İRAN:ŞAH NASIL GİTTİ,HUMEYNİ NASIL GELDİ?

10 views
Skip to first unread message

Bahattin ASLAN

unread,
Mar 11, 2010, 2:39:59 AM3/11/10
to addtu...@googlegroups.com, ataturkuni...@googlegroups.com, canakkal...@googlegroups.com, tr-...@googlegroups.com, oybi...@googlegroups.com, uzumg...@googlegroups.com, ana...@googlegroups.com, aydinlik-gel...@googlegroups.com, demokr...@googlegroups.com, demokrasi...@googlegroups.com, umut...@googlegroups.com, chpdem...@googlegroups.com, icimdek...@googlegroups.com, haber...@googlegroups.com



Önceki ileti içeriğindeki yazım teknik bir aksamayla eksik yer almış.
Uyarı üzerine, "ŞAH NASIL GİTTİ,HUMEYNİ NASIL GELDİ?" başlıklı eski tarihli yazımı yeniden yolluyor, özür dileyerek saygılar sunuyorum.
Bahattin Aslan
*

12/2/2008 - İRAN:ŞAH NASIL GİTTİ,HUMEYNİ NASIL GELDİ?

UYARILARIN ANIMSATILMIŞLIĞINI ANIMSATMAK SIK SIK TEKRARLANIYORSA DAHA ZAMANIMIZ VAR DEMEKTİR!..
Ekteki anımsatma bunlardan sadece bir tanesi...
Yıllardır uyarılar sürüyor, sürdürülüyor...
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal yıllardır uyarıyor.
Türbanın TBMM'de anayasal değişikliğe  milletin sırtına saplı bir hançer gibi konu edildiği son birleşimlerde ve oylamalarda da CHP Genel Sekreteri Önder Sav, Grup Başkan vekilleri Kemal Anadol, Kemal Kılıçdaroğlu ve Hakkı Süha Okay ile kadın milletvekilleri Bihlun Tamaylıgil,Canan Arıtman ve Nesrin Baytok uyardılar, uyardılar, uyardılar. Önder Sav, hasadı üleşmek yolunda haşat olacaklara da özel göndermelerde bulundu.
Yanı sıra ülkenin hemen her yanında toplantılarda, açık oturumlarda, miting alanlarında  yer yerinden oynadı ama AKP iktidarı burnunun doğrultusunu değiştirmedi. Ne de olsa MHP'yi stepne olarak kullanmayı garantilemişti.
MHP'nin kimi yorumlara göre, nasıl olsa Anayasa Mahkemesi'nden dönecek bir girişimin mağduriyetten doğacak hasadını üleşme "uyanıklığı"nı göstermek akılcı tutumdu!
Oysa, MHP'nin türban üzerinden siyasal ranta soyunduğu, inanç tacirleriyle aynı yola düştüğü açıktı.
Yargı ve üniversite çevrelerinden, toplumun sağduyu sahibi tüm kesimlerinden sözcüler uyarılarını sürdürdüler, AKP'ye de, MHP'ye de kâr etmedi.
Uyarıları dikkate alacaklarına uyaran kuruluşlardaki yandaşlara yaptırdıkları açıklamalarla havayı iyice gerdiler, toplumu kutuplaştırdılar.
Etnik ayrılıkçılık ve dinsel gericilik emperyalizmin bölgesel projelerinde sürdürülen figüranlıkta  rollerini "itişe kakışa" sürdürmekteydiler.Sırayla sahne alıyorlardı.
CHP'nin ülkenin özellikle güneydoğusunda kangren haline gelen etnik sapmaya çözüm önerilerini tazeleyerek tekrarladığı  ve bunun toplumca geniş destek bulduğu günlerde Madrid mikrofonlarından gündemi Türbana çekiverdi başbakan.
Sürekli bir uydur kaydır süreci izletiliyor yurttaşa.
Öyle bir çekiverdi ki, "milliyetci duruş"u,  etnik ayrılıkçılığın ve dinci siyasetin(Milli Görüş gömleğini çıkarmadıkları anlaşılan) iştahına sunulmuş sofrada kaşık sallar bulduk.
Afiyet olsun! Afiyet olsun ama, bu üçlünün kimin sofrasında çorba olduğunu Türk Milleti görüyor ve Türk Milleti son sözünü söylemedi daha.
Perdenin önünde, ardında başka başka projeler, tekliflerle, tasarılarla ülke gündemine kazınıyor." Kim göre, kim duya!.." anlayışındalar.
Millet bir gün mutlaka uyanır hesap sorar diyenlere yanıt dünden hazır: Kim öle - kim kala."
Demek ki, millet gözünü açmakta ve elini çabuk tutmakta bir zafiyet içinde olmamalı.Gün bu uyuşukluktan derhal sıyrılma günüdür.
 Tekraren belirtelim ki, şu olup bitenlerin, yapılanların-edilenlerin, söylenenlerin içinde Türk Milletinin son sözü bulunmuyor.
TÜRK MİLLETİNİN SON SÖZÜ İÇİN TIKALI KULAKLAR AÇILIR VEYA AÇILMAZ!..
TATLI RÜYALARINDAN UYANIRLAR YA DA UYANMAZLAR!..
