Bu yazımı fitne çıkmasın diye bu siteden kaldırmıştım. Ancak son
yaşadıklarımızla birlikte 12 Risale cemaaatından 10 tanesi AKP cenahına geçip,
cemaatın kuyusunu kazıp, hayli yoğun biçimde siyasete alet olunca tekrar
buraya koymam vacip oldu. Zaten İnternet’te başka siteler alıntı yapmıştı,
yani kolay kolay bilgi silinemiyor…
“Ben sizin tanıdığınız gibi münafık bir üstad
tanımıyorum” diye gürledi ve masaya yumruğunu vurdu. Onu kimse bugüne
kadar böylesine hiddetli ve heybetli görmemişti. Üstadın yakın talabelerine
saygıda asla kusur etmezdi ama bu konu başkaydı. Şeytandan kaçar gibi
siyasetten kaçan Bediüzaman Said Nursi’nin eski Demokrat Parti Lideri ve
Başbakan Adnan Menderes’i desteklediğini ve bir nevi politika yaptığını dile
getiren abiye sert bir bakış fırlattı. Oysa onu tanıyanlar halim, selim,
yumuşak huylu olduğunu bilirdi. Karıncayı dahi incitmezdi. Peki neden bu denli
kızmıştı? 1973 yılına kadar Risale-i Nur camiasının içinden kopmayan ve
ayrı bir cemaat kurmayan Fethullah Gülen Hocaefendi bir yol ayrımındaydı.
Şartlar onu zorluyordu. Üstadın çizgisi değiştirilemezdi.
“Üstad asla iki yüzlü davranmamış, takiyye yapmamıştır” diye
sözlerini sürdürdü genç hoca. Henüz 35 yaşındaydı ve üstattan başkasına talabe olmayı zül
sayan talabelerine sözünü dinletemeyeceğini
biliyordu. Menderes’in devamcısı sayılan AP Lideri Süleyman
Demirel’e oy vereceklerini açıkca ifade eden grubun sözcüsü hiç istifini
bozmadı. Üstada iftira atarak,“Isparta’nın İslamköy beldesinden çıkacak
şahıs Risale-i Nurları tanırsa İslam’a büyük hizmet
edeceğini” bildirdi diye savundu. Daha sonra şehir
efsanesine dönüşecek bu yılan hikâyesi Nurcuların uzun yıllar Süleyman
Demirel’in yönettiği partilere oy vermesine yol açacaktı.Gülen, daha ilk
günden siyaset yoluyla gitmek isteyen Nur camiası lideriyle arasına mesafe
koydu. Bundan sonra gerek Nur camiasından olsun, gerekse başka bir parti
liderleri olsun yanına kim gelse aynı tavrı izledi. Çizgisinden asla taviz
vermedi Hocaefendi. İslam’in elmas hakikatlarını siyasetin kömür
yalanlarına kesinlikle alet etmeyecekti. Siyasilerle görüşmesi hizmetin
önündeki tıkanıklıkları açmak, yerli ve global şeytani planlar uygulayanların
oyunlarını bozmak içindi.
Üstad, 1960′da ölmeden on beş gün önce, çok hasta, yaşlı ve 38 kiloya
düşmüş bir piri fani iken şöforüne ‘sür Ankara’ya’ dedi. Oysa Isparta’da
kaldığı evi polis gözetimindeydi ve izinsiz ayrılmasına müsade
etmiyorlardı. Üstad, Mart 1960′da tam üç kez Ankara’ya gitti. Gayesi
Başbakan Adnan Menderes’i yaklaşan tehlike, askeri darbe konusunda uyarmaktı.
İki kez Ankara’ya girdi, ancak başbakan ile görüştürülmedi. 3. kez
geldiğinde ise Ankara girişinde tüm yollar tutulmuş, polis kuvvetlerine kesin
emir verilmişti. Atatürk Orman Çiftliği mevkinde arabası durduruldu. Polis
amiri geri dönmesini, aksi taktirde ateş açma emri aldığını söyledi. Üstadın
cesareti dillere destandır, müthiştir, Allah’tan başka kimseden korkmaz,
inandıklarından asla taviz vermezdi. Polis amirine hiç aldırmamış, ‘sür oğlum’
demişti, arabasının ardından şaşkın şaşkın bakan polisler ateş edememişti.
Elli metre giden araba hızlı bir fren yaptı ve geri döndü. Üstad Polis amirine
hitaben: Evladım, ben şimdi giderim, sen de bir şey yapamazsın ama daha sonra
sana zulmederler. Ben buna razı olamam. Geri dönüyorum.
Üstad, o güne kadar Adnan Menderes’e dua ediyordu. Geri dönüşte şöfore
baktı, dua ederken ellerini
ters çevirdi ve üzülerek ‘böyle oldular’ dedi. Bunun anlamı ‘bittiler’
demekti. Uyarmasına izin vermemişlerdi. Menderes’in etrafına
çeviren mabeyinci danışmanlar başbakanı gerçeklere kör ve sağır ediyor,
yaklaşan askeri darbeyi haber vermiyordu. İslam’a büyük zarar verecek bu
darbenin mahiyeti üstada manevi alemde bildirilmişti. Üstad, 1950′lerde
Menderes’e mektuplar göndermiş, kapatılan camileri açtırdığı, İslam şeari olan
ezanı tekrar Arapça okutulmasını sağladığı için teşekkür etmişti. Menderes
zamanında üstad ve talabeleri nisbeten rahat etmişti, Nurlar Latin alfabesinde
basılmıştı ve 1953 yılında Eskişehir hapishanesinden alınan son beraat kararı
ile serbest bırakılmıştı. Hapishane dönemi bitmişti. 23 yılda tamamlanan
risalelerin yazılımı 1946′da sona erdiğinde üstad, ‘daha fazla yazılmasına
izin verilmedi’ diyordu. Latin alfabesine eserler uzun yıllar basılmamış, elle
veya basit teksir makinası ile çoğaltılarak yayılmıştı. Osmanlıca’yı
korumak isteyen üstad yeni alfabeye ve uyduruk Türkçe’ye
direnmişti. 35 yaşından sonra
Türkçe öğrenen üstad çok iyi bildiği Arapça, Farsca ve Kürtçe
değilde eserlerini Türkçe yazmada inat etmesinin önemli bir sebebi vardı.İslam
sancağı düştüğü yerden Türkiye’den, yine Türklerin ve kahraman Türk ordusunun
eliyle doğrultulacaktı. Elli
sene sonraki kardeşlerini düşünen üstad aktif sabır
gösteriyordu.Ancak Cumhuriyet döneminde iki nesil değişmiş ve yeni
nesiller dili ve alfabeyi anlamaz hale gelmişti. Latin alfabesine geçilmesi
nasıl olmuştu? Tahiri Mutlu ağabey, köyündeki tüm arsalarını satmış,
parasıyla da üstadın haberi olmadan Risaleleri ilk defa Latin alfabesinde
bastırmış, mavi (kırmızı değil) kaplattırmış ve Isparta’da üstada sunmuştu.
Herkes şaşkındı, üstadın Tahiri Mutlu’ya çok kızmasını bekliyordu. Oysa üstad
risaleleri Latin alfabesinde basılmış görünce gözyaşlarını
tutamamıştı. Tahiri Mutlu’yu
tebrik etmek için onun makamının ne olduğunu meleklerin bile taktir
edemediğini, kimsenin de erişemeyeceğin dile getirmişti.
Üstadı hayatında iki saat görmüş, talabesinin talabesinden bile ders
almamış olanların kendisini üstadın talabesi olarak çevresine satması en hafif
tabirle sahtekarlık ve riyakarlıktır. Üstadın feyzinden, ilminden
faydalanan talabe, yüz metre öteden belli olur, zira siyasetle uğraşmaz.
Nurlarla taklidi imanları tahkiki imana çevirmeye çalışan bir muhabbet fedaisi
olur. Tıpkı üstadın manevi evladı sayılan rahmetli Mustafa Sungur abi
gibi son nefesine kadar kardeşlik ve ihlas der durur. Nifak peşinde olmaz,
vifak ve ittifak içinde çabalar, siyasete bulaşmaz.
Envar Vakfı’nın kurucularından, üstadın Anadolu’nun pek çok yerinde onu
gezici Nur vaizi gibi hizmete gönderdiği Rahmi Erdem beyin hazırladığı ‘Davam’
kitabı, Risaleyi Nur şakirdlerinin 1960′dan sonra ilk 30 yılda çektiği
çileleri pek güzel anlatır. 1991′in Ramazan’ında bir iftarda Rahmi Erdem ile
Süleymaniye cami sohbetinde bulunmuştum, benim hikayemi dinledikten sonra seni
‘Nur şakirdi’ olarak kabul ediyorum demişti. Kitabını imzalayan Erdem, ömrümün
sonuna kadar dava adamı olmamı salık verdi ve benden söz aldı. Rahmi Erdem’in
“Beyaz Gölgeler” adlı eserinde Sungur ağabey Hocaefendi hakkında şöyle
diyordu: “Rahmi bey kardeş, bu zaman da hakikat-i Kur’aniye’de saf tutan
kardeşlerimizin manevi hüviyetini bendeniz ihatadan acizim. Bilhassa Fethullah
Efendi hakk?nda fikir ve kanaatimi rica ettiniz. Daha önce de “o zatlarla
arkadaş olmak, kardeş ve beraber olmak hepimiz için birer mazhariyettir. Bir
lütf-u ilahidir. Böyle masum ve yıldız misal zatlarla daima iftihar
ederiz. Onlar bizim şeref tacımız” demiştim. Fethullah Hocaefendi,
deruhte ettiği hizmet-i Kur’aniye ve imaniyesi, bir ve beraberlik içinde
bulundukları kardeşleri ve arkadaşlarıyla âlemşümul bir hizmeti kucaklayan,
gençliğin ve nesillerin imdadına maarifi ilahi ile koşan âli himmet ve
kerimüssıfat bir mübarek zattır. Hz. Üstadımız, Kastamonu
Lahikası’nda bir mübarek talebesi için “kalemi gibi kalbi de harikadır.”
dediği bu manaya, Hocaefendi ve mübarek kardeşleri de mazhar ve masadak
olduğunu gösteriyorlar. Onlar ahirzamanda âlemi ışıklandıracak bu
nur-u Kur’an’ın mübarek, halis hameleleri olarak takdir ve tebrike
sezadırlar. Hepimiz ve hep beraber bu nur-u Kur’an ağacının etrafında
Rahmet-i ilahiye ile bulunmak nimetine mazhar olmuşuz. Malumunuz böyle
hayatlarını İslamiyet’e, milletin saadet ve selametine halisane ve fedakarane
bir surette adayanlar o hulus ve vüsat içinde çalışanlar; nihayette Hakk’ın
keremi ile bir millet olarak ebediyet ve beka bulacaklardır
inşallah. Belki onlar bunu da gaye yapmadan yalnız rıza-i ilahinin
hudutsuz fezasında yol almak emelindedirler. Bu öyle bir nimet ve lütuftur ki
Allah onu dilediğine verir.”
Cemal Uşak beyefendi 1996 Eylül ayında bir trafik kazası geçiren Sungur
ağabeyi hastanede ziyaretinde, Sungur ağabeyin: “Şimdilerde Hocaefendi ve
hizmetine birçokları müspet bakıyorlar. Keşke 20 sene önce de böyle
bakabilselerdi, ne iyi olurdu.” dediğini nakletmişti. Yine Cemal
beyin nakline göre; “1972’li
yıllarda Hocaefendiye izafeten; “Hocaefendiye Hazret-İsa (AS)
diyorlar” diye bazı kimseler serişte ederek Hocaefendiyi
suçluyorlar, itham ediyorlar ve camiadan dışlamaya çalışıyorlardı. O
yıllarda Sungur ağabey de Mehmed Feyzi ağabeye gidip; “Hocaefendi hakkında
bazıları böyle söylüyor. Ne diyorsunuz?”diye soruyor. Mehmed
Feyzi ağabey de tebessüm ederek: “Kardeşim olur böyle haller. Bana da
söylüyorlar. Etrafımdakiler beni de öyle gördüklerini söylüyorlar. Bunun bir fitne yönü, fesat yönü veya
zararlı bir yönü yoktur. Velayet makamlarında tıpkı makam-ı
Hızır gibi her bir peygamberin makamı vardır. Makam-ı İsa da vardır. Bir takım
zatlar ya İsa meşrep olurlar. Veya makam-ı İsa’ya çıkarlar. O zatları sevenler
de, kendi kalp ayinelerinde o zatı ayn-i İsa gibi görür. Bu, o zatın ya
makam-ı İsa’da olduğuna delalet eder. Veya o zatın İsa meşrep olduğuna delalet
eder.” diyor. Kıymetli yazar Cüneyd Suavi Bey,
2 Kasım 2001 tarihinde Adapazarı’nda görüştüğümüzde Sungur ağabeyin bir
mecliste Hocaefendi için: “Kardeşim, büyük
evliyadır” dediğini nakletmişti.
‘Nasılki her peygamber ve Alim Zat Allah’ın bir ismine mazhar ise,
aynen onun gibi Fethullah Gülen
Hocaefendi de:’ Mesih’in sahip olduğu nefese sahiptir’ Mustafa Sungur
Abiye göre.
1991′de istanbul’da Çamlıca Kuran Kursu üst
katında, 6 Mart 1992′de Bakü’de 1 Nolu Komünist Partişkola’da Gülen’in
öğrencilerine Sungur ağabey aynı dersi yaptı ve şunları
vurguladı: Her Alim Allah’ın bazı isimlerinin ve bazı
peygamberlerin sahip olduğu özellikleri, mizaclarında tecellileriyle daha
fazla nümayiş ettirir.Mesela Üstad
Hazretleri, Allah’ın ‘Rahman’, ‘Rahim’, ‘Sabr’ isimleriyle müsemmaydı.
Peygamberimizin kopyasıydı. Alimler peygamberimizin varisidir
derler ya, tam bir varisti. Hocaefendi ise, peygamberler içinde diriltici
ruh üfleyen, dertlere derman olan sıfatlarıyla en fazla Hz. İsa’ya, Mesih’e
benziyordu. (Bahse konu ‘Mesih’e benzeme, sıfat itibari ile kast
edilmiştir. Dünya’nın dört bir yanında açılan Eğitim Müesseselerinin hızlı
inkişaf etmesi, Hz.İsa (AS) mın ölüleri diriltmesi gibi manevi bir Dirilişe
vurgu yapılmıştır.)
Üstadın gerçek talabelerinin çoğunluğu ortadan ikiye çatlayan Nur
camiasının bu yol ayrımında Gülen Hocaefendi’nin yanında
durdu. Mustafa Sungur abi kendi oğlu Muhammed Nur Sungur’u Gülen’e
eğitmesi için verdi ve ilk açılan Nur evine kendi elleriyle
yerleştirdi.1974 yılına kadar Nur camiasından ayrılmayı veya farklı bir
görüntü vermeyi aklının ucundan bile geçirmeyen Hocaefendi, üstadın talabeleri
ile 1966 yılından beri düzenli olarak istişarelere katılıyordu. İzmir’de kalan
üstadın en iyi talabelerinden Ahmet Feyzi’nin haftalık dersini hiç ihmal
etmezdi. Konyalı öğretmen olan ve üstadın varisim dediği, ancak genç yaşta
vefat eden Zübeyir Gündüzalp ve Aralık 2012’de Hakk’a yürüyen Mustafa
Sungur ile çok iyi ilişkileri vardı. 40 yıl uğraşarak yazdığı tevafuklu Kur’an’ı
Kerim ile gönüllerde taht kuran Hüsrev Altınbaşak, 1977’de vefat
edene kadar Gülen Hoca’nın yanında yerini almıştı. 1931 yılında Said
Nursi’nin talabesi olan Hacı Hüsrev, 40 yıl boyunca hep Risale yazmış ve
yaymıştı. En önde gelen
talabelerden Tahiri Mutlu, üstadın Muhammed Mevlana Bağdadi’den kalan
cübbesini ve diğer emanetlerini Hocaefendi’ye rüyasında gördüğü üstadım emri
üzerine 1980 öncesi teslim etti. Yazar Cüney Süavi, Tahiri
Mutlu’nun Hocaefendi’yi çok sevdiğini ve vefatına yakın Hizmet Vakfı Mütevelli
Heyeti’ne kendi yerine Gülen Hocaefendi’yi seçtirdiğini
doğruluyor. Hocaefendi bir sohbetinde Tahiri ağabeyin kendisine
verdiği bir hediyeden bahsediyor: “Yazdığı şeylerden Mesnevi-i
Nuriye de vardı, bana hatıra vermişti. 80 ihtilalinde birisi benim
evimden almış, onları çatıya koymuş, yağmurda çürüdüler, tamir edilir mi diye
çok uğraştım, hatıra kendi el yazısı, fakat maalesef.”
Elazizli (Elazığ) Hulusi Yahyagil bey, askerdi ve üstada 1929’dan 1986’da
ölene kadar bağlı kalmış en sadık talabesiydi. Nur’un ilk talabesi
olarak üstadın taltif ettiği Hulusi ağabey, Hocaefendi’ye üstadın
yayınlanmamış ve vakti gelince yayılması gereken emanet risale ve diğer
emanetlerini rüyasında gördüğü üstadın emri üzerine 1980 başlarında yine
Hocaefendi’ye getirip teslim etti. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın eski
başkanı Cemal Uşşak anlatıyor: Hocaefendinin 1995’te Moral FM ve Nesil
matbaalarını ziyaretinde M. Emin Birinci abi şunları söyledi: “Ne kadar biz
uyduk o ayrı konu. Zübeyir Ağabey; “Hizmetle alakalı meselelerde Fethullah
Hocaefendi kardaşımla istişare edin. Onun fikirleri musibtir.” demişti
deyince, Hocaefendi: “Estağfurullah! Zübeyir ağabey iltifat etmiş”
dedi.
Hocaefendi Edirne’de vazifeli iken İstanbul’da Zübeyr ağabeyi ziyarete
gelirdi. Şöyle anlatıyor: “Zübeyr abi çok ciddiydi, sevgisini dışarıya
vurmazdı. Yanına gider gelirdim. Bir iki defa da bana nasihat etmişti. Ben çok
müstağniyim, param yok, gider cami penceresinde yatarım. Param varsa, gider
otelde yatarım. Sonrası üstü kapalı bana “kardeşim” dedi. “Üstad, Hastalar
Risalesinde “gençlik ve sıhhat önemli iki gaflet unsurdur” diyor. Dersane çok
önemlidir.” Sonra öğreniyorum ki, Kırkıncı Hocaya da diyor: “Geldiğinde
dershanede kalsın.”
Mehmed Kırkıncı Hocaefendi 22. 10. 2003 tarihinde Erzurum’da Kümbet
medresesinde bu konuda talabelerine şunları söylüyordu: “Zübeyir abi bana dedi
ki “Hocaefendiye söyle, İstanbul’a gelip geçerken bana misafir
olsun.” Hocayı o kadar sevmişti ki… Onun da (Hocaefendinin) ağabeylere
saygısı öyle ki… Bambaşka bir şey canım.”
Cemal Uşşak Bey anlatıyor: “Bir gün Bekir ağabeyin Kığılı
Pasaj’ındaki yazıhanesindeydik. Arka odada Zübeyir ağabey de, diğer ağabeyler
de vardı. Birisi İzmir’den bir haber getirmiş; “Fethullah hoca
Kestanepazar’ından ayrıldı” demişti. Zübeyir ağabey bunu duyunca dizleri
üzerinde doğruldu ve şöyle dedi: “Fethullah Hocaefendi
kardeşim fevkalade isabet etmiştir. İnşallah bundan sonra Nur’un
izzetine münasip bir tarzda hizmetine devam edecek.”
Nur’un ilk talabesi Hulusi Yahyagil, Hocaefendi’ye hak ettiği
değeri everdi. Üstad’ın talebelerinden Salih Özcan beyin nakline göre
Hulusi ağabey merhum Hocaefendi için:”Bu gence dikkat edin, ilerde istikbal
vaat ediyor” demişti. Hocaefendi 1983’de Elazığ’da Hulusi Yahyagil ağabeyi
ziyaret ettiğinde Hulusi ağabey üstadın iktisat risalesinde bahsettiği
kerametli baldan bir kaşık teberrüken hocamıza vermişti. Hocaefendi bunu şöyle
anlatıyor: “Albay Hulusi Bey’e uğradım 83’de. Yani üstad vefat ettikten tam
23 sene sonra. Hulusi Abi merhum yine bana bir yemek kaşığı bal verdi, o
baldan. Bitmemiş daha”
Hocaefendi bir sohbetinde Hulusi ağabeyle alakalı bir hatırasını şöyle
anlatıyor: “Hulusi abinin oğlu vefat etmişti. Biz taziye için orda
bulunuyorduk. Bize güzel şeyler anlattı. Ve “Bütün menba-ı varidat benim için bir
yönüyle o işin prizması olan Hz. Bediüzzaman’dır. Yani Kur’an nur ışıkları
içinde akar gelir ona. Ve bizde ondan aldık onu. Sünnet akar gelir biz ondan
aldık.” Böyle anlattı.”
Üstadın avukatı Bekir Berk, İslam Davasının meşhur Nur
talabesiydi. Hastanede vefat ederken yanında sadece Hocaefendi vardı. Merhum
Bekir Berk bey ile Hocaefendinin karşılıklı büyük sevgi ve saygıları vardı.
Burada buna kısa bir hatıra ile değinelim. Muhammed Nur
Sungur beyefendi anlatıyor: 1986’da Fethullah Hoca hacca gelmişti. O
zaman evimiz vardı,ticaretle uğraşiyorduk. Hac dönüşü Cidde’de hocayı misafir
ettik. Tabii o sırada hergün Bekir Berk ağabey gelip gitti. Aralarında
karşılıklı olarak müthiş bir muhabbet ve hürmet vardı. Sohbetleri oluyor, eski
hatıralarını yâd ediyorlardı. Bir gün Bekir Ağabey ayrılırken Hocaefendinin
onun ardından; “Hey kafesteki koca aslan” dediğini hiç
unutamam.
12 Mart 1971 askeri muhtırasında Fethullah Gülen’i hapse atan cunta, onun
yanına iki adet azılı Komünist koymuştu. Bekir Berk ve Mustafa Birlikte aynı
koğuştalardı. Komünist Bekir ağabeyi hırpalayınca Hocaefendi iri ve heybetli
cüssesiyle öne atıldı ve Komünist efendi ranzanın altına saklandı. Tuvalet
yasağı vardı, 24 saat içinde sadece bir defa defi hacet yapmaya izin
veriyorlardı. Nur davasından tutuklananları Fethullah Gülen aleyhine
kışkırtan ve sahte ifadeler hazırlayan cunta ekibi, mahkemede zorla Nur
talabelerinin tek suçlu olarak Gülen’i suçlamasını sağlamıştı. Hocaefendi’nin
hayatta en fazla yıkıldığı, kırıldığı anlardan biriydi. dava arkadaşları ona ihanet etmiş,
satmıştı. Asker korkusu üst seviyedeydi. Bir kişi Gülen’i o
mahkemede satmadı, ihanet etmedi: Necdet Başaran. Necdet Hocayı 12 Eylül
1980 askeri darbecilerinden kaçırmak için yıllarca Hollanda’da tutan Gülen,
1999′da ABD’de zoraki sürgüne gittiğinde yanına canyoldaşı, cankuşu olarak
Necdet Başaran’ı alacak ve vefasını gösterecekti. 6 ay sonra hapisten
çıktığında onu karşılamaya kimse gelmedi. Ne talabeleri ne İzmir esnafı, nede
5 yıl emek verdiği Kestanepazarı Camii mütevellisi. Herkes korkuyordu.
İzmir’de tek tek esnafı dolaştı. Çok güvendiği bir esnaftan hiç beklemediği şu
sözleri duydu: Hocam bir daha buraya gelmeyin, bizim başımızı derde
sokacaksın, çoluk çocuğumuz var, bu iş artık olmaz’ dediğinde başından kaynar
sular boşalmıştı. İzmir’de kalacağın evi, yurdu yoktu, çaresiz memleketi
Erzurum’a döndü.
Ahmed Feyzi Kul, üstadın talabeleri arasında Hocaefendi’ye en yakın
olan ve en çok sevenlerdendi. Merhum Cahid
Erdoğan anlatıyor: Rahmetli Ahmet Feyzi Kul abi, pek vaiz beğenmezdi.
Kendisine ne Tahir Hoca’yı ne de Yaşar Hoca’yı dinletmem mümkün olmadı. Zaten
kendisi de alim bir zattı. Hocaefendi’nin İzmir’e gelişinin tahminen üçüncü
haftasıydı. Ben vaaza giderken yolda Ahmet Feyzi abi ile karşılaştım. Nereye
gittiğimi sorunca vaaza gittiğimi söyledim. “Beraber gidelim” dedim, kabul
etmedi. Israr ettim. Beni çok sevindirdi. Çok fazla ısrar edince teklifimi
kabul edip geldi. Vaaz bitti, Cuma namazı kılındı, cemaat boşalmaya başladı.
Ben de malzemeleri toparlıyorum. Baktım, Hocaefendi oturuyor, Ahmet
Feyzi abi de birkaç saf arkada oturuyor. Hocaefendi yerinden doğrulunca o da
ayağa fırladı ve koşup Hocaefendi’yle musafaha ettiler. Aralarında neler
konuştular bilmiyorum; fakat bildiğim bir şey varsa Ahmet Feyzi abinin bu
vaaza gelişinden gayet memnun olmasıydı. Çünkü biraz sonra yanıma gelip, “Sen
haklıymışsın, bu diğerlerine benzemiyor” demişti. Bu cümleyi vaaza gelmeden
evvel ben ona söylemiştim ve şimdi o da aynı kanaati benimle paylaşmış
oluyordu.
Üstadın talabelerinden Abdülkadir Badıllı, Hocaefendi ile ilgili
şunları kayda geçirdi: “Bu makamda hak adına ve bitarafane bir muvazene
ile şöyle diyebilirim ki; Fethullah hocanın vasıtasıyla iman ve hidayete
ermiş, İslamiyet nuruyla ahlâklarını düzeltmiş binlerle insan vardır. Bunun
yanında hocanın şahsî kemalatı, tevazu’u, edep ve ubudiyeti de çok
yüksek mertebelerdedir. Bu hakikat muvacehesinde Fethullah Hoca, en
az bin Muşlu Molla kadar İslâma hizmet etmiş, eserleri de meydandadır, her ne
ise..”
Abdullah Yeğin, Fethullah Gülen Hocaefendi ile eskiden tanışmaktadır,
şunları anlatıyor:
“Üstad’ın talebeleri Hizmet Vakfı’nın mütevelli heyetine aza oldular.
Tahiri Ağabey vefatına yakın bir zamanda ‘ben mütevelli heyetini
bırakıyorum. Fethullah Hoca var, ben yerime onu tayin
edeceğim.’ dedi. Vakfın tüzüğüne göre üç kişi tayin edilir,
mütevelli heyeti de onlardan birini seçerdi. Tahiri Ağabey istifa edince
Fethullah Hoca seçildi. Eskiden de tanırdım ben Fethullah Hoca’yı. Hatta
ziyaretine gittik Edirne’de, İzmir’de… Ben Adana’da iken yanımıza gelmişliği
vardı. Epey bir zamandır görüşmedik fakat onun da gayesi
İslamiyet’tir, başka bir şey değil.”
Abdullah Yeğin ve Bayram Yüksel gibi üstadın feyzi ve terbiyesini almış
diğer iki talabeside Hocaefendi ile yakından tanışmış ve dava samimiyetini
görmüştü. Şanlıurfa’da yaşayan Yeğin Hoca bir sohbetinde şunları
kaydediyordu: ‘Hocaefendi mektep açmış, dersane açmış, kolej açmış.
Orada da mümkün mertebe kendi anlayışları, kabiliyetleri ve güçlerinin yettiği
kadar Risale-i Nur’u, birşeyleri öğretmeye çalışıyorlar. Herkesin gayesi
neticede imana hizmet olduğu için hepsinin gayesi birdir. Ben hepsi
dinsizliğin karşısında bir yumruktur diyorum’. Abdullah abinin bu çıkışı Nur
camiasında yurt ve kolej açmaya yönelik inadı kısmen kırmıştı. Zira pek
çok Risaleyi Nur grubu Hocaefendiyi çok sert bir dille eleştiriyor, ‘Üstad
zamanında yurt, okul mu vardı, bu diyalog çalışmaları da nereden çıktı, Gülen
bidat çıkartıyor’ diyorlardı. Açıkcası Gülen’in en yakınındakileri bile ikna
etmesi etmesi kolay olmuyordu. 1975′den beri yanında olanHüsrev abinin talabesi Saadettin Başer’e
2012′de şunu söyleyecekti: On yıl ötesinin planını yapıyor ve ona göre adımımı
atıyorum. Gözlerinizin içine bakıyorum evet kabul diyorsunuz ama
bir acabayı da seziyorum, görüyorum. Ben bunları gerçekleştirmeye niyet
ediyorum. 13 yaşında Erzurum’da annem beni koyunları gütmeye gönderirken
dağarcığıma azığın yanında Hayatüssahabe kitabını da koyardı. 9 defa okudum ve
ezberledim. Bugünün planlarını
13 yaşında bir çoban iken yaptım. Eğer bana engel olursanız veya
ağır aksak davranırsanız 10 yılda yapılabilecekler 50 yılda yapılır ve aradaki
40 yıllık gecikmenin hesabını siz verirsiniz, ben vermem. Çünkü ben yapmak
istiyorum.
Hocaefendi’yi 18 yaşında Erzurum’da medrese talabesi iken üstadın
talabesi Muzaffer Aslan’ın sohbetine ilk götüren, kendisinden yedi yaş büyük
Mehmet Kırkıncı Hocaefendi’dir. Üstad 1957′de Muazaffer Aslan’ı 6
aylığına Erzurum’a hizmete gönderir. Onun sadeliği, mütevaziliği, ilmi ve
sahabeye benzer abide duruşu Hocaefendiyi çok etkiler. Genç Gülen ‘bu
devirdede sahabe gibi yaşamak ütopya değilmiş’ diye düşünür. Buradaki
sohbetlerin sonunda tren garında Muzaffer Hoca’yı uğurlamaya gelen sadece üç
öğrenci vardır: Fethullah Gülen, Mehmet Kırkıncı ve Hüseyin Hatemi.
Sohbetlerine katılım on veya onbeş kişiyi geçmemiştir ama dönüşte üstadtan şu
müjdeyi alır: Muzaffer’in 6 aylık Erzurum seferinden elde edilen semere 20
yıllık Risaleyi Nur hizmetine bedeldir. Kırkıncı Hoca, Gülen ile ilgili
şunları ifade ediyor: Hilkaten dürüst, halim, iffetli bir genç idi.
Müşfik ve merhametli idi. Her nutku bir belagat ve fesahat şaheseriydi.
Hocaefendi, bizden bin adım ileri attı. Hariçteki hizmetleri ile de
milletimizin dışarıdaki itibarını artırdı. Bediüzzaman Hazretleri’nin ‘Size
kat’iyyen ve çok emarelerle ve kat’i kanaatimle beyan ediyorum ki, gelecek
yakın bir zamanda, bu vatan, bu millet ve bu memleketteki hükümet, alem-i
İslam’a ve dünyaya karşı gayet şiddetle Risale-i Nur gibi eserlere muhtaç
olacak, mevcudiyetini, haysiyetini, şerefini mefahir-i tarihiyesini onun
ibraziyle gösterecektir’ sözüne masadak oldu. Yüzlerce ve binlerce gencin
fazilet ve irfanına vesile olmuştur. Bu ağır vazife, genç yaşta saçlarının
ağarmasına sebep olmuştur.’
Kırkıncı Hoca, Hocaefendiye yazdığı bir mektupta “Bu kudsi hizmetinizi
değil ki biz, felekler ve feleklerdeki melekler dahi tebrik ediyor.”
demişti. Gönül Damlalar adlı eserinde ise
Hocaefendi için; “Letafetli bir lebib ve fesahatli bir edip” tâbirini
kullanmaktadır. Hocaefendiye gönderdiği ve 1997 Ramazan bayramında Zaman
gazetesinde “Her ehl-i hamiyeti ağlatan zulüm” adıyla
yayınlanan bir mektuplarında Kırkıncı Hocaefendi şöyle demektedir; “Sizi
iki cihanda bahtiyar etmeye vesile olacak kutsi hizmetinizde Cenab-ı Hakk’ın
size yüz binlerce sadık mücahitleri hayrul halef olarak bahşetmesi en büyük
tesellimizdir.” Ve şöyle devam ediyordu: “Muhterem efendim, sizin
saffet ve masumiyet içerisinde geçirdiğiniz hayatın sayfa ve yaprakları gayet
açık ve parlaktır. Katiyyen bu gibi hadiseler mir’at-ı kalbinize toz
konduramaz ve hizmetinizi gölgeleyemez. Zira bu gayretinizi bütün Anadolu ve
âlem-i İslam, hatta cevv-ü sema ve fezayı âlem alkışlıyor, belki kâinat dahi
memnun, mesrur oluyor.” Artı Haber adlı dergide bir soru üzerine
Kırkıncı Hoca şöyle diyordu: “Fethullah Hoca çok muhterem bir zattır. On sene
benim yanımda kaldı. Devletin yapması gerekenleri yapıyor. Okullar açtı,
çocuklar orada Türkçe öğreniyorlar, Müslüman oluyorlar. Onu baş tacı
etmek lazım. Zaten ben onun çocukluğunu bilirim, müşfik, devletine
bağlı. Hatta milliyetçilik namına benden biraz daha ileriydi.”
Hocaefendiye Nurlardan ilk bahseden Mehmed Kırkıncı hoca olmuştur.
Hocaefendi Rotterdam sohbetinde Kırkıncı Hoca’dan şöyle bahsediyordu: “Bana
Risale-i Nur’u tanıtan da o oldu. Abimizdi, hamimizdi. Hâlâ da hâlisane hizmet
eder -kendisi nasıl düşünürse düşünsün- ama düşüncesi oydu: Ellerini dizlerine
vurur; “Hocaefendi akibetimden çok endişe ediyorum”
derdi. Kırkıncı Hoca Aksiyon dergisine verdiği röportajda Hocaefendi ile
alakalı şunları söylüyordu: “1956′da tanıştık, 1966 yılına kadar beraber iman
ve Kur’an’a ait hakikatleri okuduk. Bu süre içinde aramızda tatlı
bir uhuvvet ve muhabbet teessüs etmişti. Onunla birlikte
geçirdiğimiz zamanları tahattur ettikçe kendimi firdevsi bir saadet içerisinde
hissediyorum. Bazen cumaları müftü efendiden izin alarak herhangi bir
camide vaaz ederdi Hocaefendi. Sabahtan öğleye kadar risaleden bazı yerleri
ezberler, kürsüye çıkar, kekelemeden konuşurdu. Bak ben kekeliyorum ama onda
kekeleme yok. İşte onları ezberleye ezberleye kendine bir hal
geldi. Öyle bir hafızası var ki, 1966′ya kadar beraber bulunduğumuz
her şey hafızasanda. Onun vaaz ve nasihatleri en duygusuz insanı bile heyecana
getirip ağlatır. Dünya zevkleri onu hiçbir zaman aldatmadı. İbadetine
düşkündü, geceleri teheccüd namazını kılar ve secdeye kapanarak bu millet için
dua ederdi. Dalalet ve sefahat girdabına düşen, dini ve milli seciyelerini
kaybeden gençlerimiz için ağlar ve necatları için halisane niyaz ederdi.
İslamiyet’in neşir ve tebliğini farz telakki eder ve bunu ifaya çalışırdı. Bu
çalışmasında da muvaffak oldu. Onun en bariz meziyetlerinden birisi
de vatan ve milletini çok sevmesi idi. Kendisi için değil
milleti için yaşar ve düşünürdü. O nedenle, onun hizmetlerini
çekemeyenler, ona karşı olanlar memleketin, milletin dostu
değil. Kendisine yapılan saldırılara rağmen azim ve sebatla, sabır
ve tahammülle taviz vermeden davasını takip etti. Bir gün adaletin zulme,
hakkın batıla galebe edeceğine inanıyordu. Fikir ve irfanla ve neşriyatla
insaniyete hizmet etmeyi gaye edinmişti. Hoşgörü sahibi idi. Muhaliflerine
bile kat’iyyen düşman nazarı ile bakmazdı. Hakikate muhalif hiçbir menfi
harekette bulunmamıştır.”
Kırkıncı Hoca, “Hayatım- Hatıralarım” adlı anı eserinde
risalelerin Hocaefendi üzerindeki etkisine şöyle değiniyor; “Feyz kaynağı
olan Risale-i Nurları tahkik ve tetkik ettikten sonra Hocaefendi yepyeni bir
hususiyet kazanmış oldu. Risale-i Nur’daki cevherler onun ruhunu alevlendiren
bir mürşid-i azam oldu. Risale-i Nur’un rahle-i tedrisinde istidatlarını
yoğurdu. Onun düsturlarını kendisine meslek ittihaz etti. Hocaefendi o
cevherleri aşk mayası ile yoğurarak gençlerimize verme bahtiyarlığına erişti.
Şimdi ise hizmeti bütün dünyanın gözlerini kamaştıracak bir hal aldı.
Çağımızda iman ve İslam aksiyonunun müstesna temsilcilerinden biri
oldu.”
Hocaefendi’yi hayatta en fazla üzen hadise Cumhurbaşkanı Turgut
Özal’ın suikastla zehirlenerek 17 Nisan 1993′de öldürülmesiydi. Gece ve gündüz
bir hafta hiç durmadan ardından ağladı. ‘O bulunduğu yerde tek adamdı, yeri
doldurulamaz’ diyordu. İlginçtir, Haziran 1993′de çok sevdiği
annesi Refia hanım vefat ettiğinde Hocaefendi hiç ağlamadı. Bu benim
şahsi meselem, arkadaşlarımı buna karıştırmam düşüncesindeydi. Talabeleri bir
gün eline kendi yazdığı anne şiirini vererek okumasını istediler, daha ilk
cümlede gözlerinden yaşlar boşandı ve şunu itiraf etti: Evet, odamda annemin
ayaklarım üşümesin diye benim için ördüğü patikler çekmecemde duruyor.
Her gün açıp bakıyorum ve odamda iki saat sessizce
ağlıyorum. Kırkıncı Hocaefendi şunları da ifade ediyordu: Yıllar
sonra annesinin vefatı üzerine Osman Hoca ve Ahmet Şahin’le birlikte taziye
için gittik. Dört saat yanında kaldık. Çok güzel sohbetler oldu. Birkaç gün
önce bir rüya görmüştüm. Rüyada geniş bir bina, ucu bucağı görünmüyor, zemini
de halı gibi döşenmiş. Hoca efendi birden yanımda durdu ve binayı bana
anlatmaya başladı.
Dedim: “Buraya gelmeden önce böyle bir rüya gördüm. Tabiri nedir?”
Dedi: “Estağfurullah, siz daha iyi bilirsiniz.”
Ben de “Sizin hizmetinizden çok gelişeceğine
işarettir” dedim.
Hocaefendi: “Bu sizin hizmetiniz , sizin , sizin…”diye ağlamaya
başladı.
İzmir’de hapisteyken Nazım Gökçek, Necmettin Bey ziyaretine gideceğiz.
Gitmeden öncede bir rüya gördüm. Rüyada Cebrail, elinde bir masa saati. Bana
“Al bunu Fethullah Hocaya ver.” Ziyaretine gittiğimizde bu rüyayı
anlattım. “Hocam, bunu işittikten sonra 10 sene hapiste kalsam hiç aldırmam”
dedi. Yüz yetmiş ülkede okul yapmak ne demek? Cebrail’in rüyadaki
saati bu işte…
Ben, “Cenabı-ı Hak, Bediüzzaman’ı kendisini anlatmak için yaratmış,
Fethullah Hocayı da hizmet için yaratmış.” diyorum. Benim inancm bu…
Kırkıncı Hocanın hizmetlere dair gördüğü iki rüyasını Hocaefendi bir
sohbetinde şöyle anlatıyor: “Benim öteden beri hep kendisine saygı duyduğum
bir zat. 5–10 yaş benden ilerde olmasının yanı başında aynı zamanda 5–10 sene
evvel de Hazret-i Bediüzzaman’ın dünyasına erken uyanmış olması itibarıyla
benim saygı hisleri, saygı duygularıma bir o kadar daha saygı ilave ettiren
bir insandır. İki sene evveldi, bu müesseselere gelmişti. Bana iki enfes şey
anlattı. Bunlardan bir tanesi şuydu: Gözyaşlarıyla, 60 yaşındaki insan hıçkıra
hıçkıra anlattı. Az belki ayrı gibi görülebilirdi. Ben görmem de, o da görmez,
başkaları görebilirdi. Şafii-Hanefi ayrılığı, Şafii-Maliki ayrılığı içinde
biraz da metotta, usulde değişik yollarla aynı hedefe varma ayrılığı gibi bir
şey. “Etturuku ilallah bi adedi enfasi halaik” Allah’a giden yollar mahlukatın
solukları sayısınca. İşte bundan nasiplilik içinde mini bir farklılık, bir
ayrılık. Tabii bunu neye söylüyorsun. Çünkü “Sizin hizmetiniz” deyip de,
başarıları ifade ederken böyle bir insanın o başarıları gözyaşlarıyla ifade
etmesi çok manidardır. Dedi ki; “Bu müesseseleri gördüm. Her birisi dünyayı
idare edecek büyük saraylar gibi geldi. O saraylarda beni gezdirdiler. Bir
yere gelince o saraylarla alakalı insanları, görünce, anladım ki meğer dünyayı
idare eden o saraylar bu hizmet ve bu hizmetin arkasındaki insanlarmış” dedi.
Ve hıçkıra hıçkıra ağladı. Ve sonra arkasından ayrıbir şey anlattı: “Gördüm ki
yine” dedi. “Anadolu seller içinde, seylâplar içinde. O seller binalar? önüne
katıp bir kütük gibi sürükleyip götürüyor. Ve herkes endişe telaş içinde. O
esnada ümitlerin ayakta kalması düşünülemez. Herkes sarsık, belki her vicdanda
yeis yaşanıyor. Fakat o esnada nereden çıktığı belli olmadan
birden Bediüzzaman belirdi. O selin içinde, sizin
yurtlarınızı, pansiyonlarınızı, evlerinizi, kaya gibi kucaklıyor, selin önüne
koyuyor ve bir baraj yapıyor. GAP barajı gibi bir baraj
yapıyor. Derken sular çekildi. Zararlı olma durumu inkitaa uğradı. Ve
faydalı bir baraj haline geldi. Anadolu da seylâpların erozyonundan
kurtuldu.” Bunlar iki sene evvel derin duygularla, coşkun heyecanlarla
anlatıldı.”
Hizmet’in İzmir’de başlamasının da bir hikmeti vardır. Levanten, Rum ve
Ermeni nüfusu nedeniyle Osmanlı döneminden beri ‘Gavur İzmir’ denilen bu şehir
Eylül 1922′ün ilk haftası kaçan Rumlar tarafından yakılmıştı, yıkılmıştı.
Cumhuryet’in ilk 50 senesinde de İzmir, dinin merkezi değildi. 1966′da
Hocaefendi, Edirne’den Kestane Pazarı camisine imam ve vaiz olarak atandığında
tarihin akışı değişti. Kur’an Kursu’nda beş yıl boyunca müdürlükte yapan
Hocaefendi, Kestane Pazarı Cami vakfı kurucu ve yetkililerini zor durumda
bırakmamak için öğrenci kamplarını hep kendi bulduğu bütçelerle dışarıda
yapmıştı. 1968′de Buca’da ilk kampa gittiklerinde 75 öğrenci vardı ama
bunların erzak ve iaşesini nasıl karşılayacağını bilmiyordu. 30 yaşındaydı, o
yıl ilk defa hacca da Diyanet görevlisi olarak gidecekti. İkinci sene 1969′da
Manisa kampında öğrenci sayısı 250′ye çıkmıştı. Tüm bunların masrafını
karşılayan fakir İzmir esnafıydı. Hocaefendi, 1969’da İzmir’de Tepecik
mahallesinde ilk Işık Evi sayılan dersaneyi açtığında üniversite ve lise
öğrencisi talebelerini burada eğitmeye başlamıştı. Bu evde kalanların hepsi
daha sonra Gülen’in kuracağı sosyal hareketin önde giden atlıları ve üst düzey
yöneticileri olacaktı. İçlerinde kimler yoktu ki…Abdullah Aymaz, Mehmet
Atalay, Ali Candan, Hüseyin Rencber, Halil İbrahim Uçar, Mehmet Kadan ve İlhan
İşbilen. Fehmi Koru ile Abdullah Aymaz aynı lisede okuyordu ve Koru Gülen’in tedrisinden geçen ilk
talabelerdendi. Nur talabelerinin öğrenci dersanesi nasıl
çalıştırılır hiç biri bilmiyordu. Bu nedenle staja ihtiyaçları vardı.
Gülen, kırk kişilik bir topluluk oluşturarak Ankara’da Dışkapı semtinde
Nur apartmanında oturan Bayram Yüksel’in dersanesine bir gezi düzenledi. Aynı
gün başka bir yerden gelen 40 kişilik başka bir grupla evde 80 kişi
olmuşlardı. Evde olanlara şahit olan, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
öğrencisi Bekir Aksoy, Fethullah Hocaefendi’yi ilk defa orada gördü. 31
yaşındaki bu genç bu dünyadan değildi. Hal ve haraketleri, edebi, saygısı,
oturuşu bir başkaydı. Dizleri üstünde genç bir medrese talabesi gibi tir tir
titriyor, buram buram terliyordu. Bayram Yüksel, ders yapması için Risaleyi
Nur’u genç Fethullah’a uzattı. Uzun boylu, yakışıklı, yüzünden nur
damlayan Gülen Hocaefendi’nin dilinden tek bir kelime döküldü:
Estağfirullah…
Bayram Yüksel, ısrarla Gülen’in dersi okumasını talep ettikce hep
estağfirullah kelimesini işitti. Bardaktan boşanan yağmur altında kalmış gibi
sırılsıklam ter olan Hocaefendi, edep ve terbiyesinden kıpkırmızı olmuştu. Bir
büyüğün karşısında nasıl oturulur, nasıl konuşulur hal lisanıyla gösteriyordu.
Bekir Aksoy, çok etkilenmişti. Eski evliya menkibe ve siyer kitaplarında
gördüğü bir tabloydu bu. Kitaplarda kaldı, bir daha yaşanmaz sanıyordu. Tam 40
defa Gülen Estagfirullah dedi ve Bayram Yüksel’in olduğu ortamda Risaleyi
Nur’u okumaktan hayâ etti, saygıda kusur etmedi. Gülen’in karakter ve ahlak
yapısına aşık olan Bekir Aksoy, herkes gittikten sonra Bayram Yüksel’e şunu
söyledi. Bu şahıs, Fethullah Gülen çok büyük bir şahıs olacak, ömrümün sonuna
kadar ona hizmetçi olmak isterim. 1979’da ABD’ye imam olarak gönderilen
ve orada kalan Aksoy’un bu duasını Cenabı Allah kabul edecekti. 1992 yılında
Fethullah Gülen ilk defa ABD’ye geldiğinde yanından yer almayan Aksoy, 1997’de
ikinci gelişinde yine tercümanlık ve rehberlik yaptı. 21 Mart 1999’da Gülen’in
zoraki sürgünle daimi olarak ABD’de Pensilvenya’da kamp yerine yerleşmesinden
sonra yanından hiç ayrılmadı, özel kalemi oldu. Ankara’da ilk talebe
hizmetlerini başlatan Bayram Yüksel ağabeydi ve Bekir Aksoy’da en samimi
ilahiyatta okuyan öğrencilerdendi. Hacı Bayram’daki meşhur 27 numaralı ev çok
hizmet etti. Bayram ağabey, iki dakika boş zamanı olsa hemen boynunda asılı
duran torbadan Risale-i Nur çıkarır, okurdu. Onun, Risale-i Nurlara böylesine
bağlı olmasına her Nur şakirdi hayran olurdu. Cenaze namazının bizzat
Hocaefendi tarafından kıldırılmasını vasiyet etmiştir. Hatta Bayram
Yüksel, 1997’de dar-ı bekaya irtihal etmeden önce teveccühü en uç noktaya
taşıdı. Hocaefendi, Bayram abinin teveccühünü şöyle anlatıyordu: “Bayram abi
enfes şeyler anlattı bana. “Tamamen bu neşri size devredelim” dedi. Bunlar hep
Allah’ın lütfu…”
Üstadı 1956’da tanıyan ve ABD’ye ilk Risaleleri götürme ve ABD Kongre
müzesine hediye etme emrini bizzat üstattan alan Hekimoğlu İsmail, bugüne
kadar 55 yazdı, hepsini okudum. Mütevazi bir Nur şakirdiydi. Bayram abiyi ve
Gülen’i Hekimoğlu şöyle anlatıyor: Hacı Bayram Camii civarında çok sade bir
evde otururdu. Bir gün dedi ki, “Ben evde bir saat oturdumsa, bin kere tövbe
etmem lazım. Bu kadar çok talebe, bu kadar çok yapılması gereken iş
varken…”
Yine bir gün Hacı Bayram 27 numaralı evde ders yapıldı. Bayram ağabey,
dersten sonra ocağı yaktı, kaynayan suya erişte attı, biraz da salçayla
karıştırıp ikram etti. Dersten sonraki ikramlar için saatlerce mutfakta
uğraşmak diye bir şey yoktu. Başka bir gün yine bizi yemeğe davet etti.
Gittik. Çorba yapmış. On kaşıkta bir şehriye tanesi geliyor kaşığa… Amma o
çorbanın tadını unutamam… Fethullah Gülen Hocam’ın buyurduğu gibi, “Ben
Hazreti Üstad’ın etrafında bir kısım itibarıyla hakikaten ümmi, fakat hizmet
felsefesine vâkıf öyle dâhilere şahit oldum ki, isim de tahsis edebilirim…
Bayram ağabey, mektep okumamış bir köylü çocuğu idi. Fakat
vallahi-billahi-tallahi bir devletin başına koyun, o nurları çok hazmetmiş
olması itibarıyla, idare ederdi.”
Bediüzzaman’ın, “Japonya’ya Bayram’ı göndereceğim.” demesi üzerine
bir kardeşimiz, “Üstad’ım, oralara tahsilli ağabeyleri gönderseniz daha iyi
olmaz mı?” diye sorar. Üstad der ki, “Tahsil değil, ihlas hizmet eder…”
Birkaç ay önce Gülen’in Pensilvanya’daki kaldığı çiftlik evine gelen
Teksaslı Amerikan gazeteciye duvarda yazılı olan levhada ki ‘Burada ya ahireti
konuş veya sus’ yazısını tercüme etti Bekir Aksoy. Sonra da şaşkın şaşkın
bakan muhatabının kafasındakileri okumuş gibi şunları söyledi: Siz dünya
çapında 150 ülkede faaliyet gösteren, okulları ve üniversiteleri olan bir
sosyal hareketin liderinin kaldığı mekanda herhalde dev bilgisayarlar, Uganda
masası gibi ülke birimleri bulmayı bekliyordunuz. Milyar dolarlarla
oynandığına göre muhasebeciler ordusu çalıştırılıyor olmalıydı. Böyle hummalı
bir çalışma göremeyince şaşırdınız değil mi? Gülen sadece ahiret ile
meşguldür, dünya kelamı etmez ve ettirmez. Zaten kendini dinleyenlerden dünya
makam ve zenginliklerine talip olmamalarını sadece Allah’ın rızasını,
hoşnutluğunu kazanmalarını istiyor. Siyasetten uzak duruyor.
İzmir’de Bornova’da Hisar camisinde Hocaefendi ilk vaaza başladığında
Yaşar Tunagör Hocaefendi’nin sohbetlerini kasede kaydeden Cahit Erdoğan da
camidedir. Ancak kayıt aletini getirmemiş, bu genç hoca yaşar hocadan daha iyi
değilki kaydı hak etsin diye düşünmüştü. Vaaz boyu kıvranmış durmuş,
terlemiş, bin pişman olmuştu. O gün kendisine söz verdi, Hocaefendi’nin hiç
bir vaaz ve sohbetini kaçırmayacak ve kaydedecekti. İlk kayıtları gizli
yapmıştı, zira çok mütevazi olan Hocafendi ‘ben buna layık değilim’ diye izin
vermiyordu. Onu ikna etmesi kolay olmamıştı. Tuzcu Cahit Hacı Kemal Erimez’den
yardım istedi. Hacı Ata’nın net tavrı olmasa belkide Hocaefendi vaazlarının
Cahit Erdoğan tarafından kayda alınmasına izin vermeyecekti. ‘Rahmetli Cahid Erdoğan bey Bediüzzaman’ın
sağlığında sesini kaydetmek için teybini de ziyarette yanında götürmüş, fakat
Üstad izin vermemiş ve Cahid ağabeye: “Bu teyb ilerde büyük hizmet edecek”
buyurmuştu. Daha sonraları bu teyb Fethullah Gülen hocaefendinin
vaaz ve sohbetlerini ilk kaydeden ve bizlere intikalini sağlayan Cahid
Ağabeyin vesilesi ile aynı teyp olmuş, Üstadın ihbarını da tasdik
etmişti.’ Tuzcu Cahit abi ahir ömründe İstanbul Çamlıca’da yaşadı.
Çamlıca Kuran kursu’nun revirine bakan sağlık memuru olarak hergün iğnelerini
vurmak için evine gidiyordum. Allah rahmet eylesin, Cahit abinin kaydettiği
kasetler bir neslin kurtarılmasında önemli rol oynadı.
‘Evet’, dedi Amerikan gazeteci, burada kalan şahsiyet sanırım
ruhani biri. Çok sade, mütevazi, ruhaniyet ağırlıklı bir mekan. Bildiğim
her şey yanlış olmalı. Buraya doğruları yazmaya geldim, psikolojik savaş ürünü
çakma haber peşinde değilim.
Elin Amerikalısı Gülen’i ve örnekleri kendinden olan 21. yüzyıla şekil
veren veya verecek olan Gülen Hareket’inin Türk İslam medeniyetinin ana
kaynaklarını tanımaya, hiç olmazsa samimi gayret ediyor. Ancak ülkemizin
aydını halen suskun, medyası onca yediği yalanlama tokadına rağmen halen açık
arıyor…
28 Şubat 1997 sürecinde Gülen Hocaefendi’yi siyasete bulaştırmak isteyen
derin devlet güçleri, fesad komitesi medya ile el ele vermiş imaj bozma
operasyonu sergiliyordu. 1998 Şubat ayında “İşte MİT raporu” diye
bir belge gazetelere düştü. Susurluk olayı patlak verince, MİT Başbakan
Erbakan’a 17 Aralık 1996′da bir bilgi notu ulaştırmıştı. Bu notta 58 isim yer
alıyordu. O rapor, MİT Müsteşarı Sönmez Köksal tarafından Erbakan’a
sunulmuştu. 58 isim arasında Tansu ve Özer Çiller’in, Mehmet Ağar’ın, Mehmet
Eymür’ün, çok sayıda mafya mensubunun, hatta Fethullah Gülen’in bile adı
vardı. 1998′de gazetelerde yayınlanan MİT’e ait bilgi notunun bir bölümü
kamuoyundan özenle gizlenmişti. Bugün de gizleniyor. Çünkü o raporun her
sayfasının altında bütün bilgilerin basından, özellikle Doğu
Perinçek’in Aydınlık adlı dergisinin 22 Eylül 1996, 17 ve 24 Kasım 1996
tarihli nüshalarından alındığıbelirtiliyordu. Azerbaycan darbesi
iddiaları, Çiller Özel Örgütü’ne ilişkin haberler hep basın kaynaklarından
derlenmişti.
Dediğim gibi her sayfanın altına “İddialar basından alındığı biçimde
aktarılmıştır” diye ibare düşülmüştü. Zaten, bu bilgileri Erbakan da o
tarihte kamuoyuyla paylaşmıştı. Demek Milliyet’teki haberin yeni bir tarafı da
yok.
O raporda, meselâ Fethullah Gülen’in CIA bağlantısı şu şekilde
anlatılıyordu: “Gülen, eski CHP milletvekili Kasım Gülek ile yakındır.
Gülek, Moon Tarikatı üyesidir. CIA bu tarikatla işbirliği halindedir.
Dolayısıyla Fethullah Gülen de CIA ile ilişkilidir.”
Aynı rapor, Gülen ile mafya arasındaki münasebeti de şöyle bir mantığa
dayandırıyordu: “Haluk Kırcı, Türkmenistan’da bulunduğu
sırada ‘Hoca efendinin görüşlerine
inanıyorum’ demiştir.Çatlı’yı İsviçre’deki cezaevinden CIA
kaçırmıştır; daha sonra Haluk Kırcı ölen Çatlı’nın yerine geçmiştir.”
Haluk Kırcı, Fethullah Gülen’e sempati duyduğuna göre, bir ucu CIA ve
Mossad’a, diğer ucu Susurluk’a dayanan karışık bir yumak işte bu şekilde
ortaya çıkmıştır.
Beni hayrete düşüren, medyanın, yeni bir şeymiş gibi, Şubat 1998′de,
kamuoyunu yönlendirmek amacıyla paylaşılan bilgileri, ısıtıp yeniden gündeme
getirmesidir. Bu raporun arkasında tekrar hatırlatalım: Doğu Perinçek’in
Aydınlık gazetesi var. Doğu Perinçek Ergenekon sanığı. Zaten MİT’in yazdığı o
bilgi notu da, kaynak olarak Aydınlık dergisini gösteriyor. Özellikle
gazeteciler hafıza zaafına uğrayınca, fark etmeden tehlikeli misyonları
üstlenmiş oluyorlar.
Hocaefendi siyasilerle görüşmesinin nedeni şöyle izah ediyor: Siyasilerin
bizimle görüşme talepleri, elbette sadece benim şahsımdan kaynaklanmıyordu.
Onlar, bizim arkadaşlarımızda gördükleri veya zannettikleri potansiyel gücü,
‘rey’e çevirebilmek cehdi ve gayreti içindeydiler. Aslında bir siyasi lider
için böyle bir davranış gayet normal ve tabiidir, ancak, eskiden beri ruhuma
hakim olan bir düşünce vardır. Bu adamlar politikacıdır; görüşmeleri,
konuşmaları hep birer siyasî yatırım olabilir. Bugün burada bizimle oturur bir
şeyler konuşurlar. Yarın gider bunu bir yerde kendilerine malzeme
yapabilirler. Bu iş basına akseder ve bunun tekzibi de mümkün olmaz, ancak,
tavrımızın siyaset üstü olduğunda şüphe edilmemelidir.
Fethullah Gülen Hocaefendi, mürşidi Said Nursi gibi, ‘siyasetden
şeytandan kaçar gibi kaçan’ ve takipçilerini kesinlikle siyasete sokmayan tek
sivil ve dini toplum örgütü lideri Türkiye’de. Her seçim döneminde bazı
isimler gündeme yalan yanlış getirilir. Gülen, hiç bir zaman ‘şuna oy
verin’ diye yönlendirme yapmayacak kadar demokratik, nezaket sahibi biri. Tüm
siyasi parti liderleri kendisiyle bu beklenti ile görüştü, iskeleye yanaştı;
ama sonuç alamadı. AK Lideri ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan buna
dahil. 12 haziran 2011 genel seçimi öncesi ısrarla the cemaatden 50
milletvekili isteyen ve ısrarla göndermeyen Gülen değil mi?Erdoğan’ın aşırı
talebinden sonra bugün AK Parti saflarında milletvekili olan İlhan İşbilen ve
Muhammed Çetin’den başkasına kefil olmayan ve ‘yapmasalar daha iyi olur’ diyen
Gülen’i ve the cemaat’ı politika yapmakla suçlayanlar insafsız, vicdansız,
karaktersiz değil mi? Gülen siyasete girdiği, gücü, parayı, makamı ve
iktidarı elde ettiği halde imanen, kalben sağlam kalabilmiş tek bir insan
tanıdığını söylüyor. Merhum şehidimiz Turgut Özal. Gülen, birde merhum
diğer şehidimiz Muhsin Yazıcıoğlu’nun bir siyaset adamı değil bir alperen
olarak orada bulunduğunu dile getirerek yiğide hakkını veriyor. Gülen’in
kısacası siyasette harcayacak talabesi de yok, boşa harcayacak zamanı
da.
O, tüm halkımızı kucaklamak, siyasi tefrika yoluyla bölmek istemiyordu.
Elbette sorumlu bir vatandaş olarak görüşlerini söyleyecek ve elinden geldiği
kadar kendini sevenleri yönlendirecektir. Bunun adına siyaset yapmadan siyaset
yapmak denir. Siyasilerle irtibatını sağlayan, yıllarca yanında bulunmuş
yetkin bir iş adamı, Aralık 1995 seçiminde Gülen’in haberi olmadan DYP Lideri
Tansu Çiller’e gidip ‘beni İstanbul’dan birinci sıradan birinci aday
yapacaksınız’ diye girişimde bulunduğunda Çiller bile buna inanmamıştı.
Çiller’in sordurmasıyla bunu öğrenen Gülen’in sinirlenerek
bayıldığını ve ‘bu zatla ilgimiz yoktur’ diye Zaman
gazetesine ilan verdiğini hatırlıyorum. Bu zat hatasını anlamış, iki gözü
iki çeşme ağlıyordu. Bu zatı muhteremi Çiller’in 1995′de Bakü’ye yaptığı
gezide yakından tanımıştım. Gezi programına Bakü Türk Koleji ve Kafkas
Üniversitesi alınmayınca köpürmüş ve büyükelçinin canına okumuştu. Çok
samimiydi. Çiller onu kıramadı ve büyükelçiye rağmen ayak üstüde olsa Azeri
lider Haydar Aliyev ile Kafkas üniversitesini ziyaret etti. Ancak Bakü
Büyükelçisi Ömür Orhun, Bakü Türk kolejine adım atmamakta yeminliydi.
Aralarında çıkan laf dalaşı, muhteremin büyükelçi Orhun’un gözünün üstüne bir
yumruk atmasıyla kavgaya dönüştü. Korumalardan önce ben araya girdim ve
ayırsamda ikinci yumruğuda yedi büyükelçi. Gözleri mosmor olunca kara gözlük
kullanmak zorunda kaldı. Bu kadar samimi olan birinin ihanet edeceğini hiç
sanmıyordum. Daha sonra ortaya atılan, ‘evvelden sokulmuş uyuyan bir ajan’
olduğu yalanlarına hiç inanmadım, inanmayacağım.
Ancak şu gerçeğide gözardı edemem. Muhteremin bol para harcama ve lüks
yaşama zafiyeti vardı. Bu nedenle bir yandanda Turgay Ciner’in adına açtığı
hesaba yatırılan 60 bin doları afiyetle yedi ve İstanbul’da Beykoz’da tahsis
edilen evde kalıyordu. Park Holding’in 10 yıllık dönem bilançolarına
maliyeciler bakarsa bunu görecekler, benim nasıl bildiğimi ise sormayın,
gazeteci kaynaklarını açıklamaz. Gülen, bir ay huzuruna onu kabul etmedi. Bir
hafta geldi, onun dergahında ağladı. Yüzüne dahi bakmadı. Affetme ufku geniş
Gülen, nihayet onu bir daha Türkiye’ye dönmemek ve tüm zamanını bu hizmetlerde
sarfetmek kaydıyla, Afrika’da hizmete gönderme şartıyla affetti. Ama
dinlemedi. Tersini yaptı, bir defa şeytanların kucağına düşmüştü. İmtihanı
kaybetmişti, nefsine yenilmişti. Bir gün geri döneceğine, hatasını
anlayacağına inanıyorum. Bu hizmetin çayını çorbasını içen unutamaz. İşte
Gülen budur. Teklif var, ısrar yoktur ama kendini bırakanı kendi adına
affetsede, the cemaat’a zarar verdiği, Hakkın hukukuna tecavüz ettiği için
hesabını Allah’a verecektir, ahirette mutlaka ince hesap görülecektir. Doğan
içinde, generaller içinde aynı durum söz konusu. 28 Şubat davası bu dünyada
belki bir sorunu çözer ama büyük mahkemedeki hesaplaşmada kıl kırk yarılacak
ve hesap çetin geçecektir. Gönül isterki hesap o tarafa kalmadan bu dünyada
eşeklik edenler çıksın özür dilesin, neyse cezası çeksin, toplumda barış ve
huzur olsun. Böylelikle bir daha aynı palavralar atılmaz. Adalet
yırtılmaz.
Peki kim olabilir bu Gülen’i tehdit eden şantajcılar? Gülen, ‘bu
sırlar benle mezara gidecek’ diyor ama biz tek tek inceleyelim.
Merhum Necmeddin Erbakan’la ilk yüzyüze buluşmam 1989 belediye başkanlığı
seçimleri öncesine rastlar. 20 yaşında Alanya’da genç bir esnaftım; gazeteci
değildim. 30 yıldır Erbakan’den medet uman, emekli asker olan babamı Erbakan
Alanya belediye başkanlığı adaylığı için düşünüyordu. Dar daireli bir ev
toplantısında Erbakan, ‘Özal ve Fethullah Gülen, CIA’nın ajanlarıdır. Bir
numaralı düşmanımız Zaman gazetesi ve Gülen Grubudur’ dediğini bu kulaklarımla
duymasam inanmazdım. Erbakan’a göre kendi partisine oy verenler
müslümandı; vermeyenler’ patates din’indendi. Kıpkırmızı olmuştum, babamı
adaylıktan vazgeçirdim, yine de babam seçim kampanyasında tüm araçlarını
onlara tahsis etti. Ses çıkarmadım. Bu olayı birkaç yıl sonra Gülen’e bir
talabesi vasıtasıyla ulaştırdığımda Gülen’in ‘Susma, yorum yapmama hakkımı
kullanıyorum’ dediğini ibretle öğrendim. Gülen’in ufkuna, vizyonuna aşık
oldum. Erbakan’ı ülkemize getiren ismin Faruk Gürler ve Muhsin Batur
paşlar olduğunu yıllar sonra öğrenecektim.Dini yapıları, tarikatları tek elde
toplayıp kontrol etmek isteyen Gladyo ve Türkiye’deki generalleri Erbakan’a
yumurtaları tek semette toplama görevi vermişti.Gülen’in siyasete girmeme
kararına Erbakan 1970 öncesi pek bozulmuştu. Erbakan, Gülen’in Buca ve
Manisa’da öğrencilerle yaptığı kamplara tam üç kez geldi ve hepsinde
Hocaefendi’den ‘ Biz siyasete girmeyeceğiz’ kelamını işitti. Son geldiğinde
Gülen, Erbakan ile yüzyüze görüşmek istememiş, yalan söylemek istemediği için
de elindeki sopla ile bir yerde bir daire çizip, ortasına sopayı değdirip’
Burada yokum’ deyin lütfen diye mesajını iletmişti.
1994 belediye başkanlığı seçimlerinde RP’nin başarısını tüm hezeyanlarına
rağmen sevinmiştim. Aralık 1995 seçimlerinde Gülen’in ne düşündüğünü öğrenmek
için Altunizade’de sohbetine girmek istemiştim. Yurt dışında olduğum için o
zamana kadar hiç oy kullanmamıştım, ilk defa yurtdışına giderken hava alanında
oy kullanacaktım. Gülen, yanlış anlaşılır düşüncesiyle kimseyle görüşmüyordu.
Küçük bir imasınını bile yanlış yorumlayanlar oluyordu. Sürekli onla
görüşenler bile yanına giremiyordu. Bu kafa karışıklığıyla hayatımın en
büyük hatasını yaptım ve RP’ne oy attım. Bu dönemde Gülen Grubu’na ciddi
baskılar vardı, şantaj dostlardan da geliyordu. Erbakan’a kızgın olmama rağmen
‘ehveni şer’ diye ona oy atmam, Milli Görüşcü kardeşlerden nefret etmediğimi
yeterince göstermiyor mu? Bugünde AK Parti’ye ‘ehveni şer’ diye oy veren
çoktur. Sanıldığı veya uydurulduğu gibi the cemaat iktidarı AK Parti ile yarı
yarıya paylaşmıyor veya iktidarı ele geçirmeye çalışmıyor. Mevlana’nın parti
kurması ve hükümeti ele geçirmesi için organize çete kurması ne kadar saçmaysa
Gülen’in ve takipçilerine isnad edilen iftiralar o denli
saçmasapan, bilumum şeytanların çıkardığı fitne fesatlardır
vesselam.
1996′da REFAHYOL hükümetinin başbakanı Erbakan çok şımarmıştı. Gülen’i siyasi
rakip olarak görüyordu. Bazı odaklar, bu sıralarda Gülen ile
Erbakan’ı karşı karşıya getirmek için ince oyunlar oynadılar. Gülen’i onaylar
gibi gözüktüler. Gülen, bu devreyi lehine iyi kullanarak hoşgörü ve diyalog
girişimleri başlattı, medyanın her çeşitinde boy göstererek derdini çok iyi
anlattı, zenginler kulübü patronları ile iftarlarda buluştu. Rahmi Koç ile
aynı masada iftar açtı. Cumhurbaşkanı Demirel, onun elinden hoşgörü ödülü
aldı, sanat dünyası ve entellektüel kesim onu keşfetti, açtırdığı okulları
gezdi. Daha sonra Hava
Kuvvetleri Komutanı olan MGK Genel Sekreteri Orgenaral İrfan Kılıç, Selanik’te
Atatürk’ün adına bir İmam hatip mahiyetinde okul açtırması konusunda
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Harun Tokak vasıtasıyla Gülen’e mesaj
gönderdi. Gülen, ‘neden imam hatip istiyorlar ki, laik okul olsun daha iyi’
dedi. Afganistan ve Kuzey Irak’taki Türk okullarının
açılımında arada referans olarak meşhur statükocu İhsan Doğramacı vardı.
Doğramacı, bu devrede Bakü Türk kolejine yaptığı ziyarette değişmişti.
Yıllardır sövdüğüm adamı okula götürmek için kapısında üç gün yatmıştıkda,
Doğramacı’yı zor ikna etmiştik. Bunun hikayesinden bir roman çıkar ya, neyse.
MİT ve derinciler, Doğramacı olur verince bu okullara Kuzey Irak ve
Afganistan’da destek verdi. Bazıları, eşek ya, semerlerini yediler; Gülen’i
avlamak isterken avlanmışlardı. Barış ve huzur ortamını bozmak için devreye
giren fitneci güruhu, Gülen’in oluşturduğu bütünleşme, bir, diri ve iri olma
misyonunu 1999′daki maskeli baloda baltaladı.
Bunun için Erbakan’a akıl almaz bir iş yaptırdılar veya kendisi bunu seve
seve yaptı. Bilemiyorum, günahı kendi boynuna. Tarihten ders alınmazsa
tekerrür eder diye bunu hatırlatıyorum. MİT’de Terörle Mücadele
Başkanı olan Mehmet Eymür’ün meşhur 2. MİT raporunu yazdı ve the Cemaat’a ilk
çeltik atıldı. Mesut Yılmaz Başbakan olunca Kutlu Savaş’a meşhur Suusrluk
Raporunu yazdırdı. Mafya ve karanlık ellerle irtibatlı 58 isim üzerinde
duruluyordu. Erbakan,
başbakanlığa gelen MİT raporuna 59. isim olarak hiç ilgisi olmadığı halde
Fethullah Gülen’in ismini ekletti veya onun haberi olmadan
eklediler. Bugünkü MİT krizine ne kadar benziyor.
Bununla kalmadılar. İstihbarat örgütlerimizin hızlı ’007 James Bond’u kod adı
‘Yeşil’ olan Mahmut Yıldırım ile Gülen’in ilgisi olduğu ortaya atıldı. Zaman
gazetesi, Yeşil’in cep telefonuyla kimlerle görüştüğüne ilişkin bir listeyi
sekiz sütuna manşet verdi. Sesleri kısıldı. Yeşil, MİT’den JİTEM’e kadar
tüm istihbarat örgütlerimize çalışan başbakandan bakanlara, üst düzey
askerlerimize kadar herkesle pervasızca telefonla görüşen derin bir adamdı.
İlgisi olamayacağı Gülen’le irtibatlandırma, kamu oyundaki olumlu imajını
yıkmaya yönelikti. Erbakan’ın toplumu geren konuşmalarını Gülen ustaca
yatıştırdı. İçimizdeki beyinsizlerden dolayı milyona yakın insanı toplama
kamplarında öldürmek isteyen dıştaki şeytanlar ve içteki yardakçılarına
manevralarıyla Gülen engel oldu. Bu dehşet planın ayrıntılarını yakında
açıklayacağım, küçük dilinizi yutacaksınız. O zaman Gülen’in ülkemizi nasıl
bir badireden kurtardığını anlayacaksınız.
28 Şubat sürecine gelinmesi, başörtüsü krizi Erbakan’ın belkide bilinçli ahmak
politikalarının sonucudur. Bilinçli değilse bile o güne kadar
Özal’dan beri sorun olmayan baöörtüsü ile üniversitede kızlarımızın okuma
şansını Erbakan, sarfettiği ‘Rektör başörtülüye selam duracak’ cümlesiyle
elleriden aldı. Halbuki Erbakan deha seviyesinde zeki biri, böylesine açık
hataları neden yapıyordu? Bu dönemde Allah’a, peygambere küfredecek
kadar din düşmanı olan bir azınlık gemi azıya aldı. Eski Cumhurbaşkanı
Demirel’in hükümeti kurma görevini, ekibini tasfiye ettiği için kızgın olduğu
Çiller’e değilde azılı rakip partisi ANAP’ın başındaki Mesut Yılmaz’a vermesi
düşündürücüdür. Asker baskısıyla DYP’den itifa eden Demirel’in truva atları,
Yalım Erez sendromu siyasi tarihimize kara leke olarak geçti. Bu talep
askerlerden gelmişti. 6 defa gidip 7 defa gelen Demirel koltuğa sıkı sıkı
yapışmıştı, artık gitmek istemiyordu. İstediği kadar ’28 Şubat’ın başına
geçerek zararı azalttım ve milletimi hizmet ettim’ desin, şeytanların
kurguladığı oyunda kuklaydı. Çiller’in yakıştırmasıyla ’28 Şubat’ın Onbaşısı’
olmayı içine sindiren Mesut Yılmaz, siyasi kariyerini bitiren biçimde ‘post
modern darbecilerle-kolkola’ görüntüsünü çekinmeden verdi. 1998 Eylül’ünde
Zaman gazetesinde köşe yazmaya başlayan sürgün yazar Mehmet Barlas, henüz
22. yazısını yazmıştı ki, birden ayrılmak zorunda kaldı. Demirel ve Yılmaz’ın
azılı düşmanı Barlas’a Zaman’ın kapı açması üzerine Mesut Yılmaz, Zaman
gazetesini Barlas’ın ifadesiyle tehdit etti ve şantaj yaptı. Daha sonra başka
bir partide faaliyet gösteren genel başkan yardımcısı, eski vali Hayri
Kozakçıoğlu telefonla arayarak ‘Barlas’a yazdırmaya devam ederseniz.
Okullarınızı kapatırız.’ şeklinde bir şantaj savurdu. Ben buraya kadarını
biliyorum. ANAP Muhabiri arkadaşım Ömer Şahin daha fazlasını bilir. Anlaşılan
şantajın boyutu daha büyüktü. DGM savcısının hazırladığı komplo iddianameye
destek verilmesi de söz konusuydu. Verildi de. ANAP’ı tarih sahnesinden silen
işte bu görüntüdür.1988 Mart MGK’sında Fethullah Gülen dosyası masaya
yatırılmıştı. Dışişleri ve İçişleri’nden gelen olumlu raporların
karşısına MİT masaya, eski Ankara Emniyet İstihbarat Bölümü’nden telekulak
skandalı nedeniyle tasfiye edilen Cevdet Saral ve Osman Ak ekibinin raporunu
koydu. Başbakan Ecevit’in Gülen’i savunan açıklaması oy avcılığı için
değildi. Ecevit, 1992′de Gülenle iki defa görüşmüş onun samimiyetine
inanmıştı. Gazeteci Sadullah Amasyalı arkadaşım Ecevit’e Gülen’i tanıtmasa, bu
açılım olmazdı. Elbette Allah’ın takdiri, planı ve dilemsi vardı ama bireysel
emekler unutulmamalı. Gülen taraftarlarının DSP’ye oy verdiğini, tabii bazı
saftorik arkadaşlar hariç, sanmıyorum. Gülen’i bitirmek için çalışan ekip
pes etmemişti. Artık
Ergenekon’un gerçek karakutusu, Albay Ergenekon Veli Küçük’ün Osman Gürbüz
adlı bir tetikçiye öldürttüğü anlaşılan Necip Hablemitoğlu, dananın kuyruğunun
kopma noktasıdır.Hablemitoğlu ve ekibine, Gülen’le ilgili yalanda olsa
raporlar hazırlamasını, Orta Asya ve Azerbaycan’da imajının sarsılması için
derinciler destek verdiler. Hablemitoğlu başarılı olamadı. İtiraf etmeliyim,
bu konuda zamanında fitneden haberdar olup Azeri medyasını evvelden örgütledim
ve Hablemitoğlu Bakü’de sap gibi ortada kaldı. 28 Şubat Ekibi genel
koordinatörü, Başbakanlık başdanışmanı ünvanını taşıyan eski Deniz Kuvvetleri
Komutanı Güven Erkaya idi. Erkaya, Rus Lider Boris Yeltsin ile görüşüp,
‘Gülen’in okullarını kapatırsanız sizden silah alırız, helikopter ihalesini
size veririz’ diyecek kadar şantajı ve yemlemeyi bilen biriydi. O sırada
Allah, Üzeyir Garih’i Gülen’in yardımına gönderdi ve Rus liderleri ikna eden
Garih, Erkaya’nın akıl almaz oyununu bozdu. Erkaya eceliyle öldü, ancak
Garih’i kimin öldürttüğünü arayanların daha derin araştırma yapmasını tavsiye
ederim. Garih, Gülen’i savunduğu için global şebeke tarafından infaz edildi.
İsrail’den gönderilen ve TÖMER’de Türkçe dersi aldıktan sonra tetikci Yener’i
ayarlayan, ancak Yener beceremeyince infazı yapan kara kuru kızı MOSSAD’ı
araştırın savcı beyler!
Karanlık odaklar Gülen’in idam fermanını 1999 başında imzaladı. Suikastla
öldürülmesi, İBDA-C adlı sözde ‘İslami terör örgütü’ne ihale
edildi. Bu örgütde Özel Harpci
askerlerimizin çakma kuruluşudur. Gülen’in derhal ülkeyi terketmesi, aksi
halde öldürüleceğini haber veren isim Ecevit’in o dönemdeki ‘ kara kutusu’
yardımcısı Hüsameddin Özkan’dı. Ecevit ciddiye almaz diye bizzat kendide
aradı ve uyardı. Gülen, 22 Mart 1999′da ülkeyi terketmeseydi,
öldürülecekti. 1999 genel seçimi öncesi tablo böyleydi. Gülen
takipçilerinin bu karanlık tabloda kime oy verdiğini bilemiyorum. Ancak büyük
oranda MHP’ye kaydığı söylenebilir.Oysa MHP, bu partiden ayrılarak BBP’ni
kuran Muhsin Yazıcıoğlu’nun aklını Gülen’i çeldiğini düşünerek ona kin
biliyordu. Halbuki böyle bir durum söz konusu değildi. Yazıcıoğlu’nun Gülen’e
olan sevgisi bu iddialara neden olmuştu. Azerbaycan ve Orta Asya’da Gülen
Grubu’nun önünü kesmek için rahmetli başbuğ Alparslan Türkeş talimatlar vermiş
ve Azeri lider Elçibey’in aklı 1992-1993 periyodunda çelinmişti. Kullandıkları
iftirayı hep gizledim. ‘Bunlar kene gibidir, kanınızı emerler’ demişlerdi
saf Elçibey’e. (Kendi ağzından duydum) 1996′da günah çıkartan Türkeş,
Gülenden özür dilemiş ve onun hizmetlerini takdir etmişti. Elçibey ise 1998′de
ve ölmeden önce Ağustos 2000′de bana verdiği son röportajında günah çıkardı ve
Gülen’den affını istedi, hatta yaz dedi, bende ‘Fethullahçıyım’. Gerçi
Zaman’ın editörleri taşra baskısında girdikleri bu ifadeyi şehir baskısından
çıkardı ve Elçibey’in tevbesine inanmadı ama ben samimiyetine şahidim,
inanıyorum. Bu açılımdan sonra MHP’nin 28 Şubat süreci sırasında Gülen’e
şantaj yapacağını sanmıyorum. MHP’de böyle ‘şerefsiz’ bir siyasetçi
göremiyorum. 28 Şubat sürecinde bize en fazla bilgi sızdıran Erkan Mumcu
ve bazı onurlu MHP milletvekilleri idi. 28 Şubat’ın gerçek kitabını yazarsam
belki isimlerine yer veririm ve tarihe bu gizli kahramanlar geçmiş
olur. Mumcu, derinci güce teslim olmasaydı, geçmişte yaptıkları ile
kahramanlaşabilirdi, kendi ayağına asker tehditi (İsmail Hakkı Karadayı
telefonu olayı) nedeniyle 2007′de kurşun çıkarak siyasi hayatını kara leke ile
noktaladı. Bugünkü MHP’nin Devlet Bahçeli başkanlığında izlediği politika
talihsizdir, birileri sanki MHP’ye şantaj yapıyor, Engin Alan gibi 2001′den
beri Ergenekon’un operasyon başkanı olan birini zorla milletvekli yapmaya
çalışması buna en bariz delildir. MHP ve başkanı Ergenekon’un esiri gibi
davranıyor. Pek çok ülkücü arkadaşım şokta, hakkı savunması gereken mert
ülkücü kardeşlerim iki arada bir derede beynamaz durumundalar. Yetmedi mi
sayın Bahçeli!
1999 seçiminde hüsrana uğrayan ANAP ve DYP, Gülen Grubu’ndan oy alamadığı
için kızgındı. Gülen’e her zaman kibar davranmış, aslında hırçın biri olmayan
CHP Lideri Deniz Baykal, zaten oy beklemediği için Gülen’e şantaj yapan parti
ve lideri olamaz. Baykal derinlerden aldığı icazetle siyaset yapmış ve tasfiye
edilmiş biri olsada samimi inançlı biridir. Seks kasediyle tahtından edilen
Baykal, okyanus ötesine selam çakarak, fitnenin çok yakınındakiler tarafından
çevrildiğini itiraf etti aslında. Tansu Çiller, Asya Finans’ın açılış
törenine katılmış ve Gülenle aynı ortamı paylaşarak hizmetlerinden dolayı
teşekkür etmişti. Bu dönem Gülen’i herkesin alkışladığı bir dönemdi. Asıl
yiğitlik onun hakkında asılsız iddialar, iftiralar atıldığı 1999 Haziran
fırtınasında onu savunabilmekti. Çiller bu cesareti gösteremedi. Ne
Yılmaz, ne Çiller, ne Bahçeli, ne Demirel iki çift olumlu laf etti. Sadece
Muhsin Yazıcıoğlu, Hasan Celal Güzel ve Ecevit, ‘erkek’ çıktı. Daha önce
Gülen Grubu’nun önünü Azerbaycan ve Orta Asya’da açmak için defalarca referans
mektupları yazan, elinden ödül alan Demirel’de inanılmaz bir ikiyüzlülük
gösterdi. TRT’de kartlaşmış bir dinazor olan Kutlu Altuğ’un karşısına geçip,
‘Madem Gülen devleti ele geçirecek, parti kursun’ diyecek kadar saçmaladı.
Demirel, cumhurbaşkanlığının sonuna kadar darbecilerin sözlerini dinleyen,
bunca yıldır kendisini desteklemiş seçmenini aldatan bir profil çizdi. 28
Şubat davasında yargılanması gerekir. 40 yıldır milletimizi nasıl uyuttuğunu
anlatsa yeter.
Çevik Bir ve ekibi, 28 Şubat sürecinde inanılmaz şantaj, tehdit
usüllerine başvurdular. 1998 Mart MGK’sında Gülen’in ipinin çekilememesinin
baş sebebi, o dönemde Dışişleri Raportörü Bakanlık Müsteşar Yardımcısı,
daha sonra Müsteşar, sonra Washington’da 5 yıl büyükelçimiz, emekli olduktan
sonra ise ASAM’ın başına geçen ve bugün CHP Adana milletvekili ve CHP Genel
Başkan Yardımcısı olan Osman Faruk Loğoğlu idi. Bir ve ekibi Loğoğlu’nun evine
31 Mart 1998 aşkamı giderek olumlu raporunu değiştirmesi için şantaj yaptı ve
cesur yürek Loğoğlu’ndan ‘yanlış biliyorsunuz, bu okullar Türkiye’nin imajını
parlatıyor’ nasihatı dinledi. Babam kadar sevdiğim ‘kankam’ Loğoğlu
şaşırmasın, bu olayı ondan duymadım, o akşam orada olan Bakü’deki devletin
açtığı okulun müdürü Mehmet bey anlattı. Bakü büyükelçiliğimizin Basın
Müşaviri Turgut Er ise, Loğoğlu’nun Bakü büyükelçisi iken yazdığı ve MGK’ya
sunduğu büyükelçiler raporunu bana okuttu. Loğoğlu’nu CHP’deki konumu
nedeniyle anlıyorum, yinede kamu oyunu doğru bilgilendirme sorumluluğu
var. Aydın, demokrat, asil duruşunu sergilerse, CHP belki ileride
iktidar olur. Yobaz ve bağnaz anlayışla halkın gönlünü kazanması ise çok
zor.
İsmail Hakkı Karadayı eminim 1 Nisan 1998′de Bakü
havalimanında kendisine yaptığım 1 Nisan şakamı asla unutmamıştır. Şaka
değildi tabi. 1918′de şehit olan Türk askerine anıt mezar yapılması projesini
Azerbaycan Zaman’ın manşetine taşımıştık, bu projeyi havalimanında ona zoraki
olarak anlattım. 5 dakika elini sıktım bırakmadımda dinlemek zorunda
kaldı. Karadayı’nın the cemaat’ı infaz ettirmediğini o gün anladım.
Teşekkürler, biz iyiliği unutmayız. Türk askerine anıt mezarı Şehitler
Hıyabanına yaptırdığınız içinde şükran borçluyuz. Biraz biz zorlamış olsakta
önemli olan neticedir. Değil mi sayın Saldıray Berk? Siz o gün orada Bakü
Askeri Ataşesi olarak bulunuyordunuz. The Cemaat’ın zararlı değil faydalı
olduğunu en iyi bilenlerdensiniz. Keşke insaflı, vicdanlı olabilseydinizde
bugün hakkınızda açılan davada işlediğiniz suçları hiç
işlemeseydiniz.
Bir ekibinin Nisan 1999 MGK’sına sunduğu ve kısmen kabul ettirdiği
irticaya karşı yaptırımlar konulu politika önerileri ve Nisan 2000′de alınan
109 emirin birer kopyası elimde. Getiren MHP milletvekillerine şükranım. Bu
belgeyi Zaman Haber müdürü Ali Akkuş yakınlarda yayınladı. 28 Şubatcıların
yargılanmasını sağlayacak asıl hukuki belge budur. İddianame açıklanınca
göreceğiz. 28 Şubat kararlarından daha dehşetlisi olan bu rapora göre,
Gülen’in okullarına el koyup, başlarına Milli Eğitim’den müdürler tayin
edilmesi, yurtlarının tasfiyesini öngörmüştü. Ecevit’in ‘ iç savaş çıkar’ diye
itiraz etmesine kızan Bir, bunun üzerine Gülen’le ilgili DGM sürecinin
başlatılması ve grubunun tahakküm altına alınması için senaryolar üretti,
medyayı top gibi kullandı. Ancak emekli edildikten sonra medya sözünü
dinlememeye başladı. Hele cumhurbaşkanı adaylığı fiyaskosu ile iyice gözden
düştü.
Hocafendi, eğer ahirette
insanlara şefaatci olmak, kurtarmak için elinde yetki olsa ilk kurtaracağı iki
ismi telaffuz ediyor. Biri 1966′da İzmir kahvehanelerine gidip
halk sohbeti yapmaya çalıştığında ona hakaret etmelerini engelleyen
Eşrefpaşalı Koca Yusuf adlı ismi cismi pek bilinmeyen biri. Demek ki
Hocaefendi kahvehanelerde insanların ağır küfürleri ve vurdumduymazlığından
öylesine sıkılmış ki, Koca Yusuf’ın ‘ Kesin ulan, dinleyeceksiniz bu hocayı’
diye kahvehaneyi susturmasıyla ilk defa rahat bir nefes almış. İkincisi geçmişte işlediği
günahları ve hataları kendi boynuna ne olursa olsun Bülent
Ecevit. En yakın siyasi dostların bile suskun kaldığı, ağzını
açamadığı, iftiralara destek verdiği o günlerde, dostların ağlatan karanfil
sopalarına inat Ecevit bir gül gibi sıyrıldı ve ‘Gülen’e ben güveniyorum,
kefilim’ dedi. Ecevit’i fikrinden caydıramayan derin devlet şürakasının
yargısız infazı yarım kaldı. Ecevit’in sağlam duruşu Davos zirvesindede devam
etti. Ankara’da bu yıllarda kendisini izleyen bir Başbakan muhabiri olarak
samimi olduğuna canı gönülden inanıyorum. Neticede seçimlerde Gülen cemaatı
Ecevit’in partisi DSP’ye oy vermedi, Ecevit’in tavrı da oy avcılığından
değildi, samimi inandığı bir düşüncenin arkasında durmaktı, mertlikti.
2000 yazında medyada yeniden fırtına kopartılmak istensede, ilk
fırtınadaki ‘Düğmeci Ali Paşa’ evinin asasöründe 24 saat ‘ düğmeye basmayın’
diye bağırdığı için sesi kısılmıştı; tekrar düğmeye basan bulunamadı. Bu
operasyonda kullanacak dezenformasyon malzemesini bize getiren Radikal
gazetesinden Deniz Zeyrek’te teşekkürü hak ediyor. Psikolojik savaş için
Cumhuriyet gazetesinin nefesi yetmedi. Tek yol kalmıştı. Asker
nefesi. Devrin Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun ‘Gülen
devletin altını oyuyor’ işaretini alan DGM savcısının ertesi gün 2000
Eylül’ünde açtığı davanın beraatle sonuçlanacağı 80 sayfalık iddianamedeki
saçmalıklardan belliydi. Bu iddianameyi ilk okuyan ve hukuki hataları
haber yapanlardanım. İddianameyi yazanlar adeta Nur davasını, Said Nursi’yi
yargılıyordu. Suçta bireysel hukukunu unutmuşlardı, tek kişilik terör örgütünü
dayandırdıkları kurum ve kuruluşlar, devletin yıllardır denetimi altında, izni
ile açılan legal kurumlardı. Dava, 2003′de Gülen’in deyimiyle’ Ne cennet, ne
cehennem’ şeklinde zımni beraat ile sonuçlandı. Yargıtay Genel Kurulu’nda
2008′de aldığı kesin beraata kadar sonuç almaya çalışan global ve yerel çete
hiç rahat durmadı ve sonunda hüsrana uğradı. Allah tuzak kuranların en
hayırlısıdır, 28 Şubat çetesi kendi kazdıkları kuyuya kendileri
düştüler.
Bütün bunları bugüne nasıl gelindiği bilinsin diye yazıyorum. Seçmen,
zaten kime oy vereceğini iyi biliyor. Gülen’e kimin şantaj yapmış
olabileceğini umarım anlatabildim. Yazdıklarımın belgeleriyle ispatını Gülen
başka bahara ertelemiş olabilir, ancak 28 Şubat savcılarına düşen görev, 28
Şubat post modern darbesinin bu yönünü de araştırmaktır. Bence CHP Genel
Başkan Yardımcısı Faruk Loğoğlu’nun ifadesine tanık olarak savcıların acilen
başvurması gerekir. Süreci yakından bilen Loğoğlu, o dönemde direnme cesareti
gösteren değerli bir bürokrattı, bugünde düzgün kişiliğinin gereğini
yapmalıdr.
Dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’ya 31 Mart 1998
MGK’sında the cemaat’ı infaz kararı aldırmadığı için teşekkür borçluyuz,
savcılar ise Karadayı’nın şahitliğine ve tanıklığına muhtaç. Karadayı
konuşmadan 28 Şubat davası net anlaşılamaz. 1960 darbesinden bugüne kadar
her darbenin bir tarafından çıkan Karadayı, ABD’nin Cumhuriyetçi derin
devletinin kaybettiğini artık görmeli. Kıvrıkoğlu’ya Gülen davasını
kimlerin zorla açtırdığı bulunmadan bu dava öksüz, yetim kalır. Kıvrıkoğlu’nun
vereceği ifade tarihi değiştirecektir. Kıvrıkoğlu’da Çevik Bir ekibini tasfiye
sürecini 1999 Marmara depreminden sonra başarıyla yürüttüğü için teşekkürü hak
ediyor. Karadayı ve Kıvrıkoğlu, depremden önce Gölcük’te yapılan
toplantıda, ülkemizde bir milyon insanın toplama kamplarında öldürülme
projesine onay vermeyen isimler olarak Güven Erkaya, Çetin Doğan, Çevik
Bir ve diğer MOSSAD şürakasını nasıl durdurduklarını veya engel olmak
isteselerde olamadıklarını çıkıp anlatmalılar ki, bu millet neden depremle ikaz edildiğimizi
anlasın ve deprem sayesinde nasıl bir beladan Allah’ın bizi kurtardığını
öğrensin. Fethullah Gülen Hocaefendi’ye reva gördükleri zulmü,
eziyeti itiraf etmeliler ve özür dilemeliler ki, vicdanları rahatlasın,
ordumuz hak etmediği zandan kurtulsun. 17 Ağustos 1999 depremi, Türkiye’nin
kırılma günüdür, depremde ölen şehitlerin hatırına Allah ülkemize bir defa
daha özüne dönmesi için mühlet vermiştir. Herşey göründüğü gibi
değildi.
Fethullah Gülen, 20. yüzyılın son çeyreğinde Türkiye’ye damgasını
vurmakla kalmadı küresel bir hareketi Allah’ın izin ve inayetiyle yoktan ilmek
ilmek oluşturdu. Bu hareketin, Müslüman Kardeşler, Rabıta, Tebliğ Cemaati gibi
diğer uluslar ötesi İslami yapılanmalardan en önemli farkı, dini değil eğitimi
ön plana çıkarması; böylece sadece Müslümanlara değil her inançtan insanlara
seslenebilmesidir. Bu hareketin 21. yüzyılda da etkisini kaybetmemesi, tam
tersine sürekli güçlenmesine bakarak tam bir başarı öyküsüyle karşı karşıya
olduğumuzu söyleyebiliriz. Kuşkusuz bu başarı kolay elde edilmemiştir ve ana
öznesi sıfır liderlik anlayışını getiren mütevazi vaiz Fethullah Gülen’in
kendisidir.
Şifreli yazmıyorum, net biçimde gazetecilik, sosyolojik ve dini açıdan
durum tesbiti yapmaya çalışacağım. Zengin ve fakir uçurumunun, eşitsizlik ve
adaletsizliğin, kast sisteminin halen hüküm ferma sürmesinin asıl sebebi,
yeryüzü mirasçısı olacak, Hakk’ın şahsi manevisini yükselten camianın, henüz
Asr-ı Saadet’deki kıvama ulaşamamasıdır. Ölçünün, kıvamın, şartların neler
olduğunu Fetih suresinin son ayetinde yapılan mükemmel tanımlamalardan
anlıyoruz. Ashab-ı Kehf’in 300 yıllık uykusundan uyandığını ve dünyaya
bir kez daha asrı saadet muştularını sunduğunu basireti olan kavrıyor. Ashab-ı
Kehfi ele veren ve kendi mağaralarına çekilmesine yol açan paraydı, yani
maddiyattı, dünyevilikti…
Muhammedin Resulluah (SAV). Kast sisteminin olmadığı, iman kardeşliğini
ve takvayı esas alan, eşitliğin, adaletin insan ve hayvan haklarının zirveye
ulaştığı, fitne ve fesada imkan tanınmayan, cahillik, yobazlık, tasssup,
ırkçılık, fakirlik, ihtilaf ve ayrımcılığın sona erdiği bir medeniyet kurdu.
Hatemü’l Enbiya’nın her derda deva bulan, bir neşterde çözümlediği o
medeniyetle insanlık öylesine ayağa kalktı ki, nurunun ışığı 30 yılda tüm
alemi hızla kapladı. Öyle bir medeniyetin benzeri bir daha görülmedi. O’nun
elinde sihirli bir değnek yoktu ama Kur’an vardı. İnsandı, iyi bir kuldu.
Etrafında hale oluşturan sahabeleri, adanmış ruhlardı, kamil insanlardı.
Özveri, fedakarlık, diğergamlık, vefa mertlikte eşsizdiler. Ölümden
korkmuyorlardı, yaşatmak için yaşıyorlardı. Asla siyasi iktidar mücadelesi
yapmadılar, dünya sevdası, şeytanın kullandığı insani zafiyetler onlarda
görülmüyordu. Bir insan kalbi, gönlü kazanmayı hacca gitmeye, tüm dünyanın
hazinelerine, makam ve mansıplarına, şan ve şöhrete tercih
ediyorlardı. Veda hutbesini
verirken Kutlu Mesihi, Nebi’yi dinleyen ve tabi olmuş 130 bin sahabe
bulunuyordu. Ulvi mesajı iletmek için çatlarcasına dünyaya
dağılan sahabelerden sadece 10 bininin mezarı Medine ve Mekke’de meskundur.
Vehhabiler mezara karşı olduğu için onları ziyaret etmeniz bugün mümkün değil.
Birinci müslüman vasfı, Kur’an ahlakına sahip olup, Peygamber Efendimizin
(SAV) sünnetine aynen riayettir.
Burada parantez açarak, Anadolu’nun sahabe mezarları cenneti olduğunu
hatırlatayım. İstanbul’da 27, Diyarbakır’da 400 sahabe mezarı var. Memleketim
Çorum’da sahabe mezarı olduğunu annem Nehire Arslan’ı aile kabristanlığımıza
1989’da gömerken fark ettim. Çünkü Sahabe Yayan Dede ile komşudur annemin
mezarı. Bunun dışında Çorum’un Hıdırlık adıyla anılan mahallinde bulunan
küçük bir tepe üzerinde üç sahabe türbesi daha var. Bu sahabelerin
Süheyb-i Rumi, Ubeydi Gazi ve Kerebi Gazi oldukları rivayet edilir. Bu üç
sahabeye ait türbeler Çorum’da en çok ziyaret edilen yerlerdendir. Yayan Dede
fazla bilinmez, türbesi yoktur, sade bir mezardır. Çorum halkı tarafından
gelin alma ve sünnet törenlerinde buranın ziyaret edilmesi bir gelenektir.
Ayrıca bu mekanın çevresinde bulunan yeşil alanda Hıdrellez şenlikleri
yapılır. Bu sahabeler, Çorum’un asırlardır manevi dinamikleridir.
Tekrar konuya dönelim. Fetih suresinde müslümanın ikinci en büyük vasfı
doğruluk, sadıklık ve sıddikiyet yer alır. Peybamberlerle haşrolur sıddıklar.
En büyük sıddık 1. Halife Hz. Ebu Bekir’dir (RA). Miraç hadisesi gibi
inanılması güç bir olay meydana geldiğinde kafirler ve münafıklar hemen O’na
koşarlar ve “dostun bunları söylüyor, hala peşinden gidecekmisin?” diye alay
ederler. Hiç tereddüt etmeden cevap verir. O söylemişse doğrudur. “
Doğrucu Davud musun?” diye halk arasında bir deyiş vardır. Öz değil özgedir bu
söylence! Oysa doğruyu söylemek müslüman vasfıdır. Şaka yollu bile yalan
söyleyemez gerçek müslüman. Aldatmaz, mübalağa etmez. Takiyye yapmaz. En zor
kaldığı durumda ‘Tevriye’ denilen doğruyu sanatlı söyleme hakkına sahiptir.
Aldatmak ve yalancılık, hile ve iki yüzlülük müslüman gömleğine yapıştığı
sürece Asrı Saadet kıvamını tutturmamız ne mümkün! Hz. Ebubekir (RA),
halifeliği döneminde yalancı peygamberlere, fitnelere göz açtırmadı. Bugünün
küfür ve iman savaşı, kılıçla, topla tüfekle değil, medenileri kalemle, sözle
ikna olduğuna göre, doğru söyleyeni dokuz köyden kovanlar, bilmeden
Asr-ı Saadet medeniyetine ihanet ediyorlar demektir. Kabiliyetleri
yerinde istihdam ustasıdır Sıddık-ı Kerim ve damadı… Yanlış yerde
görevlendirme, laçkalık ve haksızlık meydana getirir çünkü… Samimiyet, ihlas,
kardeşlik ancak doğruluk ile ebed müddet devam eder…
Fetih suresinde bahsi geçen, kafirlere karşı pek şiddetli, müslümanlara
karşı tevazu kanatlarını yerlere kadar indirmiş pek merhametli sahabe, 2.
Halife Hz. Ömer, Faruk’ul Azam’dır (RA). Hakkı batıldan ayırmada üzerine
yoktur. Koca Sasani devletini ve Roma’yı iki vuruşta felç eden koca halife,
kum üzerinde yatacak kadar mütevazidir. İdare ettiği devleti Osmanlı’dan daha
büyüktür ama o kendisinden yardım isteyen yaşlı kadının un çuvalını sırtında
taşıyacak, gizli gizli ev işlerini görecek kadar halk adamıdır. Roma
imparatoru elçisiyle ona birgün düşmanlarını öldürmesi için çok güçlü bir
zehir gönderir. Elçinin gözleri önünde hediye zehri önce Bismillah çekip
bir dikişte içer, Allah’a imanı ve güveni o kadar sağlamdır ki, ecelin bir
olduğunu ve O’nun izni olmadan kimsenin canını almayacağına emindir. (Siz
denemeyin sakın) Elçi bayılır, uyanıncada müslüman olur. Kudüs’ün
anahtarlarını teslim almaya giderken devesini kölesiyle paylaşır, şehre
girerken devenin üstünde köle yularını çeken halife vardır. O zaman Yahudiler
ve Hıristiyan liderler derki, işte Tevrat ve İncil’de vasfını gördüğümüz lider
budur. Çünkü kenti ele geçirmesine rağmen Romalılar gibi süslü püslü giyinmiş
Müslüman komutanlara anahtarı vermek istememişlerdir. Tüm ısrarlara ragmen
Havra ve Kilisede namazlarını kılmaz adalet timsali halife. Daha sonra gelecek
müslümanların gerçek müslüman kıvamından saparak buraları camiye çevirmesinden
endişe duyar. Vasıf kriteri değişmemiştir, bu tarife uyan bir müslümanlar
topluluğu oluşmadıkca ne Filistin sorunu çözülür nede Kudüs’ün statüsü…
Müslümanlara karşı sonsuz şefkati, cömertliği, alicenaplığı, yumuşak
huyluluğu 3. Halife Hz. Osman (RA) temsil eder Fetih suresinde. Susuzluk
çeken müslümanları Mekkeli müşriklerin sömürüsünden kurtarmak için henüz Mekke
dönemi yaşanırken ve Mekke feth edildikten sonra tek tek su kuyularını satın
alan ve halka bağışlayan ve binlerce insanın kalbini kazanarak müslüman
olmasına vesile olan verme kahramanıdır peygamberimizin iki kızıyla da
evlenmiş damadı. Tebük seferine hazırlanan orduyu neredeyse tek başına teçhiz
eder, bin devesini yüküyle (kıyaslayacak olursak bin adet Mercedes aracını)
himmet eder, bağışlar. Kur’an hafızıdır, Kur’an’ın kitap haline getirilmesi
için hafızları toplayan, İslam’ın dört ayrı merkezine göndererek orjinal
Kur’an’ın bugünlere gelmesini sağlayan ufuk insanıdır. Zayıf bedenlidir, bunu
Topkapı müzesinde sergilenen ince hafif kılıcından anlayabiliyoruz. Ancak
yüreği ummanlardan geniştir, imanı ve himmeti tüm kainata denktir. Cennetle
müjdelenir, çünkü zenginlerden hesapsız cennete gidecekler kendilerine
Allah’ın verdiklerinden cömertce Allah yolunda harcayanlar, en güzel ticareti
yaparak ahiret yurdunu satın alanlar; fakiri, yetimi, yolda kalmışı
doyuranlar, dulu gözetenler, hastalara ve yaşlılara yardım edenler ve cebinde
var iken hiç bir hayır işine yok demiyenlerdir. Cimri zenginin işi zor
hesap gününde.
İbadette derinliği, ulviliği, namazlaşma vasfını, ulaşılması güç zirveyi
Fetih suresindeki sıraya göre 4. Halife Hz. Ali (RA) hak etmiştir. Haydar-ı
Kerrardır, Allah’ın Esadullah’ı Arslanıdır, çiftbaşlı Zülfikar kılıcının
üstadı, sahibidir, harb meydanlarının cengaveridir, cesareti ve cesametine
denk biri bugüne kadar gelmemiştir, gelmeyecektir. Atının adı Düldüldür, tıpkı
peygamberimizin katırının adı Düldül olduğu gibi; çünkü peygamberimizin
tıpatıp kopyası, takipçisidir. En fazla rüku ve secde edenlerin kralıdır,
neredeyse hiç bir gece namazını kaçırmamış, namazını kazaya bırakmamış, nafile
namazlarda uzaktıkca uzatmış, çok abdest almasından dolayı abdestin nuru tüm
uzuvlarında parıldamış bir namaz abidesidir. Birgün sabah namazını kaçırır, o
kadar tevbe eder, ağlar, yalvarır ki, güneş Allah’ın izni ile yeniden batar
O’nun namazını ikame etmesi için. Bundan sonra hiç bir namazını kaçırmaz, zira
şeytan aynı duaları tekrar eder diye O’nu namaza bizzat kaldırır. İlmin
kapısıdır, evliyaların, erenlerin şahıdır, şiir, mersiye uzmanıdır, şairdir,
ledünni ve gizli alemlerin anahtarı ondadır, ilimlerin sultanıdır, kalp ve
ruhların çıkabileceği Everest tepesinde tahkiki imanda zirvedir, gönüllerin
piridir. Her hücresi her dem ubudet ve ubudiyette Allah diyen Hz. Ali’yi
(RA) sevmeyen müslüman olamaz, müslüman kalamaz. Bu Hz. Ali’ye ben aşığım ve
bu nedenle en büyük Aleviyim, en büyük Şiayım, yolunun yolcusuyum; ilmine,
ilhamına erişmek için tüm kainatın servetini bir salisede gözüm kırpmadan
veririm. Namazlaşmadan Hz. Ali’yi (RA) sevdiğini iddia edenleri siyasi
buluyorum, samimi bulmuyorum. Ehli velayeti temsil eder O, siyaseti
değil…
Hz. Hasan (RA) ve Hz. Hüseyin’in (RA) şehit edilmesiyle ve halifeliğin
ellerinden zorla alınmasıyla adalet çatlamıştır ve Asr-ı Saadet dönemi sona
ermiştir. Öyle bir çatlak ve fitne oluşmuştur ki, 14 asırdır kapanamamıştır.
Arap ırkçılığını, elit asilliği hortlatarak kast sistemini saltanat ile
yeniden geri getiren Emeviler, İslam’da birliği parçalamış ve Ehl-i
Beyti kovarak laneti hak etmişlerdir.Ömer Bin Abdüzaziz dışında Asr-ı Saadet
kıvamında adil bir halife çıkaramamışlardır, onuda zaten 2.5 yıl sonra
zehirleyerek öldürdüler. Yolsuzluk, debdebe, zulüm ve eşitsizlikler,
ayrımcılıklar siyasetin alışkanlığı haline geldi.Abbasiler sistemi revize
etselerde ırkçılığı yenemediler, saltanatın insan haklarının ruhuna aykırı
düzeni, Türklerin müslüman olup orduyu ve ilmiye sınıfını eline geçirmesiyle
yeni bir ivme kazandı. İslam’ın hamisi olan Selçuklular, Fars sistemini
İslamileştiren, Sufi İslam’ı yerleştiren yapısıyla Arapların bağnazlığını
tarihe postaladı. Haçlılarla boğuşan, ilim ve kültürde Arapların ilk
yüzyılarda kurduğu İslam medeniyetini zirveye taşıyan Selçuklularda Asr-ı
Saadetin kıvamını tam yakalayamadılar. Roma’nın hukuk ve devlet sistemini
İslamileştiren, Anadolu’da eskiden kurulmuş, batmış 21 ayrı medeniyetin
tortularını harmanlayan, Selçuklukların mirasını zorda olsa
devralan Osmanlı, en az 300 yıl dünyaya medeniyet dersi verdi.
Ancak kullandıkları devşirme sistemi yozlaşınca, Kur’an
bayraktarlığını bırakıp Frenk hayranlığına kendini kaptırıp, bilim ile dini
ayırınca, ilimde, teknolojide çağı ıskalayınca, insan kalitesi yukarıda
saydığımız beş prensibi ihlal edince 624 yıl sonra battı ki, batması
haktı…
Türkiye Cumhuriyeti, Asr-ı Saadet kıvamında insan yetiştirmeyi hiç
gündemine almadı, tam tersine yasakladı, dini toplum hayatından çıkartarak
imkansızı başarmak istedi, başaramadı. Elbette belleklerin silinemediği
bir teknoloji ve bilim dünyasında çakma tarih, kültür, din ve medeniyet
kurgulanarak insan ruhlarının tatmin edilmesi mümkün değildir. Üzerine
ölü toprağı serpilmiş nesiller üzerinden 300 yıl geçti, Ashab-ı Kehf,
milletimizi özüne döndürmek için son bir defa daha geri döndü. Allah’ın nuru
üflemekle sönmeyeceğine göre, inananların yeryüzü mirasçısı olmasına dünyanın
tüm küfür şebekeleri bir araya gelse güçleri yetmeyecektir. Çünkü 21. yüzyılın
yeni Asr-ı Saadet medeniyetini kuracak ve en az 40 yıl ayakta kalmasını
Allah’ın izniyle sağlayacak bir Şahs-ı Manevi geldi, küfrün beli kırıldı,
batıl zail oldu.
Şahsen, Türkistan ve ötesine hicretim Ağustos 1990′da başladı. “Doğru
söyleyeni dokuz köyden kovarlar” demiş atalarımız. Hakla batılı ayırt etmeyi
vazifesi bilenler için her zaman bir 10. köy vardır. Hep bir Ebu Zer Gifari,
bir Behlül-i Dânâ gibi yaşamak, ismimin manasıyla müsemma olmak istemişimdir.
1991 ve 1993’de Gülen Hocaefendi şahsıma özgü iki defa benzer duayı yapmıştı:
İlkinde, 1991′de istanbul’da yapılan cetele yarışmasında birinci olduğum
için verdiği hediye olan ‘Hüzmeler ve İktibaslar’ kitabını imzalarken, ‘Hakkın
batıldan ayrılmasında mübarek ve mücehhez ‘dava arkadaşım’ demişti,
ikincisinde cevşenimi imzalarken; ‘Hakkın batıldan ayrılmasında
muazzez dava kardeşim’ Faruk Arslan beye diyordu… Dava arkadaşı mı yoksa
dava kardeşi mi daha üstündür diye Çamlıca Kuran Kursu’nun Müdürü Harun Bulut
Hoca’ya sormuştum. Elbette ‘dava kardeşi’ demişti, kardeşler birbirine
vefalıdır. Dava dostları ve dava arkadaşları daha sonra gelir.
28 Şubat davası sürecinin Nisan 2012’de başlamasıyla bazı bukalemonlar,
takiyyeciler, Fethullah Gülen Hocaefendi’den medet ummaya başladılar. Oysa
Gülen 28 Şubat sürecinin en fazla mağdur edilen ismidir. 9 yıl süren sancılı
davasını açtıran 28 Şubat generalleriydi, destekleyen Doğan, Ciner ve Uzan
medyalarıydı. Uzanlar hak ile yeksan oldu. Ciner kaç defa şekil değiştirdi,
sayamadım. Haziran 1999’da düğmeye bastığını itiraf eden Ali Kırca tevbe etti.
Dava beraat ile sonuçlanınca tebrik ve özür dilemek için ilk arayanda
Aydın Doğan idi. Doğan özründe samimi miydi? Allah bilir ama pek
sanmıyorum.
AK Parti ile the cemaat arasında kavga çıkartmaya çalışan aynı şeytanlar
değil mi? MİT ile Polis ve yargı krizini yumurtlayanlar, AK Parti ile the
Cemaat’ı eğer birbirine düşürürsek, ‘AK Parti ilk seçimde itibar ve oy
kaybeder, koalisyon dönemleri gelir ve askeri vesayeti tekrar kurarız’
planları yapanlar, aynı şer şebekesi değil mi? AK Parti’de bazı densizlerin
hata yapma, yanlış tavırlar içine girme lüksü olabilir ama büyük Türkiye
adına, İslam dünyası adına the Cemaat’ın şeytanlara prim verme hakkı, hukuku,
şansı yoktur.
1973’de “Ben sizin tanıdığınız gibi münafık bir üstad tanımıyorum” diye
siyasileşen Nur talabelerine karşı çıkan Fethullah Gülen Hocaefendi ile
2012’de “bırakın dünyayı, makam peşinde koşmayın, sadece Allah rızasını
kovalayın, siyasetle uğraşmayın” diyen aynı şahıstır. Çizgisi değişmemiştir,
elbette hizmetin devamı için strateji izlemesi normaldir. Münafıklardan
hoşlanmaması doğaldır. Bazı politikacılar, herkesi kendileri gibi çıkarcı
sanıyor ve Gülen Hareket’ini haksız yere hedef alıyor. “Kendi ayağına kurşun
çıkana acınmaz” derler ama ayağına makinalı ile saydıranlara ne demeliyiz
bilemiyorum. Gayretullah’a
dokunulursa ve hizmete engel olunursa günah kuldan gider…
Ahmet Şahin hocamız Hocaefendi’nin kardeşlik ve birlik mesajını şöyle
aktarıyor:
İslam tarihi boyunca maneviyat büyüklerinin üzerinde en çok titredikleri
konu, “Kardeşliğimizin korunması” olmuştur. Birlik beraberliğimizin özünü
teşkil eden bu kardeşliğimizin korunması konusu, halen hepimizin bir numaralı
meselemiz olma özelliğini devam ettirmektedir.
Nitekim Hocaefendi de sohbetlerinde hep bu kardeşliğimizi koruma konusuna
vurgu yapmış, özellikle Uhuvvet Risalesi’nden verdiği bir misalinde de “bir
nizaa değmeyen!” dünyevi konuların ayrılık sebebi olmaması gerektiğine işaret
ederek şu tespitleri dikkatimize sunmuştur:
- Uhuvvet Risalesi’nde Üstad Hazretleri, Hâfız-ı Şirazî’den “Dünya öyle
bir metâ değil ki bir nizâa değsin!.” ifadesini naklediyor. Zannediyorum
hiçbirimiz “Hafız-ı Şirazi bu sözüyle mübalağa yapıyor.” diye içimizden
geçirmemişizdir. Demek Hafız-ı Şirazi doğruyu söylüyor, hakikati ifade
ediyor. Gerçekten de dünya öyle bir meta değil ki bir nizaa değsin de birlik
beraberliğimizi bozsun!..
- Öyle ise biz, bu doğruyu hayatımıza ne kadar yansıtıyor, fiilen ne kadar
benimsiyoruz? Burası cayi dikkattir!..
- Bunları düşününce “O hâlde ne güne okuyoruz bu kitapları, ne diye Kur’ân
ve sünnetle meşgul oluyor, ne diye Nurlarla iştigal ediyoruz ki?” diye
sormadan edemiyorum kendi kendime.. Şayet bu uyarılar bize bir şeyler ifade
etmeyecekse, kemalat-ı insaniye adına elimizden tutup bizi Ruh-u
Seyyidi’l-Enâm’a ulaştırmayacaksa, niçin zamanımızı israf ediyoruz bu türlü
meşguliyetlerle?..
- Doğrusu, bîzarım bir nizaa değmeyen konularda bile birbirini affetmeyen
kardeşlerden, bağışlamayan dostlardan. Dedi-koduya meyleden çevrelerden..
- Demek bir yerde bir rehabilitasyona, davranışlarımızı yeniden gözden
geçirmemize ihtiyacımız var. Kanaatimce hepimiz için geçerli bir husus bu..
- Zira çok küçük şeyleri büyütüyor, dil ucuyla dahi olsa hemen gıybetlere
giriveriyoruz. Böylece zihinler gıybet mülâhazasıyla kirletiliyor;
gönüllerin aydınlık çehresine gıybet ziftleri akıtılıyor.
- Halbuki gıybet büyük bir günahtır. Gıybet eden kimse, gıybet edilen
tarafından affedilmedikçe yaptığı gıybet günahı bağışlanmaz!..
- Gıybet eden, önce gıybetini yaptığı kimseye sevaplarını verecek,
yetmezse onun günahlarını yüklenecek, helalleşme ancak böyle gıybetçinin
iflasıyla mümkün olacaktır!. Demek ki gıybetin, gıybet yapanı iflasa
sürükleyen kısımları da söz konusudur…
- Mesela, insanların hüsnüzan besleyip arkasından gittiği büyük zatlar
hakkında gıybetle konuşmak büyük bir günahtır. Çünkü böyle bir zatın
gıybeti, arkasında olan bütün insanların hakkına girme gibi altından
kalkılamayacak bir günahı netice verebilir. Demek bazı gıybetlerde sonuç bu
kadar büyüktür..
- Eğer temelde biz, Allah Teala’nın büyük gördüklerini büyük görüp büyük
kabul etmiyorsak, neticede nice küçük mevzular gelip bu büyük meselelerin
yerini alacaktır/almaktadır da.!
- Hâsılı, dertliyim, üzgünüm, bîzarım mü’minlere yakışmayan tavır ve
davranışlardan, ortaya konulan birlik beraberliği bozacak zaaf ve
boşluklardan!..
- Evet, bîzarım birbirini affetmeyen kardeşlerden, bîzarım hep kusur gören
arkadaşlardan, bîzarım kardeşinin hata ve kusurlarını kaydedip, sevaplarını
hiç görmezden gelenlerden!..
- Şunu da ifade edeyim ki; bütün bunları, kendi heva-ü hevesime göre
değil, sizin de saygı duyduğunuz kaynaklara bağlı olarak dile getirmeye
çalıştım. Bu sebeple diyebilirim ki; eğer bu söylenenlere gerçekten
inanıyorsak, o zaman gelin, kardeşliği zedeleyecek her türlü duygu ve
düşüncenin rüyalarımıza dahi girmesine hep birlikte fırsat vermeyelim!.
- Gelin bize sırtını dönenleri dahi kucaklama ahlakımıza devam edelim,
Mevlânâ gibi hareket ederek, “Dövene elsiz, sövene dilsiz” olma düsturunu
hayatımıza hayat kılma azmimizden geri kalmayalım!.”
Çünkü bugün ülke çapında birlik beraberliğe, dünden daha çok
muhtacız!
Özetle, ne münafık bir üstad Said Nursi tanıyorum, nede Fethullah Gülen
Hocaefendi. Onlar sözlerinin eri, mert, centilmen, beyefendi insanlar. Sıdk,
doğruluk, sadakat, vefa, ihlas, samimiyet ve ismet sıfatları, fıtratları olmuş
iken aksini iddia edenlerin münafık olma ihtimali yüksektir.