218. ders
Asâ-yı Mûsâ’dan
İkinci Kısım
Beşinci Hüccet-i İmâniye
İsm-i Âzamın altı nurundan
üçüncü nuruna işaret eden
Üçüncü Nükte(6)
BEŞİNCİ NOKTA
İki Meseledir.
BİRİNCİ MESELE: Sâni-i Zülcelâl [büyüklük ve haşmet sahibi olan ve herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah], ism-i Hakîmin muktezasıyla [Her şeyi bir maksatla uygun ve hikmetle yaratan Allaholmasının gereği], herşeyde en hafif sureti, en kısa yolu, en kolay tarzı, en faydalı şekli ehemmiyetle takip ettiği gösteriyor ki, israf, abesiyet, faydasızlık, fıtratta yoktur. İsraf ise, ism-i Hakîmin [Her şeyi bir maksatla uygun ve hikmetle yaratmayı gerektiren isminin] zıddı olduğu gibi, iktisat [tasarruf, her hususta
itidal üzere bulunma] onun lâzımıdır [gereğidir]
ve düstur-u esasıdır [temel kanunudur].
Ey iktisatsız, israflı [savurgan,tutumsuz] insan! Bütün kâinatın en esaslı düsturu [kuralı] olan iktisadı [tasarrufu] yapmadığından, ne kadar hilâf-ı hakikat [gerçeğe aykırı] hareket ettiğini bil; 1كُلُوا وَاشْرَبوُا وَلاَ تُسْرِفُوا âyeti ne kadar esaslı, geniş bir düsturu [kuralı] ders verdiğini anla.
İKİNCİ MESELE: İsm-i Hakem[Allah'ın haklıyı haksızı ayırt eden ismi] ve Hakîm[Allah'ın her şeyi bir maksatla uygun ve hikmetle yaratmayı gerektiren ismi], bedâhet [inkar edilemez açıklık] derecesinde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın risaletine [peygamberliğine] delâlet [işaret] ve istilzam ediyor[gerekli kılıyor]
denilebilir.
Evet, madem gayet mânidar [anlamlı] bir kitap, onu ders verecek bir muallim [öğretici] ister. Ve gayet güzel bir cemâl [Cenâb-ı Hakk'ın lütuf ve ihsânı ile tecellisi], kendini görecek ve gösterecek bir âyine iktiza eder [gerektirir]. Ve gayet kemâlde [kusursuz] bir san’at, teşhirci [Gösteric, Sergileyici,İlân edici] bir dellâl ister. Elbette, her bir harfinde yüzer mânâlar, hikmetler bulunan bu kitab-ı kebîr-i kâinatın [büyük kainat kitabının] muhatabı olan nev-i insan[insan türü] içinde, elbette bir rehber-i ekmel [kusursuz bir yol gösterici], bir muallim-i ekber [büyük bir öğretici] bulunacak. Tâ ki, o kitapta bulunan kudsî [Allah ‘a ait] ve hakikî [doğru] hikmetleri
ders verecek; belki kâinattaki hikmetlerin vücudunu [varlığını] bildirecek; belki kâinatın hilkatindeki [yaratılışındaki] makasıd-ı Rabbâniyenin [herşeyin Rabbi olan Allah’ın yüce
maksatları, gayelerinin] zuhuruna [görünmesine], belki husulüne [meydana gelmesine] vesile olacak; ve umum[tüm] kâinatta Hâlık [her şeyi yoktan var eden, yaratan; Allah] tarafından gayet ehemmiyetle izharını [Açığa çıkarılmasını] irade [Dileme, isteme] ettiği kemâl-i san’atını [San'attaki mükemmelliği], cemâl-i esmâsını [isimlerinin güzelliğini] bildirecek, âyinedarlık edecek. Ve o Hâlık
[her şeyi yoktan var eden, yaratan; Allah], bütün mevcudatla [varlıklarla] kendini sevdirmek ve zîşuur[bilinç sahibi] mahlûklarından [yarattıklarından] mukabele [karşılık] istediğinden, o zîşuurların
[bilinç sahiplerinin] namına [adına] birisi o geniş tezahürât-ı rububiyete [Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesinin gözle görülür olmasına] karşı geniş bir ubudiyetle [kullukla] mukabele edip [karşılık verip], ber [kara] ve bahri [denizi] cezbeye [heyecana] getirecek, semâvat [gökyüzü] ve arzı [yer yüzünü] çınlatacak bir velvele-i teşhir ve takdisle [güzellikleri sergilemek ve bütün eksikliklerden uzak görmeyi dile getiren seslerle] o zîşuurların [şuur sahiplerinin] nazarını [dikkatlerini] o san’atların Sâniine [Her şeyi san'atlı olarak yaratan
Allah’a] çevirecek; ve kudsî [Allah’a ait] dersler ve talimatla [emirle] bütün ehl-i aklın [akıl sahiplerinin] kulaklarını kendine çevirecek bir Kur’ân-ı Azîmüşşanla [büyük şeref sahibi kur’anla], o Sâni-i Hakem-i Hakîmin[her bir varlığın bütün keyfiyetleri hakkında genel hüküm veren ve o hükme göre sebepleri ve eşyayı hikmetle sevk edip san’atla yaratan Allah’ın] makasıd-ı İlâhiyesini [ilahi maksatlarını] en güzel bir surette gösterecek; ve bütün hikmetlerinin tezahürüne[görünmesine] ve tezahürât-ı cemâliye ve celâliyesine [güzelliklerinin ve büyüklük ve azametinin görünmesine] karşı en ekmel [mükemmel] bir mukabele edecek [karşılık verecek] bir zât, güneşin vücudu gibi bu kâinata lâzımdır[gereklidir], zarurîdir[zorunludur].
Ve öyle eden ve en ekmel [kusursuz] bir surette o vazifeleri [görevleri] yapan, bilmüşahede [bizzat şahit olan], Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Öyleyse, güneş ziyayı[ışığı], ziya[ışık] gündüzü istilzam ettiği [Gerektirdiği] derecede, kâinattaki hikmetler risalet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) istilzam[gerektirir]
eder.
Evet, nasıl ki ism-i Hakem ve Hakîmin [Allah’ın haklıyı haksızdan ayırdığını ve her şeyi hikmetle yarattığını ifade eden isimleri] cilve-i âzamı [En büyük tecellîsi] ile, âzamî [En büyük] derecede risalet-i Ahmediyeyi [Peygamber Efendimiz'in (a.s.m.) peygamberliği] iktiza ediyor [gerektiriyor]; öyle de, Esmâ-i Hüsnâdan[Allah’ın güzel isimlerinden] Allah, Rahmân, Rahîm,
Vedûd, Mün’im, Kerîm, Cemîl, Rab gibi çok isimlerin herbiri, kâinatta görünen bir cilve-i âzamla[en yüksek derecede görünmesi ile], âzamî derecede ve mertebe-i kat’iyette[kesinlik derecesinde] risalet-i
Ahmediyeyi (a.s.m.) istilzam ederler[gerektirirler].
Meselâ, ism-i Rahmân‘ın cilvesi olan rahmet-i vâsia [Bütün mahlukatı içine alan genişlikte ve bol rahmeti], o Rahmeten li’l-Âlemîn [alemlere rahmet olması] ile tezahür eder [görünür]. Ve ism-i Vedûdun [Çok şefkatli olan ve çok sevgi beslenen, seven ve sevilen Allah’ın] cilvesi[tecillisi, görünmesi] olan tahabbüb-ü İlâhî [Allah’ın sevgisi] ve taarrüf-ü Rabbânî [Cenâb-ı Allah'ın kendini tanıtması, bildirmesi], o Habib-i Rabbü’l-Âlemîn [Âlemlerin Rabbi
olan Allah’ın sevgilisi, Hz. Muhammed] ile netice verir, mukabele[karşılık] görür. Ve ism-i Cemîlin [Cenâb-ı Hakk'ın Cemîl isiminin] bir cilvesi [tecellisi] olan bütün cemâller[güzellikler], yani, cemâl-i Zât [zatının güzelliği], cemâl-i esmâ [isimlerinin güzelliği], cemâl‑i san’at [sanatının güzellüği], cemâl-i masnuat [Cenâb-ı Allah'ın yarttıklarındaki sanatkârane, güzellik] o âyine-i Ahmediyede [bir ayna gibi peygamberimiz Hz.Muhammed’de] görülür, gösterilir. Ve haşmet-i rububiyetin [Rabb'lığın, idare ve terbiye ediciliğin haşmeti, heybeti, büyüklüğünün] ve saltanat-ı ulûhiyetin[Allah’ın hakimiyetinin, otoritesinin] cilveleri[yansımaları] dahi, o dellâl-ı saltanat-ı rububiyet [Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiye saltanatının ilancısı] olan zât-ı Ahmediyenin [peygamberimizin zatının] risaletiyle [peygamberliği ile] bilinir, görünür, anlaşılır, tasdik edilir. Ve hâkezâ, bu misaller gibi, ekser Esmâ-i Hüsnânın herbiri, risalet-i Ahmediyeye (a.s.m.) birer parlak burhandır [delildir].
Elhasıl, madem kâinat mevcuttur [vardır] ve inkâr edilmiyor. Elbette kâinatın renkleri, ziynetleri [süsleri], ışıkları, ziyaları, san’atları, hayatları, rabıtaları[bağları] hükmünde olan hikmet [fayda, gaye], inâyet [Yardım, ihsan, lütuf], rahmet [Acıma, merhamet etme, esirgeme, bağışlama, şefkat gösterme], cemâl [Cenâb-ı Hakk'ın lütuf ve ihsânı ile tecellisi], nizam[düzen kural], mizan [Ölçü], ziynet [süs] gibi meşhud [şahid olunan] hakikatler [gerçekler], hiçbir cihetle inkâr edilmez. Madem bu sıfatların, fiillerin inkârı[reddi] mümkün değildir. Elbette o sıfatların mevsufu [vasıfları] ve o fiillerin fâili [işleyeni] ve o ziyaların güneşi olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücud [varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Zât, Allah], Hakîm [her işini hikmetle ve belli bir sebeple yapan Allah], Kerîm [sonsuz cömertlik ve ikram sahibi Allah], Rahîm[rahmeti herşeyi kuşatan her bir varlığa ayrı ayrı şefkatini gösteren Allah], Cemîl [bütün güzelliklerin kaynağı ve sonsuz güzellik sahibi Allah], Hakem [her bir varlık hakkında hikmetle küllî (genel) hüküm veren], Adl [sonsuz adalet sahibi olan Allah] dahi hiçbir cihetle inkâr[ret] edilmez ve inkârı kabil [mümkün] olmaz. Ve elbette o sıfatların ve o fiillerin medar-ı zuhurları [görünme sebebi], belki medar-ı kemâlleri [mükemmellik sebebi], belki medar-ı tahakkukları [gerçekleşme sebebi] olan rehber-i ekber [en büyük yol gösterici], muallim-i ekmel[kusursuz öretici] ve dellâl-ı âzam [büyük duyurucu] ve tılsım-ı kâinatın[kainatın sırlarının]keşşafı [keşfedicisi] ve âyine-i Samedânî[Allah’ın sanatının
yansıtıcısı] ve Habi Rahmânî[Rahmet ve merhamet sahibi olan Allah'ın sevgili peygamberi] olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın risaleti [peygamberliği] hiçbir cihetle inkâr edilmez. Âlem-i hakikatin ve hakikat-i kâinatın [kainatın gerçeklerinin] ziyaları [ışıkları] gibi, bunun risaleti [peygamberliği] dahi, kâinatın en parlak bir ziyasıdır.
عَلَيْهِ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ الصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ اْلاَيَّامِ وَذَرَّاتِ اْلاَنَامِ 2
سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 3
Devam edecek:238
1- “Yiyin, için, fakat israf etmeyin.” A’râf Sûresi, 7:31.
2-Günlerin âşireleri ve mahlûkatın zerreleri sayısınca ona ve âl ve ashabına salât ve selâm olsun.
3-“Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.” Bakara Sûresi, 2:32.