TÜRK MİLLETİ SORUNUNU HUKUK İÇİNDE ÇÖZECEKTİR.
12 Şubat 2008
cumhuriyetciyiz.net
***
Ekteki yazı içeriği bir seminer çalışması için Prof. Fahir Armaoğlu'nun 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi adlı eserinden yıllar önce çıkarılmış notlardan devşirilmiştir. İran'ın daha sonrasına şimdilik gerek yok. Şu kadarını belirtmeden geçmek olmaz: Türkiye İran değildir. Türk halkı da dindardır, dinine önem verir, ibadetinin gereğini yapar ama Türkiye yolunu çizmiştir. Din ayrıdır bizde, devlet işi ayrıdır. Din Allah'la kul arasındadır ve bir inanç işidir. Kimse kendi inancını bir başkasına dayatamaz, inancının gereklerini yerine getirirken başkasını rahatsız etmez, başkasınınyardımına muhtaç olmaz, başkasının engellemesiyle karşılaşmaz. Laiklik yurttaş için vazgeçilmez, olmazsa olmaz bir modeldir. Dinin devlet işlerine, günlük sosyal yaşama karıştırılması kesinlikle söz konusu edilemez. Türkiye, Laik, demokratik, sosyal hukuk devleti uygulamalarıyla bu konuda gereken olgunluğa ulaşmıştır. Bu değerlerle oynamak isteyenler Cumhuriyet tarihi boyunca şurada- burada ortaya çıkmışlardır. "Şanslarını" denemişlerdir, derslerini almışlardır. Hatta iktidar bile olmuşlardır ama bu milletin Atatürk'ten miras ve çocuklarına emanet edecekleri Türkiye Cumhuriyeti'nin temel değerleriyle oynamanın, buna kalkışmanın yanlışlığını acı tecrübelerle öğrenmişlerdir. "tecrübelerden" çıkardıkları "ders"lerle milleti bir süreliğine kandırabilenler-değiştik diye ikna edenler o geçici süre zarfında iktidar koltuğuna oturduklarında bile Atatürksüz edememişlerdir. Başları sıkıştığında, her şeyin sorumlusu saydıkları Atatürk'e sığınmak zorunda kalışlarını oturup adam gibi değerlendirmek onların kendilerine düşer. Onların sığındıkları Atatürk, bir despot, bir diktatör değildir. O Atatürk milletin bağrında taht kurmuş saltanatsız bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı Atatürk'ten başkası değildir. O Atatürk bir çağ, kültür, uygarlık değişimi olan Cumhuriyeti saltanat ve hilafet artığı bir yok oluş, tarih sahnesinden siliniş sürecini tersine işleterek kurmuş ve milletine sunmuş bir dehadır. O koşullarda tarihin en kolay monarkı olabilecekken Cumhuriyeti ve demokrasiyi işaret eden bir büyük devlet adamıdır Atatürk. Kendisine sunulan Halifeliği de elinin tersiyle iten, laiklikte sağlık ve esenlik gören sorumlu bir devlet adamıdır Atatürk. Malını mülkünü Türk Milletine armağan etmiş bir yüce insandır Atatürk. Atatürk'e doğrudan karşı çıkamayanların, devletin orasına burasına sızanların elde ettikleri olanaklarla yeni mevzilere sızmak istedikleri, mevzilerini genişletmek istediklerini görmüyor değiliz. Bağımsızlığımıza dokunulamayacağını teşebbüs sahipleri ve dayandıkları güçler göreceklerdir. Atatürk'ün 19 Mayıs 1919'da daha Havza'da iken haykırdığı sözler daha şimdi söylenmiş gibi: "Sessiz, durgun baş eğik kalmayınız. Uyanınız. Milli bağımsızlığımızı çiğniyorlar. Haklarınızı savunmak için birleşiniz. Düşmanın karşısına dikiliniz. Toplantılar yapınız. Mitingler düzenleyiniz. Sesinizi duyurunuz. Bütün dünyaya; "Ben Türküm bağımsızlık bana Atalarımdan miras kaldı, Onu sana vermem." Diye haykırınız." Bir sonraki yazıda Türkiye'yi İranlaştırma yolunda adım adım sızmaların nasıl yapıla geldiğine mercek tutulacak, sorumluluklarımıza işaret edilecek. 20 Mart 2007
***
Yazısına arşivden ulaştığımız yazı sahibinin kuşkusuz toplumsal sorumluluklarımız eksenli paylaşımları olmuştur daha birçok sorumluluk sahibi yurttaşımız gibi... Ama 22 Temmuz 2007 seçimlerinin ortaya çıkardığı tablo bu konulardaki hassasiyetlerin ya algılanmadığını, ya da yeterince paylaşılmadığını gösteriyor.

Özellikle CHP Genel Başkanı Deniz BAYKAL'IN 2005 YILI TEMMUZ AYINDA, YAKLAŞAN BÜYÜK TEHLİKEYE KARŞI TÜM HALKI GÖREVE ÇAĞIRDIĞI KONUŞMASINI DAHA DÜN GİBİ ANIMSIYORUZ VE İÇİMİZ SIZLIYOR. DENİZ BAYKAL'IN ÖNCEKİ GÜN YAPTIĞI GRUP KONUŞMASINI DÜN SİZLERLE PAYLAŞTIK. DENİZ BAYKAL, BUGÜN DE NTV ÇOK ÖNEMLİ DEĞERLENDİRMELERİNİ, SAPTAMALARINI PAYLAŞTI. İLK FIRSATTA NTV SÖYLEŞİSİNE ULAŞIP cumhuriyetciyiz.net okurlarının bilgisine sunmayı önemli bir sorumluluk saydığımızı bilmenizi isteriz. saygılarımızla.
cumhuriyetciyiz.net

***
ŞAH NASIL GİTTİ?- HUMEYNİ NASIL GELDİ?
Dünya 1980'li yıllara evirilirken Orta Doğu bölgesinde çok önemli gelişmelerin ikisine komşumuz İran tanıklık etti.
İran Şahı ve Monarşi devrildi, yerini Mollalar rejimi aldı.
Aynı sırada yılları alacak Irak-İran savaşı başladı.
Bu çalışmada, daha çok Şah'ın devrilmesi ve yerine Ayetullahlar-Mollalar rejimi kuruluş sürecinin kaba bir fotoğrafı sunularak Türkiye'deki gelişmelerle benzerliklere, karşıtlıklara dikkat çekilmek istendi.
İran'da monarşinin gidişi tahminleri altüst ederek çok kısa sayılabilecek bir zaman aralığında yaşandı. Olaylar çok hızlı gelişti.
1978 yılı başında başlayan olaylardan hemen bir yıl sonra İran Şahı tası tarağıtoplayıp ülkeyi terk etti.
Bu hızlı finali doğru değerlendirebilmek için olayların akışını tek tek gözdengeçirmekle mümkün olabilir.
Alt yapı olmadan hiçbir bina tesis edilemez.
1967 Arap- İsrail  savaşı sonrasında, Petrol İhraç Eden  Arap Ülkeleri, petrolü bir silah olarak kullanmayı kararlaştırmışlardı. Fakat bunun yöntemi konusunda kafaları karışıktı.
Batı ülkelerini ve ABD'yi petrol ambargosu ile sıkıştırmak ne kadar mümkün olabilirdi.
 Üretimleri petrole dayalı batı ülkelerini büsbütün kızdırmak yanlış olurdu.
ABD ise zaten kendisi bir petrol üreticisi olduğu gibi, gerektiğinde Endonezya, Nijerya ve Venezuela gibi ülkelerden rahatlıkla petrol sağlayabilirdi.
 Arap yarımadasından başka ülkeler de ABD ile temasa geçebilirlerdi.

Sonuçta, üretici ülkelerin petrol satışından elde ettikleri gelirde bir düşmeyi göze alamadıkları için üretimi kısarak ambargo  uygulamak yerine petrol fiyatlarının yükseltme yolunu seçtiler.
1973 yılı Ocak ayında varili 2.59 dolar olan Arap petrolü, 1973 Ekiminde 5.11 ve 1974 Ocak ayında ise 11.65 dolara çıktı.

ABD kendi adına endişe göstermese de Batı Avrupa ülkeleri, Japonya başlangıçta epey
 paniklediler.
İş, Orta Doğuya silah ambargosuna kadar vardı. Japonya daha farklı bir tepkiyle neredeyse İsrail ile ilişkilerini kesme noktasına varmıştı.
Bu arada Amerika, aba altından sopa göstermeyi de ihmal etmedi. Petrol Üreten Arap Ülkelerinin uyguladıkları bu politika yüzünden Batı ülkelerinin sanayi çökecek olursa Amerika Birleşik Devletleri'nin Basra Körfezi bölgesine asker çıkaracağından bile söz edildi.
Petrol üreticileri 1973 ve 1974'de yarattıkları bu şoktan sonra her altı ayda bir petrolü zamlandırmayı da olağanlaştırdılar.
Batı buna karşılık vermekte gecikmedi. İlk şoku atlatan batılı sanayileşmiş ve gelişmiş ülkeleri petrol alımında karşılaştıkları zamlı fiyatlarla girdileri arttığı için ürettikleri her mala zam yaparak denge sağlama yolunu tuttular.
Böylece, petrol zamcısı körfez ülkeleri, batı ülkelerinden aldıkları başta silah olmak üzere tüm tüketim maddelerine daha fazla para ödeyerek kavuşabildiler.

Bir anlamda onlar açısından değişen bir şey olmadı. Olan, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelere oldu.

1974 Petrol Krizi İran gelişmelerine de damgasını vurmuştur.
İran'da feodalite hüküm sürüyordu. Ülkede hem büyük toprak sahipleri vardı, hem de topraksız 2 milyon aile yaşıyordu ülkede.
İran'da din faktörü her zaman etkin olmuştur. Sosyal yapı içinde Ayetullahlar,Mollalar her zaman ağırlıklarını hissettirmişlerdir.
Böyle bir yapıda modern bir toplum yaratmak çok zordu.
Buna karşın, sivillerden ve askerlerden oluşan bir aydınlar kitlesi de vardı.
Ama Şah Muhammed Rıza Pehlevi bu aydın kitleyi kendisine bağlamıştı.
 Şah'ın çizdiği çerçevede bir modernlik yaşanabilirdi ancak. Şahın en büyük dayanağı İran Ordusu idi.
Şah bazı reform girişimlerinde başarısızlığa uğramıştı. 1960'ların başında giriştiği ama beceremediği Toprak Reformu bu konuda başta anılır.
Yukarıda değinilen petrol fiyatları artışı İran'ın petrol gelirlerini muazzam ölçüde arttırdı.
Petrol sayesinde paraya boğulan İran Şahı, ülkesini bölgenin en büyük askeri gücü
 yapmak için Amerika'ya milyarlarca dolarlık silah siparişi verdi. Tüm Basra Bölgesine
 hâkim olmak istiyordu.
Askersel, ekonomik ve sosyal alanda modernleşme çabaları batıyı örnek alarak ülkede
 yaygınlaşıyordu. 1978 yılına gelindiğinde 50.000'i Amerikalı olmak üzere100.000 kadar yabancı uzman çalışıyordu İran'da.

İran halkının giyimde-kuşamda-yaşamda bunlardan etkilenmesi kaçınılmazdı.
Bu çağdaşlaşma ve modernleşme görüntüleri başta mollaların ve onların etkisindeki din çevrelerinin tepkisini çekiyordu.
Böylesi etkileşimlerin İran halkının geleneksel toplum değerlerine ters olduğu işlendi.
 Batıya yöneliş, milli ve manevi değerlerden kopuş olarak yorumlanıp propaganda edildi.
Petrol gelirlerinin yol açtığı zenginleşmeyle yıllık kalkınma hızı yüzde 10 oldu.
 Sanayileşme şehirleşmeyi tetikleyince tarımsal üretim düştü ve şehirlerde işsizyığınlar birikmeye başladı. Bunun ardından gıda maddeleri ve  lüks tüketim maddeleri ithalatı da arttı.

