Önceki ileti içeriğindeki yazım teknik bir aksamayla eksik yer almış.
Uyarı üzerine, "ŞAH NASIL GİTTİ,HUMEYNİ NASIL GELDİ?" başlıklı eski tarihli yazımı yeniden yolluyor, özür dileyerek saygılar sunuyorum.
Bahattin Aslan
*
12/2/2008 - İRAN:ŞAH NASIL GİTTİ,HUMEYNİ NASIL GELDİ?UYARILARIN
ANIMSATILMIŞLIĞINI ANIMSATMAK SIK SIK TEKRARLANIYORSA DAHA ZAMANIMIZ VAR
DEMEKTİR!..
Ekteki anımsatma bunlardan sadece bir tanesi...
Yıllardır
uyarılar sürüyor, sürdürülüyor...
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal
yıllardır uyarıyor.
Türbanın TBMM'de anayasal değişikliğe milletin
sırtına saplı bir hançer gibi konu edildiği son birleşimlerde ve
oylamalarda da CHP Genel Sekreteri Önder Sav, Grup Başkan vekilleri
Kemal Anadol, Kemal Kılıçdaroğlu ve Hakkı Süha Okay ile kadın
milletvekilleri Bihlun Tamaylıgil,Canan Arıtman ve Nesrin Baytok
uyardılar, uyardılar, uyardılar. Önder Sav, hasadı üleşmek yolunda haşat
olacaklara da özel göndermelerde bulundu.
Yanı sıra ülkenin hemen
her yanında toplantılarda, açık oturumlarda, miting alanlarında yer
yerinden oynadı ama AKP iktidarı burnunun doğrultusunu değiştirmedi. Ne
de olsa MHP'yi stepne olarak kullanmayı garantilemişti.
MHP'nin kimi
yorumlara göre, nasıl olsa Anayasa Mahkemesi'nden dönecek bir girişimin
mağduriyetten doğacak hasadını üleşme "uyanıklığı"nı göstermek akılcı
tutumdu!
Oysa, MHP'nin türban üzerinden siyasal ranta soyunduğu,
inanç tacirleriyle aynı yola düştüğü açıktı.
Yargı ve üniversite
çevrelerinden, toplumun sağduyu sahibi tüm kesimlerinden sözcüler
uyarılarını sürdürdüler, AKP'ye de, MHP'ye de kâr etmedi.
Uyarıları
dikkate alacaklarına uyaran kuruluşlardaki yandaşlara yaptırdıkları
açıklamalarla havayı iyice gerdiler, toplumu kutuplaştırdılar.
Etnik
ayrılıkçılık ve dinsel gericilik emperyalizmin bölgesel projelerinde
sürdürülen figüranlıkta rollerini "itişe kakışa"
sürdürmekteydiler.Sırayla sahne alıyorlardı.
CHP'nin
ülkenin özellikle güneydoğusunda kangren haline gelen etnik sapmaya
çözüm önerilerini tazeleyerek tekrarladığı ve bunun toplumca geniş
destek bulduğu günlerde Madrid mikrofonlarından gündemi Türbana
çekiverdi başbakan.
Sürekli bir uydur kaydır süreci izletiliyor
yurttaşa.
Öyle bir çekiverdi ki, "milliyetci duruş"u, etnik
ayrılıkçılığın ve dinci siyasetin(Milli Görüş gömleğini çıkarmadıkları
anlaşılan) iştahına sunulmuş sofrada kaşık sallar bulduk.
Afiyet
olsun! Afiyet olsun ama, bu üçlünün kimin sofrasında çorba olduğunu Türk
Milleti görüyor ve Türk Milleti son sözünü söylemedi daha.
Perdenin
önünde, ardında başka başka projeler, tekliflerle, tasarılarla ülke
gündemine kazınıyor." Kim göre, kim duya!.." anlayışındalar.
Millet
bir gün mutlaka uyanır hesap sorar diyenlere yanıt dünden hazır: Kim öle
- kim kala."
Demek ki, millet gözünü
açmakta ve elini çabuk tutmakta bir zafiyet içinde olmamalı.Gün bu
uyuşukluktan derhal sıyrılma günüdür.
Tekraren belirtelim ki, şu
olup bitenlerin, yapılanların-edilenlerin, söylenenlerin içinde Türk
Milletinin son sözü bulunmuyor.
TÜRK MİLLETİNİN SON SÖZÜ İÇİN TIKALI
KULAKLAR AÇILIR VEYA AÇILMAZ!..
TATLI RÜYALARINDAN UYANIRLAR YA DA
UYANMAZLAR!..
TÜRK MİLLETİ SORUNUNU HUKUK İÇİNDE ÇÖZECEKTİR.
12
Şubat 2008
cumhuriyetciyiz.net***
Ekteki yazı içeriği bir
seminer çalışması için Prof. Fahir Armaoğlu'nun 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi
adlı eserinden yıllar önce çıkarılmış notlardan devşirilmiştir. İran'ın
daha sonrasına şimdilik gerek yok. Şu kadarını belirtmeden geçmek
olmaz: Türkiye İran değildir. Türk halkı da dindardır, dinine önem
verir, ibadetinin gereğini yapar ama Türkiye yolunu çizmiştir. Din
ayrıdır bizde, devlet işi ayrıdır. Din
Allah'la kul arasındadır ve bir inanç işidir. Kimse kendi inancını bir
başkasına dayatamaz, inancının gereklerini yerine getirirken başkasını
rahatsız etmez, başkasınınyardımına muhtaç olmaz, başkasının
engellemesiyle karşılaşmaz. Laiklik yurttaş için vazgeçilmez, olmazsa
olmaz bir modeldir. Dinin devlet işlerine, günlük sosyal yaşama
karıştırılması kesinlikle söz konusu edilemez. Türkiye, Laik,
demokratik, sosyal hukuk devleti uygulamalarıyla bu konuda gereken
olgunluğa ulaşmıştır. Bu değerlerle oynamak isteyenler Cumhuriyet tarihi
boyunca şurada- burada ortaya çıkmışlardır. "Şanslarını" denemişlerdir,
derslerini almışlardır. Hatta iktidar bile olmuşlardır ama bu milletin
Atatürk'ten miras ve çocuklarına emanet edecekleri Türkiye
Cumhuriyeti'nin temel değerleriyle oynamanın, buna kalkışmanın
yanlışlığını acı tecrübelerle öğrenmişlerdir. "tecrübelerden"
çıkardıkları
"ders"lerle milleti bir süreliğine kandırabilenler-değiştik diye ikna
edenler o geçici süre zarfında iktidar koltuğuna oturduklarında bile
Atatürksüz edememişlerdir. Başları sıkıştığında, her şeyin sorumlusu
saydıkları Atatürk'e sığınmak zorunda kalışlarını oturup adam gibi
değerlendirmek onların kendilerine düşer. Onların sığındıkları Atatürk,
bir despot, bir diktatör değildir. O Atatürk milletin bağrında taht
kurmuş saltanatsız bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı Atatürk'ten başkası
değildir. O Atatürk bir çağ, kültür, uygarlık değişimi olan Cumhuriyeti
saltanat ve hilafet artığı bir yok oluş, tarih sahnesinden siliniş
sürecini tersine işleterek kurmuş ve milletine sunmuş bir dehadır. O
koşullarda tarihin en kolay monarkı olabilecekken Cumhuriyeti ve
demokrasiyi işaret eden bir büyük devlet adamıdır Atatürk. Kendisine
sunulan Halifeliği de elinin tersiyle iten, laiklikte
sağlık ve esenlik gören sorumlu bir devlet adamıdır Atatürk. Malını
mülkünü Türk Milletine armağan etmiş bir yüce insandır Atatürk.
Atatürk'e doğrudan karşı çıkamayanların, devletin orasına burasına
sızanların elde ettikleri olanaklarla yeni mevzilere sızmak istedikleri,
mevzilerini genişletmek istediklerini görmüyor değiliz.
Bağımsızlığımıza dokunulamayacağını teşebbüs sahipleri ve dayandıkları
güçler göreceklerdir. Atatürk'ün 19 Mayıs 1919'da daha Havza'da iken
haykırdığı sözler daha şimdi söylenmiş gibi: "Sessiz, durgun baş eğik
kalmayınız. Uyanınız. Milli bağımsızlığımızı çiğniyorlar. Haklarınızı
savunmak için birleşiniz. Düşmanın karşısına dikiliniz. Toplantılar
yapınız. Mitingler düzenleyiniz. Sesinizi duyurunuz. Bütün dünyaya; "Ben
Türküm bağımsızlık bana Atalarımdan miras kaldı, Onu sana vermem." Diye
haykırınız." Bir sonraki yazıda
Türkiye'yi İranlaştırma yolunda adım adım sızmaların nasıl yapıla
geldiğine mercek tutulacak, sorumluluklarımıza işaret edilecek. 20 Mart
2007
***
Yazısına arşivden ulaştığımız yazı sahibinin kuşkusuz
toplumsal sorumluluklarımız eksenli paylaşımları olmuştur daha birçok
sorumluluk sahibi yurttaşımız gibi... Ama 22 Temmuz 2007 seçimlerinin
ortaya çıkardığı tablo bu konulardaki hassasiyetlerin ya
algılanmadığını, ya da yeterince paylaşılmadığını gösteriyor.
Özellikle
CHP Genel Başkanı Deniz BAYKAL'IN 2005 YILI TEMMUZ AYINDA, YAKLAŞAN
BÜYÜK TEHLİKEYE KARŞI TÜM HALKI GÖREVE ÇAĞIRDIĞI KONUŞMASINI DAHA DÜN
GİBİ ANIMSIYORUZ VE İÇİMİZ SIZLIYOR. DENİZ BAYKAL'IN ÖNCEKİ GÜN YAPTIĞI
GRUP KONUŞMASINI DÜN SİZLERLE PAYLAŞTIK. DENİZ BAYKAL, BUGÜN DE NTV ÇOK
ÖNEMLİ DEĞERLENDİRMELERİNİ, SAPTAMALARINI PAYLAŞTI. İLK FIRSATTA NTV
SÖYLEŞİSİNE ULAŞIP
cumhuriyetciyiz.net okurlarının bilgisine sunmayı önemli bir sorumluluk
saydığımızı bilmenizi isteriz. saygılarımızla.
cumhuriyetciyiz.net***
ŞAH NASIL GİTTİ?-
HUMEYNİ NASIL GELDİ?Dünya 1980'li yıllara evirilirken Orta
Doğu bölgesinde çok önemli gelişmelerin ikisine komşumuz İran tanıklık
etti.
İran Şahı ve Monarşi devrildi, yerini Mollalar rejimi aldı.
Aynı
sırada yılları alacak Irak-İran savaşı başladı.
Bu çalışmada, daha
çok Şah'ın devrilmesi ve yerine Ayetullahlar-Mollalar rejimi kuruluş
sürecinin kaba bir fotoğrafı sunularak Türkiye'deki gelişmelerle
benzerliklere, karşıtlıklara dikkat çekilmek istendi.
İran'da
monarşinin gidişi tahminleri altüst ederek çok kısa sayılabilecek bir
zaman aralığında yaşandı. Olaylar çok hızlı gelişti.
1978 yılı
başında başlayan olaylardan hemen
bir yıl sonra İran Şahı tası tarağıtoplayıp ülkeyi terk etti.
Bu
hızlı finali doğru değerlendirebilmek için olayların akışını tek tek
gözdengeçirmekle mümkün olabilir.
Alt yapı olmadan hiçbir bina tesis
edilemez.
1967 Arap- İsrail savaşı sonrasında, Petrol İhraç Eden
Arap Ülkeleri, petrolü bir silah olarak kullanmayı kararlaştırmışlardı.
Fakat bunun yöntemi konusunda kafaları karışıktı.
Batı ülkelerini ve
ABD'yi petrol ambargosu ile sıkıştırmak ne kadar mümkün olabilirdi.
Üretimleri
petrole dayalı batı ülkelerini büsbütün kızdırmak yanlış olurdu.
ABD
ise zaten kendisi bir petrol üreticisi olduğu gibi, gerektiğinde
Endonezya, Nijerya ve Venezuela gibi ülkelerden rahatlıkla petrol
sağlayabilirdi.
Arap yarımadasından başka ülkeler de ABD ile temasa
geçebilirlerdi.
Sonuçta, üretici ülkelerin petrol satışından elde
ettikleri
gelirde bir düşmeyi göze alamadıkları için üretimi kısarak ambargo
uygulamak yerine petrol fiyatlarının yükseltme yolunu seçtiler.
1973
yılı Ocak ayında varili 2.59 dolar olan Arap petrolü, 1973 Ekiminde 5.11
ve 1974 Ocak ayında ise 11.65 dolara çıktı.
ABD kendi adına
endişe göstermese de Batı Avrupa ülkeleri, Japonya başlangıçta epey
paniklediler.
İş,
Orta Doğuya silah ambargosuna kadar vardı. Japonya daha farklı bir
tepkiyle neredeyse İsrail ile ilişkilerini kesme noktasına varmıştı.
Bu
arada Amerika, aba altından sopa göstermeyi de ihmal etmedi. Petrol
Üreten Arap Ülkelerinin uyguladıkları bu politika yüzünden Batı
ülkelerinin sanayi çökecek olursa Amerika Birleşik Devletleri'nin Basra
Körfezi bölgesine asker çıkaracağından bile söz edildi.
Petrol
üreticileri 1973 ve 1974'de yarattıkları bu şoktan sonra her altı ayda
bir petrolü zamlandırmayı da
olağanlaştırdılar.
Batı buna karşılık vermekte gecikmedi. İlk şoku
atlatan batılı sanayileşmiş ve gelişmiş ülkeleri petrol alımında
karşılaştıkları zamlı fiyatlarla girdileri arttığı için ürettikleri her
mala zam yaparak denge sağlama yolunu tuttular.
Böylece, petrol
zamcısı körfez ülkeleri, batı ülkelerinden aldıkları başta silah olmak
üzere tüm tüketim maddelerine daha fazla para ödeyerek kavuşabildiler.
Bir
anlamda onlar açısından değişen bir şey olmadı. Olan, Türkiye gibi
gelişmekte olan ülkelere oldu.
1974 Petrol Krizi İran
gelişmelerine de damgasını vurmuştur.
İran'da feodalite hüküm
sürüyordu. Ülkede hem büyük toprak sahipleri vardı, hem de topraksız 2
milyon aile yaşıyordu ülkede.
İran'da din faktörü her zaman etkin
olmuştur. Sosyal yapı içinde Ayetullahlar,Mollalar her zaman
ağırlıklarını hissettirmişlerdir.
Böyle bir yapıda
modern bir toplum yaratmak çok zordu.
Buna karşın, sivillerden ve
askerlerden oluşan bir aydınlar kitlesi de vardı.
Ama Şah Muhammed
Rıza Pehlevi bu aydın kitleyi kendisine bağlamıştı.
Şah'ın çizdiği
çerçevede bir modernlik yaşanabilirdi ancak. Şahın en büyük dayanağı
İran Ordusu idi.
Şah bazı reform girişimlerinde başarısızlığa
uğramıştı. 1960'ların başında giriştiği ama beceremediği Toprak Reformu
bu konuda başta anılır.
Yukarıda değinilen petrol fiyatları artışı
İran'ın petrol gelirlerini muazzam ölçüde arttırdı.
Petrol sayesinde
paraya boğulan İran Şahı, ülkesini bölgenin en büyük askeri gücü
yapmak
için Amerika'ya milyarlarca dolarlık silah siparişi verdi. Tüm Basra
Bölgesine
hâkim olmak istiyordu.
Askersel, ekonomik ve sosyal
alanda modernleşme çabaları batıyı örnek alarak ülkede
yaygınlaşıyordu.
1978
yılına gelindiğinde 50.000'i Amerikalı olmak üzere100.000 kadar yabancı
uzman çalışıyordu İran'da.
İran halkının giyimde-kuşamda-yaşamda
bunlardan etkilenmesi kaçınılmazdı.
Bu çağdaşlaşma ve modernleşme
görüntüleri başta mollaların ve onların etkisindeki din çevrelerinin
tepkisini çekiyordu.
Böylesi etkileşimlerin İran halkının geleneksel
toplum değerlerine ters olduğu işlendi.
Batıya yöneliş, milli ve
manevi değerlerden kopuş olarak yorumlanıp propaganda edildi.
Petrol
gelirlerinin yol açtığı zenginleşmeyle yıllık kalkınma hızı yüzde 10
oldu.
Sanayileşme şehirleşmeyi tetikleyince tarımsal üretim düştü ve
şehirlerde işsizyığınlar birikmeye başladı. Bunun ardından gıda
maddeleri ve lüks tüketim maddeleri ithalatı da arttı.
1978
yılında gıda maddeleri ithalatı 2 milyar doları, enflasyon yüzde 35'i
vurdu.
Kalkınma
hızı yüzde 3.5'a düştü. Sosyal ve ekonomik dengesizlik
dengesizliklerartmış, uçurumlar derinleşmişti. Toplam tüketimin yüzde
40'ı ülke nüfusununyüzde 10'una aitti.
Maddi imkân ve refah içinde
yaşayanlar Şah yanlıları idi. Ülkede rüşvet ve suiistimal ayyuka
çıkmıştı. Ülkedeki birçok büyük şirketin hissedarı olan Şah ve
yakınları,aile mensupları rüşvetle anılır olmuşlardı.
Şah karşıtları
için SAVAK korkulu bir rüya idi. Küçük büyük demeden tüm muhalefeti
acımasızca eziyordu.
Yeraltı faaliyetleri ve terörist faaliyetler de
aynı acımasızlıkla sahnedeydi.
Halk hızla cepheleşiyordu.
Solda
TUDEH Partisi, Mücahidin-i Halk, Marksist-Leninist Fedayin-i Halk gibi
kuruluşlar ile ortada Milli Cephe Kuvvetleri Birliği bulunuyordu.
Liderliği
Dr.Kerim Sanjabi ile Şahbur Bahtiyar tarafından yürütülen bu cephede
aydınlar ve öğrenciler önemli bir ağırlığa sahipti
ve temel amaçları şahın yetkilerini sınırlandırmaktı.
Profesör Mehdi
Bazergân'ın İslamcı karakteri ağır basan İran Kurtuluş Hareketi de
Milli Cepheye dahil küçük bir gruptu.
Solda ve ortada olan bu
grupların sağında ise İran'ın geleneksel Şii karakterine ağırlık veren,
Batı kültürüne kesinlikle karşı çıkan, İran'da İslam Hukukuna uygun
olarak şeriat devleti isteyen dinciler grubu vardı.
Bunlar
kanunların şeriata uygunluğunu denetleyecek 5 kişilik bir din adamları
heyeti oluşturulmasını istiyorlardı.
Liderliğini Ayetullah Ruhullah
Humeyni ile Ayetullah Sait Kasım Şeriatmedari (İran'daki Azeri
Türklerinden) yapıyorlardı.
Bunların arkasında 180.000 molla,
nüfuzları hayli geniş olan Bazaariler(Çarşı esnafı)vardı.
Endüstrileşme
ve şehirleşmenin büyük şehirlere göçle yığdığı işsizler ordusu da bu
mollalar grubunu destekliyordu.
Bu tablo
yaşanırken Humeyni neredeydi? Humeyni, Şaha karşı muhalefeti nedeniyle
1963 yılında iltica ettiği Irak'ta yaşıyordu. Kitleler üzerinde çok
etkiliydi.
1978 sonbaharında İran'da ayaklanmalar genişleyince
İran'ın isteği üzerine Irak,Humeyni'yi ülkesinden çıkardı.
1978
Ekiminde Paris'e geçen Humeyni karargâhını orada kurup ayaklanmaları
idareetmeye devam etti.
1978 Ocak ayında muhalefet ayaklanmaya
dönüştü. Kum kentinden Tebriz'e vediğer şehirlere sıçramasıyla bir yıl
boyunca hükümet kuvvetleri ile halkın çatıştığı bu ayaklanmada 2000 kişi
hayatını kaybetti.
Monarşi rejimini iki kuvvet yıkmıştır.
1-
Cami
2- Petrol kuyuları
Dinciler camiyi karargâh olarak
kullanmışlar, solcu gruplar ise özellikle petrolkuyularında
örgütledikleri grevlerle etkili olmuşlardır.
Grevlerle üretimin
düşmesi, siyasi
gücünü petrolden sağlayan Şah'ı epey yıpratmıştır.
Günlük üretimi 6
milyon varil olan petrol üretimi 1978 yılında 700.000
variledüşürülmüştür.
1978 Ağustosunda İsfahan çatışmaları sıkıyönetim getirdi. Bir
yandan da ÖDÜN KAPISI ARALANMAYA BAŞLADI.Daha mutedil oluşu dikkate alınarak başbakanlığa
Cafer Şerif İmami getirildi. Ş.İmami 1979 Haziranında genel seçimler yapmayı vaat etti ama
ayaklanmalar Tahran ve 10 büyük şehirde de sıkıyönetim ilânına neden
oldu. Fakat
çarpışmalar daha da arttı.Ş.İmami 5 Kasımda istifa etti.
6 Kasımda General Gulam Rıza azhari yeni hükümeti
kurdu.Hükümet ve Şah yeni
tavizlere yöneldiler.- Siyasi mahkûmlar serbest bırakıldı
- Siyasi
muhalifler için af ilân edildi.- İslâmi takvim kabul edildi.
- Şah ailesi
mensuplarının iş hayatına girmesi yasaklandı- Şah radyo
konuşmasıyla hatalarını itiraf etti.Elbette bunlarla
ortalık yatışacak değildi. Çarpışmalar şiddetlenerek sürdü.
Paris'ten
yollanan Humeyni bildirileri gizli gizli her yanı dolaşıyorduHumeyni,
verilen tavizlere kanılmamasını telkin ediyor, halkın İslâm adına kan
dökmesini, bu yolda askerlerin de halkla birleşmesini
istiyordu.
Azhari hükümeti de ancak 2 ay dayanabildi.
6 Ocak
1979'da yeni başbakan Dr.Şahpur Bahtiyar oldu. Bahtiyar 17 maddelik bir
hükümet programı ilân etti.
Bu programa göre;- Rejimin sertliğini giderecek birtakım
hürriyetler getirildi.- Dini liderlerin devlet idaresinde daha fazla rol
almaları kabul edildi.- İsrail'e petrol satışları durduruldu
- Filistin
Kurtuluş Örgütü ile daha yakın ilişkiler öngörüldü.Aslında,
Bahtiyar hükümeti ile beraber İran'da Şah'sız bir yönetim dönemi
başlamış oldu.
Şah bir taviz daha vermek zorunda kalarak geçici bir
süreliğine ülkeden ayrıldı.
16 Ocak 1979 günü İran Şahı M.Rıza
Pehlevi ve eşi Şahbanu Farah Tahran'dan ayrıldılar.
9 kişilik bir
Niyabet Konseyi kurulmuş olsa da gidiş o gidişti. Şah için artık her
şey bitmişti. Bunun adı Monarşinin fiilen sona ermesi idi.
Şah'ın
İran'dan ayrılması ülkede bayram sevinciyle kutlandı.
Artık her şey
Humeyni'nin kontrolüne giriyordu.
Bahtiyar'ın 6 Ocak 1979'da
başbakanlığı kabul etmesi Humeyni'yi kızdırmıştı.
Bu nedenle
Bahtiyar Hükümetini meşru saymadı.
Onun yerine 13 Ocakta İslamDevrim Konseyini ilân etmişti.
Bu durumda
iki ayrı hükümet vardı.
Mehdi Bazergân, Humeyni ile Bahtiyar'ı uzlaştırmak
için arabuluculuk yapmaya çalıştı.Bazergân, aynı zamanda Ordu ile Humeyni arasında da
arabuluculuk yapmak istedi. Zira, Ordu genellikle Şah yanlısıydı. Şah gidince Ordunun tutumu
özel bir önem kazanmıştı.Bir ara, Ordunun müdahalesinden söz edildiyse de böyle bir şey
olmadı. Müdahale edilmedi,
Humeyni safına da geçilmedi.1 Şubat 1979'da Humeyni özel bir
uçakla Paris'ten Tahran'a geldi. 3 milyon kişi Humeyni'yi büyük
gösterilerle karşıladı.
İslam Devrim Konseyi Başkanı sıfatıyla ;
-
4 Şubatta Mehdi Bazergânı geçici hükümet başkanlığına atadı.
-
Şahbur
Bahtiyar, Bazergân hükümetini tanımayınca iki hükümetin taraftarları
arasında Tahran'da çatışmalar çıktı ama uzun sürmedi.- Çünkü Ordu
Komutanları 11 Şubat 1979'da tarafsızlıklarını ilân ederek askerlerini
kışlalarına
çektiler.- Aslında
Hava Kuvvetleri Komutanı daha başlangıçta Humeyni tarafına kaymıştı.- Ordunun
biraz da kendi iç dengesini gözeterek geri çekilmesi karşısında çaresiz
kalan Bahtiyar'a yapacak bir şey kalmamıştı.- Şimdi
İran'da Humeyni rejimi resmen de başlıyordu.Mollaların bu yeni
rejiminin teşkilatlanması, otoritesinin sağlanması bir süre dahasokak
hakimiyetine bağlı olarak yürüdü.Humeyni rejiminin militanları kendilerine Devrim Muhafızları
diyorlardı.Devrim
Komiteleri kurarak şüphelendikleri insanları keyfi bir biçimde hapse
tıktılar, uydurma gerekçelerle uydurma mahkemelerde yargılayıp idam
ettiler.Bu yolla binlerce
insan öldürüldü.Uluslar arası Af Örgütünün
belirlemelerine göre;
- 1979 Şubat- 1981 Haziran ayına kadar 3350
kişi,
- 1981 Haziran- Ekim döneminde ise 1800 kişi idam edilmişti.
Şah
Pehlevi'nin SAVAK'IN yerini yeni bir Savak, Mollalar Savak'ı almıştı.
Bu
korku ve
yılgınlık altında 30-31 Mart 1979'da yapılan halk oylamasındahalkın
yüzde 99'unun oyuyla monarşiye son verilirken İran İslam
Cumhuriyetikurulmuş oldu.
3 Ağustos 1979'da yeni anayasayı kabul
edecek 73 üyeli Konsey seçimi yapıldı.
Aslında Humeyni ayrı bir komiteye kendisi
için bir anayasa hazırlatmıştı.Etnik gruplarla ilgili bazı haklar da içeren değişikliklerle
1979 Aralık ayında halk oyuna sunulan anayasa kabul edildi.Ocak
1980'de ise Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı.
1960'dan beri
Humeyni'nin çok yakını olan Dr.Bani Sadr, yüzde 75 oylaCumhurbaşkanı
oldu.
14 Mart ve 9 Mayıs 1980'de iki aşamalı olarak yapılan meclis
seçimlerini Mollalar ve din adamlarınca desteklenen Cumhuriyetçi İslam
Partisi
büyük bir çoğunlukla kazandı.
Meclis Başkanlığına seçilen Muhammed
Ali Recai 1980 Ağustosunda başbakanlığa getirildi. Bunun üzerine Bani
Sadr'ı destekleyen merkezciler ile Recai liderliğindeki aşırı sağcılar
ve dinciler arasındaki gerginli derinleşti.
Recai, 31.8.1981'de
Mücahidin-i Halk örgütü tarafından düzenlenen suikastlaöldürüldü.
Bani
Sadr, boş sloganlar yerine ekonomik tedbirlere yönelmek istiyordu.
Recai
ise başbakan olduğu halde işi heyecanlı sloganlarla yürütme
eğilimindeydi.
Petrol gelirleri iyice azalmış, işsizlik daha da
artmış, enflasyon yüzde 50'ye çıkmıştı.
Bani Sadr ile Recai
arasındaki mücadelede Sol gruplardan TUDEH partisi tamamendincilerle
ittifak içinde Recai'yi destekledi.
İlerici-İslamcı Mücahidın-ı Halk
hareketi ise Beni Sadr'ın arkasında yer aldı.
1981 Mart başından
itibaren Bani Sadr-Recai mücadelesi Tahran
sokaklarındaçatışma olarak belirdi.
Humeyni ağırlığını Beni Sadr'dan yana koydu.16 Mart 1981'de Bani
Sadr Silahlı Kuvvetler Başkomutanlığını da üstlendi. Ancak,Meclis
Recai'yi destekliyordu.Humeyni 3 ay dolmadan Bani Sadr'dan desteğini çekti.
Başkomutanlıktan ve
Cumhurbaşkanlığından azletti.İzini kaybettiren Bani Sadr bir süre sonra
Paris'te ortaya çıktı.Aşırı sağcı dinci gruplarla Sol gruplar ve Bani Sadr'ı destekleyen
Mücahidin Halk ile Devrim Muhafızlarının çatışmaları daha da arttı.Yukarıda da
belirtildiği gibi Muhammed Ali Recai, Mücahidin Halk'ın tertiplediği bir
suikastla öldürüldü.Suikastlar, sabotajlar 1982 yılı ortalarına kadar sürdü.
İranın son çeyrek
yüzyılı hepinizin gözleri önünde yaşanmakta...