4 ders birden ASA-YI MUSA DERSLERİ---Evet, hiçbir şeyde israf olmadığı gibi, hiçbir şeyde de hakikî zulüm [haksızlık] ve mizansızlık [ölçüsüzlük] yoktur.

11 views
Skip to first unread message

haydar karakus

unread,
Dec 23, 2011, 7:20:36 AM12/23/11
to necati guner, Necati cebeci googl personel müdür, NECLA SAYILIR KAMULAŞTIRMA, Nedim Meral, nedim, neslihan candan, nitta...@aol.com, no name, NNİZAMETİN İMRE, nizamettin yılmaz googl dominoetkisi yeni, niyazi ustaal, nur çiçek, NUR DENİZİ GOOGL GURUP, nuray sari, nurbaki googı nubaki org, Nurettin DEMİRAY, NURİ KAHRAMAN MARAŞ, NURİ KAHRAMAN MARAŞ, NURİ KAHRAMAN MARAŞ, NURİ KAHRAMAN MARAŞ, NURİ KAHRAMAN MARAŞ, NURİ KAHRAMAN MARAŞ, NURİ KAHRAMAN MARAŞ, NURİ KAHRAMAN MARAŞ, NURİ KAHRAMAN MARAŞ, NURİ KAHRAMAN MARAŞ, NURİ KAHRAMAN MARAŞ, NURİ KAHRAMAN MARAŞ, NURİ KAHRAMAN MARAŞ, NURİ KAHRAMAN MARAŞ, NURİ KAHRAMAN MARAŞ, NURİ KAHRAMAN MARAŞ, NURİ KAHRAMAN MARAŞ, NURİ KAHRAMAN MARAŞ, nurpenceresi GOOGL GURUP, NURİYE ÇAKMAK, NURİ KAHRAMAN MARAŞ, nuryagmuru GOOGL GURUP, Okuma Yeri, ONUR ALP Googl personel, orhan gebel, Orhan Kenasarı, ORHAN googl KARAKAŞ, ORHAN DEMİREL İHH ASIL, Osman özbayrak, Osman Günenç, Osman EHVAN, Ömer Küçükarslan, ozen, osmanözel Googl kaliteli paylaşım, Ömer SAHBİ, ömer, Ömür Yamaner, Önder Ulukaya googl ramazan ulukaya KEVENLİ, öznur denizli, Özkan Karaca, özer İNAL, ÖZCAN YUMRUKTAY MYO TOKAT, ÖNERİLDİ, ÖnderDemir Googl yeni, pedalisa GOOGL GURUP, Popcorny, Pr.Dr.ATİLLA, Pr.Dr.Dilek hanım Zgoogı Pr.Dr.Dilek hanım, Pr.Osman Özsoy, RaBBİMİN YOLUNA SEVDALIYIM gizemli, RABİA, ramazan aydin, ramazan tekin, ramazan coşkun MYO TOKAT, REFERANS FAZİLET, Refik Atay, RİSALE HABER reklam md, resul yekeler, reyhan gülbaş, Risale_i_NUR_talebesi SEVİLAY İNCE UZANTILARI, risale-inur GOOGL GURUP, GOOGL GURUP RİSALEFORUM, RIZA, Rüstem Öz, s�leyman coskun, sabit yazıcı, sabitdoğan Googl kaliteli paylaşım, Sabri Soylu, sadakatnet, Sadik Ciftci Googl suffa vakfından muhasebeci, şartan demet meyvesi, Sait Kutlu googl sait, Salih Sönmez, salih arıkan, Salih TEKİN, salih aydın googl aski, sal...@gmail.com, sami ŞAHİN, samil ÇIÇEK, Sebahattin topraklı googı teknik personel
211.  ders.
Asâ-yı Mûsâ’dan
İkinci Kısım
Dördüncü Hüccet-i İmâniye
Otuzuncu Lem’anın İkinci Nüktesi(3)
 
 
Haşrin Mahkeme-i Kübrâsında [âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkemede], mizan-ı âzam-ı adaletinde [büyük adalet terazisinde] cin ve insin [insanların] muvazene-i a’mâllerini [yapılan işlerin, amellerin tartılıp hesaplanması] istib’âd edip [akıldan uzak görüp]  inanmayan, bu dünyada gözüyle gördüğü bu muvazene-i ekbere [büyük dengeye] dikkat etse, elbette istib’âdı [akıldan uzak görmesi] kalmaz.
Ey israflı [savurgan], iktisatsız [tutumsuz], ey zulümlü [haksızlık yapan], adaletsiz, ey kirli, nezafetsiz [temizlik bilmeyen], bedbaht [talihsiz] insan! Bütün kâinatın ve bütün mevcudatın düstur-u hareketi [hareket ölçüleri] olan iktisat [tasarruf] ve nezafet [temizlik] ve adaleti yapmadığından, umum [tüm] mevcudata[varlıklara] muhalefetinle[ters düşmenle, karşı çıkmanla], mânen onların nefretlerine ve hiddetlerine mazhar oluyorsun. Neye dayanıyorsun ki, umum [tüm yaratılmışları] mevcudatı zulmünle [haksızlıklarınla], mizansızlığınla [ölçüsüzlüğünle], israfınla [savurganlığınla], nezafetsizliğinle [saygısızlık ve kirliliğinle] kızdırıyorsun?
Evet, ism-i Hakîmin [Allah’ın herşeyi hikmetle belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yarattığını ifade eden isminin] cilve-i âzamından [büyük ölçüde tecellilerinden(görünmelerinden)] olan hikmet-i âmme-i kâinat [bütün kâinatta var olan ilim, gaye ve fayda], iktisat ve israfsızlık üzerinde hareket ediyor, iktisadı [tutumluluğu, tasarrufu] emrediyor.
Ve ism-i Adlin [Allah’ın sonsuz adalet sahibi olduğunu bildiren isminin] cilve-i âzamından [en yüksek derecede tecelli(görünme)etmesinden] gelen kâinattaki adalet-i tâmme [tam adalet], umum [tüm] eşyanın muvazenelerini [dengelenmesini] idare ediyor. Ve beşere [insanlığa] de adaleti [adil olmayı] emrediyor. Sûre-i Rahmân’da, .
وَالسَّمَاۤءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانَ   اَلاَّ تَطْغَوْا فِى الْمِيزَانِ   وَاَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلاَ تُخْسِرُوا الْميِزَانَ 1
âyetindeki, dört mertebe, dört nevi mizana [ölçüye] işaret eden, dört defa mizan [ölçü] zikretmesi [bahsetmesi], kâinatta mizanın [ölçünün] derece-i azametini [yüksek derecesini] ve fevkalâde [olağan üstü], pek büyük ehemmiyetini gösteriyor. Evet, hiçbir şeyde israf olmadığı gibi, hiçbir şeyde de hakikî zulüm [haksızlık] ve mizansızlık [ölçüsüzlük] yoktur.
Ve ism-i Kuddûsün [kusurdan, aczden, fakr dan, eksikliklerden, uzak ve kemal derecede temizdir paktır isminin] cilve-i âzamından gelen tanzif [temizleme] ve nezafet [temizlik], bütün kâinatın mevcudatını temizliyor, güzelleştiriyor. Beşerin bulaşık eli karışmamak şartıyla, hiçbir şeyde hakikî nezafetsizlik [kirlilik] ve çirkinlik görünmüyor
 
 
1- “Gökyüzünü yükseltip nizam ve ölçü verdi. Tâ ki ölçüde sınırı aşmayın. Ölçüyü ve tartıyı adaletle yerine getirin ve âhiretteki mizanınızı ziyana düşürmeyin.” Rahmân Sûresi, 55:7-9.
 
 



212.  ders.
Asâ-yı Mûsâ’dan
İkinci Kısım
Dördüncü Hüccet-i İmâniye
Otuzuncu Lem’anın İkinci Nüktesi(4)
 
İşte, hakaik-i Kur’âniyeden [kur’an hakikatlerinden] ve desâtir-i İslâmiyeden [islamın kanunlarından, kurallarından] olan adalet, iktisat, nezafet hayat-ı beşeriyede [insan hayatında] ne derece esaslı [sağlam,köklü, yerleşik] birer düstur [kural] olduğunu anla. Ve ahkâm-ı Kur’âniye [kur’an hükümleri] ne derece kâinatla alâkadar [ilgili] ve kâinat içine kök salmış ve sarmış bulunduğunu ve o hakaiki [gerçekleri] bozmak, kâinatı bozmak ve suretini değiştirmek gibi, mümkün olmadığını bil.
Ve bu üç ziya-yı âzam [büyük ışık] gibi, rahmet, inâyet [Allah’tan gelen yardım, ihsan, iyilik], hafîziyet [Allah’ın herşeyi koruyup saklaması] misillü [gibi] yüzer ihatalı [kapsamlı] hakikatler haşri [yeniden dirilişi], âhireti iktiza [gerektirmesi] ve istilzam ettikleri [gerektirdikleri]  halde, hiç mümkün müdür ki, kâinatta ve umum mevcudatta [varlıklarda] hükümfermâ olan [hüküm süren]  rahmet, inâyet [Allah’tan gelen yardım, ihsan, iyilik], adalet, hikmet [her şeyin bir amaca uygun ve yerli yerinde], iktisat [tasarruf] ve nezafet [temizlik] gibi pek kuvvetli, ihatalı[kapsayıcı] hakikatler, haşrin [yeniden dirilişin] ademiyle [yokluğuyla] ve âhiretin gelmemesiyle merhametsizliğe, zulme, hikmetsizliğe, israfa, nezafetsizliğe, abesiyete[gayesizliğe] inkılâp etsinler [dönüşsünler]?
Hâşâ, yüz bin defa hâşâ! Bir sineğin hakk-ı hayatını[yaşama hakkını] rahîmâne [merhametle] muhafaza eden bir rahmet [İlâhî şefkat], bir hikmet, acaba haşri getirmemekle, umum [tüm] zîşuurların [bilinç sahiplerinin] hadsiz [sınırsız] hukuk-u hayatlarını [hayat haklarını] ve nihayetsiz [sayısız] mevcudatın [varlıkların] nihayetsiz [sınırsız] hukuklarını [haklarını] zayi [heder, kayb] eder mi? Ve tabiri caizse, rahmet ve şefkatte ve adalet ve hikmette hadsiz hassasiyet ve dikkat gösteren bir haşmet-i Rububiyet [Cenâb-ı Allah'ın her zaman, her yerde, her mahlukata muhtaç olduğu şeyleri vermesi, terbiye, tedbir ve mâlikiyeti ve besleyiciliğinin muhteşemliğini] ve kemâlâtını [mükemmelliğini] göstermek ve kendini tanıttırmak ve sevdirmek için bu kâinatı hadsiz harika san’atlarıyla, nimetleriyle süslendiren bir saltanat-ı Ulûhiyet [Allah’ın saltanatı], böyle, hem umum [tüm] kemâlâtını [mükemmelliklerini], hem bütün mahlûkatını [yaratıklarını] hiçe indiren ve inkâr ettiren haşirsizliğe [yeniden dirilişin yokluğuna] müsaade eder mi? Hâşâ! Böyle bir cemâl-i mutlak [Cenâb-ı Allah'ın mutlak güzelliği], böyle bir kubh-u mutlaka [Mutlak çirkinliğe], bilbedâhe [hiç şüphesiz], müsaade etmez.
Evet, âhireti inkâr etmek isteyen adam, evvelce bütün dünyayı bütün hakaikiyle [gerçekleri ile] inkâr [ret] etmeli. Yoksa, dünya bütün hakaikiyle [gerçekleriyle], yüz bin lisanla onu tekzip ederek [yalanlayarak] bu yalanında yüz bin derece yalancılığını ispat edecek. Onuncu Söz kat’î [kesin] delillerle ispat etmiştir ki, âhiretin vücudu [varlığı], dünyanın vücudu [varlığı] kadar kat’î [kesin] ve şüphesizdir.
 
Devam edecek:227
 
 
213.  ders.
Asâ-yı Mûsâ’dan
İkinci Kısım
          Beşinci Hüccet-i İmâniye
İsm-i Âzamın altı nurundan
üçüncü nuruna işaret eden
 Üçüncü Nükte(1)
اُدْعُ اِلٰى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ 1
âyetinin bir nüktesi[anlamı] ve bir İsm-i Âzam veya İsm-i Âzamın altı nurundan bir nuru olan ism-i Hakemin[herşeyi yerli yerinde ve hikmetli gayelere göre düzenleyip dengeleyen ve küllî hüküm sahibi olan Allah’ın ismi] bir cilvesi[tecellisi yansıması], Ramazan-ı Şerifte Eskişehir Hapishanesinde göründü. Ona yalnız bir işaret olarak, beş noktadan ibaret Üçüncü Nükte acele olarak yazıldı, müsvedde olarak kaldı.
 
ÜÇÜNCÜ NÜKTENİN BİRİNCİ NOKTASI
 
 Onuncu Sözde işaret edildiği gibi, ism-i Hakemin[herşeyi yerli yerinde ve hikmetli gayelere göre düzenleyip dengeleyen ve küllî hüküm sahibi olan Allah’ın ismi] bir cilvesi[tecellisi yansıması] tecellî-i âzamı [son derece azametli görünmesi] şu kâinatı öyle bir kitap hükmüne getirmiş ki, her sahifede yüzer kitap yazılmış ; ve her satırında yüzer sayfa derc edilmiş; ve her kelimesinde yüzer satır mevcuttur; ve her harfinde yüzer kelime var; ve her noktasında kitabın muhtasar[kısa özet] bir fihristeciği bulunur bir tarza getirmiştir. O kitabın sahifeleri, satırları, tâ noktalarına kadar yüzer cihette [yönüyle] Nakkâşını [nakşedicisini], Kâtibini [yazıcısını] öyle vuzuhla [apaçık] gösteriyor ki, o kitab-ı kâinatın [kainat kitabını] müşahedesi [gözlemlenmesi], kendi vücudundan yüz derece daha ziyade Kâtibinin [yazıcısının] vücudunu [varlığını] ve vahdetini[birliğini] ispat eder. Çünkü bir harf kendi vücudunu[varlığını] bir harf kadar ifade ettiği halde, kâtibini [yazıcısını] bir satır kadar ifade ediyor.
   Evet, bu kitab-ı kebîrin [bu büyük kitabın] bir sahifesi, zemin yüzüdür. O sahifede nebâtat [bitkiler], hayvânat [hayvanlar] taifeleri [türleri] adedince kitaplar birbiri içinde, beraber, bir vakitte, yanlışsız, gayet mükemmel bir surette, bahar mevsiminde yazıldığı gözle görünüyor.
   Bu sayfanın bir satırı, bir bahçedir. O bahçede bulunan çiçekler, ağaçlar, nebatlar [bitkiler] adedince manzum [kâfiyeli ve ölçülü] kasideler [büyük bir şahsı övmek için yazılan şiirler gibi] beraber, birbiri içinde, yanlışsız yazıldığını gözümüzle görüyoruz.
O satırın bir kelimesi, çiçek açmış, meyve vermek üzere yaprağını vermiş bir ağaçtır. İşte bu kelime, muntazam [düzenli], mevzun [ölçülü], süslü yaprak, çiçek ve meyveleri adedince, Hakem-i Zülcelâlin [her bir şey hakkında hikmetli hüküm veren haşmet sahibi Alla] medh-ü senâsına [övgü ile bahsine] dair mânidar [anlamlı] fıkralardır.
Güya çiçek açmış her ağaç gibi, o ağaç dahi, Nakkâşının [nakş edicisinin] medîhelerini [övgülerini] tegannî eden [besteleyen] manzum [ölçülü,kafiyeli] bir kasidedir.
Hem güya Hakem-i Zülcelâl [her bir şey hakkında hikmetli hüküm veren haşmet sahibi Allah], zeminin meşherinde [yeryüzü sergi salonunda] teşhir ettiği [sergilediği] antika[kıymetli sanat eseri] ve acip eserlerine binler gözle bakmak istiyor.
Hem güya o Sultan-ı Ezelînin [hüküm ve saltanatının başlangıcı olmayan Allah] o ağaca verdiği murassâ [süslü] hediye ve nişanları ve formaları [özel işaretli giysileri], hususî [özel] bayramı ve resm-i küşâdı[açılış töreni] olan baharda, padişahın nazarına [bakışına] arz etmek [sunmak] için, öyle müzeyyen [süslenmiş], mevzun [ölçülü], muntazam [düzenli], mânidar [anlamlı] bir şekil almış ve öyle hikmetli bir şekil verilmiştir ki, herbir çiçeğinde, herbir meyvesinde, birbiri içinde çok vecihler [cihetler] ve delillerle Nakkâşının [nakşedicisinin] vücuduna [varlığına] ve esmâsına [isimlerine] şehadet [şahitlik] ederler.
Meselâ, her bir çiçekte, her bir meyvede bir mizan [ölçü] var. Ve o mizan [ölçü], bir intizam [düzen] içinde; ve o intizam [düzen], tazelenen bir tanzim [düzenleme] ve tevzin [dengeleme] içinde; ve o tevzin [ölçülü dengeleme] ve tanzim [düzenleme], bir ziynet [süs] ve san’at içinde; ve o ziynet [süs] ve san’at, mânidar [anlamlı] kokular ve hikmetli [belli amacın ve hedefin gözetildiği] tatlar içinde bulunduğundan; her bir çiçek, o ağacın çiçekleri adedince, Hakem-i Zülcelâle [her bir şey hakkında hikmetli hüküm veren haşmet sahibi Allah’a] işaretler ediyor.
Ve bu bir kelime olan bu ağaçta, bir harf hükmünde olan bir meyvede bulunan bir çekirdek noktası, bütün ağacın fihristesini, programını taşıyan küçük bir sandukçadır. Ve hâkezâ[benzerleri], buna kıyasen, kâinat kitabının bütün satırları, sahifeleri, böyle, ism-i Hakem[her bir şey hakkında hikmetli hüküm veren] ve Hakîmin[herşeyi belirli maksat ve faydalara uygun ve tam yerli yerinde yaratan, hikmet sahibi Allah’ın] cilvesiyle [tecellileriyle görünmesiyle], yalnız herbir sahifesi değil, belki her bir satırı ve herbir kelimesi ve her bir harfi ve her bir noktası, birer mu’cize hükmüne getirilmiştir ki, bütün esbab [sebepler] toplansa, bir noktasının nazîrini [benzerini] getiremezler, muaraza edemezler[karşısında duramazlar].
Evet, bu Kur’ân-ı Azîm-i Kâinatın [üyük kainat kur’anının] her bir âyet-i tekvîniyesi[Kâinatta yaratılan varlıkların Cenâb-ı Hakk'ın varlık ve birliğine olan işaretleri, delil oluşları], o âyetin noktaları ve hurufu [harfleri] adedince mu’cizeler gösterdiklerinden, elbette serseri tesadüf, kör kuvvet, gayesiz, mizansız [ölçüsüz], şuursuz [bilinçsiz] tabiat, hiçbir cihetle o hakîmâne [bir maksat ve gayeye yönelik bir şekilde], basîrâne [görerek] olan has mizana [ölçüye] ve gayet ince intizama[düzene] karışamazlar. Eğer karışsaydılar, elbette karışık eseri görünecekti. Halbuki hiçbir cihette intizamsızlık [düzensizlik] müşahede olunmuyor[görülmüyor].
 
Devam edecek:230
 
 
 
 
1- “Rabbinin yoluna hikmetle çağır.” Nahl Sûresi, 16:125.
 
 


214. ders
Asâ-yı Mûsâ’dan
İkinci Kısım
          Beşinci Hüccet-i İmâniye
İsm-i Âzamın altı nurundan
üçüncü nuruna işaret eden
 Üçüncü Nükte(2)
 
 
ÜÇÜNCÜ NÜKTENİN İKİNCİ NOKTASI
İki Meseledir.
BİRİNCİ MESELESİ: Onuncu Sözde beyan edildiği gibi, nihayet kemâlde [sonsuz mükemmellikte] bir cemâl [güzellik] ve nihayet cemâlde [sonsuz güzellikte] bir kemâl [mükemmellik], elbette kendini görmek ve göstermek, teşhir etmek istemesi, en esaslı bir kaidedir [kuraldır]. İşte bu esaslı düstur-u umumîye [genel kural] binaendir [içindir] ki, bu kitab-ı kebîr-i kâinatın [büyük kainat kitabının] Nakkâş-ı Ezelîsi [ezeli nakşedicisi], bu kâinatla ve bu kâinatın her bir sahifesiyle ve her bir satırıyla, hattâ harfleri ve noktalarıyla kendini tanıttırmak ve kemâlâtını [mükemmeliyetini] bildirmek ve cemâlini [güzelliklerini] göstermek ve kendisini sevdirmek için, en cüz’îden [küçükten] en küllîye [büyüğüne] kadar her bir mevcudun [varlığın] müteaddit [çeşitli] lisanlarıyla cemâl-i kemâlini [güzellikteki mükemmelliklerini] ve kemâl-i cemâlini [mükemmellikteki güzelliklerini] tanıttırıyor ve sevdiriyor.
İşte, ey gafil [aldanmış] insan! Bu Hâkim-i Hakem-i Hakîm-i Zülcelâli ve’l-Cemâl [herşeyin hâkimi, her varlık hakkında küllî hüküm veren, herşeyi hikmetle ve yerli yerinde yaratan, sonsuz büyüklük ve güzellik sahibi olan Allah], sana karşı kendisini her bir mahlûkuyla [yaratıklarıyla] böyle hadsiz [sınırsız] ve parlak tarzlarda tanıttırmak ve sevdirmek istediği halde, sen Onun tanıttırmasına karşı imanla tanımazsan ve Onun sevdirmesine mukabil [karşılık] ubudiyetinle [kulluğunla] kendini Ona sevdirmezsen, ne derece hadsiz muzaaf [kat kat] bir cehalet, bir hasâret [zarar] olduğunu bil, ayıl.
İKİNCİ NOKTANIN İKİNCİ MESELESİ: Bu kâinatın Sâni-i Kadîr ve Hakîminin [sonsuz güç ve iktidar sahibi ve herşeyi san’atla hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah’ın]  mülkünde iştirak [ortaklığın] yeri yoktur. Çünkü herşeyde nihayet [sonsuz] derecede intizam [düzen] bulunduğundan, şirki [ortağı] kabul edemez. Çünkü müteaddit [farklı] eller bir işe karışırsa, o iş karışır. Bir memlekette iki padişah, bir şehirde iki vali, bir köyde iki müdür bulunsa, o memleket, o şehir, o köyün her işinde bir karışıklık başlayacağı gibi, en ednâ [aşağı, basit] bir vazifedar [görevli] adam, o vazifesine [görevine] başkasının müdahalesini [karışmasını] kabul etmemesi gösteriyor ki, hâkimiyetin [hükmetmenin] en esaslı [temel] hassası [özelliği], elbette istiklâl [bağımsız] ve infiraddır [tek başına olmasıdır]. Demek intizam [düzen] vahdeti [birliği] ve hâkimiyet [hükmetmek] infiradı [tekliği] iktiza eder [gerektirir].
 
Madem hâkimiyetin [her varlık hakkında küllî hüküm veremenin, her şeyi hikmetle ve yerli yerinde yaratmanın] bir muvakkat gölgesi, muavenete muhtaç ve âciz insanlarda böyle [yardıma] müdahaleyi [karışmayı] reddederse, elbette, derece-i rububiyette [Cenâb-ı Allah'ın her zaman, her yerde, her mahluka muhtaç olduğu şeyleri vermesi, terbiye, tedbir ve mâlikiyeti ve besleyiciliği keyfiyeti derecesi] hakikî bir hâkimiyet-i mutlaka [mutlak bir hakimiyet], bir Kadîr-i Mutlakta [mutlak bir kudret], bütün şiddetiyle müdahaleyi [karışmayı] reddetmek gerektir. Eğer zerre kadar müdahale olsaydı, intizam bozulacaktı.
Halbuki bu kâinat öyle bir tarzda yaratılmış ki, bir çekirdeği halk etmek için, bir ağacı halk edebilir bir kudret [güç] lâzımdır. Ve bir ağacı halk etmek için de, kâinatı halk edebilir bir kudret gerektir. Ve kâinat içinde parmak karıştıran bir şerik [ottak] bulunsa, en küçük bir çekirdekte de hissedar [hissesi] olmak lâzım gelir. Çünkü o, onun nümunesidir [örneğidir]. O halde, koca kâinatta yerleşmeyen iki rububiyet [Cenâb-ı Allah'ın her zaman, her yerde, her mahluka muhtaç olduğu şeyleri vermesi, terbiye, tedbir ve mâlikiyeti ve besleyiciliği keyfiyeti] bir çekirdekte, belki bir zerrede yerleşmek lâzım gelir. Bu ise, muhâlâtın [olması mümkün olmayanların] ve bâtıl [Dinde yeri olmayan, dinî hükümlere zıt] hayâlâtın [hayallerin] en mânâsız [anlamsız] ve en uzak bir muhâlidir. Koca kâinatın umum [tüm] ahval [hal] ve keyfiyâtını [niteliklerini] mizan-ı adlinde [adaletli terazisinde] ve nizam-ı hikmetinde [hikmetli düzeninde] tutan bir Kadîr-i Mutlakın aczini [Hiç bir kayıt ve şarta tâbi olmaksızın her şeye gücü yeten sonsuz kudret sahibi, Allah’ın acizliğini(haşa)]—hattâ bir çekirdekte dahi—iktiza eden [gerektiren] şirk [ortak koşmak] ve küfür [inkar] ne kadar hadsiz derecede muzaaf [kat kat] bir hilâf [zıtlık], bir hata, bir yalan olduğunu ve tevhid [Allah'ın bir olduğuna inanma, Allah'ın varlığını, birliğini, dengi ve ortağı bulunmadığını kabul etme] ne derece hadsiz muzaaf [kat kat] bir derecede hak ve hakikat ve doğru olduğunu bil, “Elhamdü lillâhi ale’l-îmân [İmân nîmetine karşı Allah'a hamdolsun] 1 de.
 
Devam edecek:231
 
 
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages