216. ders
Asâ-yı Mûsâ’dan
İkinci Kısım
Beşinci Hüccet-i İmâniye
İsm-i Âzamın altı nurundan
üçüncü nuruna işaret eden
Üçüncü Nükte(4)
ÜÇÜNCÜ NOKTA(2)
Ve fenn-i elektrikten [elektrik biliminden] sorulsa, “Bu âlem nedir?” Elbette diyecek:
Bu muhteşem [şahane] saray-ı kâinatın [kainat sarayının] damı[binası], gayet intizamlı [düzenli], mizanlı [ölçülü], hadsiz [sınırsız] elektrik lâmbalarıyla
tezyin edilmiştir [süslenmiştir]. Fakat o kadar harika bir intizam [düzen] ve mizanladır [ölçülerdir] ki, başta güneş olarak, küre-i arzdan [dünyadan] bin defa büyük o semâvî lâmbalar, mütemadiyen [devamlı] yandıkları halde muvazenelerini [Dengelerini] bozmuyorlar, patlak vermiyorlar, yangın çıkarmıyorlar. Sarfiyatları [masrafları] hadsiz [sınırsız] olduğu halde, vâridatları [varlıkları-ihtiyaçları] ve gazyağları ve madde-i iştialleri [tutuşturucu yanıcı maddeleri] nereden geliyor? Neden tükenmiyor? Neden yanmak muvazenesi [dengesi] bozulmuyor? Küçük bir lâmba dahi muntazam bakılmazsa söner.
Kozmoğrafyaca [Astronomi bilimince], küre-i arzdan [yer küreden] bir milyondan ziyade büyük ve bir milyon seneden ziyade yaşayan güneşi HAŞİYE-1 kömürsüz, yağsız yandıran, söndürmeyen Hakîm-i Zülcelâlin [sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi hikmetle yapan Allah’ın] hikmetine, kudretine bak, “Sübhânallah” de. Güneşin müddet-i ömründe geçen dakikaların âşirâtı [dakikanın sâniye, sâlise gibi on birim küçüğü olan zaman dilimleri] adedince “Mâşaallah, bârekâllah, lâ ilâhe illâ Hû” söyle.
Demek bu semâvî lâmbalarda gayet harika bir intizam [düzen] var. Ve onlara çok dikkatle bakılıyor. Güya o pek büyük ve pek çok kütle-i nâriyelerin [ateş kütlesinin] ve gayet çok kanâdil-i Nuriyelerin [nurani kandillerin] buhar kazanı ise, harareti [Ateş, yanma] tükenmez bir Cehennemdir ki, onlara nursuz hararet veriyor. Ve o elektrik lâmbalarının makinesi ve merkezî fabrikası daimî bir Cennettir ki, onlara nur ve ışık veriyor; ism-i Hakem [her bir varlığın bütün keyfiyetleri hakkında genel hüküm veren ve onları hikmetle bir plân ve sistem içine alan Allah] ve Hakîmin [herşeyi hikmetle belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah’ın] cilve-i âzamıyla [en büyük derecede görünmesiyle], intizamla[düzenli bir şekilde] yanmakları devam ediyor.
Ve hâkezâ [öylede], bunlara kıyasen, yüzer fennin herbirisinin kat’î şehadetiyle [şahitliği ile], noksansız bir intizam-ı ekmel [kusursuz bir düzen] içinde, hadsiz[sınırsız ] hikmetler, maslahatlarla [yaratış gayelerine uygun her şey yerli yerinde] bu kâinat tezyin edilmiştir [süslenmiş, donatılmıştır]. Ve o harika ve ihatalı[Tam kuşatıcı] hikmetle [Kâinattaki ve
yaratılıştaki İlâhî gaye ile] mecmu-u kâinata [kainatın tamamına] verdiği intizam [düzen] ve hikmetleri, en küçük bir zîhayat [canlı] ve bir çekirdekte, küçük bir mikyasta [ölçekte] derc etmiştir [yerleştirmiştir]. Ve malûm [biliniyor] ve bedihîdir [açıktır] ki, intizamla [düzenle] gayeleri [amaçları] ve hikmetleri[yaratılıştaki İlâhî gayeleri] ve faydaları takip etmek, ihtiyar ile, irade ile, kast ile, meşiet[Dileme, istek, arzu] ile olabilir, başka olamaz. İhtiyarsız, iradesiz, kastsız, şuursuz esbab[sebebler] ve tabiatın işi olmadığı gibi, müdahaleleri dahi olamaz.
Demek bu kâinatın bütün mevcudatındaki[varlıklarındaki] hadsiz [sınırsız] intizamat [düzenler] ve hikmetleriyle[yaratılıştaki İlâhî gayeleri ile] iktiza ettikleri [gerektirdikleri] ve gösterdikleri bir Fâil-i Muhtârı[İstediğini yapan, kendi iradesiyle faaliyette bulunan, hakiki müessir olan Allah’ı], bir Sâni-i Hakîmi[Hikmet sahibi olan, her şeyi san'atla ve hikmetle yaratan Allah’ı] bilmemek veya inkâr etmek, ne kadar acip bir cehalet
[İlâhi hakikatlerden habersiz olma, bilgisizlik] ve divanelik [Delilik] olduğu tarif edilmez. Evet, dünyada en ziyade [en çok] hayret edilecek birşey varsa, o da bu inkârdır. Çünkü kâinatın mevcudatındaki [varlıklarındaki] hadsiz intizâmât [düzenler]ve hikmetleriyle vücut [varlığı inkar edilemez] ve vahdetine [bir olduğuna] şahitler bulunduğu halde Onu görmemek,
bilmemek, ne derece körlük ve cehalet [bilgisizlik] olduğunu, en kör cahil de anlar. Hattâ, diyebilirim ki, ehl-i küfrün [inkarcıların] içinde, kâinatın vücudunu [varlığını] inkâr ettiklerinden ahmak zannedilen Sofestâîler [Allah'ı kabul etmemek için kâinatı ve kendi varlığını da inkâr eden], en akıllılarıdır. Çünkü, kâinatın vücudunu kabul etmekle Allah’a ve Hâlıkına inanmamak kabil ve mümkün olmadığından, kâinatı inkâra başladılar. Kendilerini de inkâr ettiler, “Hiçbir şey yok” diyerek, akıldan istifa ederek, akıl perdesi altında sair münkirlerin [inkarcıların] hadsiz akılsızlıklarından kurtulup bir derece akla yanaştılar.
Haşiye-1
Acaba dünya sarayını ısındıran güneş sobasına veyahut lâmbasına ne kadar odun ve kömür ve gazyağı lâzım olduğu hesap edilsin. Hergün yanması için—kozmoğrafyanın sözüne bakılsa—bir milyon küre-i arz kadar odun yığınları ve binler denizler kadar gazyağı gerektir. Şimdi düşün: Onu odunsuz, gazsız, daimî ışıklandıran Kadîr-i Zülcelâlin haşmetine, hikmetine, kudretine, güneşin zerreleri adedince “Sübhânallah, mâşaallah, bârekâllah” de.
Devam edecek :233