1978 yılında gıda maddeleri ithalatı 2 milyar doları, enflasyon yüzde 35'i vurdu.
 Kalkınma hızı yüzde 3.5'a düştü. Sosyal ve ekonomik dengesizlik dengesizliklerartmış, uçurumlar derinleşmişti. Toplam tüketimin yüzde 40'ı ülke nüfusununyüzde 10'una aitti.
Maddi imkân ve refah içinde yaşayanlar Şah yanlıları idi. Ülkede rüşvet ve suiistimal ayyuka çıkmıştı. Ülkedeki birçok büyük şirketin hissedarı olan Şah ve yakınları,aile mensupları rüşvetle anılır olmuşlardı.
Şah karşıtları için SAVAK korkulu bir rüya idi. Küçük büyük demeden tüm muhalefeti acımasızca eziyordu.
Yeraltı faaliyetleri ve terörist faaliyetler de aynı acımasızlıkla sahnedeydi.
Halk hızla cepheleşiyordu.
Solda TUDEH Partisi, Mücahidin-i Halk, Marksist-Leninist Fedayin-i Halk gibi kuruluşlar ile ortada Milli Cephe Kuvvetleri Birliği bulunuyordu.
 Liderliği Dr.Kerim Sanjabi ile Şahbur Bahtiyar tarafından yürütülen bu cephede aydınlar ve öğrenciler önemli bir ağırlığa sahipti ve temel amaçları şahın yetkilerini sınırlandırmaktı.
Profesör Mehdi Bazergân'ın İslamcı karakteri ağır basan İran Kurtuluş Hareketi de Milli Cepheye dahil küçük bir gruptu.

Solda ve ortada olan bu grupların sağında ise İran'ın geleneksel Şii karakterine ağırlık veren, Batı kültürüne kesinlikle karşı çıkan, İran'da İslam Hukukuna uygun olarak şeriat devleti isteyen dinciler grubu vardı.

Bunlar kanunların şeriata uygunluğunu denetleyecek 5 kişilik bir din adamları heyeti oluşturulmasını istiyorlardı.
Liderliğini Ayetullah Ruhullah Humeyni ile Ayetullah Sait Kasım Şeriatmedari (İran'daki Azeri Türklerinden) yapıyorlardı.
Bunların arkasında 180.000 molla, nüfuzları hayli geniş olan Bazaariler(Çarşı esnafı)vardı.
Endüstrileşme ve şehirleşmenin büyük şehirlere göçle yığdığı işsizler ordusu da bu mollalar grubunu destekliyordu.

Bu tablo yaşanırken Humeyni  neredeydi? Humeyni, Şaha karşı muhalefeti nedeniyle 1963 yılında iltica ettiği Irak'ta yaşıyordu. Kitleler üzerinde çok etkiliydi.
1978 sonbaharında İran'da ayaklanmalar genişleyince İran'ın isteği üzerine Irak,Humeyni'yi ülkesinden çıkardı.

1978 Ekiminde Paris'e geçen Humeyni karargâhını orada kurup ayaklanmaları idareetmeye devam etti.

1978 Ocak ayında muhalefet ayaklanmaya dönüştü. Kum kentinden Tebriz'e vediğer şehirlere sıçramasıyla bir yıl boyunca hükümet kuvvetleri ile halkın çatıştığı bu ayaklanmada 2000 kişi hayatını kaybetti.
Monarşi rejimini iki kuvvet yıkmıştır.
1-      Cami
2-      Petrol kuyuları
Dinciler camiyi karargâh olarak kullanmışlar, solcu gruplar ise özellikle petrolkuyularında örgütledikleri grevlerle etkili olmuşlardır.
Grevlerle üretimin düşmesi, siyasi gücünü petrolden sağlayan Şah'ı epey yıpratmıştır.
Günlük üretimi 6 milyon varil olan petrol üretimi 1978 yılında 700.000 variledüşürülmüştür.
1978 Ağustosunda İsfahan çatışmaları sıkıyönetim getirdi. Bir yandan da ÖDÜN KAPISI ARALANMAYA BAŞLADI.
Daha mutedil oluşu dikkate alınarak başbakanlığa Cafer Şerif İmami getirildi.
 Ş.İmami 1979 Haziranında genel seçimler yapmayı vaat etti ama ayaklanmalar Tahran ve 10 büyük şehirde de sıkıyönetim ilânına neden oldu.
 Fakat çarpışmalar daha da arttı.
Ş.İmami 5 Kasımda istifa etti.
6 Kasımda General Gulam Rıza azhari yeni hükümeti kurdu.
Hükümet ve Şah yeni tavizlere yöneldiler.
-         Siyasi mahkûmlar serbest bırakıldı
-         Siyasi muhalifler için af ilân edildi.
-         İslâmi takvim kabul edildi.
-         Şah ailesi mensuplarının iş hayatına girmesi yasaklandı
-         Şah radyo konuşmasıyla hatalarını itiraf etti.

Elbette bunlarla ortalık yatışacak değildi. Çarpışmalar şiddetlenerek sürdü.
Paris'ten yollanan Humeyni bildirileri gizli gizli her yanı dolaşıyorduHumeyni, verilen tavizlere kanılmamasını telkin ediyor, halkın İslâm adına kan dökmesini, bu yolda askerlerin de halkla birleşmesini istiyordu.
Azhari hükümeti de ancak 2 ay dayanabildi.
6 Ocak 1979'da yeni başbakan Dr.Şahpur Bahtiyar oldu. Bahtiyar 17 maddelik bir hükümet programı ilân etti.
Bu programa göre;
-         Rejimin sertliğini giderecek birtakım hürriyetler getirildi.
-         Dini liderlerin devlet idaresinde daha fazla rol almaları kabul edildi.
-         İsrail'e petrol satışları durduruldu
-         Filistin Kurtuluş Örgütü ile daha yakın ilişkiler öngörüldü.
Aslında, Bahtiyar hükümeti ile beraber İran'da Şah'sız bir yönetim dönemi başlamış oldu.
Şah bir taviz daha vermek zorunda kalarak geçici bir süreliğine ülkeden ayrıldı.
16 Ocak 1979 günü İran Şahı M.Rıza Pehlevi ve eşi Şahbanu Farah Tahran'dan ayrıldılar.
9 kişilik bir Niyabet Konseyi kurulmuş olsa da  gidiş o gidişti. Şah için artık her şey bitmişti. Bunun adı Monarşinin fiilen sona ermesi idi.
Şah'ın İran'dan ayrılması ülkede bayram sevinciyle kutlandı.
Artık her şey Humeyni'nin kontrolüne giriyordu.
Bahtiyar'ın 6 Ocak 1979'da başbakanlığı kabul etmesi Humeyni'yi kızdırmıştı.
 Bu nedenle Bahtiyar Hükümetini meşru saymadı. Onun yerine 13 Ocakta İslamDevrim Konseyini ilân etmişti.
Bu durumda iki ayrı hükümet vardı.
Mehdi Bazergân, Humeyni ile Bahtiyar'ı uzlaştırmak için arabuluculuk yapmaya çalıştı.
Bazergân, aynı zamanda Ordu ile Humeyni arasında da arabuluculuk yapmak istedi.
 Zira, Ordu genellikle Şah yanlısıydı. Şah gidince Ordunun tutumu özel bir önem kazanmıştı.
Bir ara, Ordunun müdahalesinden söz edildiyse de böyle bir şey olmadı.
 Müdahale edilmedi, Humeyni safına da geçilmedi.
1 Şubat 1979'da Humeyni özel bir uçakla Paris'ten Tahran'a geldi. 3 milyon kişi Humeyni'yi büyük gösterilerle karşıladı.
İslam Devrim Konseyi Başkanı sıfatıyla ;
-         4 Şubatta Mehdi Bazergânı geçici hükümet başkanlığına atadı.
-         Şahbur Bahtiyar, Bazergân hükümetini tanımayınca iki hükümetin taraftarları arasında Tahran'da çatışmalar çıktı ama uzun sürmedi.
-         Çünkü Ordu Komutanları 11 Şubat 1979'da tarafsızlıklarını ilân ederek askerlerini kışlalarına çektiler.
-         Aslında Hava Kuvvetleri Komutanı daha başlangıçta Humeyni tarafına kaymıştı.
-         Ordunun biraz da kendi iç dengesini gözeterek geri çekilmesi karşısında çaresiz kalan Bahtiyar'a yapacak bir şey kalmamıştı.
-         Şimdi İran'da Humeyni rejimi resmen de başlıyordu.
Mollaların bu yeni rejiminin teşkilatlanması, otoritesinin sağlanması bir süre dahasokak hakimiyetine bağlı olarak yürüdü.
Humeyni rejiminin militanları kendilerine Devrim Muhafızları diyorlardı.
Devrim Komiteleri kurarak şüphelendikleri insanları keyfi bir biçimde hapse tıktılar, uydurma gerekçelerle uydurma mahkemelerde yargılayıp idam ettiler.
Bu yolla binlerce insan öldürüldü.

Uluslar arası Af Örgütünün belirlemelerine göre;
- 1979 Şubat- 1981 Haziran ayına kadar 3350 kişi,
- 1981 Haziran- Ekim döneminde ise 1800 kişi idam edilmişti.
Şah Pehlevi'nin SAVAK'IN yerini yeni bir Savak, Mollalar Savak'ı almıştı.
Bu korku ve yılgınlık altında 30-31 Mart 1979'da yapılan halk oylamasındahalkın yüzde 99'unun oyuyla monarşiye son verilirken İran İslam Cumhuriyetikurulmuş oldu.
3 Ağustos 1979'da yeni anayasayı kabul edecek 73 üyeli Konsey seçimi yapıldı.
 Aslında Humeyni ayrı bir komiteye kendisi için bir anayasa hazırlatmıştı.
Etnik gruplarla ilgili bazı haklar da içeren  değişikliklerle 1979 Aralık ayında halk oyuna sunulan anayasa kabul edildi.
Ocak 1980'de ise Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı.
1960'dan beri Humeyni'nin çok yakını olan Dr.Bani Sadr, yüzde 75 oylaCumhurbaşkanı oldu.
14 Mart ve 9 Mayıs 1980'de iki aşamalı olarak yapılan meclis seçimlerini Mollalar ve din adamlarınca desteklenen Cumhuriyetçi İslam Partisi büyük bir çoğunlukla kazandı.
Meclis Başkanlığına seçilen Muhammed Ali Recai 1980 Ağustosunda başbakanlığa getirildi. Bunun üzerine Bani Sadr'ı destekleyen merkezciler ile Recai liderliğindeki aşırı sağcılar ve dinciler arasındaki gerginli derinleşti.
Recai, 31.8.1981'de Mücahidin-i Halk örgütü tarafından düzenlenen suikastlaöldürüldü.
Bani Sadr, boş sloganlar yerine ekonomik tedbirlere yönelmek istiyordu.
Recai ise başbakan olduğu halde işi heyecanlı sloganlarla yürütme eğilimindeydi.
Petrol gelirleri iyice azalmış, işsizlik daha da artmış, enflasyon yüzde 50'ye çıkmıştı.
Bani Sadr ile Recai arasındaki mücadelede Sol gruplardan TUDEH partisi tamamendincilerle ittifak içinde Recai'yi destekledi.
İlerici-İslamcı Mücahidın-ı Halk hareketi ise  Beni Sadr'ın arkasında yer aldı.
1981 Mart başından  itibaren Bani Sadr-Recai mücadelesi Tahran sokaklarındaçatışma olarak belirdi.
Humeyni ağırlığını Beni Sadr'dan yana koydu.
16 Mart 1981'de Bani Sadr Silahlı Kuvvetler Başkomutanlığını da üstlendi. Ancak,Meclis Recai'yi destekliyordu.
Humeyni 3 ay dolmadan Bani Sadr'dan desteğini çekti.

Başkomutanlıktan ve Cumhurbaşkanlığından azletti.
İzini kaybettiren Bani Sadr  bir süre sonra Paris'te ortaya çıktı.
Aşırı sağcı dinci gruplarla Sol gruplar ve Bani Sadr'ı destekleyen Mücahidin Halk ile Devrim Muhafızlarının çatışmaları daha da arttı.
Yukarıda da belirtildiği gibi Muhammed Ali Recai, Mücahidin Halk'ın tertiplediği bir suikastla öldürüldü.
Suikastlar, sabotajlar 1982 yılı ortalarına kadar sürdü.

İranın son çeyrek yüzyılı hepinizin gözleri önünde yaşanmakta...

 





--
Bahattin ASLAN
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages