12 Eylül'ün mirası nedir ne değildir II?!

420 views
Skip to first unread message

Hayrullah Mahmud ÖzgürTÜRK

unread,
Sep 13, 2020, 5:26:15 AM9/13/20
to oybi...@googlegroups.com
12 Eylül'ün mirası nedir ne değildir II?!

DURUM ANALİZ
ENSTANTANE X:
12 Eylül darbesine giden yolda neler yaşandı?

12 Eylül darbesinde 7 bin kişi için idam cezası istendi ve 517 kişiye idam cezası verildi. Darbeye giden yolda kutuplaşmış siyaset, politika-asker ilişkileri ve ABD'nin etkisi
Dora Mengüç @doramenguc mengu...@gmail.com
Perşembe 12 Eylül 2019 0:09
Fotoğraf: Reuters
Dünyanın doğu-batı ya da sosyalist kapitalist bloklarla kamplaştığı bir süreç…
Bu tablonun Türkiye’ye izdüşümü ise sağ-sol kavgası…
Sadece gençlik değil…
Toplumun tüm kesimlerinde politik bir dinamizm hâkim.
Legal siyaset; Demirel-Ecevit kavgasına hapsolmuştu.
Bunu dışlayan her iki kesimin; sağın da solun da elinde silah vardı.
Silahlı illegal sol dağınık; sağı ise MHP temsil ediyor.
MHP tek başına değil, ancak ülkü ocaklarıyla silahlı sokak siyasetini belirleyen ana aktörlerden biriydi.
Aynı kamplaşma polis, valilikler, adliye ve sağlıkta da hâkimdi.
Pek çoğunun kafasını kurcalayan ise silahlı kuvvetlerin statüsüydü.
Ordu, "gerek gördükçe" siyasete darbe ve muhtıralarla müdahale ediyor, siyasetin hem sağını hem solunu dizayn ediyordu.
Şili’de General Augusto Pinochet Cumhurbaşkanı Allende’yi kanlı bir darbeyle deviriyor, Demirel Ecevit’e “Bülende” yakıştırması yapıyordu; Ecevit’in iktidara gelmesi halinde aynı akıbete uğrayacağını ima ederek.
Sağ sıkıyönetimi dilinden düşürmüyordu.
Sadece Demirel değil, Türkeş de sıkıyönetim istiyor,  generaller artık tarafsız görülmüyordu.
21 ayda 170 kişi öldü
Yıl 1976.
1977 seçimleri öncesi Faik Türün gibi bazı eski subaylar Adalet Partisi’ne katılmıştı.
Ecevit CHP’si ise Muhsin Batur gibi reformist subayları saflarına çekerek oyunu eşitlemeye çalışıyordu. Siyaset dengede tutunmaya çabalarken; üniversitelerdeki şiddet hızla artışa geçti.
21 aylık MC hükümeti yönetiminde 170 insan hayatını kaybetti, yüzlercesi yaralandı. 2 buçuk milyon işsizi, umutları gün geçtikçe tükenen gençleri ve kutuplaşmış siyasetiyle Türkiye saatli bombayı andırıyordu.
Yıllar sonra anlaşıldı ki; aslında karar çoktan verilmiş, ordunun müdahalesi için geri sayım başlamıştı. Tek önemsenen doğru zamanda karar kılmaktı.
Asker geri sayıma geçedursun; siyaset de genel seçime gitme kararı almıştı. Ama seçim kampanyası kutuplaşmayı daha arttırdı. Sandıklar açıldığında CHP oyların yüzde 41,4’ünü, AP ise yüzde 36,9’unu almıştı. En büyük parti olduğu için Ecevit’ten hükümeti kurması istendi. Ancak Türkiye tarihinin ilk azınlık hükümeti güvenoyu alamadı.
Demirel liderliğinde II. Milliyetçi Cephe hükümeti göreve başladı.
Yeni hükümetin ilk 15 günündeki o 26 cinayet; ortamı iyice istikrarsızlaştırıyordu.
11 Aralık 1977 yerel seçimleri hükümetin kaderini belirleyecekti. Adalet Partisi de istifalarla sarsıldı. Demirel de tıpkı Ecevit gibi güvenoyuna gitti ama o da alamadı.
Haliyle II.MC hükümeti de uzun ömürlü olmadı.
Toplumun sinir uçlarını kaşıyan saldırılar
Bir hafta sonra Güneş Motel pazarlıkları patladı; nam-ı diğer 11’ler olayı.
Ecevit o tarihi pazarlık sonrası AP’den kopardığı vekillerle yeterli sayıya ulaşmıştı.
Hükümet kuruldu kurulmasına ama şiddet durmadı.
1978 yılının ilk 15 gününde 30 siyasi cinayet işlendi, 200’den fazla insan yaralandı.
Sağ terör mangalarının faaliyetleri üzerine araştırmalar yapan Profesör Bedrettin Cömert öldürüldü önce.
Ardından Milliyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi.
Saldırılar toplumun sinir uçlarını kaşıyordu.
Aleviler hedef alındı.
Muhalefet sıkıyönetim ilanı istedi Ecevit’ten.
Ecevit önceleri yanaşmadı.
CHP lideri ruhsatsız silah taşıyanlara daha sert cezalar getiren, özel sivil mahkemelerin kurulmasını öngören yasalar önerdi.
1052’si sağcı, 778’i solcu olmak üzere 1999 kişi tutuklandı döneminde.
Maraş katliamı
Ancak sıkıyönetimden kaçınma umudu Kahramanmaraş katliamının patlak vermesiyle suya düştü.
Kahramanmaraş’taki katliam; Kayseri hava üssünden kalkan jetlerin alçak uçuşuyla kontrol altına alınıyordu.
Artık silahlı kuvvetler de işin içindeydi.
Ecevit 1978’in son günlerinde 13 ilde sıkıyönetim ilan etmek zorunda kaldı.
Geri sayım başlamıştı…
ABD’nin Türkiye ilgisi
Washington Türkiye ile daha yakından ilgilenmek zorundaydı zira o dönem ABD’nin en yakın müttefiklerinden İran şahı ülkesini terk etmek zorunda kalınca Ankara’nın önemi daha da arttı.
Batı bloğunun en ileri ucunda artık Türkiye vardı.
Hem de Sovyetlerin yanı başında.
Türkiye’yi kaybetmek sadece Ortadoğu’nun değil Batı Avrupa savunmasının da tökezlemesi demekti.
Carter ile iyi ilişkiler kuran Türkiye’nin genç Başbakanı Ecevit ABD için ilk başlarda kabul edilebilir bir ortaktı.
Ancak zaman içinde Ankara’dan gelen Büyükelçilik raporları, CIA’nin izlenimleri ve Pentagon değerlendirmeleri Ecevit’i Beyaz Saray için farklı bir düzleme sokmaya başlamıştı.
Karaoğlan’ın bazı konuşmalarında Amerika’yı hedef alışı şüphe ve kaygıyı körüklüyordu.
CIA raporunda Ecevit için “Ilımlı bir Batı aleyhtarı” ifadesi kullanılıyordu.
Ecevit’in sadece dışarıda değil, içeride de popülaritesi düşüyordu.
Artan şiddet olayları yüzünden istifa etmek zorunda kaldı.
Aynı yıl içinde Genelkurmay Başkanı Evren ABD’yi ziyaret edecek, Carter’ın Başdanışmanı Brzezinski ile görüşecekti.
Amerika’nın üzerinde durduğu nokta da verdiği mesaj da gayet netti: “İstikrarlı bir Türkiye istiyoruz, ama gidişat o yönde değil”
Ecevit’in yerine Demirel geliyor
Dış cephedeki tablo özetle buydu.
Ecevit’in yerini Demirel aldı.
Kısırdöngü sürüyordu.
1979 Kasım’ında güvenoyu verildi Demirel’e.
Generaller yapacakları darbenin niteliği ve zamanlamasını konuşmak üzere İstanbul’da buluşmuştu.
Demirel’in başbakanlığında kurulan azınlık hükümetini Milliyetçi Hareket Partisi ve Milli Selamet Partisi dışarıdan destekliyordu.
“100 gün” planı açıklandı.
Yeni hükümet yüz gün içinde belirlediği iki önemli sorunu; “anarşi ile enflasyonu” çözme sözü verdi.
Demirel zaman kazanmaya çalışırken, komutanlar da Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ü bir mektupla uyardı.
uncut_page_ancak-2-temmuzda-suleyman-demirel-hukumeti-guvenoyu-aldigi-icin-darbe-ertelendi-daha-sonra-28-31-agustosta-5-eylul-1980den-itibaren-her-an-hazir-olunmasi-emri-ozel-kuryelerle-komutanlara-iletildi_4850.jpg
Hemen o mektubun üzerine 1980’in ilk günü Çankaya’da bir görüşme yapıldı.
Ordu ABD gezisi sonrası, ne kadar ciddi olduğunun mesajını veriyordu.
Cumhurbaşkanlığı seçimi krizi
Kaosu tırmandıran ise Cumhurbaşkanlığı seçimi bunalımı oldu.
Korutürk’ün görev süresi dolmuş, Meclis’teki en büyük iki partinin liderleri henüz cumhurbaşkanlığı için aday bile belirlememişlerdi.
Adaylar son anda bulundu.
Ancak seçimler sırasında hiçbiri Cumhurbaşkanı olmak için “yeter oyu” alamıyordu…
Meclis onlarca defa tekrar oylama yaptı.
Fakat bir türlü yeni Cumhurbaşkanı seçilemedi.
Bayrak Operasyonu
Genelkurmay “Bayrak Operasyonu” için bastı düğmeye.
Haziran’da Evren, kuvvet komutanları ile Genelkurmay II. Başkanı Öztorun’u çağırmış ve kod adı “Bayrak Harekâtı” olan bir darbenin 11 Temmuz 1980'de gerçekleştirilmesini bildirmişti.
Sabahın dördünde ordu harekete geçecekti.
Ancak Temmuz’da Süleyman Demirel hükümeti güvenoyu alınca darbe ertelendi.
Fotoğraf: Bir Anadolu Komünisti Terzi Fikri kitabı
Çorum olaylarının yankıları henüz dinmemişken bu kez gözler Karadeniz'e çevrildi.
Devrimci Yol’un bağımsız adayı Fikri Sönmez demokratik yollarla Fatsa belediyesinin başına geçmişti.
Belediye; halk komiteleri şeklinde örgütlenince Evren duruma el attı ve küçük terör odakları diye tanımladığı ilçeye nokta operasyonu düzenledi.
Belediye Başkanı dâhil 300 kişi gözaltına alındı, sokağa çıkma yasağı ilan edildi.
Takvim yaprakları 12 Temmuz 1980’i gösteriyordu.
12 Eylül sabahı
Aradan iki ay geçti.
12 Eylül sabahı…
Önce radyo anonsları ardından televizyondaki o meşhur görüntü.
Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’in de aralarında yer aldığı dört kuvvet komutanını televizyonda görenler ordunun yönetime el koyduğunu anlamakta zorlanmamıştı.
Kaos o gün için durulmuş gibi göründü.
Ama faşist darbenin etkisi yıllar sürdü.
Temel insan hakları ve demokrasi askıya alındı; siyasetin kapısına kilit vuruldu.
İşkencelerde 171 kişi öldürüldü, 50 kişi idam edildi, 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon kişi fişlendi.
Türkiye aradan 39 yıl geçmesine rağmen hala o dönemin izlerini silmeye çalışıyor, o dönemin bugüne taşıdığı sorunlarla boğuşuyor.
https://www.indyturk.com/node/69851/haber/12-eyl%C3%BCl-darbesine-giden-yolda-neler-ya%C5%9Fand%C4%B1


(...)
ENSTANTANE X:

Demokrasimizin kalbinde müebbeden kanayacak bir yara: 12 Eylül 1980 Darbesi
Mehmed Mazlum Çelik Independent Türkçe için yazdı
Mehmed Mazlum Çelik @mehmedmazlumcel
Perşembe 12 Eylül 2019 10:55
Şehre karanlık çökmüş, caddeler ıssızdı. Ankara’da in cin evine çekilmişti. Taksiler belli noktalarda duruyor ve şehrin kuytularına gitmiyordu. Otobüs şoförleri boş seferlerle akşam mesailerinin kazasız belasız bitmesi için dualar ediyordu.
Birbirlerini hiç tanımayan gençler kuytularda karşı karşıya geldiklerinde her an vurulma tehlikesi ile ecel terleri döküyorlardı. Gençlerin kalabalık gruplar halinde dolaşmak büyük bir felaketin habercisiydi. O akşam herkes bir şeyler olacağını hissetmiş gibi kabuğuna çekilmişti. Polisler devriyeye çıkmamış, bekçiler ise ortalıkta görünmüyordu.
Gecenin sessizliği Ankara’yı esir etmişti; ama o gece uyanık olan birileri vardı. Kışlalarda derinden bir hareketlilik vardı. Her şey usulüne uygun gidiyordu ve komuta kademesinden emir geldiğinde yüzlerce tank harekete geçti. Harekât sabaha karşı 03:00 civarında başladı ve adı “Bayrak Operasyonu” konulmuştu.
Kapılar açılıp da birliklerin 12 Eylül sabahında başkenti kuşatmaya başlamasından operasyon nihayete erene kadar;
1 milyon 683 bin kişi fişlendi,
230 bin kişi hüküm giydi,
7 bin kişi için idam istenip bunların 317’si için idam kararı verildi ve 57’si uygulandı,
30 bin kişi devlet memurluğundan ihraç edildi,
14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı,
TBMM lağvedildi,
Yasama-Yürütme tek elde toplandı ve nihayetinde Kenan Evren Cumhurbaşkanı seçildiğinde “Bayrak Operasyonu” tam manasıyla başarıya ulaşmış oldu.
O gece ne Cumhurbaşkanı ne Başbakan halkı meydanlara davet edemedi. Herkesin boynu büküktü.
Çoğu kişinin kulağında emekli olacağı zannedilen bir generalin sesinden yarım yamalak bir açıklama çınlıyordu.
TRT Radyosunda, 12 Eylül sabahı İstiklal Marşı'nın ardından çalınan Harbiye Marşı ve dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren imzalı Milli Güvenlik Konseyi "bir numaralı" bildirisinin okunmasıyla demokrasiye darbe resmen ilan edildi
Artık neredeyse herkesin adını öğrendiği Kenan Evren şöyle diyordu;
(...)
Aziz Yurttaşlarım;
Bir defa daha belirtiyorum ki; Silahlı Kuvvetler aziz Türk Milletinin hakkı olan refah ve mutluluğu, vatan ve milletin bütünlüğü ve gittikçe etkisi (azalmaya) azaltılmaya çalışılan Atatürk ilkelerine yeniden güç ve işlerlik kazandırmak, kendi kendini kontrol edemeyen demokrasiyi sağlam temeller üzerine oturtmak, kaybolan devlet otoritesini yeniden tesis etmek için yönetime el koymak zorunda kalmıştır.
Komutan, subay, astsubay ve erler olarak hepimiz vatan ve milletin refah ve mutluluğu uğruna her şeyimizi, bu arada hayatımızı dahi seve seve feda etmeye hazırız.
Memlekette her zaman bulunabilen ve özellikle son zamanlarda çoğalan kötü niyetli birçok kişi ve kuruluşlar sizlere yalanlar düzerek, bunun aksini söyleyebilecekler ve menfi propagandalara başvurabileceklerdir. Bunlara asla inanmayınız. Bütün uygulamalar milletin gözü önünde yapılacaktır.
Kıymetli Vatandaşlarım;
Her zaman milletiyle bir bütün ve Türk milletinin emrinde olan Türk Silahlı Kuvvetlerine ve yeni yönetime karşı yapılacak her türlü direniş, gösteri ve tutum anında en sert şekilde kırılarak cezalandırılacaktır.
Yurtta kan dökülmemesi için bütün vatandaşlarımın tahriklere kapılmaksızın sükûnet içinde yayınlanacak bildiriler doğrultusunda hareket etmelerini ve ikinci bir bildiriye kadar sokağa çıkmamalarını rica ederim.
Vatandaşlarımın birbirlerinin hak ve hukukuna saygılı olmalarını, sevgi içinde kırgınlıklarını unutmalarını, hepimizin bu mübarek topraklar üzerinde aynı haklara sahip bir Türk vatandaşı olduğumuzun idraki içerisinde olarak yeni yönetime yardımcı olmalarını vatanperverlik ve asil karakterlerinden bekler, mutlu ve aydınlık yarınlar dilerim.
Her şey 12 Mart 1971’de başladı: Hazır ol! Bu bir muhtıradır
27 Mayıs 1960 yılında gerçekleştirilen darbe ile Demokrat Parti hükümetlerine son verildi. Bu süreçten sonra ülkede bir cadı avı başlatıldı. Binlerce Demokrat Partili cezaevine gönderildi. Başbakan Adnan Menderes ve iki bakanı asılarak idam edildi.
Türk demokrasi tarihinde vicdanları kanatan bu olayların dışında darbenin iki önemli sonucu daha vardı: İlki darbenin emir komuta zincirinin dışında yapılmış olması, diğeri de darbe sonrası cuntacılardan beklenmeyecek düzeyde demokratik bir anayasanın yürürlüğe girmesiydi.
Bu gelişmeler Türk sivil siyasetini ve orduyu derin bir şekilde etkileyecekti. Sivil siyasette Süleyman Demirel iktidara gelmiş ve hızlı kalkınma hamleleriyle Türkiye’yi müreffeh bir noktaya getirmişti. Bunun sonucu olarak işçi sınıfı etkinliğini artırmış, demokratik anayasa sendikaların ve sivil toplum kuruluşların büyük bir güce ulaşmasını sağlamıştı.
Ordu da ise emir komuta zincirinin 1960 yılında yıkılmış olması sonrasında basit bir albay olan Talat Aydemir’in darbe girişimlerinin neredeyse başarıya ulaşacak olması orduda insicamı bozmuştu. Ordu içinde farklı siyasi fraksiyonlar oluşmuş ve ast-üst ilişkileri neredeyse iflas etmiş bir durumdaydı.
Böylesi kaotik bir ortamda Süleyman Demirel’in, tutuklu Demokrat Partililerin affedilmesini gündeme getirmesi ordu içindeki rahatsızlıkları artırdı. Hatta Süleyman Demirel’in af talebi konusunda samimi olmadığını düşünen bazı Adalet Partili milletvekilleri Celal Bayar’ın desteğini arkalarına alarak partiden istifa etti ve “Demokratik Parti” ismiyle yeni bir parti kurdu.
Ordu içinde farklı fraksiyonlar bulunmasına rağmen uzlaşılan yegâne konu Demokrat Parti mirası karşıtlığıydı.
Ordunun üst kademesinin Demokrat Partililerin affı meselesinin dışında rahatsız olduğu bir diğer konu da sendikal faaliyetlerle muazzam bir etkinlik alanına ulaşmış sol hareketlerdi.
Dönemin Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç, hükümeti şu sözlerle uyaracaktı:
Öğrenciler aşırı sola yöneldi, öğretmenler sol sendikalara kaydı.
Öyle bir hava var ki memlekette, bundan ordu da etkileniyor.
Ordunun içinde de bir hareketlilik var, buna bir çözüm bulmak lâzım.
Genelkurmay Başkanı içinde bulunulan durumu ve ordunun niyetini hükümete açık açık bildirmişti.
Bu aynı zamanda 12 Mart 1971 muhtırasının temel gerekçesi olacaktı; fakat asıl hedef ordunun içindeki farklı fraksiyonları temizlemek ve 1960 Darbesi sonrası ortaya çıkan gereğinden fazla demokratik anayasayı yeniden düzenlemekti.
15-16 Haziran 1970 yılında Türkiye İşçi Partisi’nin organize ettiği işçi eylemleri öylesine büyük bir yankı uyandırdı ki ordu harekete geçmek için düğmeye bastı. Genelkurmay Başkanı yaklaşık bir yıl sonra düşük rütbedeki subayların harekete geçmesini beklemeden Başbakan Süleyman Demirel’e bir muhtıra vererek istifa etmesini sağladı.
CHP Milletvekili Nihat Erim cuntacılar tarafından partisinden istifa ettirilerek hükümet kurması için görevlendirildi. Bu gelişme karşısında CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’nün darbeyi desteklemesi partinin genç ve heyecanlı sekreteri Bülent Ecevit’i rahatsız etti ve Ecevit’in görevinden istifa etmesiyle sonuçlandı.
Ecevit, CHP’nin darbe yandaşı tutumunu reddederek kongrede İsmet İnönü’nün karşısına çıktı. Yapılan oylama sonucu kongrede beklenmeyen bir sonuç çıktı ve Bülent Ecevit genel başkan seçildi.
Bu aynı zamanda Ebedi Şef İsmet İnönü’yü siyaset sahnesinin tamamen dışına itti.
Bu gelişmeler yaşanırken muhtıracı cuntanın desteğini arkasına alan Nihat Erim hükümetleri 1960 Darbesinin sağladığı demokratik hakları bir bir ortadan kaldırıyordu. Yine bu süreçte 12 Eylül 1980 darbesine giden en acı travmalardan biri olarak kabul edilen bir hadise yaşandı.
Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan 1972 yılında idam edildi.
Bu gelişmeler sivil hareketlerin legal siyaset içinde yer altına inmesine sebep olurken idam edilen gençler ilerleyen yıllarda gençlik hareketlerinde bayraklaştırılacaktı.
Nihat Erim hükümetlerinin ara rejimi bitince muhtıraya direnen Bülent Ecevit sandıktan CHP’yi birinci parti çıkartmayı başardı ve Necmettin Erbakan ile koalisyon kurarak iktidara geldi.
Türk Demokrasisi ayaklarının üstünde duramaz hale geliyor
1973 yılında yapılan seçimlerde Ecevit-Erbakan koalisyonu büyük bir sürprizdi; bu ortaklık Kıbrıs Barış Harekâtı'nda büyük bir koordinasyon ve uyum içinde sürmüş; ama daha sonrasında iki farklı kesimi temsil eden koalisyon bozulmuştu.
CHP-MSP koalisyonundan büyük bir ders çıkaran Süleyman Demirel kendi bloğunu bir daha böldürmemek adına “Milliyetçi Cephe” isminin verildiği geniş bir ittifak kurdu. AP-MSP-MHP gibi önemli sağ partiler ittifakın içindeydi.
Bülent Ecevit’in genel başkanlığında yüksek oy oranlarına ulaşan CHP, 1975 yılında yapılan ara seçimlerde ise iktidarı Milliyetçi Cephe’ye kaptırdı.
Özellikle Ülkücü gençlik MHP’nin iktidar ortağı olması sonrası büyük bir güç kazandı; ama bu durum karşı mahallede ters bir etkiye de sebep oldu. Sol gençlik yapılanmaları bu durum karşısında hızla örgütlenerek karşı cephe almaya başladı.
Kanlı 1 Mayıs Olayı, 1980 Darbesinin yolunu açtı
Koalisyonla sağlanan ittifak ülkede kamplaşmayı artırmıştı. Siyasi söylemler keskinleşirken gençler arasındaki hizipleşmeyi çatışma boyutuna getirmişti.
Bu gergin ortamda DİSK 1 Mayıs kutlamaları için 1977 yılında Taksim Meydanına 500 binden fazla işçiyi toplamayı başardı. Türküler ve halaylarla başlayan kutlama solun gövde gösterisine dönüştü.
DİSK Kurucu Genel Başkanı Kemal Türker’in konuşma yaptığı sırada İSKİ binası ve The Marmara Oteli terasından alandaki kalabalık çapraz ateşe tutuldu. Alana panzerler girerek Kazancı Yokuşu’nda adeta bir katliama sebep oldular.
Tarihe 'Kanlı 1 Mayıs' olarak geçen ve 33 kişi yaşamını yitirdiği olaydan bir kare / Fotoğraf: BYEGM arşivi
Silah seslerinden korkuya kapılan kalabalık izdihama neden oldu ve o gün alanda 34 kişi hayatını kaybetti, 130 kişi yaralandı. 29 kişi ezilerek 5 kişi de açılan ateş sonucu ölmüştü.
Bu olay sonrası 1977 yılında yapılan genel seçimde CHP sandıktan birinci parti olarak çıkmış, MHP gibi radikal tutum içinde olan küçük partiler erimişti. Fakat bu sonuç Ecevit liderliğindeki CHP’yi iktidara taşımak için yetmemiş Süleyman Demirel liderliğindeki Milliyetçi Cephe hükümeti kurmayı başarmıştı.
Süleyman Demirel iktidara geldiğinde gergin ortamın farkındaydı. 12 Mart 1971 yılında başına gelen talihsiz olayları unutmamıştı. Bunun için ordunun komuta kademesinde önemli değişikler yaptı.
Kara Kuvvetleri Komutanlığına sürpriz bir şekilde Kenan Evren’in gelmesini sağlayacak kararnamelere imza attı. Önce Ege Komutanlığına getirilen sonrasında Kara Kuvvetleri Komutanı ve nihayetinde Genelkurmay Başkanı olan Evren, olası bir darbe tehdidine karşı Süleyman Demirel’in tehlikesiz gördüğü isimlerden biriydi.
Anarşi ve ekonomik kriz çiçeği burnunda hükümeti düşürdü
Demirel’in Başbakanlığındaki yeni hükümet bir yandan darbe tehdidini ortadan kaldırmaya çalışıyor bir yandan da ülkedeki sorunlara çareler arıyordu.
Sancılı koalisyonlar ekonomiye olan güveni sarsmıştı. Enflasyon korkunç boyutlara ulaşırken, Türk Lirası günden güne eriyordu.
Temel gıda maddeleri karaborsaya düşmüştü. Uzun gaz ve yağ kuyrukları ise halkı bıktırmıştı.
Bu durum Milliyetçi Cephe Hükümeti’nin dağılmasına sebep oldu. Türkiye demokrasi tarihinde ilk defa bir hükümet gen soru ile iktidardan düşürülmüştü.
Hükümetin düşmesinden kısa bir süre sonra Adalet Partisi’nden tartışmalı bir şekilde ayrılan 11 milletvekili CHP ile koalisyon kurdu ve Bülent Ecevit Başbakanlık koltuğuna oturdu.
Siyasi istikrara olan güvensizlik ve artan ideolojik hizipleşmeler sokakta bir terör havasına dönüşmüştü.
Sağcı ve solcu gençler, üniversiteleri ders yapılamaz hale getirdi ve her gün sokakta onlarca genç vurularak hayatını kaybediyordu.
Orhan Pamuk “Sessiz Ev” romanında bu kaotik ortamın rutinleşmesi ve hayatın bir parçası haline gelmesini şöyle anlatmaktadır;
- ‘Oku’, dedi, Faruk Bey, Nilgün’e.
- ‘Oku bakalım, bugün kaç ölüymüş?’
- ‘On yedi,’ dedi Nilgün.
- ‘Eee, ne sonuç çıkıyor bundan?
Nilgün, bir anlamı kalmamış gibi burnunu gazeteye daha da soktu.
- ‘Bir anlamı filan da kalmadı’, dedi Faruk Bey.
İşler öyle bir boyuta ulaşmıştı ki ölümler anlamını yitirmiş ve birer istatistiğe dönüşmüştü.
Gençler sokaklarını, kahvelerini, parklarını ve kontrol altında tuttukları kampüsleri ayırmıştı. Hatta kurtarılmış şehirler ve ilçeler şeklinde dahi bölünmeler söz konusuydu.
12 Eylül darbesi öncesi sağcı ve solcu gençlerin karıştığı olaylardan bir kare / Fotoğraf: BYEGM arşivi
Bu kaos ortamında bir sağcı ya da solcu gencin yanlışlıkla karşı kesimin bölgesine geçmesi bile öldürülmesi için yeterli bir sebepti. Hatta bazı sokaklarda karşı kaldırıma geçmek bile bunun için yeterli bir sebep olabiliyordu.
Atilla Birkiye “Aşk Üçlemesi” eserinde ise anarşi ortamını ve gençlerin siyasi meselelere yaklaşımını satırlarına şu şekilde aktaracaktı;
İş çığırından çıkmıştı artık.
İşsiz olan, aşkta kaybeden, hayalleri yıkılan; sağcı ya da solcu bir gruba giriyor, gözünü kırpmadan insan öldürme makinesi haline geliyordu.
Korkunçtu bütün bunlar, korkunçtu. İnsan öldürülmedik gün yoktu.
Geçenlerde bir milletvekilini öldürmüşlerdi…
Artık bu ideolojik savaşı aşmış bir durumdu.
Solcular karşıt düşmandan çok fraksiyon kavgası nedeniyle birbirlerini öldürüyorlardı.
Baştaki sosyal demokrat partinin eli kolu bağlıydı, bir önlem alamıyordu-alamazdı.
Emekli olacaktı ama darbe yapmaya karar verdi: Kenan Evren
Kenan Evren, Manisa’da doğup büyümüştü. Askeri yaşamında fazla göze batmayan bir komutandı.
Süleyman Demirel, 12 Mart 1971 faciasını tekrar yaşamamak adına 1977 yılındaki kararnamelerde önemli sürprizler yapmıştı.
Normal şartlarda 4 yıldızlı bir komutanın gelmesi gereken komutanlıklara 3 yıldızlı komutanlar atayarak önemli değişiklikler yapmıştı.
Cumhurbaşkanı ve eski Genel Kurmay Başkanı Fahri Korutürk bu atamalara karşı çıkmış; ama Süleyman Demirel geri adım atmayarak kararnamelerin çıkmasını sağladı. Hatta durumu protesto eden komutanlar mahkemeye dahi başvurmuş; ama bir sonuç alamamıştı.
Bu terfilerden nasibini alanlardan biri de Kenan Evren’di. Kenan Evren 1977 yılında Ege Ordusu Komutanlığına atanmıştı.
Karargahına giden Kenan Evren atamayı şu şekilde anlatmıştı;
İşte alın yazısı bu. Alın yazısı.
Onun için dedim ki iyi, Ege Ordu Komutanlığı'nı da seviyordum yani.
Yani sevindim, neden?
Memleketim. Alaşehirliyim, Egeliyim. Orada yerleşiriz dedim.
Kenan Evren’e bu terfiler sonrası sırasıyla Kara Kuvvetleri Komutanlığı ve Genelkurmay Başkanlı koltuklarının önü açılmıştı. Üstelik Demirel’in kısa süreli Başbakanlığından sonra bu makama gelen Bülent Ecevit de Kenan Evren’in yükselişini engellemeyerek Genelkurmay Başkanı olmasını onaylayan kararnameyi imzalamıştı.
Kenan Evren ordu bünyesinde muvazzaf görevini tamamlayıp emekliliğe ayrılması beklendiği bir zamanda kamuoyunun karşısına darbe lideri olarak çıkacaktı.
Darbe adım adım geliyor
Darbeye giden yolda sokak terörünü artıran bazı olaylar gerçekleşti. Bunların önemli olanları kronolojik olarak şöyleydi;
16 Mart 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesinde yaşanan çatışmalarda 7 kişi hayatını kaybetti.
Bu katliamdan sadece iki gün sonra Ümraniye’de korkunç bir olay yaşandı; 5 işçi işkence ile katledilerek öldürüldü.
Bu korkunç olaylardan sonra ülkücü lider Abdullah Çatlı Bahçelievler’de 7 tıp fakültesi öğrencisini boğarak öldürdü.
Kaosun ardı arkası kesilmiyordu. Maraş’ta bir Alevi Dedesinin öldürülmesiyle başlayan olaylar 3 gün sürmüş ve 120’den fazla Alevi vatandaşımız katledilmişti.
Bu korkunç tablonun şoku atlatılamamışken acı haberler bu kez Malatya’dan geldi; koliler içinde gönderilen bombalar 9 kişinin ölümüne sebep olacaktı.
Bu olaylardan sonra kaos Sivas’a sıçradı. Sivas’ta meydana gelen olaylar da yine 9 kişi hayatını kaybetti. Olayların daha fazla yayılmasından endişe eden hükümet 13 bölgede sıkı yönetim ilan etti.
Sıkı yönetimin ilan edilmesi işe yaramamıştı çünkü bu kez ülke Çorum olayları ile sarsılmıştı.
Burada yaşanan öğrenci çatışmalarında 59 kişi hayatını kaybetmişti.
Yine Tarsus’ta yaşanan çatışmalarda 9 kişi hayatını kaybetmiş, ülke adeta kan gölüne dönmüştü.
Tüm müdahalelere rağmen akan kanlar durdurulamıyordu, Fatsa ve Tariş gibi bölgelerde korkunç haberler geliyordu.
Ülkeyi faili meçhuller esir almıştı
Darbe öncesi yaşanan en elim olayların başında şüphesiz faili meçhul olaylar geliyordu. Bu suikastlarda gazeteci Abdi İpekçi, gazeteci Ümit Kaftancıoğlu (CHP İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun eşi Ümit Kaftancıoğlu’nun babası) eski milletvekili İlhan Darendelioğlu, eski Başbakan Nihat Erim, DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler gibi sayısız isim suikastlar sonucu öldürülüyordu.
Bu cinayetlerin en acı yanı ise bir türlü aydınlatılamıyor olmasıydı. Bugün dahi pek çoğu aydınlatılamamış bu suikastlar her nasıl oluyorsa darbenin hemen ertesi günü bıçak gibi kesilmişti.
Yaşanan siyasi krizler Ecevit’in istifasını getirmişti. Süleyman Demirel yeniden Başbakanlığa getirilmişti ama ülkedeki ekonomik kriz ve anarşi artık kontrol edilemez bir hal almıştı.
“Şartların olgunlaşması”nı bekleyen cunta harekete geçerek ülke yönetimine el koydu. Cuntanın siyasi katliam ve zulümleri ülkede birçok kronik soruna sebep oldu.
Diyarbakır Kapalı Cezaevinde yapılan işkenceler, antidemokratik bir anayasa, idam edilmek suretiyle katledilen gençler, evinden alındıktan sonra bir daha asla kendisine ulaşılamayan sayısız insan, PKK’nın fiziki alt yapısını oluşturan uygulamalar bu darbenin ürünü olarak hala gündelik hayatımızın bir parçasıdır.
Darbenin komuta kademesinde bulunanlar yıllar sonra yargılansa da kamuoyunun vicdanı hiçbir zaman mutmain olmamıştır.
Geriye o günlere dair sayısız acı dolu hatıra, mektup ve şiirler canlılığını hala korumaktadır.
Bunlardan biri de darbeden hemen sonra tutuklanan Nevzat Çelik’e ait “Şafak Türküsü”dür;
künyemi okudular
suçumuz malum
gecenin kıyısında durmuşum
kefenin cebi yok
koynuma yıldız doldurmuşum
koşun çocuklar çocuklar koşun
sabah üstüme
üstüme geliyor
yanlış mı duydum yoksa
erkenci bir horoz mu ötüyor
keskin bir acı bilenmiş
gitgide yaklaşıyor sonum
(…)
korkutamadılar beni anne
avlunun ortasında çatık bir kaş gibi duran
darağacı
bir zaman rüzgarda
saçını tarayan telli kavak değil mi
boynumdaki kemendi bir öğle sonu bükerken o kız
sarı sıcak sevdasını düşünmedi mi
söyle anne
(…)
kurulmuş tuzaklar yok artık yolumda
işkenceler zindanlar hücreler
savunmak yok mutlu tok bir yaşamı
açlık grevlerinde beynimi bir sıçan gibi kemiren
mideme karşı
kısacası
bir çiçeği düşünürken ürpermek yok
gülmek umut etmek özlemek
ya da mektup beklemek
gözleri yatırıp ıraklara
ölmek ne garip şey anne
(…)
baba olamayacağım örneğin
toprak olmak ne garip şey anne
ceplerimde el yerine balyoz taşırken
korkunç bir merakla beklerken kurtuluş haberlerini
ve yüreğimin ırmakları taştı
taşacakken
ölmek ne garip şey anne
(…)
beni burada arama anne
kapıda adımı sorma
saçlarına yıldız düşmüş
koparma anne
ağlama
*Daha geniş bir okuma için Dilek Kırkpınar’ın “12 Eylül Darbesi’nin Gençliğin Üzerindeki Etkisi” ve Uğur Mumcu’nun “12 Eylül Adaleti” isimli çalışmaları incelenebilir.
https://www.indyturk.com/node/69981/haber/demokrasimizin-kalbinde-m%C3%BCebbeden-kanayacak-bir-yara-12-eyl%C3%BCl-1980-darbesi

(...)
ENSTANTANE X:

12 Eylül'ün muhatapları darbeyi anlattı
12 Eylül 1980'deki darbede ülkücülerin önde gelen ismi Namık Kemal Zeybek, sosyalist hareketten Metin Çulhaoğlu, Akıncılar'dan Mehmet Şahin ve Kürt hareketinden Hatip Dicle Independent Türkçe'nin sorularını yanıtladı
Can Bursalı @CanBursali acanb...@gmail.com
Perşembe 12 Eylül 2019 17:02
Türkiye, bundan tam 14 bin 244 gün önce bir cuma sabahına radyoda okunan darbe bildirisiyle uyandı.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun'dan oluşan Milli Güvenlik Konseyi imzasıyla okunan bildiride, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yönetime el koyduğu söyleniyordu.
Ankara Radyosu'nda TRT spikeri Mesut Mertcan'ın okuduğu bildiride, "İç Hizmet Kanununun verdiği Türkiye Cumhuriyeti'ni kollama ve koruma görevini yüce Türk Milleti adına emir ve komuta zinciri içinde ve emirle yerine getirme kararını almış ve ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur" denilmişti.
Darbeyle birlikte Milli Güvenlik Konseyi Başkanı olan Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, aynı gün saat 13:00'da radyo ve televizyonlarda konuştu. Darbenin bir numarasının uzunca konuşmasının şu kısmı hafızalarda yer etti:
Bir defa daha belirtiyorum ki; Silahlı Kuvvetler aziz Türk Milletinin hakkı olan refah ve mutluluğu, vatan ve milletin bütünlüğü ve gittikçe etkisi (azalmaya) azaltılmaya çalışılan Atatürk ilkelerine yeniden güç ve işlerlik kazandırmak, kendi kendini kontrol edemeyen demokrasiyi sağlam temeller üzerine oturtmak, kaybolan devlet otoritesini yeniden tesis etmek için yönetime el koymuştur.
96 yıllık tarihinde darbeleri, darbe girişimlerini ve muhtıraları yaşayan Türkiye'de, solcu, sağcı, İslamcı ya da Kürt fark etmeksizin siyasi yelpazenin tüm kesimleri, az ya da çok 12 Eylül darbesinden etkilendi.
Independent Türkçe, 12 Eylül darbesini yaşayan ve o günlerde aktif siyaset yapan Metin Çulhaoğlu, Namık Kemal Zeybek, Mehmet Şahin ve Hatip Dicle'ye şu dört soruyu sordu:
12 Eylül Türkiye'ye ne getirdi, ne götürdü?
O dönem yaşanan kaosta darbeden başka nasıl bir çıkış bulunabilirdi?
Yaşanan kaotik sürecin darbeyle sonuçlanmasında sorumluluk hissediyor musunuz?
Darbe olacağını öngörüyor muydunuz? Bu öngörünüzü hangi olay sağlamıştı?
Dört isim, Independent Türkçe'nin dört sorusunu kendi penceresinden cevapladı.
Namık Kemal Zeybek: 12 Eylül'ün en büyük kötülüklerinden biri solu önlemek için dini desteklemesidir
İlk olarak 12 Eylül öncesinde Milliyetçi Hareket Partisi için aktif olan ve Ülkü Ocakları'nda eğitimler veren Namık Kemal Zeybek, "12 Eylül Türkiye'ye ne getirdi, ne götürdü?" sorusunu şöyle yanıtladı:
12 Eylül 'den önce ülkemiz karmaşa içindeydi. Yurttaşlarımız, özellikle gençler ikiye bölünmüş, birbirini düşman gibi görür olmuştu.
Karşılıklı öldürmelerin olmadığı gün yok gibiydi. Arada kim vurduya gidenler de çoktu. 12 Eylül bu durumu ortadan kaldırdı. Duraklılık getirdi. Düzen yeniden kuruldu. Bu iyi yanı.
Kötü yanı ise tutuklulara yapılan işkencelerdir, kötülüklerdir...
Ben Ülkücülerin eğitimcilerinin başkanı olarak yargılandım, 33 ay tutuklu kaldım, aklandım.
12 Eylül yönetiminin kalıcı zararlarından birisi, solu önlemek için, dini desteklemesidir.
Bir yandan laiklik söylemi bir yandan "zorunlu din dersleri" ile Diyanet İşleri Başkanlığı'na aşırı güç kazandıran uygulamalar bu dönemde oldu.
12 Eylül darbesinden sonra merkez sağda siyaset yapan Zeybek'in, "O dönem yaşanan kaosta darbeden başka nasıl bir çıkış bulunabilirdi?" sorusuna yanıtı ise şöyle oldu:
Darbeyi hazırlayanlar başka çıkış yollarının önünü tıkıyorlardı. Çatışmaların bir çoğunun, darbecilerce kışkırtıldığını, dahası gerçekleştirildiğini artık biliyoruz. Koşulların olgunlaşmasını, ellerini ovuşturup, kollarını kavuşturup beklemedikleri besbelli.
"Yaşanan kaotik sürecin darbeyle sonuçlanmasında sorumluluk hissediyor musunuz?" sorusuna ise Zeybek şu yanıtı verdi:
Çatışmaların bir tarafı Ülkücüleri, engellemeyi MHP belki başarabilirdi. Sol kanat ise öylesine bölünmüş, öylesine birbiriyle yarışır durumdaydı ki, kimse onları durduramazdı.
Tek çözüm, darbecilerin darbeyi bırakıp 12 Eylül'den sonra yaptıklarını 12 Eylül'den önce yapmaya karar vermeleriydi. Bir de iktidar ile muhalefet bir araya gelirse bu başarılabilirdi.
Zeybek'in "Darbe olacağını öngörüyor muydunuz? Bu öngörünüzü hangi olay sağlamıştı?" yanıtı ise şöyle:
Ordunun yönetime el koyacağı belliydi. Bunu anlamak için bir olaya gerek yoktu.
Benim işim, başkanları olarak, eğitimcilerle birlikte Ülkücüleri çatışmalardan caydırıp, fikir, eğitim, siyasi çalışma alanlarına yöneltmekti.
Bunu başarabilseydik, sol güvenlik güçleriyle başbaşa kalır, belki de darbe için gerekçe kalmazdı. Olmadı... Bunu başaracağımız koşullar yoktu.
O dönem etkilediğimiz kimi gençlerin, bugün kendilerini geliştirmiş olarak önemli yerlere gelebilmiş olmaları tek tesellimiz olabilir.
Metin Çulhaoğlu: Türkiye sosyalist hareketinin sorumluluğu neyse kendimi o kadar sorumlu görüyorum
Türkiye'de sol rüzgarlar estiren 68 kuşağının üyelerinden, 12 Mart 1971 muhtırasından sonra siyasi hayatına Türkiye İşçi Partisi'nde devam eden Metin Çulhaoğlu ise, 12 Eylül döneminde 3 yıl hapis yattı.
Şu an hâlâ yeniden kurulan Türkiye İşçi Partisi'nin Merkez Komite üyesi olan Çulhaoğlu Independent'in sorularına şu yanıtları verdi:
- 12 Eylül Türkiye'ye ne getirdi, ne götürdü?
Pek çok şey sıralanabilir. Ancak, neyin ne kadarının 12 Eylül’e atfedilmesi gerektiğini belirlemek güçtür. Bence 12 Eylül rejiminin malum baskı ve zulmünden daha etkili olan, 12 Eylül’ü önceleyen 24 Ocak kararlarıyla gelen neo-liberal dalgadır. Dahası, dünya sosyalizminin 1990-91 yılında yaşadığı çöküş 12 Eylül şokunu atlatmak üzere olan solu yeni bir şoka maruz bırakmıştır.  
"Seçim hükümeti kurmaları durumunda..."
- O dönem yaşanan kaosta darbeden başka nasıl bir çıkış bulunabilirdi?
Bence, dönemin AP’si ile CHP’sinin “bu iş hiç arzu edilmeyen yerlere gidecek” düşüncesiyle bir tür mutabakata varmaları ve örneğin geçici bir seçim hükümeti kurmaları durumunda ne kadar kararlı olurlarsa olsunlar darbecilerin elindeki kozlar eksilmiş olurdu.
"Sol, bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete havasındaydı"
-Yaşanan kaotik sürecin darbeyle sonuçlanmasında sorumluluk hissediyor musunuz?
Genel olarak Türkiye sosyalist hareketine bu sonuçla ilgili hangi sorumluluk biçilebilirse kendimi de de o kadar sorumlu görüyorum.
Türkiye sosyalist hareketinin sorumluluğu ise işin nereye gideceği belirginleşirken her bir örgütün-yapılanmanın kendi telinden çalmakta ısrar etmesi, “bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete” havasında olmasıdır.
- Darbe olacağını öngörüyor muydunuz? Bu öngörünüzü hangi olay sağlamıştı?
Son bir yıla kadar şahsen öngörmüyordum. Ancak 1979 güzünden itibaren “eli kulağında” diye bakmaya başladım.
Bu düşünceye yönelmemin başlıca nedenleri ise emniyet dâhil olmak üzere sivil kurumların ayrışıp çözülmesi, özellikle siyasal angajmanı çok net ve kesin olmayan ama tanınmış kişilerin bile cinayetlere kurban gitmesi ve “demokrasi yanlısı” denebilecek sıradan insanların bile “bu gidiş bir sona ersin de nasıl ererse ersin” demeye başlamalarıdır.  
Mehmet Şahin: 12 Eylül sola karşı değil İslamcılara karşı yapılmıştı
12 Eylül döneminde İslamcı cenahın belki de tek gençlik hareketi olan Akıncılar'ın lideri Metin Yüksel, henüz 21 yaşındayken Fatih Camii'nin avlusunda Ülkücüler tarafından öldürülmüştü.
Akıncılar'ın o dönem ileri gelen isimlerinden Mehmet Şahin ise 12 Eylül darbesini, hem o günlerin hem bugünün penceresinden değerlendirdi.
Şahin, "12 Eylül Türkiye'ye ne getirdi, ne götürdü?" sorusunu şöyle yanıtladı:
Öncelikle şunu belirtmek isterim; Türkiye bana göre 90 küsür yıldır küresel güçlerin vesayeti altında.
Sistemi korumak adına zaman zaman bu küresel güçler tarafından direkt ya da endirekt müdahaleler yapılmıştır. 12 Eylül de bana göre bu müdahalelerden biridir.
Toplumsal bir travma geçirilmiştir, onlarca insan işkencelerden geçirilmiş, onlarca insan ülkeden kaçmak zorunda kalmış, göstermelik mahkemelerle insanlar idam edilmiştir.
Sadece cezaevlerinde şüpheli ölüm sayısı 300'ün üzerindedir.
Kısaca 12 Eylül ülkemize hiçbir olumlu şey getirmediği gibi pek çok şeyimizi olumsuz yönde götürmüştür.
Terör olayları bahane edilmiştir ancak bu terör hadiselerinin ardında zamanın derin güçlerinin olduğu çok aşikardır.
"Sola karşı yapılmadı"
Mehmet Şahin, "O  dönem yaşanan kaosta darbeden başka nasıl bir çıkış bulunabilirdi?" sorusuna cevap verirken, 12 Eylül darbesinin sebebinin İslamcı siyasal yapıların güç kazanması ve İran İslam Devrimi'nin gerçekleşmesi olduğunu savundu. Şahin'in yanıtının tamamı şöyle:
Kaosu çıkartanlarla sözde bitirmek için darbe yapanlar bana göre aynı güçlerdi. Terör ve şiddet olaylarının arkasında iki küresel güç vardı; Amerika ve Sovyet Rusya.
Biri batı emperyalizmini biri doğu emperyalizmini temsil ediyordu ve bu iki güç arasındaki paylaşma mücadelesi bizim gibi ülkelerde sağ ve sol siyasi örgütlenmeler ve şiddet gösterileriyle kendini buluyordu. Kaosu zaten halk ya da gençler çıkartmıyordu. Onlar sadece senaryonun figüranlarıydı.
Mesela zamanın İslamcı yapısı Akıncılar hareketi şiddete karşıydı ve mümkün olduğu kadar şiddet olaylarından uzak durmaya çalışıyordu. Bu hareketi kaos ve şiddetin içine çekmek içi hem sol hem sağ örgütler defalarca kullanıldı.
Akıncı gençlere yönelik ölümle sonuçlanan provakatif eylemler yapıldı. Darbeden başka bu kaos ortamını bitirecek tek yol sağ ve sol ideolojileri bitirecek bir halk hareketi ve İslami değerlerle hareket edecek bir devrim yapılabilirdi.
Erbakan hocanın hareketi tam da bu zamanda güç ve ivme kazanıyordu. Çünkü sağ ve sol terörden bıkmış halk kendi değerlerini önceleyen böylesi bir yapıya sahip çıkma eğilimi gösteriyordu.
Mesela 1975 Yılında kurulan Akıncılar Derneği 1980 ihtilalinde kapatıldığında tam 1200 şube ve temsilcilik açmıştı. Beş yıl gibi kısa bir zamanda hiç bir siyasi hareket bu kadar yapılanmaya gidememiştir. Bunun tek sebebi halkın bu harekete ve söylemlerine teveccühüdür.
Ben 12 Eylül darbesinin iddia edildiği gibi sol örgütlere karşı yapıldığını düşünmüyorum. İslamcı siyasal yapının güç kazanması ve İran İslam devriminin gerçekleşmesi darbenin asıl sebebidir. Bu tezimi destekleyen onlarca örnek verebilirim.
Konya'da yapılan Kudüs Mitingi'nden altı gün sonra darbe yapılması da bana göre tesadüf değildir.
"Darbenin sorumlusuyduk"
"Yaşanan kaotik sürecin darbeyle sonuçlanmasında sorumluluk hissediyor musunuz?" sorusuna ise Şahin'in yanıtı şu oldu:
O zamanın Akıncılar Hareketi mensubu biri olarak şunu ifade edeyim ki darbe zaten bize karşı yapılmıştı ve tabii ki sorumlusuyduk.
Akıncılar'ın önde gelen isimlerinden Mehmet Şahin'in "Darbe olacağını öngörüyor muydunuz? Bu öngörünüzü hangi olay sağlamıştı?" sorusuna yanıtı şöyle:
Ben 12 Eylül'de Akıncılar davasından askeri cezaevinde tutsak olarak bulunuyordum. Şimdiki gibi haberleşme imkanı yoktu. Ama son zamanlarda gelişen hadiselerden ve bize karşı askerin tutumundan olağanüstü bir şeyler olacağını bekliyorduk.
12 Eylül sabahı Kartal Maltepe Askeri Cezaevi'ndeki Akıncılar'ın sorumlusu olarak subay ve astsubayların bana yaptığı tebliğ ve tehdit şuydu:
1- Yüksek sesle ezan okunmayacak
2- Toplu namaz kılınmayacak
3- Tüm kitaplar idareye teslim edilecek
4- Sakal ve saçlarımız sıfıra vurulacak
5- Zeytin çekirdeklerini boya olarak kullanıp yaptığımız koğuşlara astığımız pankartlar idareye teslim edilecek
6- Her gün yaptırdığım sabah sporu yapılmayacak asker sabah sporu yaptıracak
7- Siyasi düşüncelerimizi yok sayacağız.
Hatip Dicle: Fethullah Gülen en çok 12 Eylül yönetiminden destek aldı, AKP'yi doğuran da 12 Eylül'dür
Kürt siyasal hareketinin sembol isimlerinden Hatip Dicle'nin sorulara yanıtları şöyle:
-12 Eylül Türkiye'ye ne getirdi, ne götürdü?
Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulduktan sonra, özellikle 1950 sonrasındaki çok partili sistemin ardından neredeyse 10 yılda bir yapılan askeri darbelerle, sisteme balans ayarı yapılıyordu.
Kürtler açısından, 12 Eylül darbesinin önemi şudur: O dönem, Kürt hareketleri içinde, öğrenci hareketlerinde çok çeşitli fraksiyonlar içinden bir çekirdek kadro giderek gelişmeye başlıyordu. 10'un üzerinde gençlik grupları vardı. Bu hareketlerin hemen hemen hepsi, çok ağır işkencelerin, baskıların muhatabı oldular. Çoğu tasfiye edildi. Tek hareket onların içinde yaşayabildi. O da PKK hareketiydi. PKK hareketi tasfiye edilemedi ve tam tersine 1984'ten sonra silahlı mücadele başlattı.
İlginçtir, PKK'nın silahlı mücadele başlatmasında Diyarbakır Cezaevi'ndeki ağır işkenceler, ölüm oruçları ve kendini yakma eylemleri etkili oldu. 12 Eylül Kürtler açısından büyük bir kıyım, baskı ve zulüm demekti.
"Herkes Türkleştirilmek istendi"
-O dönem yaşanan kaosta darbeden başka nasıl bir çıkış bulunabilirdi?
Aslında Türkiye, cumhuriyetin kuruluşundan beri tekçilik anlayışına sahip oldu. Özellikle 1924'teki anayasa, Türkleştirme eksenliydi. O anayasa, 1961 ve 1982 anayasalarına da ruh verdi. Herkes Türkleştirilmek istendi. Eğer bu terk edilmiş olsaydı 12 Eylül darbesinden önce, tabii ki Türkiye'de demokrasinin ve barışın gelişmesiyle darbe ihtiyacı duyulmayabilirdi. Bugün, AKP'yi doğuran da, 12 Eylül darbesidir.
"Bugün AKP'yi iktidar yapan şey12 Eylül darbesidir"
-Yaşanan kaotik sürecin darbeyle sonuçlanmasında sorumluluk hissediyor musunuz?
Biz üniversite gençleriydik. O dönem faşist gençler tarafından devrimci gençlere büyük bir militarist saldırı başladı.
12 Eylül faşist darbesiyle Amerika'nın Sovyetler Birliği'ne karşı oluşturduğu Yeşik Kuşak projesi başlatıldı.
Siyasal İslam'ın gelişmesine devlet tarafından destek verildi. Fethullah Gülen Cemaati en büyük desteğini 12 Eylül yönetiminden aldı.
Bugün AKP'yi iktidar yapan şey de 12 Eylül darbesidir. Türkiye'ye çok şey kaybettirmiştir.
"Öcalan darbe olacağını öngörüp Türkiye'yi terk etmişti"
-Darbe olacağını öngörüyor muydunuz? Bu öngörünüzü hangi olay sağlamıştı?
Abdullah Öcalan, 1979 yılının Aralık ayında Türkiye'de darbe yapılacağını öngördü. O yüzden Türkiye'yi terk ediyor. Ama bizi asıl uyaran şey, Maraş Katliamı'dır.
https://www.indyturk.com/node/70196/haber/12-eyl%C3%BCl%C3%BCn-muhataplar%C4%B1-darbeyi-anlatt%C4%B1

(...)
ENSTANTANE X:

12 Eylül’ün mahpus İslamcıları: Ben hâlâ ‘Akıncıyım’
12 Eylül sürecinde cezaevlerine atılan ''İslamcı gençler'' işkence ve kötü muamalede diğer görüşlere mensup akranlarından ayırılmadı. Halis Özdemir, Kazım Sağlam ve Halit Tekin kendi 12 Eylül'lerini anlattı
Cihat Arpacık Muhabir @Arpacik
Cuma 11 Eylül 2020 22:39
12 Eylül 1980 günü sabaha karşı ülkenin yönetimine el konuldu. Solcu ve ülkücü binlerce kişi gözaltına alındı, hapishanelere gönderildi. Türkiye’nin zihnindeki en büyük travmalardan biri olan 12 Eylül sürecinde 7 bin kişi idam cezasıyla yargılandı. 50 kişi idam edildi. Cezaevleri ve polis merkezleri acımasız işkencelerin merkezi haline geldi. Milyonlarca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, yıllarca 12 Eylül gölgesinde hazırlanan Anayasa ve kanunlarla idare edildi. 12 Eylül kendi kuşaklarını yarattı. Darbenin üzerinden silindir gibi geçtiği ve idamdan ya da işkencelerden canlarını kurtaran gençler şimdi Türkiye’nin yaşlı amcaları. Dönemin devrimci ve ülkücü gençleri zaman zaman dönemi ve yaşadıklarını anlatıyor. Onlarla aynı koğuşlardan, hücrelerden ve işkence tezgahlarından geçirilen dönemin “İslamcı gençleri” ise hep sessiz kaldı. Ya da kimse onlara sormadı. Independent Türkçe, 12 Eylül’ün “Mahpus İslamcıları”yla konuştu.
Halis Özdemir, 1975 yılında Milli Türk Talebe Birliği’nin Tokat İl Başkanı'ydı.
1 yıl sonra üniversite okumak için Ankara’ya gitti. Akıncılar Derneği yöneticilerinden biri oldu. Akıncı Sporcular Derneği’nde Genel Başkanlık yaptı.
Demokrasimizin kalbinde müebbeden kanayacak bir yara: 12 Eylül 1980 Darbesi
12 Eylül'ün muhatapları darbeyi anlattı
“Yeni bir darbeye zemin hazırlamak için entrikalar kuruluyordu” diyor Özdemir, “Mahalleler, sokaklar, yurtlar sağcı-solcu ve İslamcı olarak ayrılmıştı. 12 Eylül’e gelmeden ülkede 60 milyona yakın bir nüfusumuz vardı günlük 20 kişi ölüyordu. Bugün savaşlarda 20 kişi ölmüyor. Ülke adeta bir iç savaş ortamına sürüklendi'' diye anlatıyor.
O dönem Akıncılar'ın Türkiye’de bin teşkilatı olduğunu söyleyen Özdemir, 67 vilayetin olduğu Türkiye’de bu çapta bir örgütlemenin bir başarı olduğunu düşünüyor.
''Din alimleri şiddete fetva vermedi''
Bu düşüncesini ise şu sözlerle temellendiriyor:
MTTB ve Akıncılar mensupları inançlı çocuklardı ve şiddet olaylarına katılmıyordu. İnsanlar çocuklarını bize emanet etmek istiyordu. Böyle bir ortamda faaliyetlerini sürdürdü. Ama Akıncılar teşkilatı mensuplarından çok sayıda şehit arkadaşımız oldu. Bizi olayların içine çekmek istediler. Biz de cinayet işleyelim istediler. Ama bizim büyüklerimiz, başta merhum Erbakan olmak üzere, gençlerin şiddete bulaşmasına izin vermedi. Bu ortamın kökü, dışarıda bir kurgu olduğunu düşünüyordu.
Akıncılar’ın ''olayların'' dışında kalması için yüzyıllar öncesi bir uygulamaya başvurduklarını anlattı Özdemir: Fetva.
“Akıncılar’a yönelik saldırılar yoğunlaşınca arkadaşlarımız kendilerini korumak istedi. Din alimlerine bunun fetvasını sormak gerektiğini söyledim. Eğer ‘Teşkilat olarak karar aldık, biz karşılık vermeyeceğiz’ deseydik ferdi olarak bu kurala uyulmayabilirdi. Ülkenin 7 noktasında ayrı ayrı tanınan hocalara gittik” diyen Özdemir şunları söyledi:
İstanbul’da da rahmetli Sadrettin Yüksel hocaya gelmek de bana düştü. Fatih’te bir evde yaşıyordu. Girdiğimizde odanın duvarlarının 3 cephesi kitaplarla çevriliydi. Sadrettin Hoca hasta yatıyordu. Saldırılara karşılık vermek için fetva istedim. Yanındakilere işaret etti ve yatakta kendisini doğrulttu. Bana dönüp, ‘Herhangi bir insan gelse sizin kardeşinizi öldürse de siz onu öldüremezsiniz. Kısas devletin vereceği bir hükümdür. Fert kısas uygulayamaz. Uygularsa katil olur’ dedi. Diğer arkadaşlarımız da başka hocalardan aynı fetvayı aldı. İl başkanları toplantısında bu fetvalar masaya getirildi. Bunun üzerine bütün tahriklere karşı durmuş oldular.
Özdemir’e bunları söyleyen Sadrettin Yüksel’in oğlu Metin Yüksel, 1979’da Fatih Camii avlusunda saldırıya uğrayarak yaşamını yitirdi. Metin Yüksel, Akıncılar’ın gençlik liderlerinden biriydi. Özdemir, ''Metin’in vurulduğunu duyduğumda aklıma ilk Sadrettin Hoca’nın fetvası geldi. Ama o bir din alimiydi, çocuğu da olsa vereceği fetva değişmezdi'' dedi.
Şiddete fetva vermeyen ve 'Kısası sadece devlet uygulayabilir' diyen Sadrettin Yüksel'in oğlu Metin Yüksel, 1979'da Fatih Camii avlusunda vuruldu / Fooğraf: Müfid Yüksel arşivi
''Meşin şapkalı bir adam geldi, 2 TIR silah vermek istedi''
Özdemir, şiddete karşı mesafeli durmaya çalıştıklarını ama Akıncılar’ın olayların içine çekilme çabalarının devam ettiğini iki örnekle anlattı:
Dernekte otururken meşin şapkalı bir adam geldi. Bugün görsem yine tanırım, yüzü hiçbir zaman gözümün önünden gitmedi. Özel bir odada konuşmak istedi. Teşkilat işleriyle uğraşan gençlere tavsiyem şu; böyle konuşmaları kesinlikle tek yapmasınlar. Ben hiçbir temsili toplantıya yalnız girmezdim. Bir arkadaşımı da görüşmeye davet ettim. O adam bize ‘İki TIR dolusu silah vereceğim, istediğiniz yere teslim edeyim’ dedi. Sebebini sordum. ‘Vatanperver bir insanım, komünistler ülkeye hakim olacak bunların durdurulması lazım’ diye cevap verdi.
Sürekli derneğe gelip giden Behçet isimli biri ise ‘Benim bir arabam var, kaçakçıdan almıştım. 1,5 ton yük taşıyabilecek bir zulası var. Onlarca silah taşınabilir. Bunu size satayım’ dedi. Plakası ve boyası değişen br araçtı. 'Bu araçla silah dağıtımı yapalım' diye arabayı vermeye çalışıyordu. Sonra bu Behçet’i 12 Eylül Askeri Mahkemesi'nde yargılanırken binada gördüm. Koridorda bekliyordu. Sıkıyönetim emrinde şoför olarak çalışıyordu. Bir iş yaparken kötü niyetliler Allah’ın rızasıyla, Kur’an ayetleriyle önünüze gelir. İnsanlar aldanmamalı. En çok da milli ve dini hissiyatlar kullanılır. Cennet vaadedilen birinin yapmayacağı hiçbir şey yoktur. Gençler dikkat etmeli ve gayrıyasal hiçbir teşebbüste bulunmamalı. Buna tebliğ ve irşat dahil.
Halis Özdemir, Mamak'ta yaşadıklarını 'Mamak Zindanlarında Bir Akıncı-Tarihe Düşülen Notlar' kitabında anlattı. Kitap yeniden genişletilmiş baskıya girecek / Fotoğraf: Independent Türkçe
''Mamak'ta 40 gün hücrede kaldım, 16 gün işkence yaptılar''
Darbeden sonra gözaltına alınıp tutuklanan binlerce kişiden biri de Halis Özdemir oldu.
İşkencesiyle ünlü Mamak Askeri Cezaevi’ne konuldu. 40 gün boyunca tek başına 6 karışa 5 karış büyüklüğünde bir hücrede tutulan Özdemir 40 günlük hücre cezasını şu sözlerle anlattı:
Hücrede Kesif bir koku vardı. Benden önce girenler tuvaletlerini de burada gidermek zorunda bırakılmışlardı. Bin defa İstiklal Marşı, bin defa da Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni okuttular. Yemek veya su vermiyorlardı. Dışarıda nöbet tutan askerlerden birisi merhamet gösterdi ve bayramda memleketinden getirdiği bir bayram şekeri, yarım dilim kuru ekmek ve yassı tabak içinde yarım bir aşure tatlısı verdi. Bunları komutanlarından gizli yapıyordu. ‘Bunu hemen ye, işaret verirsem tabağı bana ver, başkası gelirse 'bu zaten buradaydı' dersin diye uyardı. Ama hiç su içemedim artık ciğerimden yanık kokuları burnuma gelmeye başladı. Dışarıdaki askere seslenip, ‘Komutanım, yüreğim yanıyor bana bir bardak su verin’ dedim. Yukarıda çay bardağı geçecek kadar küçük bir havalandırma deliği vardı. ‘Su yok, borular dondu’ dedi. O zamanlar Ankara çok soğuk kışlar geçiriyordu. ‘Allah rızası için buz kır ver’ dedim. Buzu kırdı ve delikten attı. Bende içimin yangınını o küçük buz parçasıyla gidermeye çalıştım. 12 gün boyunca içtiğim tek su oydu...
Özdemir’in ifadesi vücudu iyice zayıf düşürüldükten sonra alınmaya başlandı.
“Aslında Mamak’ta sorgular 4 gün sürerdi. İşkenceye dayanamayanlar ölürdü zaten. Beni sorguya götüren ‘Sen ölmüyorsun’ diyordu. Ama sorguma da devam ediyorlardı” diyen Özdemir kendisinden yalan beyan istedikleri sorguları şu sözlerle anlatıyor:
'Erbakan silahlı kamplar kurulması talimatı verdi, kampların parası da Milli Selamet Partisi (MSP) tarafından ödeniyordu' dememi istiyorlardı. 16 defa işkenceli sorgudan geçtim ama bu ifadeyi benden alamadılar. En sonunda ‘Boşuna eziyet çekme, onların kararları zaten verildi’ dediler. 40 günün sonunda kapım açıldı, gözlerim bağlandı ve koğuşa götürdüler.
Bu kez koğuş eziyetleri başladı
40 gün boyunca hücrede tutulan Özdemir bitlenmişti. 12 kişinin kalabileceği koğuş 26 kişiydi. Koğuştakiler Özdemir’e çamaşır ve gömlek verdi, üstünü değiştirdi, elbiselerini çöpe attı. “Elbiselerimin içi bit doluydu” diyordu...
Küflü yemeklere zaten alıştıklarını söylüyor Özdemir ama bir defasında kazanda bir fare ölüsü olduğunu, farenin yemekle birlikte piştiğini anlatıyor.
21 yaşında idamla yargılanan Özdemir, 18 ayını Mamak’ta geçirdi. Tahliye edildikten sonra memleketi Tokat’a döndü:
MTTB Başkanlığı yaptığım için şehirde tanınıyordum. Dostluğumuz olan insanları ziyaret etmek istediğimde ‘Gelmesin, korkuyoruz’ diye haber gönderiyorlardı. Bunu bilsem de yüreğim sızlıyordu.
''Bize 'Ecmainciler' diyorlardı''
Kazım Sağlam, 12 Eylül öncesinde İslamcı gençliğin İstanbul Üniversitesi liderlerinden biriydi.
Sağlam, “İslamcıların derdi bu topraklara ait olan İslami düşünceyi yeniden bu topraklara iade etmekti. Bizim derdimiz Osmanlı’yı yeniden ihya etmek değildi ama ortada bir problem vardı, dünya iki bloğa bölünmüştü, bir de bu durum Türkiye’ye izdüşümleri vardı. Biz Biz bunların dışına çıkmak istedik” diyor.
1969’da Burhanettin Kayhan’ın MTTB Genel Başkanı olmasıyla hareketin daha “İslamcı” bir çizgiye oturduğunu anlatan Sağlam dönemi İslamcılar perspektefinden şu sözlerle anlattı:
Daha öncesinde MTTB solcuların elindeydi. Erbakan siyaset sahnesine çıkarak bu sahada da İslami bir söylem geliştirdi. Böylece sağ ve solun dışında yeni bir düşünce gelişti. Bizim de o düşüncenin ürünü olarak 1980’e kadar gayretlerimiz oldu. Bu, üniversitelere de sirayet etti. O zaman bize ‘Ecmainciler’ diyorlardı. Bazı yerlerde ülkücülerle bazı yerlerde solcularla mücadele ediyorduk. Böyle bir ara yerdeydik. Bir kimlik izhar etmeye çalıştık.
12 Eylül'de cezaevine giren ve işkencelerden geçirilen Kazım Sağlam'ın sivil toplum çalışmaları devam ediyor / Fotoğraf: Independent Türkçe
Ortaya koymak istediklerinin “müesses nizam” açısından uygun görülmediğini belirten Sağlam, “Kurulu düzen ülkücülerle solcuları karşı karşıya getirdi, bizi de alana çekmek için zorladı. Gençliğin getirdiği heyecanla Erbakan’a ve Burhanettin Kayhan'a ‘Niye olaylara müdahil olmuyoruz’ diye karşı çıkıyorduk. Şimdi bakınca doğru olanı yaptıklarını görüyorum” ifadelerini kullandı.
''Arkadaşlarımızın bir kısmı hala fail-i meçhul''
“Banka soymadık, kimseyi öldürmedik. Bazı yerlerde nefsi müdafalarda bulunduk. Epey de kardeşimizi şehit verdik. Bir kısmını komünistler bir kısmını da ülkücüler şehit etti. Bir kısmı hala faili meçhul” diyen Sağlam şunları söyledi:
MTTB, Akıncılar ve Milli Selamet Partisi’nin ortak bir aklı vardı ve bu akıl bizi şiddetten uzak tuttu. 1980’e kadar Nurcuları ve bir kısım tarikatçıları dışarıda tutarsak İslamcılık fraksiyonlara ayrışmamıştı. İslamcılar yekvücut olarak hareket ediyordu ve ortak bakışları vardı. MTTB’nin ciddi bir bilgi ve entelektüel birikimi vardı. 1976’da Akıncılar Derneği kurulunca bir ayrışma oldu. Akıncılar daha yaygınlaştı net ve sert söylemlerde bulundu. MTTB’deki entelektüel nesil biraz inkıtaya uğradı.
Sağlam’ın tutukluluğu 12 Eylül’ün hemen öncesine denk geliyor.
Üniversite bitince arkadaşlarıyla bir kampa gittiklerini anlatan Sağlam, yolunu cezaevine düşüren süreci şu sözlerle anlattı:
Birileri ‘Bunlar örgüt. Silahlı kamp yapıyorlar, Filistin’den adamlar gelmiş bunları eğitiyor' diye şikayet etmiş. Sonradan şikayeti yapanın bir komünist olduğunu öğrendik. Kamp alanına kara yoluyla ulaşım yoktu, denizden gidilebiliyordu. Bir kayık tuttuk ve kamp alanına geldik. Denizden, karadan ve havadan baskın yaptılar. O kadar abartmışlardı ki helikopter bile getirmişlerdi. Bizi tutuklayıp götürdüler.
Askerin kamp alanında bir tabanca bulduğunu söyleyen Sağlam 13 arkadaşıyla önce Karacabey Cezaevi’ne ardından Bursa’ya sonra Selimiye Kışlası ve Kartal Maltepe Cezaevi’ne gönderildiklerini öyledi.
12 Eylül, İslamcıları kayırdı mı?
“Darbe biz cezaevindeyken geldi” diyor Sağlam… Radyodan öğrendikleri darbeyi önce sol ihtilal sandıklarını ardından Kenan Evren’in açıklamasıyla öyle olmadığını öğrendiklerini söylüyor.
Darbeden sonraki cezaevi ortamını şöyle anlatıyor:
Darbeden sonra baskılar arttı. Ve büyük işkenceler başladı. Bize epey çektirdiler. Nöbetçi yüzbaşı bizi çağırdı, belli işkence yapacak. Bahanesi ise “Askere hakaret etmek”.  Öyle bir şey yapmadığımı söyledim. Ama adam dinlemiyor, bir manga asker kaldırıp götürdü ve bir ton işkence yaptılar. Bir hafta uyuyamadım. İşkence için bahane bulmaları zor değildi. Bıyık bırakmak da bir bahaneydi mesela. Sindirmeye çalışıyorlardı. Arkadaşlarımız hastalandı hastaneye götürmediler. İstiklal Marşı ve saygı duruşları sırasında dipçiklerle saldırdılar.
Sağlam’ın en büyük itirazı “12 Eylül cuntası İslamcıları kayırdı” iddiasına…
“Bu doğru bir tespit değil” diyen Sağlam şöyle konuştu:
12 Eylül’ün bahanesi ortadaki anarşiydi. İnsanlar birbirini öldürüyordu. Bankalar soyuluyordu. Darbeciler bu bahaneleri verenlerin üzerine gitti. Bizim böyle suçlarımız yoktu ama buna rağmen ayırmadılar. MSP’yi, MTTB’yi, Akıncıları kapattılar, İlim Yayma gibi bir müesseseye kayyım atadılar. Cezaevlerine girenlerin, işkence görenlerin, idamla yargılananların dışında arkadaşlarımızın bir kısmı yurtdışına kaçmak zorunda kaldı. Bazı arkadaşlarımız hala yurtdışındadır, hala gelemediler. Biz de bedel ödedik. Bu, solun yalanı ve abartmasıdır.
İslamcıların 12 Eylül sonrası büyük bir sorgulama içine girdiğini, bu sorgulamanın bazı sıkıntıları beraberinde getirdiğini ama bunun harekete bir dinamizm kattığını söyleyen Sağlam, 12 Eylül öncesi İslamcılarının 12 Eylül sonraki durumları hakkında şunları söyledi:
Biz, siyasi parti üzerinden bir değişim sağlanabileceğine inanıyorduk. Ama ihtilalden sonra ‘Böyle olmaz, yeni baştan bir düşünce kuralım’ dedik. Çıktıktan sonra bolca usül, tefsir, hadis kitapları okuduk, tartıştık. O yeni bir sorgulama getirdi. Bu sorgulamayla “Karşı koyuş” üzerinden bir kimlik inşa ettik. Bu aslında biraz kırıcı oldu. Karşı çıkış üzerinden bir kimlik inşa ederseniz bu bir yerden sonra size de döner; nitekim bize de döndü. Kendi değer yargılarımızı, tarihteki kahramanlarımızı sorguladık. Bunun geçici olması lazımdı ama Müslümanlar arasında farklılaşmayı ve ayrışmayı da getirdi. Sorgulamanın ipinin ucu kaçtı. Bu sorgulamayı ailemize, akrabalarımıza, anne ve babalarımıza kadar götürdük. Ama sonuçta bağımsız bir kimlik kazandık. Sonrasındaki sorgulamalar sayesinde solcuların yaşadığı bunalımı İslamcılar yaşamamış oldu.
''Halkın Kurtuluşu kurşun sıkarak geliyordu, Edip Yüksel Kur'anı havaya kaldırdı...''
Halit Tekin de İstanbul-Fatih’teki Akıncılar teşkilatındaydı.
O günlerde yaşananlarla ilgili bir anısını anlatıyor:
Fatih Camii’ne çıkan Büyük Karaman Caddesi’nin aşağısından Halkın Kurtuluşu örgütü kurşun sıkarak yukarı doğru çıkmaya çalışıyordu. Edip Yüksel ise elindeki Kur’an’ı yukarı kaldırmış ‘Kurşun sıkmayın, kitabınızı alıp getirin tartışalım’ diye bağırıyordu. Bunlar tabi şimdi gülümseten anılar.
“Biz sağcı da değildik solcu da değildik” diyen Tekin, Gayrettepe Siyasi Şube’deki sorgulama ve işkenceleri aklından çıkaramıyor.
Şubede bir polisin, “Lan siz nereden çıktınız. Cami verdik namaz kılıyorsunuz daha ne istiyorsunuz” diye bağırdığını anlatıyor.
Şubedeki bir hücrede dizine kadar gelen suyun içinde 36 saat beklediğini söyleyen Tekin, “Secde edecek yer yoktu ve ayakta namaz kıldım” diyor.
Polisin elinde tüm bilgilerinin olduğunu belirten, “Adamların her camide muhbirleri varmış. Yanıbaşımızdakiler meğerse polismiş. Ben bunu şubede gördüm” ifadelerini kullanan Tekin’e işkenceler Gayrettepe’de başlamış.
Halit Tekin, 12 Eylül süreci boyunca 6 cezaevi dolaştırıldı / Fotoğraf: Independent Türkçe
“O zamanlar fakirlik had safhadaydı. Fatih ilçesinin yoksullarına gücümüz yettiği kadar yardım etmeye çalışıyorduk. Bu esnada solcularla da sağcılarla da karşı karşıya geliyorduk” diyen Tekin yakalattığı iki tabanca nedeniyle polisin radarına girmişti ve farklı suçlamaları da kabul etmesi isteniyordu.
''Filistin askısını ilk kez Gayrettepe'de gördüm, 32 dişle girdim, 20 dişle çıktım''
“Filistin askısını daha önce duymuştum ama ilk kez Gayrettepe’de gördüm. Çıplak vaziyette Filistin askısına astılar. Kemiklerim kırılıncaya kadar dövdüler ve elektrik verdiler. Tutuklanmadan önce bülbül gibi konuşurdum ama dilime verdikleri elektrik nedeniyle konuşmamda tutukluk oldu. O günden bu yana konuşurken zorlanıyorum” diyen Tekin’in 12 dişi de bu işkenceler nedeniyle kırıldı.
Tekin, “32 dişle tutuklandım, çıktığım zaman 20 dişim vardı” diyor.
Tekin ve arkadaşları 12 Eylül’e giden süreçte İstanbul’daki askeri cezaevine yatan ilk İslamcılardı. Polis sorgusunun ardından Kartal-Maltepe 2 No’lu Askeri Cezaevi’ne gönderildi.
Maltepe’den sonra Alemdağ Askeri Cezaevi’ne götürüldü:
Orada 3 öğün yemek, 6 öğün dayak vardı. Acımasızca dövüyorlardı. Bir kişinin 6 askere dövdürüldüğüne şahit oldum. Bir arkadaşımız dayanamayarak intihar girişiminde bulundu.
Tekin o dönem İslamcıların genellikle 163. maddeden yargılandığını hatırlatıyor.
Turgut Özal’ın kaldırdığı bu maddede “Devletin sosyal, ekonomik veya hukuki düzenini, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyasi amaçla veya dini menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla, dini veya dini hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek, propoganda yapan veya telkinde bulunanların” 5 yıldan 10 yıla kadar hapisle cezalandırılacağı belirtiliyordu.
Bu maddeye dayanarak çok sayıda kişinin yargılandığına dikkati çeken Tekin, “Elinde bir kitap görülen biri de bu madde nedeniyle alınıp götürülüyordu. Cezaevinde böyle kimselerle de karşılaştım. Adamın herhangi bir örgütle bağlantısı yoktu, sadece kitap okuyordu. İşkenceleri onlar da görüyordu” diyor.
İdamlık ülkücünün son sözleri: Devlet beni seçti
Cezaevinde 27 gün hücreye atıldığını anlatan Tekin, sağ ve sol hücrelerinde bir Ülkücü bir de solcu gencin tutulduğunu hatırlıyor. İkisinin de idam edildiğini söyleyen Tekin, “Ülkücü arkadaşın ailesiyle son görüşmesinde yaptığı konuşmaları dinledim. ‘Ben idam edilmek istemiyorum ama ne yapayım, beni devlet seçti’ dedi. Hiç unutmadığım bir konuşmaydı” ifadelerini kullandı.
Tekin, “Allah bir daha böyle bir şeyi bu ülkenin başına vermesin. Hangi görüşten olursa olsun kimsenin böyle şeyler yaşamasını istemem” diyor.
5 sene 8 ay boyunca cezaevinde kalan Tekin 1984’e tahliye oldu.
Yeni hayatına uyum sağlamakta zorlandığını anlatan Tekin, “Türkiye çok değişmişti. Düşüncelerimiz aynıydı ama etrafımdaki çoğu kişi benden uzak duruyordu.Uzak duranların geneli ise ekonomik olarak yukarı çıkmış insanlardı. Arayıp soranlar henüz zenginleşmemiş arkadaşlarımızdı" diye sitem ediyor.
Tekin, Türkiye’deki düşünen genç beyinlerini bitirmek istediğini söylüyor.
Sağ-sol kavgasının bu nedenle kurgulandığını düşünüyor:
Sağcıyım diyen de ülkesini savunuyor, solcuyum diyen de. Peki neden silah sıkıyorsun? Bizim 12 Eylül önceki düşüncelerimiz devam ediyor. Ben hala 1979’da bulunduğum yerdeyim. Kimseden menfaat de beklemiyorum.
https://www.indyturk.com/node/242181/haber/12-eyl%C3%BCl%E2%80%99%C3%BCn-mahpus-islamc%C4%B1lar%C4%B1-ben-h%C3%A2l%C3%A2-%E2%80%98ak%C4%B1nc%C4%B1y%C4%B1m%E2%80%99

(...)
YORUM ŞU:

Enerji bazlı devletler savaşı ya da Matruşka BOP (Prusya) operasyonu üzerinden "12 Eylül 1980" tarih'ine projektörleri çevirecek olursak:
Yakın plan!?
Derin Alman istihbarat ve/veya alfa istihbarat (Gehlen) üzerinden bakıldığında:
1. Yeşil kuşak projesi çerçevesinde, Fetullah Gülen Cemaati öne çıkartılıyor, alan açılıyor.
2. Diyarbakır Cezaevi'ndeki işkenceler üzerinden pkk'ya alan açılıyor ve/veya İsrail'in kuruluş süreç'inde, Avrupa'daki yahudiler'e İsrail'e gitmeleri için yapılan operasyon ne ise tekrar ediliyor vs vs.
3. Ülkücüler, devrimciler, islamcılar işkence'den geçiriliyor, Özal'ın dört eğilimli ANAP'ına alan açılıyor.
4. Almanlar'ın yedek'indeki Yunanistan'ın NATO'ya dönmesi için gerekli "okey" alınıyor, memur maaş'ı ödemek için nakit akışı sağlamak koşulu ile...
Nüans?!
Sebep / sonuç ilişkisi üzerinden bakıldığında:
1974 sonrası ambargo, MC hükümetleri, 70 cent'e muhtaç Türkiye enstantanesi.
24 Ocak kararları, Özal, IMF.
"Borç alan emir de alır" ise "stratejik akıl"dan noksan siyasi hamleler'in neticesinde, "İhtilal" olmuş ise bir başka nüans!?
İhtilal "güvenlik" sorununu çözer ama nakit sorunu "giyotin" gibi başının üstünde sallanır durur.
Osmanlı, cepheden cepheye savrulurken, Hazine'nin dip'i gayya kuyusuna dönmüştü.
Bu sebep'ten Sevr'in altına imza koymak zorunda kalmadılar mı?!
Bu sebepten Duyun-u Umumiye kuruldu.
Bu sebepten, memur maaşını ödemek için Almanlar adına "taşeron asker" olup harp'e gidildi, aynen şu an (Germen) Yunanistan'ın (Fransa'nın) büyük satranç tahtasındaki pozisyonu gibi.
Demem o ki:
12 Eylül, Londra yani Batı Roma yani İngiliz yahudisi network üzerinden yükseldi.
Ne var ki, yek kazanan Almanya oldu.
12 Eylül 1980'de "mola" verildi ise 1989'da iki Almanya birleşti, SSCB dağıldı.
1. ve II. Körfez Harekatları sonrasında yine "mola" verildi ve peşinden 11 Eylül, Irak / Saddam operasyonu.
28 Şubat süreci sonrasında, AKP'nin Londra üzerinden iktidar'a gelişi, yasaklı Erdoğan daha sonra, Beyaz Saray, CIA, Siirt, Jet Fadıl üzerinden Başbakanlık'a yürütüldü.
Erdoğan "BOP'un eş Başkanı" oldu ise arkasında Ahmet Davutoğlu ve Cüneyt Zapsu'nun zeka'sı yok muydu?!
3 Kasım 2002 seçimlerinde, sandıktan çıkan Ak Parti, Gülen, AKP (28 Şubat) koalisyonu idi.
27 Nisan e-bildirisi, sonrasında Gül'ün Çankaya'ya çıkışı, Silivri kumpası vb.
15 Temmuz gecesi yaşanan kalkışma.
Parmak bir şey'i işaret ediyor ise doğru okuma yapmak hayat memat mesele!
Demem şu ki:
İstihbarat savaşları çerçevesi'nde, Almanlar hem Doğu hem de Batı Roma üzerinden "estiriyor".
12 Eylül de Londra üzerinden yükselmişti, ne var ki, süreç'in "kuşbakışı fotoğrafı" ortada.
Özal, askerlerle çalıştı, aman zaman çatıştı, Bakan oldu, sonra Başbakan, Cumhurbaşkanı.
12 Eylül, "Özal'ın ANAP'ı"nı iktidar yapmak için yapılmadı ise şeytan'ın gör dediği bir başka enstantane:
12 Eylül'ün ardından Özal geldi, 28 Şubat'ın ardından Ak Parti / AKP.
Kaldı ki, "siyasi yasakların kaldırılması"nı referandum'a götüren Evren, kaldırılmasını istemeyen Özal.
"No" tişörtü ile dolaşan, kampanya yapan Güneş Taner.
Neden, niçin, niye?!
12 Eylül öncesine dönülmesin diye!
Kaldı ki, 12 Eylül öncesinin liderlerinin "siyaset yapma yasağı" kaldırıldıktan sonra başbakan, cumhurbaşkanı olanlar oldu.
Ecevit ve Erbakan "Başbakan", Demirel ise hem Başbakan hem de Cumhurbaşkanı oldu.
Ne var ki, süreç'i okumakta zorlanan Ecevit, 3 Kasım 2002 seçimleri sonrasında baraj'ın altında kaldı, tasfiye oldu.
Erbakan ise komşusu emekli albay'dan aldığı istihbarat ile devlet idare etmeye kalınca, 28 Şubat süreç'inde Başbakanlık'tan düştü.
Hasılı:
Ayna'ya kızılmaz.
Büyük Resim'de, Brexit / AB makası var.
Alman'nın amaç'a giden yol'da kullandığı birçok aparat var, Bahçeli de Londra (CIA) üzerinden kullanılan baş'lardan yek'i.
12 Eylül'e akan süreç'te kullanılanlar, farklı dönemlerde iktidar oldular, kimin neyi ne kadar başardığı ortada!?
TSK'ya küfrederek, aşağılayarak, ordu'nun sırtından siyaset yaparak BOP'ta gelinen nokta ortada: Uçurum!
Sürekli eleştiri konusu yapılan Mustafa Kemal, ne siyasetçi ne de teorisyen.
Gazi, çağ'ın ruhu'na hitap etti, yani rüzgarı (1776, 1789) arkasına aldı, tasfiye edilen Osmanlı'nın yerine Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni kurdu.
Osmanlı'yı kimler tasfiye etti, öncelikle çağ'ın ruhu'nu anlamayan Osmanlı idaresi, sonra "iyi polis" Almanlar, "kötü polis" İngilizler vs vs.
Dış'tan yönlendirilen siyaset'in "çenebaz"ları, anlık menfaat uğruna şeytan'ın ip'ine sarıldıklarından Türkiye'de "sistem" düşe kalka.
Devalüasyon sonrası yönetime el koyan asker'in ne yapması bekleniyor, ABD doları ya da AB Euro'sunu basması mı?!
Rüşvet, avanta'ya dayalı sistem güvenlik açığı üretiyor ise Batı Roma üzerinden adam asmaca oyunu başlatılıyor, Erdoğan / Gökçek makas'ı vb.
Kaldı ki, 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren'le bir sohbetimizde şöyle demişti:
"İhtilal yine Demirel'e denk geldi, fakat Demirel'i devirmek için asker yönetime el koymadı, dönemin şartları bunu gerektirdi."
Aynı Evren, Demirel başta olmak üzere, siyasi'lerin yasaklarını kaldırmayı red'deden Özal'a karşı, mevcut durumu "referandum"a götürmüş ve yasakları halka kaldırtmıştı.
Özal, 12 Eylül sonrasında iktidar olmuş, adeta dikensiz gül bahçesi içinde 1987 ve/veya 1989'a kadar iktidar'ının tad'ını çıkartmıştı.
Sonrasında Körfez Harekatı ve dam'dan düşüş, 1993.
12 Eylül "güvenlik" gerekçesi ile yaşanmış ve fakat; Özal'ın 12 Eylül'ü "kendi siyaseti" için kullanış şekli ortada, Özal'ı iktidar'a yükselten arka plan'ın süreç'ten nasıl nemalandığı vs!
Özal da, Erdoğan gibi Alman arka planlı idi.
Londra ile sorun yaşadığında, Körfez Harekatı sırasında genelkurmay başkanı Torumtay istifa etmiş, Özal'ı ölüm'le yaşam arasındaki ince çizgi üzerinden ikaz etmişti.
Torumtay'ı Londra üzerinden, gaz'lanan Özal'ı da Alman arka plan üzerinden okumak mümkün.
Özal, Adriyatik'ten Çin Seddi'ne "ufuk çizgisi" belirlerken, real politik'ten kopmuş, küresel aks'taki meşruiyet'ini de kaybetmişti.
12 Eylül 1980'e, "Büyük Resim"de yaşanan "İran molası" diyelim.
Türkiye'yi kaybetmemek için "yeşil ışık" yakıldı.
İran, Alman nüfuz alanına kayarken, Türkiye'de yaşananları kör'ün fil'i tarifi gibi tarif etmek olmaz.
İran'da, Fransa üzerinden Humeyni karşı darbe yaptı, İngiliz arka planlı Başbakan'ı (Pehlevi) devirdi.
II. Dünya Savaşı'ndan bu yana Alman istihbaratı Fransa'nın / Paris'in içinde ise...
2005 Aralık'tan bu yana da Londra'da.
2007'den bu yana Londra üzerinden operasyon üstüne operasyon çekiyor.
Ezcümle:
BOP'un final sahnesinde, hayat memat nüans?!
Herkes, aklının estiği yönden türkü söylemek istiyor ise "büyük resim"de 12 Eylül'ün hikayesi ortada!
ABD'yi "kabuk devlet" olarak okuyacak olursak, 11 Eylül saldırısı, Yahudi Alman network üzerinden yükseldi, İngiliz Yahudisi network'ü hedef aldı.
"Türkiye'de selefiler tehlikeli yükseliyor" anonsunu da benzer, ABD'nin "11 Eylül"e akan süreç'i üzerinden okumak elzem.
Neticede "siyon link" de Alman istihbarat üretimi.
Kaldı ki, 11 Eylül öncesinde, yine Fransa üzerinden süreç'in geldiği anons edilmişti.
Fransa içinden konuşan yine (alfa) Alman'lardı.
1 Temmuz'da açılan perde 31 Aralık'ta kapanıyor ise üst başlık'ta, Brexit / AB makası var.
"Almanlar kazandı" diye "biz de kazandık" diyen kaldı ise Türkiye'nin darbe'ler ve/veya demokrasi ya da mağduriyet, öç, ganimet'e dayalı, dökümanter hikayesi ortada.
Alman canını verir, parasını vermez!
II. Dünya Savaşı sırasında görüldü ki, kazanmak için kendi ülkesini yaktı, Avrupa'yı tarumar etti.
Matruşka BOP'ta ise kazanmak için Dünya'nın altını üstüne getirdi, süreç "pandemik" nükleer!
Her dönem birileri kriz'i fırsat'a çevirip malı götürse de, arkadan gelen dönem, tezek'le yapılan sidikle yıkılır misali, iki seksen.
Ex'politik?!
Asker üzerinden siyaset yapmak demek, "ihtilal'e davetiye" çıkartmak demek.
Zamanı gelince gitmesini bilmek gerek.
Demokrasi, nasıl seçim'le iktidara gelme kültürü ise aynı zamanda, sandık'ın matematiği ile oynamadan iktidardan gitme kültürüdür.
Merkez sağ, 2007'de ayak'a kalkabilseydi, Ak Parti sandık'ta oy patlaması yapabilir miydi?!
Silivri kumpası yaşanır mıydı?!
12 Eylül'de ne yaşandığını anlamayanların, 28 Şubat'ta çevrilen fırıldak'ı görmeyenlerin, göremeyenlerin, pkk / fetö katkısı ile iktidar'ı arzulamaları neye hizmet, kime hizmet?!
Değişkenler hayat memat mesele ve/veya pkk'nın, fetö'nün ip'leri kimlerin elinde?!
27 Mayıs'ta, Menderes'in yapamadığı 27 Mayıs'çılara yaptırıldı, 7 bin 800 civarında subay ordudan atıldı.
Enver darbesinin rövanşı diyelim (İngiliz / Alman rekabeti).
12 Eylül'de, Alman'ın perde arkasında sahibi olduğu Yunanistan'ın NATO'ya dönüşüne izin verildi.
İzin'i veren 12 Eylül'ün lideri Evren'di ya da Milli Güvenlik Konseyi diyelim.
Ne var ki, izni çıkartan, Türkiye'yi 70 cent'e muhtaç eden siyasiler, 24 Ocak Kararları, IMF, Özal'ı kanatlandıran "nakit sıkışıklığı" idi.
O dönemde devlet yurtdışındaki memuruna döviz bulamadığı için maaş ödemekte zorlandı.
Bunları da unutturmak olmaz.
Bugün'ün Türkiye'si, yeniden nakit sıkışıklığına girdi ise BOP'ta taşıma akılla değirmen çevirmeye çalılıp "dış politika"da küresel network'ün ağ'ına dolandı ise ne olması bekleniyor?!
Alman kullanır, Özal, Enver Paşa vb örneklerde olduğu gibi taşımaz ya da yük yapmaya başladığı an asker'in kapısının önüne 'toksik varlık'ları yek tek indirir.
İngiliz kullanır, Menderes örneğinde olduğu gibi, ekseni kaydırmaya kalkanı ya da şantaj yapanı malum örnekte olduğu gibi ip'te sallandırır.
Beyler, hiçbir şey hayal politik değil, her şey real politik.
2007 öncesinde dayınız vardı, 2020'de kayan eksen'den kaynaklı VIP baş'lar İsrail / İran makas'ında!
Kenan Evren de ölmeden önce, Marmaris Armutalan'dan kalktı, İzmir'e geldi, Urla'ya yerleşmeye (Hilmi Özkök'e komşu olmaya) niyetliydi.
Ne var ki, Üçkuyular'ı geçemedi, 12 Eylül'den yargılanırken öldü.
Özal, 12 Eylül rüzgarı ile geldi, iktidar oldu, ne var ki, 12 Eylül'cülerden önce öldü.
Erdoğan, 28 Şubat rüzgarı ile yükseldi, Erbakan'ı tasfiye edeceğiz diyenlerin katkısı sayesinde Başbakan, Başkan oldu.
Davutoğlu vb.
Bitmeyen kısırdöngü ya da möbius şeridi içinde dönen final sahnesi.
Tarih'te her ne yaşandı ise başka türlüsü mümkün olmadığından yaşandı ise 12 Eylül real politik:
Süreç ne akademik ne de ideolojik.
Enerji bazlı güvenlik (AB) üzerinden yükseliyor süreç!
AB süreç'inde agresif çıkış da, agresif giriş de aynı kapı'ya çıkar, çıkıyor!
Soft ya da hard.
"Tezekle yapılan sidikle yıkılır mı?" sorusu lüzumsuz ve/veya her daim sadece ter akıtmak yetmez, neyi neden yaptığını bilmek elzem.
Fransa ile kafa kafaya getirilen Ankara, Macron'a bakıp "mehter'i veriyor" ise ne pandemi'yi anlamış, ne de demokrasi'yi.
Kaldı ki, Matruşka BOP'ta kastedilen "renkli demokrasi" ise o demokrasi'nin kalitesi, "Demokratik Alman Cumhuriyeti" yani "Stasi"nin üretimi.
Neo Gehlen bu defa Doğu Alman tapografya üzerinden süreç'in içinde!
İstihbarat savaşları kapsamında, "görünen gerçeklik" ya da "gerçeklik çerçevesi" başka, hakikatin kendisi başka!
12 Eylül'de mağdur olanlar, neyi ne kadar anlamış?!
Silivri kumpas'ında mağdur edilenlerin hikayeleri de pek farklı değil!
"Stratejik akıl" olmadıktan sonra, "möbius şeridi" içinde bitmeyen kısırdöngü, "öç, ganimet, mağduriyet" sarmalı.
Aynı şeyleri tekrar ederek farklı sonuçlar elde etmek mümkün değil ise ve/veya "Kazanmak, kaybetmekten uzun sürer" ise enerji bazlı güvenlik çerçevesi'nde makas'lar ortada:
Vs vs.
Nokta.

13 Eylül 2020
Hayrullah Mahmud
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages