EBÛ'S SUÛD EFENDİ - Hayâtı ve Atılan İftîrâlara Cevâb

41 views
Skip to first unread message

Kutlu Altay Kocaova

unread,
Jul 25, 2012, 4:08:40 PM7/25/12
to UNITED...@yahoogroups.com, oybi...@googlegroups.com
Osmanlı târîhindeki birçok isim, günümüzde bile tartışılmaya devâm edilmektedir. Bu tartışmalar zamân zamân târîhî gerçeklere ve usûllere uygun olarak yapılırken, çoğu kez, ne yazık ki, her türlü bilimsel kıstasın dışında, hakârete varan bir durumda olmaktadır.

Osmanlı târîhinin, çokça tartışılan bu isimlerinden biri de Kânûnî Sultân Süleymân Han ve oğlu II. Selîm Han zamânlarında şeyh’ül-İslâm olarak görev yapan Ebû’s Suûd Efendi’dir. Ebû’s Suûd Efendi, 1545 yılında başladığı görevine, öldüğü târîh olan 22 Ağustos 1574’e kadar devâm etmiştir. Hicrî olarak 30 sene görev yaparak, Osmanlı döneminde en uzun süre görev yapan şeyh’ül-İslâm olmuştur.

Ebû’s Suûd Efendi, atalarından dolayı Türkistan kökenlidir. Anne tarafından Ali Kuşçu’nun, baba tarafından da Ali Kuşçu’nun kardeşi olan Mustafâ İmâdî’nin soyundan gelmektedir. Babasının İskilip’te doğmuş olmasından dolayı İskilipli olan ünlü âlim, büyük dedesi Mustafâ İmâdî’nin ismindeki “İmâdî” tanımlamasından dolayı, bâzıları tarafından Irak’ın kuzeyindeki İmâd kasabasından olduğu söylense de, bunun gerçekle bir ilgisi yoktur.

Şeyh’ül-İslâm olmadan önce birçok medresede müderrislik yapmıştır. Ayrıca Bursa ve İstanbul kadılığı görevlerini de yerine getirmiştir. İlk olarak İnegöl’deki İshâk Paşa Medresesi’nde görev yapmış, ardından ise Davûd Paşa Medresesi ile Mahmûd Paşa Medresesi’nde görev yapmıştır. Bunu Gebze’deki Mustafâ Paşa Medresesi ve son olarak da İstanbul’daki Sahn-ı Semân Medreseleri’nde yaptığı müderrislik görevi tâkib etmiştir. Daha sonra “kadılık” mak’amına çıkmış ve önce Bursa, ardından İstanbul kadılığını yapmıştır. Ardından ise Rumeli Kazaskerliği (Kadı-asker) görevi yapmış ve bu görev onun şeyh’ül-İslâm olmasını sağlamıştır.

Ebû’s Suûd Efendi, hayâtı boyunca birbirinden değerli 22 eser kaleme almıştır ve bunun 15 tânesi, Türkçe olarak kaleme alınmıştır. Üstelik fetvalarının kâleme alındığı “Fetvâlar” adlı kitâbını Türkçe olarak kaleme alınmıştır. Türkçe ibâdetin tartışıldığı bu günlerde, geçmişte Türkçe kaleme alınmış bir dînî ve ilmî bir eser meydânâ getirmiş olmak önemlidir. Ancak bununla berâber en önemli eseri, “Kânûnlar, Arzlar” adlı hukûk kitabıdır. Bu eser, Osmanlı döneminde baş gösteren bir çok usûlsüzlüğü ve sorunu ortadan kaldırmıştır. Ayrıca Ebû’s Suûd’un hazırladığı bu eser, dönemin pâdîşâhı Sultân Süleymân Han’a “Kânûnî” denmesinin de sebebi olmuştur. Hukûk alanında hazırlanan bu eserin de, Türkçe hazırlanmış olması, Ebû’s Suûd ile ilgili önemli bir durumdur.

Türk târîhçiliğinin, edebîyâtının ve fikir hayâtının en önemli isimlerinden olan Hüseyin Nihâl Atsız, 1967 yılında hazırladığı “İstanbul Kütüphanelerine Göre Ebussuud Bibliyografyası” adlı eserinde şu bilgileri vermektedir:

Ebussuud uzun boylu, zayıf, çok çalışkan, nükteci, yumuşak, fakat son derece vakurdu.

Büyük bir tefsir ve fıkıh bilgini olduğu için çağdaşları tarafından “ikinci Ebu Hanife” diye adlandırılmıştı.

 Kanunî Sultan Süleyman'ın büyük güvenini kazanıp onun âdeta sırdaşı olmuştu. Din bilginlerinin ikiye ayrılıp Ebussuud'un azınlıkta kaldığı bir meselede padişah, Ebussuud'un reyini kabul etmişti. 27 Cemaziyelevvel 957 de (= 13 Haziran 1550 cuma), Süleymaniye camisinin temel atma törenini Ebussuud'a yaptırması da bu güvenin hissî bir gösterisi olsa gerektir.

II. Selim tarafından da büyük saygı gören Ebussuud hicrî hesapla 30 yıl süren ve Osmanlı tarihinde benzeri bulunmayan şehislâmlığında kazandığı büyük üne rağmen bunu asla kötüye kullanmamıştır.

Fetvaları meşhurdur. Kıbrıs fethinin, Osmanlı devletinin emniyeti bakımından gerekli olduğa hakkında Ebussuud'dan fetva alınmıştır.

Şeriatı Türk örfüyle bağdaştırmasını bilmiş ve devlet düzenini bozmak istidadı gösteren tasavvuf cereyanlarına karşı şiddetle cephe almıştır. Şehzade Bayazıd'ın öldürülmesi için de fetva vermiştir. Kemalpaşaoğlu'ndan daha sağlam bir muhakemeye ve bugünkü ölçülere göre daha ilmî bir görüşe malik olduğu muhakkaktır. Dar kafalı din bilginleri olan Çivioğlu ve Birgili ile mücadelesi bu yüzdendir. Onların yasak etmek istediği “para vakfı”nı ve “Kuran öğretenlere ücret verme”yi kabul ederek iktisadi düzeni ve kamu menfaatini korumuştur. Örf ve âdetleri esirgeyerek içtimaî düzenin bozulmamasını, huzursuzluklar olmamasını sağlamıştır.

Örfle şeriatın çatışmaması için Osmanlı devletinin temeli olan toprak kanunlarını fetvalar şeklinde tedvin ederek ilmiye sınıfının ileriki muhalefetlerini önlemiştir.

Memlekette umumileşen kahveye ve Karagöze müsaade ederek, netice bakımından dinin aleyhine olacak olan lüzumsuz taassuplardan kaçınmıştır. 

Ebussuud üç dile de hâkimdi. Türkçeyi sade olarak da, münşiyâne olarak da yazmıştır. Türkçe ve Arapçada şairdir. Türkçe - Arapça mülemma bir münâcâtı da vardır. Kanunî çağında revaçta olan düşünce ve muhakemenin hâkim bulunduğu şiirler yazmıştır.

Atsız tarafından bu sözlerle tanımlanan Ebû’s Suûd Efendi, döneminin her türlü dînî, ilmî, hukûkî ve siyâsî gelişmelerine hâkimdi. 16. yüzyıla damgasını vuran Sünnî – Şiî savaşlarıyla (Osmanlı – Sâfevî, Sâfevî – Özbek) ilgili fetvalarından dolayı, birçok kesim tarafından eleştirilmektedir. Ancak bâzıları, bu fetvâları saptırarak, hakâret ve iftîrâ boyutuna varan saldırılarda da bulunmaktadırlar.

Osmanlı ülkesindeki Müslümânlarla, Müslümân olmayanların ilişkilerini de düzenlemeye yönelik birçok fetvâsı ve çalışması olan Ebû’s Suûd Efendi, bir Müslümân’ın Müslümân olmayan biriyle selâmlaşmasını dahî câiz görmemiştir. Aynı şekilde bir mescidin etrafındaki bütün evlerin Müslümân olmayanların eline geçmesi durumunda, mescidin imâmı ile müezzînine, bu evleri, değeri üzerinden kamulaştırma yetkisi vermiştir. Söz konusu fetvâlar, bâzıları tarafından dar görüşlülük olarak ifâde edilse bile burada Osmanlılık, Türklük ve Müslümânlıktan kaynaklanan çok yüksek bir özgüven görülecektir. Ayrıca Osmanlı döneminde ortaya çıkan ve Hubmesîhlik adı verilen “Îsevî Müslümânlık” olarak nitelenen, Hz. Îsâ’yı, Hz. Muhammed’den üstün gören akıma karşı da mücâdele etmiş ve uzun süre yayılmalarını engellemiştir. Dikkât edilirse, günümüzdeki dinler arası diyalog adı verilen yapının geçmişteki uzantılarını ciddî olarak ele almış ve engellemiştir.

Ayrıca sıkıntısı günümüzde de devâm eden ve târikât büyüklerini Tanrılaştıran, işi onlara tapmaya kadar götüren aşırı tasavvûf yorumlarıyla ve bu şekildeki târikâtlarla mücâdele etmiştir. Bununla berâber o dönemde yaşanan mezheb savaşlarından dolayı Şiîlik / Kızılbaşlık ile ilgili verdiği fetvâlar, yukarıda da belirttiğimiz gibi Ebû’s Suûd Efendi’nin haksız saldırılara uğramasına yol açmıştır. Bilgi kirliliğinin had safhada olduğu internet ile birkaç kişinin yazdığı yanlı kitâblardan dolayı Ebû’s Suûd Efendi, oldukça yanlış olarak tanıtılmıştır.

İnterneti bilgi aracı olarak kişilerin gözünde Ebû’s Suûd Efendi, Alevîlerin öldürülmesini ve çocuklarının köle yapılmasını emretmiş, kadınlarının ise ırzına geçilmesinin câiz olduğunu söylemiştir. Bu ise tamâmen bir iftîrâdan ibârettir. Ancak okumak ve araştırmak gibi özellikleri olmayan insânlara, bunu anlatmak oldukça zordur.

Ebû’s Suûd Efendi, Kızılbaşlık mevzûunda şunları söylemektedir:

Askerlerinde bulunub kıtâle mübâşeret edenler ve binüb inüb etbâından olanların şanında asla tevakkuf … değildir. Ama şehirlerde ve köylerde kendü halinde salâh üzerine olub bunların ikablarından ve ef’alinden tenezzühî olub zahir halleri dahi sıdklarına delalet eyleyen kimesnelerin kezibleri zahir olmayınca üzerlerine bunların ahkâmı ve ukubatı icrâ olunmaz.

Bu metni, günümüz diline, şu şekilde çevirebiliriz. 

Askerlerinde (Osmanlı) bulunup, savaşa katılanlar ve atlı, yaya olarak tâbî olanların şânında aslâ durmak yoktur. Ama şehirlerde ve köylerde kendi hâlinde huzurlu olup, bunların azâblarından ve işlerinden uzaklaşıp, görünüşte bile olsa doğruluklarına işâret eden kimselerin, yalancılıkları açık olmayınca, bunların üzerine hüküm ve cezâlar uygulanmaz. 

Dikkât edilirse, savaşa dâhil olmayan ve kendi hâlinde yaşayan Şiî / Kızılbaşlar için herhangi bir durum söz konusu değildir. Savaş ortamında, düşmân safında yer alan vatandaşlarını, her devlet cezalandırır. Bu durum, günümüzde de cezâ hukûkuna uygun bir durumdur. Ebû’s Suûd Efendi, savaşta ele geçirilen esîrler konusunda, İbn-i Kemâl ve diğer birçok Osmanlı dîn adamından farklı düşünmektedir. Mes’elâ İbn-i Kemâl, Kızılbaş çocukların esîr yapılabileceğini söylerken, Ebû’s Suûd Efendi, bunu reddeder ve bu çocuklar için “Müslîmlerdir. Babalarının küfri, onlara sirâyet eylemez” demektedir. Ayrıca Nahcivan seferi sırasında da, aynı görüşünü sürdürmektedir. “Nahcivan seferinde tutulan kızılbaş evlâdı kul olur mu? el-Cevâb: Olmaz.” 

Bununla berâber esir alınan kadınlarla ilgili olarak da farklı görüşlere sâhibdir. Her ne kadar, esîr edilen Şiî kadınların, câriye edilebileceğini söylerken, şunu da eklemeyi unutmaz. “Amma mürteddelerdir (dinden dönmüş kadın). İslâm’a gelmedin vatları (cinsel ilişkiye girmeleri) helâl değildir”. 

Bu söz, Ebû’s Suûd Efendi’nin Şiî kadınlarının ırzlarının helâl olduğu iftîrâsına tam olarak bir cevâbdır. Elbette Ebû’s Suûd Efendi’nin Şiîlik / Kızılbaşlıkla ilgili fikirleri tartışılır. Bu da zâten bir târîhçi olarak bizim işimiz değildir. Ancak Ebû’s Suûd Efendi’nin bu yönünü eleştirmek yerine, iftîrâ atarak Alevîlerin öldürülmesini ve çocuklarının köle yapılmasını emrettiği; kadınlarının ırzına geçilmesini câiz gördüğünü söylemek, kabûl edilemez. 

Târîh, yaşandığı döneme göre değerlendirilmelidir ve değerlendirilirken, doğru kaynaklardan gelen, doğru bilgilerle değerlendirilmelidir. 16. yüzyılın Türk ve İslâm dünyâsında Sünnî – Şiî çatışmasından dolayı çok fazla kan aktığı, su götürmez bir gerçektir. Osmanlı – Sâfevî ve Sâfevî – Özbek (Şaybak) savaşları, çok fazla kana mâl olacaktır. Öyle ki, o dönemin ünlü isimlerinden olan, büyük Sünnî âlim Mollâ Abdûrrahman Câmî, “Ne Sünnî’nin iti, ne Şiâ’nın eşeği” diyebilecektir.

Bizlere düşen Türk târîhini, anakronizmden ve yalandan uzak bir şekilde incelemektir. Aksi takdirde çok tehlikeli bir yola girilir ki, bu milletin bölünmesine yol açar.

KAYNAKÇA:

Atsız, İstanbul Kütüphanelerine Göre Ebussuud Bibliyografyası, Süleymaniye Kütüphanesi Yayınları:2 , İstanbul 1967

Pehlul Düzenli, Osmanlı Hukukçusu Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi Ve Fetvâları, s. 146, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı İslam Hukuku Bilim Dalı, 2007

M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhülislam Ebussuud Efendi Fetvaları Işığında 16. Asır Türk Hayatı, Enderun Kitabevi

KUTLU ALTAY KOCAOVA

25 Temmûz 2012

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages