itibaren.
Ben bu tarihten sonra 2000 yılına kadar işlerimi ikinci plana attım.
Atmak mecburiyetinde kaldım. Çünkü bu görevler çok zaman alan görevler. Bu tip görevlere girdiğimiz zaman da kendi işimizi ikinci plana bırakan bir yapıya sahibiz.
Bu romantik biraz da şövalye bir davranış. İşdünyasında buna ne kadar yer olup olmadığı da tartışmalı.
Gençlere yaşadığım tecrübelerden çıkardığım sonucu nakletmem gerekecekse, kesinlikle işinizi ihmal etmeyin diyeceğim. Bu tip görevlerde bulunmak muhakkak iyi güzel ama ya bu görevleri kabul etmeyin veyahut da o görevlerin çapı sizin işinizin ihtiyacı olan zamanı kısıtlamaması gerekir. Netice itibariyle sizin adınız işadamı, geçiminizi oradan sağlıyorsunuz.
Sorumluklarınız var, hem yanınızda çalışanlarınıza hem de kendinize karşı. Dönüp geriye baktığım zaman, orada bir miktar romantizm görüyorum. O kadar vakti sosyal görevlere ayırmak doğru muydu bilmiyorum. Çünkü biz o büyümeyi devam ettiremedik. Ama o görevler devam etti.
SOSYAL GÖREVLERDEN KAÇMADIM
Odalar Birliği'nin benim bu derece sosyal işlere boğulmamda ciddi vebali var diye düşünüyorum. Beni Türk Amerikan İş Konseyi'ne baskı yaparak koyan, o zamanki TOBB Başkanı Ersin Faralyalı'ydı. Bir gün kendisinden çok heyecanlı bir telefon aldım. Avrupa'nın başka bir ülkesindeyim, Ersin Bey de Almanya'daymış. Dedim Ersin'e bir şey mi oldu. Çünkü bana not bırakmış, Sedat mutlaka bana ulaşsın diye. Merak ettim kaza mı geçirdi, beni de en yakın yerde görerekten hemen gidip baksın diye düşündüler, aklımdan bu geçti.
Sonra Ersin Faralyalı bana dedi ki "Türk Amerikan İş Konseyi'ni kurduk, ben geçici başkanlığını aldım. Sedat senin bu görevi almanı istiyoruz. Bu bir görevdir. Burada da atama yapılır. Görevdir, o görevlerden kaçmak olmaz. Buna benzer bir ikinci olay da çok sevgili bir başka dostum Yalım Erez tarafından yapıldı. Bir gün Amerika'dan bir iş seyahatinden döndüğümde, 1990 yılının Haziran ayıydı galiba. Sabahleyin uçaktan inmişim, "Hemen İKV toplantısına gel" diye; Yalım Bey'den bir mesaj aldım. Apar topar gittim toplantıya. İKV'nin Yönetim Kurulu'na koymuşlar beni. Sedat nasıl görevlerden kaçmaz diye. Çünkü Jak Kamhi "Bu benim son son dönemimdir" demiş. Bunun üzerine sormuşlar bunu bırakınca bu görevi kim götürür diye, "Hadi Sedat götürsün" denilince bu görev de bana verilmiş oldu.
Böylece iki farklı TOBB Başkanı'nın kararı ile yaşamımda önemli değişiklikler oldu. İKV'deki görevim de yaşamımda önemli bir değişikliğe sebebiyet vermiştir.
TARİHİ TAVIR ALDIK
1991 yılının sonuna kadar Türkiye'de Gümrük Birliği konusu adeta dondurucuya girmişti. 1992 yılından itibaren Gümrük Birliği tartışmaları başladı. 22 yıllık dönemin sonu 1995 yılına denk
geliyordu. 
"Türkiye Gümrük Birliği'ne girecek mi girmeyecek mi?" ile ilgili biz çok ciddi tartışmalar yaptık. Tüm işdünyası ile biraraya geldik.
Türkiye'nin sanayisinin bundan zarar göreceği, zorlanacağı çok açık olmasına rağmen, Türkiye'nin çağdaşlaşma yolunda Gümrük Birliğine tam gaz devam kararı aldık Avrupa Birliği'ne tam üyelik yolunda önemli bir aşama olduğu için bu karar alınmıştır.
Yine bir tesadüf, Sayın Turgut Özal'ın vefatı ve Süleyman Bey'in Cumhurbaşkanı olması, Tansu Çiller'in Başbakan olmasını beraberinde getirdi. Çiller o gün Gümrük Birliği ve Avrupa Birliği ile ilgili olarak ortaya çok net tavır koydu. Ben de bu siyasi iradenin yaratmış olduğu ortam içinde tamamen işleri bırakıp, eskiden ayırdığım günde birkaç saati de bir yana bırakıp, full-time İKV Başkanlığı yaptım. 
Bu görev başarı ile sonuçlandı. Hedefe ulaşma bakımından.
Bu dönemde yapılan erken seçim ve yaratılan o anafor bizi de siyasetin içerisine çekti.
SORUMLULUKTAN KAÇMADIM
Bu sadece Gümrük Birliği'nin getirdiği popülerite değildi.
Hatırlarsanız Tansu Çiller'in o dönem siyasette bir değişim rüzgarı estirelim, işdünyası ve sivil toplum örgütleri gelin bunu hep birlikte değiştirelim, dediği günlerdi.
En büyük değişim isimler bakımından, yüzler bakımından DYP'de olmuştur. Bir Gencay Gürün, Yalım Erez, Jefi Kamhi'den, Mehmet Ağar'a ve bana dek çok geniş bir yelpazede isimleri biraraya topladı. Bu başarılı oldu olmadı bu ayrı bir tartışma konusu.
O dönem Refah Partisi'nin sisteme entegre olması dönemiydi. Böyle bir iktidara biz DYP olarak hazırlıklı değildik. Refah da aynı zamanda iktidara geldiği vakit ne tür davranışlarda bulunması gerektiği konusunda tam hazırlıklı değildi. Ekonomik bakımdan kötü olmayan bir performans göstermemekle beraber, toplumun sosyal duyarlılıklarını dikkate almayan bir yönetim tarzından dolayı başarılı olunamadı. Olan olaylar da ortadadır. Yakın tarihimizde olduğu için herkesin hafızasındadır. O dönemin getirmiş olduğu fırtına, benim ve benim gibi birçok değişim arzusundan yola çıkarak, ülkeye bir şeyler yapmak için girmiş isimleri siyasetten dışlamış oldu.
Siyasete girmek bana çok büyük bir hayat tecrübesi oldu.
Bunu inkar edemem. Sadece milletvekili olduğum dönemde değil, İKV Başkanlığı ve bütün sivil toplum örgütlerindeki görevlerim bana çok onur kazandırmıştır. Manevi yönü çok ama çok büyüktür. Yani birkaç tane çerçevesi olmayan diplomadır bunlar.
ETİK KURALLARA ÖNEM VERDİM
Yalnız politikaya girmek işyaşamıma çok büyük etki yaptı. Büyümemiz durmuş olduğu gibi Türkiye 1990'lı yıllarda birkaç tane kriz geçirdi. 1991'de 1994'te kriz geçirdi. 1994 krizinde, kaptan köşkü boştu. O sırada ben Avrupa'nın birçok şehrinde dolaşıp Türkiye için lobi yapıyordum. Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne alın diye. Kaptansız bir tekne fırtınalı bir denizde mutlaka ciddi bir zarar görür. Benim iş yerimde bundan ciddi zarar görmüştür. Siyasete girdikten sonra da etik anlamda iki görev birbirini etkilememesi için Holding'te Yönetim Kurulu Üyesi olarak kaldım. "15 günde bir gelir toplantı yaparız, onun dışında benim aramam, günlük yönlendirme yapmam yasaktır" diyerek bütün yöneticilik görevlerinden ayrıldım. Bu davranışımı Allah bilir, o dönem benimle çalışan arkadaşlar bilir, bizimle çok yakın çalışan üçüncü kişiler bilir.
Charli'nin Melekleri'ndeki patron gibi.
Bir Charli var, ama gözükmüyor. Charli ortada gözükmüyor. Tüm şirket çalışanları bekliyor ki Sedat Aloğlu bir şey söylesin. Oysa ölmüş olsam herkes kendine göre bir yön tayin edecek. Ama Charli bir gün geri dönecek, çünkü Charli siyasetçi değil. O zaman herkes Charli bu işe ne derdi diye düşünüp, kesin kararı almıyor, ama Charli'den de bir ses çıkmıyor. Bu sendrom şirkette patinaja sebebiyet verdi.
Bu da işlerimde zarar görmeme yol açtı.
PİŞMANLIK DUYMADIM
Yalnız bundan pişmanlık duymuyorum. Kaderci bir insanım. Şunu kazandım, şunu kaybettimin ötesinde Ersin'in verdiği görev, Yalım'ın verdiği görev ve politikaya girişim bunların hepsi kaderin size çizmiş olduğu bir yaşam...
Elinizden geleni yapacaksınız, ama bir yerden sonra inanacaksınız.
Demek ki sizin hayatınızda bu çizgiler olacakmış. Bu yaşadıklardımdan pişmanlık duymuyorum.
Siyasette dışarıdan bakıldığında bir şeyler yapamadık gibi gözüküyor.
Ben kendime siyasette bir misyon biçmiştim.
Yılmaz ailesi de bir yakınlığımız var. Mesut Yılmaz da okuldan abim olur. Uzun yıllardır devam eden bir yakınlığımız var. Tansu Çiller ile 1980'li yılların sonunda tanıştık. Çok sık olamamakla beraber seviyeli bir dostluğumuz oldu. Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı ve Başbakanken ben de İKV'nin Başkanı'ydım.
Çok ortak paylaştığımız şeyler oldu. Bana karşı çok açık davrandı.
Kendi kendime dedim ki, bu iki partinin ve liderin arasında naçizane bir görev yapabilirim. Nitekim yaptım da. Anayol'un kurulmasında da yaptım. Hep uzlaşmacı ve sırdaş bir dost olarak üzerimize düşen görevi yaptık. Ama devam etmedi. Belki de yapı buna hazır değildi.
Refahyol'un zararlarını minimize etme yönünde de epey görev yaptım. 28 Şubat'ın sonuçlarının daha sert olması yönünde çok çabalarım oldu. O dönemin perde arkasındaki aktörleri de bilirler.
Mao'nun dediği gibi "dönemi değerlendirmek için daha çok erken." Ben o dönemin izlerini zihnimde ve vicdanımda taşıyorum.
POLİTİKADA BİR ÖNYARGIYI KIRDIM
Parlamento içindeyken görev teklif edilince "Bakanlık için çok erkendir" diyen galiba Türkiye de belki de tek kişiyim. 
Bunun yakın şahidi Sayın Mesut Yılmaz ile Sayın Tansu Çiller'dir. İlk Anayol Hükümeti'nde listeden ben kendi adımı sildirdim. Siyasete yeni girdim. Prens damgasını da almak istemem. Türkiye'de siyaset bakanlık için yapılır anlayışını bizim gibi kişilerin kırması gerekiyor, diyerek ben bakanlık yapmak istemiyorum, beni affedin diyerek affımı istedim. Bunun bir şahidi de Zafer Mutlu'dur. Daha kabine açıklanmamıştı. Zafer Mutlu bunu öğrendiği zaman, sabahın köründe beni buldu ve dedi ki, "Ben bir gazeteci olarak Türkiye'nin şartlarını çok iyi bilirim. Sen bu şartların ötesinde bir şey yapıyorsun."
Bende "Değişim için buradayız" dedim. Nitekim bir milletvekili olarak yasama tarafındaki her türlü görevi yaparız dedim. Dışişleri Komisyonu Başkanlığı yaptım, gerek Anayol, gerekse Refahyol döneminde.  Parlamento'da da iyi işler yapılabileceğinin iyi örneklerini ortaya koymaya çalıştım. 
Bağımsız kaldığım dönemde de bütün Parlamento'daki arkadaşlarım da bilirler, bir kenarda oturmadım, bütün ciddi konuları, siyasetin yenilenmesi, Doğu ve Güneydoğu gibi birçok konu hakkında devamlı bir şeyler üretmeye Parlamento'ya bir şeyler sunmaya çalıştım.
TECRÜBELERDEN DERS ALDIM
Parlamento'nun içindeki beş partiden de ve onların yönetim kademesinden de siyasete devam konusunda teklif aldım. Merkez sağ görüşe sahip olmama rağmen. Bu da Parlamento'daki profilimizin iyi olduğunu gösteriyor. Ama ben işlerimi bir dönem daha bırakmak istemedim. Kazandığım tecrübeyi bir dönem daha değerlerdirebilirim. Bu 10 sene sonra olabilir. Şartlar müsait olursa Türkiye'ye siyasette tekrar hizmet etmek isterim. Bu gerçekleştirebilir mi onu bilmiyorum. 
İşadamı penceresinden bakıp Parlamento'ya yönelik yaptığımız kritiklerin de aktif politikanın içindeyken tam gerçekçi olmadığını da gördüm. Söylenildiği kadar da kolay olmadığını gördüm.
Türkiye'de 20 yaşının üstündekilerin eğitim düzeyinin 4 veya 5 yıl olduğunu söyleyen araştırmalar da var.
Bu rakamların da yüksek standartlarda siyaset yapmaya izin vermediğini popülist olmak zorunda kaldığınızı belki tabirim sert bir tabir olacak ama siyaseti yozlaştırdığını görüyoruz.
Benim bir avantajım oldu. Ankara'ya giderken dönüş uçak biletim cebimdeydi. Kendisini tamamen siyasete angaje edenler, o koltuğu muhafaza edebilmek için popülizm yoluna sapıyorlar. Bunu siyasetçinin günahı mı yoksa toplumun realitesi olarak mı değerlendirmek lazım. Böyle bir gerçek de var. Türkiye'de şartlar bu...
Siyasetçiye artık eskisi kadar kızamıyorum. Çünkü işin mutfağına girdim. Birçok olaya tanıklık ettim. Çünkü aktif politikaya atılana dek siyaseti misafir odasından tanıyordum. Kim derse ki hayır, canım ben biliyorum, eksiktir.
Siyasetin içerisine girmedikçe, oradaki iktidar oyununu birebir yaşamadıkça bunu anlamanız mümkün değil. Biz o dönemde çok yoğunlaştırılmış bir eğitimden geçtik.
Bundan sonraki yaşamımda artık sadece işim ve ailem var...

NOT. Bu söyleşiler AKP iktidara gelmeden önce (2000 - 2002 arasında) yapılmıştır.
29 Ocak 2014, Çarşamba
Hayrullah Mahmud
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages