211. ders.
Asâ-yı Mûsâ’dan
İkinci Kısım
Dördüncü Hüccet-i İmâniye
Otuzuncu Lem’anın İkinci Nüktesi(3)
Haşrin Mahkeme-i Kübrâsında [âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkemede], mizan-ı âzam-ı adaletinde [büyük adalet
terazisinde] cin ve insin [insanların] muvazene-i a’mâllerini [yapılan işlerin, amellerin tartılıp hesaplanması] istib’âd edip [akıldan uzak görüp] inanmayan, bu dünyada gözüyle gördüğü bu muvazene-i ekbere [büyük dengeye] dikkat etse, elbette istib’âdı [akıldan uzak görmesi] kalmaz.
Ey israflı [savurgan], iktisatsız [tutumsuz], ey zulümlü [haksızlık yapan], adaletsiz, ey kirli, nezafetsiz [temizlik bilmeyen], bedbaht [talihsiz] insan! Bütün kâinatın ve bütün mevcudatın düstur-u hareketi [hareket ölçüleri] olan iktisat [tasarruf] ve nezafet [temizlik] ve adaleti yapmadığından, umum [tüm] mevcudata[varlıklara] muhalefetinle[ters düşmenle, karşı çıkmanla], mânen onların nefretlerine ve hiddetlerine mazhar oluyorsun. Neye dayanıyorsun ki, umum [tüm yaratılmışları] mevcudatı zulmünle [haksızlıklarınla], mizansızlığınla [ölçüsüzlüğünle], israfınla [savurganlığınla], nezafetsizliğinle [saygısızlık ve kirliliğinle] kızdırıyorsun?
Evet, ism-i Hakîmin [Allah’ın herşeyi hikmetle belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yarattığını ifade eden isminin] cilve-i âzamından [büyük ölçüde tecellilerinden(görünmelerinden)] olan hikmet-i âmme-i kâinat [bütün kâinatta var olan ilim, gaye ve fayda], iktisat ve israfsızlık üzerinde hareket ediyor, iktisadı [tutumluluğu, tasarrufu] emrediyor.
Ve ism-i Adlin [Allah’ın sonsuz adalet sahibi olduğunu bildiren isminin] cilve-i âzamından [en yüksek derecede
tecelli(görünme)etmesinden] gelen kâinattaki adalet-i tâmme [tam adalet], umum [tüm] eşyanın muvazenelerini [dengelenmesini] idare ediyor. Ve beşere [insanlığa] de
adaleti [adil olmayı] emrediyor. Sûre-i Rahmân’da, .
وَالسَّمَاۤءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانَ اَلاَّ تَطْغَوْا فِى الْمِيزَانِ وَاَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلاَ تُخْسِرُوا الْميِزَانَ 1
âyetindeki, dört mertebe, dört nevi mizana [ölçüye] işaret eden, dört defa mizan [ölçü] zikretmesi [bahsetmesi], kâinatta mizanın [ölçünün] derece-i azametini [yüksek derecesini] ve fevkalâde [olağan üstü], pek büyük ehemmiyetini gösteriyor. Evet, hiçbir şeyde israf olmadığı gibi, hiçbir şeyde de hakikî zulüm [haksızlık] ve mizansızlık [ölçüsüzlük] yoktur.
Ve ism-i Kuddûsün [kusurdan, aczden, fakr dan, eksikliklerden, uzak ve kemal derecede temizdir paktır isminin] cilve-i âzamından gelen tanzif [temizleme] ve nezafet [temizlik], bütün kâinatın mevcudatını temizliyor, güzelleştiriyor. Beşerin bulaşık eli karışmamak şartıyla, hiçbir şeyde hakikî nezafetsizlik [kirlilik] ve çirkinlik görünmüyor
1- “Gökyüzünü yükseltip nizam ve ölçü verdi. Tâ ki ölçüde sınırı aşmayın. Ölçüyü ve tartıyı adaletle yerine getirin ve âhiretteki mizanınızı ziyana düşürmeyin.” Rahmân Sûresi, 55:7-9.
212. ders.
Asâ-yı Mûsâ’dan
İkinci Kısım
Dördüncü Hüccet-i İmâniye
Otuzuncu Lem’anın İkinci Nüktesi(4)
İşte, hakaik-i Kur’âniyeden [kur’an hakikatlerinden] ve desâtir-i İslâmiyeden [islamın kanunlarından, kurallarından] olan adalet, iktisat, nezafet hayat-ı beşeriyede [insan hayatında] ne derece esaslı [sağlam,köklü, yerleşik] birer düstur [kural] olduğunu anla. Ve ahkâm-ı Kur’âniye [kur’an hükümleri] ne derece kâinatla alâkadar [ilgili] ve kâinat içine kök salmış ve sarmış bulunduğunu ve o hakaiki [gerçekleri] bozmak, kâinatı bozmak ve suretini değiştirmek gibi, mümkün olmadığını bil.
Ve bu üç ziya-yı âzam [büyük ışık] gibi, rahmet, inâyet [Allah’tan gelen yardım, ihsan, iyilik], hafîziyet [Allah’ın herşeyi koruyup saklaması] misillü [gibi] yüzer ihatalı [kapsamlı] hakikatler haşri [yeniden dirilişi], âhireti iktiza [gerektirmesi] ve istilzam ettikleri [gerektirdikleri] halde, hiç mümkün müdür ki, kâinatta ve umum mevcudatta [varlıklarda] hükümfermâ olan [hüküm süren] rahmet, inâyet [Allah’tan gelen yardım, ihsan, iyilik], adalet, hikmet [her şeyin bir amaca uygun ve yerli yerinde], iktisat [tasarruf] ve nezafet [temizlik] gibi pek kuvvetli, ihatalı[kapsayıcı] hakikatler, haşrin [yeniden dirilişin] ademiyle [yokluğuyla] ve âhiretin gelmemesiyle merhametsizliğe, zulme, hikmetsizliğe, israfa, nezafetsizliğe, abesiyete[gayesizliğe] inkılâp etsinler [dönüşsünler]?
Hâşâ, yüz bin defa hâşâ! Bir sineğin hakk-ı hayatını[yaşama hakkını] rahîmâne [merhametle] muhafaza eden bir rahmet [İlâhî şefkat], bir hikmet, acaba haşri getirmemekle, umum [tüm] zîşuurların [bilinç sahiplerinin] hadsiz [sınırsız] hukuk-u hayatlarını [hayat haklarını] ve nihayetsiz [sayısız] mevcudatın [varlıkların] nihayetsiz [sınırsız] hukuklarını [haklarını] zayi [heder, kayb] eder mi? Ve tabiri caizse, rahmet ve şefkatte ve adalet ve hikmette hadsiz hassasiyet ve dikkat gösteren bir
haşmet-i Rububiyet [Cenâb-ı Allah'ın her zaman, her yerde, her mahlukata muhtaç olduğu şeyleri vermesi, terbiye, tedbir ve mâlikiyeti ve besleyiciliğinin muhteşemliğini] ve kemâlâtını [mükemmelliğini] göstermek ve kendini tanıttırmak ve sevdirmek için bu kâinatı hadsiz harika san’atlarıyla, nimetleriyle süslendiren bir saltanat-ı Ulûhiyet [Allah’ın saltanatı], böyle, hem umum [tüm] kemâlâtını [mükemmelliklerini], hem bütün mahlûkatını [yaratıklarını] hiçe indiren ve inkâr ettiren haşirsizliğe [yeniden dirilişin yokluğuna] müsaade eder mi? Hâşâ! Böyle bir cemâl-i mutlak [Cenâb-ı Allah'ın mutlak güzelliği], böyle bir kubh-u mutlaka [Mutlak çirkinliğe], bilbedâhe [hiç şüphesiz], müsaade etmez.
Evet, âhireti inkâr etmek isteyen adam, evvelce bütün dünyayı bütün hakaikiyle [gerçekleri ile] inkâr [ret] etmeli. Yoksa, dünya bütün hakaikiyle [gerçekleriyle], yüz bin lisanla onu tekzip ederek [yalanlayarak] bu yalanında yüz bin derece yalancılığını ispat edecek. Onuncu Söz kat’î [kesin] delillerle ispat etmiştir ki, âhiretin vücudu [varlığı], dünyanın vücudu [varlığı] kadar kat’î [kesin] ve şüphesizdir.
Devam edecek:227
213. ders.
Asâ-yı Mûsâ’dan
İkinci Kısım
Beşinci Hüccet-i İmâniye
İsm-i Âzamın altı nurundan
üçüncü nuruna işaret eden
Üçüncü Nükte(1)
اُدْعُ اِلٰى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ 1
âyetinin bir nüktesi[anlamı] ve bir İsm-i Âzam veya İsm-i Âzamın altı nurundan bir nuru olan ism-i Hakemin[herşeyi yerli yerinde ve hikmetli gayelere göre düzenleyip dengeleyen ve küllî hüküm sahibi olan Allah’ın ismi] bir cilvesi[tecellisi yansıması], Ramazan-ı Şerifte Eskişehir Hapishanesinde göründü. Ona yalnız bir işaret olarak, beş noktadan ibaret Üçüncü Nükte acele olarak yazıldı, müsvedde olarak kaldı.
ÜÇÜNCÜ NÜKTENİN BİRİNCİ NOKTASI
Onuncu Sözde işaret edildiği gibi, ism-i Hakemin[herşeyi yerli yerinde ve hikmetli gayelere göre düzenleyip dengeleyen ve küllî hüküm sahibi olan Allah’ın ismi] bir cilvesi[tecellisi yansıması] tecellî-i âzamı [son derece azametli görünmesi] şu kâinatı öyle bir kitap hükmüne getirmiş ki, her sahifede yüzer kitap yazılmış ; ve her satırında yüzer sayfa derc edilmiş; ve her kelimesinde yüzer satır
mevcuttur; ve her harfinde yüzer kelime var; ve her noktasında kitabın muhtasar[kısa özet] bir fihristeciği bulunur bir tarza getirmiştir. O kitabın sahifeleri, satırları, tâ noktalarına kadar yüzer cihette [yönüyle] Nakkâşını [nakşedicisini], Kâtibini [yazıcısını] öyle vuzuhla [apaçık] gösteriyor ki, o kitab-ı kâinatın [kainat kitabını] müşahedesi [gözlemlenmesi], kendi vücudundan yüz derece daha ziyade
Kâtibinin [yazıcısının] vücudunu [varlığını] ve vahdetini[birliğini] ispat eder. Çünkü bir harf kendi vücudunu[varlığını] bir harf kadar ifade ettiği halde, kâtibini [yazıcısını] bir satır kadar ifade ediyor.
Evet, bu kitab-ı kebîrin [bu büyük kitabın] bir sahifesi, zemin yüzüdür. O sahifede nebâtat [bitkiler], hayvânat [hayvanlar] taifeleri [türleri] adedince kitaplar
birbiri içinde, beraber, bir vakitte, yanlışsız, gayet mükemmel bir surette, bahar mevsiminde yazıldığı gözle görünüyor.
Bu sayfanın bir satırı, bir bahçedir. O bahçede bulunan çiçekler, ağaçlar, nebatlar [bitkiler] adedince manzum [kâfiyeli ve ölçülü] kasideler [büyük bir şahsı övmek için yazılan şiirler gibi] beraber, birbiri içinde, yanlışsız yazıldığını gözümüzle görüyoruz.
O satırın bir kelimesi, çiçek açmış, meyve vermek üzere yaprağını vermiş bir ağaçtır. İşte bu kelime, muntazam [düzenli], mevzun [ölçülü], süslü yaprak, çiçek ve meyveleri adedince, Hakem-i Zülcelâlin [her bir şey hakkında hikmetli hüküm veren haşmet sahibi Alla] medh-ü senâsına [övgü ile bahsine] dair mânidar [anlamlı] fıkralardır.
Güya çiçek açmış her ağaç gibi, o ağaç dahi, Nakkâşının [nakş edicisinin] medîhelerini [övgülerini] tegannî eden [besteleyen] manzum [ölçülü,kafiyeli] bir kasidedir.
Hem güya Hakem-i Zülcelâl [her bir şey hakkında hikmetli hüküm veren haşmet sahibi Allah], zeminin meşherinde [yeryüzü sergi salonunda] teşhir ettiği [sergilediği] antika[kıymetli sanat eseri] ve acip eserlerine binler gözle bakmak istiyor.
Hem güya o Sultan-ı Ezelînin [hüküm ve saltanatının başlangıcı olmayan Allah] o ağaca verdiği murassâ [süslü] hediye ve nişanları ve formaları [özel işaretli giysileri], hususî [özel] bayramı ve resm-i
küşâdı[açılış töreni] olan baharda, padişahın nazarına [bakışına] arz etmek [sunmak] için, öyle müzeyyen [süslenmiş], mevzun [ölçülü], muntazam
[düzenli], mânidar [anlamlı] bir şekil almış ve öyle hikmetli bir şekil verilmiştir ki, herbir çiçeğinde, herbir meyvesinde, birbiri içinde çok vecihler [cihetler] ve delillerle Nakkâşının [nakşedicisinin] vücuduna [varlığına] ve esmâsına [isimlerine] şehadet [şahitlik] ederler.
Meselâ, her bir çiçekte, her bir meyvede bir mizan [ölçü] var. Ve o mizan [ölçü], bir intizam [düzen] içinde; ve o intizam [düzen], tazelenen bir tanzim [düzenleme] ve tevzin [dengeleme] içinde; ve o tevzin [ölçülü dengeleme] ve tanzim [düzenleme], bir ziynet [süs] ve san’at içinde; ve o ziynet [süs] ve san’at, mânidar [anlamlı] kokular ve hikmetli [belli amacın ve hedefin gözetildiği] tatlar içinde bulunduğundan; her bir çiçek, o ağacın çiçekleri adedince, Hakem-i Zülcelâle [her bir şey hakkında hikmetli hüküm veren haşmet sahibi Allah’a] işaretler ediyor.
Ve bu bir kelime olan bu ağaçta, bir harf hükmünde olan bir meyvede bulunan bir çekirdek noktası, bütün ağacın fihristesini, programını taşıyan küçük bir sandukçadır. Ve hâkezâ[benzerleri], buna kıyasen, kâinat kitabının bütün satırları, sahifeleri, böyle, ism-i Hakem[her bir şey hakkında hikmetli hüküm veren] ve Hakîmin[herşeyi belirli maksat ve faydalara uygun ve tam yerli yerinde yaratan, hikmet sahibi
Allah’ın] cilvesiyle [tecellileriyle görünmesiyle], yalnız herbir sahifesi değil, belki her bir satırı ve herbir kelimesi ve her bir harfi ve her bir noktası, birer mu’cize hükmüne getirilmiştir ki, bütün esbab [sebepler] toplansa, bir noktasının nazîrini [benzerini] getiremezler, muaraza edemezler[karşısında duramazlar].
Evet, bu Kur’ân-ı Azîm-i Kâinatın [üyük kainat kur’anının] her bir âyet-i tekvîniyesi[Kâinatta yaratılan varlıkların Cenâb-ı Hakk'ın varlık ve birliğine olan işaretleri, delil oluşları], o âyetin noktaları ve hurufu [harfleri] adedince mu’cizeler gösterdiklerinden, elbette serseri tesadüf, kör kuvvet, gayesiz, mizansız [ölçüsüz], şuursuz [bilinçsiz] tabiat, hiçbir cihetle o hakîmâne [bir maksat ve gayeye yönelik bir şekilde], basîrâne [görerek] olan has mizana [ölçüye] ve gayet ince intizama[düzene] karışamazlar. Eğer karışsaydılar, elbette karışık eseri görünecekti. Halbuki hiçbir cihette intizamsızlık [düzensizlik] müşahede olunmuyor[görülmüyor].
Devam edecek:230
1- “Rabbinin yoluna hikmetle çağır.” Nahl Sûresi, 16:125.
214. ders
Asâ-yı Mûsâ’dan
İkinci Kısım
Beşinci Hüccet-i İmâniye
İsm-i Âzamın altı nurundan
üçüncü nuruna işaret eden
Üçüncü Nükte(2)
ÜÇÜNCÜ NÜKTENİN İKİNCİ NOKTASI
İki Meseledir.
BİRİNCİ MESELESİ: Onuncu Sözde beyan edildiği gibi, nihayet kemâlde [sonsuz mükemmellikte] bir cemâl [güzellik] ve nihayet cemâlde [sonsuz güzellikte] bir kemâl [mükemmellik], elbette kendini görmek ve göstermek, teşhir etmek istemesi, en esaslı bir kaidedir [kuraldır]. İşte bu esaslı düstur-u umumîye [genel kural] binaendir [içindir] ki, bu kitab-ı kebîr-i kâinatın [büyük kainat kitabının] Nakkâş-ı Ezelîsi [ezeli nakşedicisi], bu kâinatla ve bu kâinatın her bir sahifesiyle ve her bir satırıyla, hattâ harfleri ve noktalarıyla kendini tanıttırmak ve kemâlâtını [mükemmeliyetini] bildirmek ve cemâlini
[güzelliklerini] göstermek ve kendisini sevdirmek için, en cüz’îden [küçükten] en
küllîye [büyüğüne] kadar her bir mevcudun [varlığın] müteaddit [çeşitli] lisanlarıyla cemâl-i kemâlini [güzellikteki mükemmelliklerini] ve kemâl-i cemâlini
[mükemmellikteki güzelliklerini] tanıttırıyor ve sevdiriyor.
İşte, ey gafil [aldanmış] insan! Bu Hâkim-i Hakem-i Hakîm-i Zülcelâli ve’l-Cemâl [herşeyin hâkimi, her varlık hakkında küllî hüküm veren, herşeyi hikmetle ve yerli yerinde yaratan, sonsuz büyüklük ve güzellik sahibi olan Allah], sana karşı kendisini her bir mahlûkuyla [yaratıklarıyla] böyle hadsiz [sınırsız] ve parlak tarzlarda tanıttırmak ve sevdirmek istediği halde, sen Onun tanıttırmasına
karşı imanla tanımazsan ve Onun sevdirmesine mukabil [karşılık] ubudiyetinle [kulluğunla] kendini Ona sevdirmezsen, ne derece hadsiz muzaaf [kat kat] bir cehalet, bir hasâret [zarar] olduğunu bil, ayıl.
İKİNCİ NOKTANIN İKİNCİ MESELESİ: Bu kâinatın Sâni-i Kadîr ve Hakîminin [sonsuz güç ve iktidar sahibi ve herşeyi san’atla hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah’ın] mülkünde iştirak
[ortaklığın] yeri yoktur. Çünkü herşeyde nihayet [sonsuz] derecede intizam
[düzen] bulunduğundan, şirki [ortağı] kabul edemez. Çünkü müteaddit [farklı] eller bir işe karışırsa, o iş karışır. Bir memlekette iki padişah, bir şehirde iki vali, bir köyde iki müdür bulunsa, o memleket, o şehir, o köyün her işinde bir
karışıklık başlayacağı gibi, en ednâ [aşağı, basit] bir vazifedar [görevli] adam, o
vazifesine [görevine] başkasının müdahalesini [karışmasını] kabul etmemesi gösteriyor
ki, hâkimiyetin [hükmetmenin] en esaslı [temel] hassası [özelliği], elbette istiklâl [bağımsız] ve infiraddır [tek başına olmasıdır]. Demek intizam [düzen] vahdeti [birliği] ve hâkimiyet [hükmetmek] infiradı [tekliği] iktiza eder [gerektirir].
Madem hâkimiyetin [her varlık hakkında küllî hüküm veremenin, her şeyi hikmetle ve yerli yerinde yaratmanın] bir muvakkat gölgesi, muavenete muhtaç ve âciz insanlarda böyle [yardıma] müdahaleyi [karışmayı] reddederse, elbette, derece-i rububiyette [Cenâb-ı Allah'ın her zaman, her yerde, her mahluka muhtaç olduğu şeyleri vermesi, terbiye, tedbir ve mâlikiyeti ve besleyiciliği keyfiyeti derecesi] hakikî bir hâkimiyet-i mutlaka [mutlak bir hakimiyet], bir Kadîr-i Mutlakta [mutlak bir kudret], bütün şiddetiyle müdahaleyi [karışmayı] reddetmek gerektir. Eğer zerre kadar müdahale olsaydı,
intizam bozulacaktı.
Halbuki bu kâinat öyle bir tarzda yaratılmış ki, bir çekirdeği halk etmek için, bir ağacı halk edebilir bir kudret [güç] lâzımdır. Ve bir ağacı halk etmek için de, kâinatı halk edebilir bir kudret gerektir. Ve kâinat içinde parmak karıştıran bir şerik [ottak] bulunsa, en küçük bir çekirdekte de hissedar [hissesi] olmak lâzım gelir. Çünkü o, onun nümunesidir [örneğidir]. O halde, koca kâinatta yerleşmeyen iki rububiyet
[Cenâb-ı Allah'ın her zaman, her yerde, her mahluka muhtaç olduğu şeyleri vermesi, terbiye, tedbir ve mâlikiyeti ve besleyiciliği keyfiyeti] bir çekirdekte, belki bir zerrede yerleşmek lâzım gelir. Bu ise, muhâlâtın [olması mümkün olmayanların] ve bâtıl [Dinde yeri olmayan, dinî hükümlere zıt] hayâlâtın [hayallerin] en mânâsız [anlamsız] ve en uzak bir muhâlidir. Koca kâinatın umum [tüm] ahval [hal] ve keyfiyâtını [niteliklerini] mizan-ı adlinde [adaletli terazisinde] ve nizam-ı hikmetinde [hikmetli düzeninde] tutan bir Kadîr-i Mutlakın aczini [Hiç bir kayıt ve şarta tâbi olmaksızın her şeye gücü yeten sonsuz kudret sahibi, Allah’ın acizliğini(haşa)]—hattâ bir çekirdekte dahi—iktiza eden [gerektiren] şirk [ortak koşmak] ve küfür [inkar] ne kadar hadsiz derecede muzaaf [kat kat] bir hilâf [zıtlık], bir hata, bir yalan olduğunu ve tevhid [Allah'ın bir olduğuna inanma, Allah'ın varlığını, birliğini, dengi ve ortağı bulunmadığını kabul etme] ne derece hadsiz muzaaf [kat kat] bir derecede hak ve hakikat ve doğru olduğunu bil, “Elhamdü lillâhi ale’l-îmân [İmân nîmetine karşı Allah'a hamdolsun]” 1
de.
Devam edecek:231