222. ders
Asâ-yı Mûsâ’dan
İkinci Kısım
Altıncı Hüccet-i İmâniye
ONUNCU SÖZÜN DOKUZUNCU HAKİKATİ ( 4)
Elhasıl: Haşre [yeniden dirilişe] mâni [engel] hiçbir şey yoktur. Muktazî [gerektiricisi] ise, herşeydir. Evet, mahşer-i acaip[hayret verici toplanma yeri] olan şu koca arzı
[dünyayı], âdi bir hayvan gibi imâte [öldüren] ve ihyâ eden [dirilten] ve beşer [insan] ve hayvana hoş bir beşik, güzel bir gemi yapan ve güneşi onlara şu misafirhanede ışık verici ve ısındırıcı bir lâmba eden, seyyârâtı [gezegenleri] meleklerine tayyare yapan bir Zâtın, bu derece muhteşem [şahane] ve sermedî [sürekli]Rububiyeti [Allah'ın her zaman, her yerde, her mahluka muhtaç olduğu şeyleri vermesi] ve bu derece muazzam[kusursuz] ve muhît [her şeyi kapsayan] hâkimiyeti, elbette, yalnız böyle geçici, devamsız, bîkarar [kararsız], ehemmiyetsiz, mütegayyir [değişen, başkalaşan], bekàsız [devamsız], nâkıs [eksik], tekemmülsüz [kemale ermeyen, mükemmelleşmeyen] umûr-u dünya [Dünya işleri] üzerinde kurulmaz ve durmaz. Demek, Ona şayeste, daimî, berkarar [Kararlı,devamlı], zevâlsiz [sona ermeyen, yok olmayan], muhteşem bir diyar-ı âhar [Başka bir memleket] var, başka bâki [dâimî, sonu gelmez] bir memleketi vardır. Bizi onun için
çalıştırır. Oraya davet eder. Ve oraya nakledeceğine, zahirden hakikate geçen ve kurb-u huzuruna[Huzurunda yakın olmaya] müşerref [şerefini kazanmış] olan bütün ervâh-ı neyyire [Nur saçan ruhlar] ashabı, bütün kulûb-u münevvere aktâbı [kapleri nurlu kutuplar], bütün ukul‑u nuraniye erbabı [nurlanmış akıl sahibleri] şehadet ediyorlar ve bir mükâfat ve mücazat[ceza] ihzar ettiğini [hazırladığını] müttefikan[ittifak halinde] haber veriyorlar ve mükerreren[tekrar tekrar] pek kuvvetli vaad ve pek şiddetli tehdit eder, naklederler.
Hulfü’l-vaad [Sözünden dönme, verdiği sözü yerine getirmeme] ise, hem zillet [alçaklık, aşağılık], hem tezellüldür [Alçalmadır, küçülmedir]; hiçbir cihetle celâl-i kudsiyetine [Her türlü kusur ve noksandan uzak olan yüceliğine] yanaşamaz. Hulfü’l-vaîd [Sözünden dönme, verdiği sözü yerine getirmeme] ise, ya aftan, ya aczden [Zayıflıktan, güçsüzlükten] gelir. Halbuki küfür cinayet-i mutlakadır [Kat'i, şüphesiz cinayettir];HAŞİYE-1 affa kabil değil.
Kadîr-i Mutlak [Hiç bir kayıt ve şarta tâbi olmaksızın her şeye gücü yeten sonsuz kudret sahibi, Allah ] ise, aczden [Zayıflıktan, güçsüzlükten] münezzeh [uzak] ve mukaddestir.
Şahitler, muhbirler [habervericiler] ise, mesleklerinde, meşreplerinde [hareket tarzlarında, tavırlarında,],
mezheplerinde muhtelif [farklı] oldukları halde, kemâl-i ittifakla [en yüksek seviyede fikir birliği içinde] şu meselenin esasında müttehiddirler [fikir birliği içindedirler]. Kesretçe[çoklukça] tevatür [yalan söylemelerini aklın kabullenemeyeceği kadar çokluk] derecesindedirler. Keyfiyetçe [Bir şeyin
nasıl olduğu, hal, vasıf, kalite, içyüzü bakımından] icmâ [fikir birliği] kuvvetindedirler. Mevkice herbiri nev-i beşerin [insanlığın] bir yıldızı, bir taifenin [Familyanın] gözü, bir milletin azizidirler. Ehemmiyetçe şu meselede hem ehl-i ihtisas, hem ehl-i ispattırlar. Halbuki bir fende veya bir san’atta iki ehl-i ihtisas, binler başkalara müreccahtırlar [tercih edilirler] ve ihbarda[haberde] iki müsbit[İspat eden, delil ortaya koyan, ispatlayan], binler nâfîlere [yok edene, reddedene] tercih edilir. Meselâ, Ramazan hilâlinin sübutunu [meydana çıkmasını ,görünmesini] ihbar eden [haber veren] iki adam, binler münkirlerin[inkarcıların] inkârlarını hiçe atarlar.
Elhasıl, dünyada bundan daha doğru bir haber, daha sağlam bir dâvâ, daha zahir [açık] bir hakikat olamaz. Demek, şüphesiz dünya bir mezradır [Ziraat yapılacak yerdir]. Mahşer ise bir beyderdir [ürünlerin toplandığı yerdir], harmandır. Cennet, Cehennem ise birer mahzendir [depolama alanlarıdır].
Haşiye-1
Evet, küfür, mevcudatın kıymetini iskat ve mânâsızlıkla itham ettiğinden, bütün kâinata karşı bir tahkir ve mevcudat âyinelerinde cilve-i Esmâyı inkâr olduğundan, bütün esmâ-i İlâhiyeye karşı bir tezyif ve mevcudatın vahdâniyete olan şehadetlerini reddettiğinden, bütün mahlûkata karşı bir tekzip olduğundan, istidad-ı insanîyi öyle ifsad eder ki, salâh ve hayrı kabule liyakati kalmaz. Hem bir zulm-ü azîmdir ki, umum mahlûkatın ve bütün esmâ-i İlâhiyenin hukukuna bir tecavüzdür. İşte şu hukukun muhafazası ve nefs-i kâfir hayra kabiliyetsizliği, küfrün adem-i affını iktiza eder. اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ [“Muhakkak ki şirk pek büyük bir zulümdür.” Lokman Sûresi, 31:13] şu mânâyı ifade eder.
Devam edecek:243