1 view
Skip to first unread message

Nurşen Görseldil

unread,
Dec 18, 2017, 10:32:46 PM12/18/17
to gorseld...@groups.facebook.com, gorseldi...@googlegroups.com, oburs...@googlegroups.com, ge...@googlegroups.com, ADD, ADD, add-t...@google.groups.com
"H62 ders BELGELİĞİ" <av...@marmara.edu.tr>: Dec 17 01:35PM -0800

Direnmenin Bedeli
Chris Hedges <http://acikradyo.com.tr/kisi/chris-hedges>
 

 
Direniş yalnızca karanlığın güçleri ile çarpışmak demek değildir. Direniş,
tam ve bütünleşmiş bir insanoğlu ya da insankızı olmaya ilişkin
birşeydir. Direniş, yenilsek bile meydan okumanın insana getirdiği bir iç
özgürlük olduğunu, hatta belki de görüp göreceğimiz tek özgürlüğün ve
gerçek mutluluğun bu olduğunu kabul eder.
 
Ömer Madra'nın *seslendirmesiyle* >>>
https://www.youtube.com/watch?v=zyo3GXI1tYc
 

 
Direniş, ıstırabı da beraberinde getirir. Kendini feda etmeyi gerektirir.
Yok edilebileceğimiz olasılığını kabul eder. Rasyonel değildir direniş. *Mutluluğun
peşinde koşmaya ilişkin birşey de değildir. Özgürlüğün peşinde koşmaya
ilişkindir.* Direniş, yenilsek bile meydan okumanın insana getirdiği bir iç
özgürlük olduğunu, hatta belki de görüp göreceğimiz tek özgürlüğün ve
gerçek mutluluğun bu olduğunu kabul eder. Kötülüğe karşı direnmek, insan
hayatının en yüksek kazanımıdır. En yüce sevgi edimidir direniş. Direniş,
ilahiyatçı James Cone’un bize hatırlattığı gibi, hem çarmıhı sırtımızda
taşımak, hem de taşıdığımız çarmıhın, üstünde öleceğimiz şey olduğunun da
keskin biçimde bilincinde olmak demektir.
 
Direnenlerin çoğu –Oturan Boğa, Emma Goldman, Malcolm X ve Martin Luther
King, Jr.– yenilmişlerdir; en azından muktedirlerin soğuk hesap
defterlerinde yenikler hanesinde yer alırlar. Direnişin nihaî ve belki de
en önemli özelliği, Cone’un da yazdığı gibi, “dünyanın değer sistemini
tepetaklak etmesi”dir. Umut, yenilginin içinden başını kaldırır ve ayağa
kalkar. Direnenler, bedeli ne olursa olsun, çarmıha gerilenlerin yanında
saf tutarlar. Direnenlerin görkemi ve gücü de işte burada yatar.
 
İnsanı düzene uymaya teşvik eden bütün o unsurlar –*para, şöhret ve
ödüller, cömert burslar, devasa kitap sözleşmeleri, dolgun konuşma
ücretleri, önemli akademik ve siyasi mevkiler ve kamusal platform
armağanları*– direnenler tarafından küçümsenir ve aşağılanır. Baş kaldıran
insan başarıyı muktedir seçkinlerin tanımladığı gibi tanımlamaz.
Direnenler, kitle kültürünün ve muktedir seçkinlerin putlarıyla idolleri
önünde diz çökmeyi reddederler. Onlar zengin olma çabası içinde de
değildirler. Muktedirlerin yakın çevresinin bir parçası olmak istemezler.
Ezilenlerin yanında yer aldığın zaman sana ezilenlerle aynı muamelenin
yapılacağını bilirler.
 
Dünya değer sisteminin tepetaklak edilmesi özgürlüğü mümkün kılar.
Direnenler, birçok dünya malı veya yüksek mevkiler edinmiş oldukları için
değil, pek az şeye ihtiyaç duydukları için özgürdürler. Onlar, birçok
insanı köleleştiren ve köle halinde tutan prangaları koparıp atarlar.
Elitlerin onlardan korkması da işte bu yüzdendir. *Elitler onları fiziksel
olarak ezebilirler ama satın alamazlar.*
 
Muktedir elitler direnenleri itibarsızlaştırmaya çalışırlar. Onları, bir
gelir elde etmek için çaba harcamaya zorlarlar. Onları toplumun kenarlarına
iteklerler. Onları resmî anlatıdan silip çıkarırlar. Onları statü
sembollerinden yoksun bırakırlar. Uysal ve itaatkâr liberal sınıfı
kullanarak onları mantıksız ve ütopyacı, hayalperest kişiler olarak
resmetmeye çalışırlar.
 
Direniş, temelde siyasi birşey değildir. Direniş, kültüreldir. Aşkın
(transandantal) olanın içinde, hayatın olanca tutarsızlıkları içinde anlam
ve ifade aramaya ilişkindir. Müzik, şiir, tiyatro ve sanat, kadim
Yunanlıların fortuna (kader) adını verdikleri o karşıkonulmaz ve nihai
olarak alt edilemez baskın güçlere karşı isyan etmenin soyluluğunu dile
getirmek suretiyle direnişi ayakta tutar. *Sanat*, habis kötücüllüğe meydan
okuyanların özgürlük, vakar ve haysiyetini kutlar. Zafer kaçınılmaz birşey
değildir – en azından, muktedirler tarafından tanımlandığı şekliyle zafer
mutlaka kazanılacak diye birşey yoktur. Ne var ki, her bir isyan ediminde
özgür oluruz. Afrikalı Amerikalıların her şeye katlanabilmelerini mümkün
kılan şey, blues’un, ilahilerin ve emekçi şarkılarının o düpedüz dürüstlüğü
idi.
 
*Güç, zehirdir.* Onu elinde tutanın, tahakküm edenin kim olduğu önemli
değildir. Başkaldıran insan, işte bu sebeple, ebedi kâfirdir. Başkaldıran
adam ya da kadın herhangi bir sisteme asla ayak uyduramayacaktır.
Başkaldıran, güçsüzün yanındadır. Dünyada daima güçsüzler olacaktır.
Dünyada daima adaletsizlik olacaktır. *Başkaldıran insan, daima aykırı
insan olarak kalacaktır.*
 
Direniş daimi bir teyakkuzu gerekli kılar. Muktedirlerin artık korkmamaya
başladıkları anda, halkın dikkati dağıldığı anda, hareketler tedbiri elden
bıraktıkları anda, yönetici elitler amaçlarını gözlerden gizlemek için
propaganda ve sansürü kullanma olanağını bulabildikleri anda, direnenlerin
kazanımları geri alınacaktır. ABD’de –düzene meydan okuyarak başkaldıran ve
ardından kapitalist elitler tarafından tasfiye edilen, şeytanlaştırılan ve
öldürülen– örgütlü erkeklerle kadınların New Deal (Yeni Düzen ya da Yeni
Bağıt) anlaşması ile elde ettikleri tüm haklar şaşmaz biçimde adım adım
elimizden alındı. Afrikalı Amerikalıların kanları ve canları pahasına
mümkün kıldıkları Büyük Toplum (Great Society) ve yasalar önünde
ayrımcılığa son verilmesini mümkün kılan zaferler de geriye döndürüldü.
 
Şirketlerin devleti, toplumsal eşitsizliklere ya da beyazların üstünlüğüne
çare arama numaralarına bile yatmıyor artık. Şirketler devleti sadece
intikam politikası uyguluyor. Toplumu denetleme araçları olarak baskı,
korku, şiddet, polis terörü ve kitleleri hapse atma yöntemlerini uyguluyor.
Direniş hücrelerini silbaştan yeniden kurmak zorundayız.
 
Bununla birlikte, şirketler devletinin de başı dertte. Bu devletin hiçbir
inandırıcılığı kalmamış durumda. “Serbest piyasa”, küreselleşme ve “akmasa
damlar” ekonomisi vaadlerinin tümünün koca bir palavra, ihtirasları
doyurmak için kullanılan içi boş bir ideoloji olduğu açığa çıktı. Elitlerin
anti-kapitalist ve anti-emperyalist eleştirmenlerine verecekleri bir cevap
yok. ABD’nin iki yönetici siyasi partisinin içindeki seçmen
ayaklanmalarının sebebini, sınaileşmiş dünya ülkeleri içinde en kötüsü olan
yoğun toplumsal eşitsizlik yerine Rusya’nın seçimlere müdahalesine
bağlamak, umutsuz bir manevra. Şirketler medyası içindeki saray
dalkavukları bizi gerçeklerden uzak tutmak için gece-gündüz hummalı bir
mesai yapıyorlar. Elitlerin, hoşnutsuzluğumuzun kökünde toplumsal
eşitsizliğin yattığını kabul etmek zorunda kaldıkları an, bu eşitsizliğin
organize edilmesinde kendilerinin oynadığı rolü kabul etmek zorunda
kalacakları an olacak. Bu da onları dehşete düşürüyor.
 
Şirketler iktidarının hizmetkârı olan ABD hükümeti bir vodvil tiyatrosuna
dönmüş durumda. Hukukun üstünlüğü kurumunun son kalıntıları da
buharlaşmakta. Kleptokratlar (hırsız yöneticiler) barbar orduları gibi her
yeri yağmalayıp ortalığı talan ediyorlar. Kamu yararını korumak için
yaratılmış programlar –yani kamu eğitimi, toplum refahı ve çevre koruma
düzenlemeleri– sökülüp atılıyor. Davul gibi şişmiş olan ve milleti iliğine
kadar sömüren silahlı kuvvetlere dil uzatmak imkânsız. Nüfusun yarısı için
yoksulluk bir kâbustan ibaret. Yoksul siyahlarla yoksul Latinler sokak
ortasında ateşli silahlarla öldürülürken katiller cezasız kalıyor.
Hapishane sistemimiz –ki dünyanın en büyüğü oluyor– biçare çulsuzlarla
tıklım tıklım dolmuş durumda. Ve, tüm bu kaos ve işlev bozukluğuna riyaset
eden de meşhur sirk sahibi P. T. Barnum’un siyasetçi versiyonundan başka
biri değil. Bir başkan ki, bizim derimiz yüzülürken o binbir türlü
garipliği atraksiyon olarak sergilemekte –tıpkı Barnum sirkindeki Feejee
denizkızı gibi: Başıyla üst gövdesi bir balığın kuyruk tarafına eklemlenmiş
bir maymundan oluşan bir hilkat garibesi.
 
Martin Buber’den George Orwell’e, Orwell’den James Baldwin’e kadar, bu
distopya çağının hızla yaklaşmakta olduğu konusunda bizi uyaran sanatçılar,
entelektüeller ve yazarlar saymakla bitmez. Ne var ki, sarhoş edici sonsuz
görüntülerle, tapındığımız kendi putlarımızla ve bile isteye kapılmış
olduğumuz cehaletimizle lebalep dolu bu Disneyleştirilmiş dünyamızda biz
onları dinlemedik. Bu ihmalimizin bedelini ödeyeceğiz.
 
Søren Kierkegaard, Batı medeniyetinin sonunu getirecek olan şeyin aklı
duygudan ve empatiden ayırmamız olduğunu ileri sürmüştü. Teknokrat bir
toplumda “ruh”un oynayacağı bir rol yoktur. Müşterek olan, tuzla buz
edilmiştir. Ortak yarar (kamu yararı) kavramı bir kenara atılmıştır. Hırs,
baş tâcı edilmektedir. Birey bir tanrı olmuştur artık. Selüloid görüntü
gerçeğin yerini almıştır. Aşkınlığı (transcendence) ve müşterekliği mümkün
kılan sanatsal ve entellektüel güçler küçümsenmekte ya da hiçe
sayılmaktadır. *En bayağı şehvanî arzular kimliğin belirtileri ve kendini
ifade biçimleri olarak kutsanmaktadır.* Gelişim ve ilerleme sadece ve
sadece teknolojik ve maddî alanlardaki ilerlemelerle ölçülmektedir. Bu
ise, kolektif bir umutsuzluk ve kaygı yaratmaktadır: tüketici-kültürünün
putlarının pırıltısını, gürültü patırtısını ve sahte vaatlerini besleyen ve
onlar tarafından beslenen toplu umutsuzluk ve kaygıyı. Umutsuzluk her geçen
dakika artıyor ama biz varoluşsal korku ve dehşetimizi asla
kabullenemiyoruz. Kierkegaard’ın anladığı şekliyle söylersek: “Umutsuzluğun
belirgin karakteri tam da şudur: O, umutsuzluk olduğunun farkında bile
değildir.”
 
Direnenler, bıkmadan usanmadan kendilerini amansızca eleştirirler. Bizlere
o ulaşılması imkânsız ebedî gençliği, şöhreti ve mali başarıyı vaad eden
kitle kültürünün bizi sormaktan alakoyduğu şu zor soruları direnişçiler
sorarlar: Hayata gelmenin anlamı nedir? Yaşamak ne anlama gelir? Ölmek ne
anlama gelir? Anlamlı bir hayatı nasıl yaşarız? Adalet nedir? Hakikat ve
doğruluk nedir? Güzellik nedir? Şimdiki halimiz hakkında geçmişimiz bize ne
söyler? Köktenci kötülükle nasıl baş ederiz?
 
Biz, Kierkegaard’ın “ölüme götüren hastalık” diye adlandırdığı o durumun
pençesine düşmüş haldeyiz şimdi: Umutsuzluk yüzünden ruhun uyuşup
hissizleşmesi ve bunun da insanda manevi ve fiziki çöküşe yol açması.
Kiergegaard’a göre, kendilerini rasyonel soyutlamaların ve mesafeli bir
entelektüalizmin hakimiyetine bırakmış olanlar da tıpkı zevk-ü sefa
arzusuna düşen, kudret, şiddet ve vahşice seks tutkularına saplananlar
kadar düşkünleşmiş haldeler. Biz, bedenle ruhun engellerini,
eksik-gediğini, insan olmanın getirdiği sınırlama ve kısıtlamaları kabul
eder ve bu kısıtlamalara rağmen iyilik yapma peşinde koşmayı sürdürürsek
ancak, selamete erişebiliriz. Daima umutsuzluk uçurumunun kıyısında
varolacağımız anlamına gelen bu yakıcı dürüstlük bizi, Kierkegaard’ın
deyişiyle, “korku ve titreme” içinde tutar sürekli olarak. Asla birer melek
olamayacağımızı kabullenirken, bir zalim olmamak için mücadele ederiz. Önce
davranmalı, eylemeli, sonra bağışlanmayı dilemeliyiz. Kendi yüzümüzü
zalimin yüzünde seçebilmeliyiz.
 
İlahiyatçı Paul Tillich “günah” kelimesini bir ahlaksızlık eylemini
anlatmak için kullanmıyordu. O da Kierkegaard gibi, günah kavramını
yabancılaşma olarak tanımlıyordu. Tillich için günah bizim en derin
varoluşsal ikilemimizdi. Günah, bize hayatın nihaî anlam ve amacını veren
güçlerden ayrılmamız demekti. Bu ayrılış, kitle kültürünün yağmalayıp talan
ettiği o yabancılaşma, kaygı, anlamsızlık ve umutsuzluk hallerini besleyip
büyüten şeydir işte. Kendimizi kendi içimize doğru katlayıp kıvırdıkça,
bencillik ve kendine hayranlıkla tanımlanmış sapık bir aşırı-bireycilik
halini kucakladıkça, bu yabancılaşma halini asla aşamayacağız. Kendimizden,
başkalarından ve kutsal olandan hep ayrı düşmüş olacağız.
 
Direniş yalnızca karanlığın güçleri ile çarpışmak demek değildir. Direniş,
tam ve bütünleşmiş bir insanoğlu ya da insankızı olmaya ilişkin birşeydir.
Uzaklaşma ve yabancılaşmanın üstesinden gelmeye ilişkin birşey. Sevme
kaabiliyetine ilişkin birşey. Kutsal olanı onurlandırmaya ilişkin birşey.
Haysiyete ilişkin. Direniş, fedakârlığa ilişkin birşeydir. Cesarete
ilişkin. *Özgür olmaya ilişkindir* direniş. Direniş, insanın varoluşunun
doruk noktasıdır.
 

 
*İngilizce aslından Türkçe'ye çeviren: Ömer Madra >>
http://acikradyo.com.tr/makale-yorum-analiz/direnmenin-bedeli
<http://acikradyo.com.tr/makale-yorum-analiz/direnmenin-bedeli>*

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages