Osmanlı'ya dönüş

0 views
Skip to first unread message

Süleyman Çelik

unread,
6:59 AM (7 hours ago) 6:59 AM
to akademisamsun



30 HAZİRAN

Prof. Dr. Suleyman Celik


Dün 30 Hazirandı…

30 Haziran benim için çok önemli bir gün…

60 yıl önce dün, yani 30 Haziran 1966’da, Doğu Anadolu’nun “kuş uçmaz, kervan geçmez” denilen bir dağ köyünde doğmuş, yoksul bir köylü çocuğu olan ben, son sınavımı da vererek üniversiteyi bitirmiştim…

Mezuniyetten sonra da Türkiye Cumhuriyetinin sağladığı fırsat eşitliğini değerlendirdim. Lisansüstü eğitimimi tamamladım. Yurtdışında bile eğitim yapma olanağı buldum ve mesleğimin zirvesine kadar çıktım…

Her şey Atatürk sayesinde, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet sayesinde oldu…

Minnettarım…

***

Cumhuriyet’ten önce devlet iki amaçla köyümüze gelirmiş:

Her yıl, harman zamanı mültezim olarak gelir ve aşar vergisi adı altında, gerçekte köylünün ürününün yüzde onunu alması gerekirken, bir yıllık emeğinin yarısını alır gidermiş…

Bir de savaş zamanı, zaptiye olarak gelir ve eli silah tutanları toplar askere götürürmüş…

Osmanlı köylüye bırakın okuma yazmayı, dinini bile öğretmemiş…

Şevket Süreyya Aydemir, yaşam öyküsünü anlattığı “Suyu Arayan Adam” adlı kitabında yazıyor:

Öğretmen olan Şevket Süreyya, Birinci Dünya Savaşı çıkınca yedek subay olarak askere alınmış ve Kafkas Cephesi’ne gönderilmiş. 

Akşam yemeğinden sonra, hem boş kalıp gereksiz işler yapmalarını önlemek hem de bir şeyler öğretmek için askerlere ders verilir. Öğretmen olduğu için bu görev Şevket Süreyya’ya verilmiş. 

O da bilgi ve kültür düzeylerini öğrenmek amacıyla ilk derste bazı basit sorular sorduğunda, çoğu Doğu Anadolulu köy çocuğu olan askerlerin Peygamber’in adını bile bilmediklerini görmüş; “Enver Paşa” diyenler olduğunu, yazmakta…

Çoğu köyde cami de imam da yokmuş zaten…

Halk dinini de Cumhuriyet sayesinde öğrenmiş…

***

Cumhuriyet köyümüze öğretmen ve okul olarak gelmiş…

Önce, bir eğitmen göndererek 3 yıllık okul açmış. 

Ardından Köy Enstitüsü mezunu öğretmen göndererek 5 yıllık okul açmış…

Okulumuzda tek öğretmen vardı. Hizmetli bile yoktu. Onun yapacağı işleri de öğretmen yapıyor ve biz öğrenciler de ona yardım ediyorduk. 

Her gün, elimizde bir odunla okula gelerek sobamızı yakıyor, biri beşinci sınıftan, üç öğrenci temizlik nöbeti tutuyor ve ders bittikten sonra öğretmenimizle birlikte okulumuzun temizliğini yapıyorduk… 

Okulumuzun kara tahtasını da kendimiz boyuyorduk. Bu amaçla evimizden baca kurumu ve yumurta getiriyor, öğretmenimizle birlikte yumurtanın akını baca kurumu ile karıştırarak boya yapıyor ve bununla tahtayı boyuyorduk…

İşte ben, eğitim- öğretime böyle bir okulda başladım. 

Tek öğretmenle tek derslikte, 5 sınıf bir arada eğitim görüyorduk ama özverili ve idealist öğretmenlerimiz olağan üstü bir gayretle bizleri yetiştirmeye çalışıyor; çalışkan ve zeki öğrencilerle özel olarak ilgileniyor, onların, devletin parasız yatılı eğitim olanaklarından yararlanarak eğitimlerini sürdürmelerini sağlamaya çalışıyorlardı…

İşte bu sayede eğitimini sürdürmüş ve üniversiteyi bitirmiş olan ben, 60 yıl sonra dün, o günleri düşündüm…

***

Bizim kuşak üniversite mezunları için iş bulmak, KPSS’ye girmek vs. söz konusu değildi…

Mezun olunca önümüze yeni bir ufuk açılmıştı…

Kendimizi imparator gibi hissediyorduk!..

Aslında üniversite öğrencisi olduğumuzdan beri kendimizi imparator gibi görüyorduk…

Mahalle bakkalından devlet yöneticilerine kadar her kesimden saygı gördüğümüz için toplumun da böyle düşündüğüne inanıyorduk…

Ben liseyi Erzurum’da okudum. Erzurum’a üniversite yeni açılmıştı. İstanbul, İTÜ, Ankara, Ege ve ODTÜ’den sonra Türkiye’nin altıncı üniversitesi olmuştu. Kentte üniversite öğrencilerinin itibarı validen sonra geliyordu, diyebiliriz. Öyle ki dükkanının önündeki taburede oturan esnaf, önünden bir üniversite öğrencisi geçerken ayağa kalkar ve elini göğsüne koyarak saygı ile selamlardı…

Devlet de saygısını sağladığı olanaklarla gösteriyordu. Örneğin, aylık burs veya kredi 250 TL idi. Aynı yıllarda bir kaymakamın (ben önce Mülkiye’de bir süre okuduğum için bunu öğrenmiştim) veya üniversite asistanının (araştırma görevlisi) aylığının 480 TL kadar olduğunu düşünerek bugün verilenlerle karşılaştırma yapabilirsiniz!..

Ayrıca devlet ve belediyelerce başka birçok olanaklar daha sağlanıyordu. Örneğin, yurt ücreti 15 TL , belediye otobüsü öğrenciye 12,5 kuruştu. Sinemalar, tiyatrolar, hatta o zamanlar moda olan alaturka gazinolar bile öğrenciye indirimliydi. Stadyumda kale arkası öğrenciye 2,5 TL idi. Mediko-Sosyal öğrenciye bedava sağlık hizmeti sunuyor, öğlenleri de ucuz yemek veriyordu. 

Öyle ki ailesi çok yoksul olan bazı arkadaşlarımız 200 TL ile yetiniyor, bursunun 50 TL’sini ailesine gönderiyordu… 

***

Bu koşullarda biz, kendimizi “Türk istikbalinin evlatları” nın temsilcileri olarak görüyor ve Atamızın verdiği görevi yapmakla yükümlü olduğumuzu düşünüyorduk…

Bu düşünceyle, 1961 Anayasası’nın sağladığı özgürlük ortamı sayesinde, Atatürk’ten sonra  “bizi mahvetmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme” teslim olmuş durumda olduğumuzun ayırdına vardık. O zaman Atatürk dönemindeki tam bağımsızlığa ve  emperyalizm karşıtlığına özlem duymaya başladık. 

Bu arada 1963 Noelinde, Kıbrıs’tan Türkleri kaçırarak Yunanistan ile birleşmek (enosis) isteyen Rumlar, Türk katliamı başlattı. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile ilgili uluslararası antlaşmalara göre, Türkiye’nin bu duruma engel olma hakkı vardı. Hükümet bu hakkını kullanmak isteyince ABD Başkanı Johnson, Başbakan İsmet İnönü’ye bir mektup yazarak, “bizim verdiğimiz silahları, iznimiz olmadan kullanamazsınız” dedi!..

Bu olay Amerikan karşıtlığını iyice arttırdı. “Bağımsız Türkiye” ve “Kahrolsun emperyalizm” sloganları ile her gün mitingler yapmaya başladık. 

O zaman özgürlükçü demokrasi vardı ve miting yapmak için izin gerekmiyordu…

İşte, ileride “68 kuşağı  olarak tarihe geçecek gençlik böyle doğdu…

Atatürk’ün yolundan ayrılıp, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, her şeyi ile kendisine teslim olmuş, NATO’nun uslu çocuğu Türkiye’deki bu gelişmelerden, ABD çok rahatsız oldu. Önce, Johnson’ın mektubu üzerine, “o zaman dünyada yeni bir düzen kurulur ve Türkiye de orada yerini alır” diyerek, geçmişte teslim olduğu ABD’ye kafa tutmak isteyen İsmet İnönü’yü iktidardan düşürdü. Yerine, Amerika’ya götürüp algı operasyonu yapmış oldukları Süleyman Demirel’i iktidar koltuğuna oturttu!..

Ardından ünlü “Böl, Vuruştur ve Yönet” politikasını yürürlüğe koydu. Aramıza soktukları ajanlarla bizi böldüler. Karşımıza ‘komünizm karşıtlığını milliyetçilik olarak öğrettiklerisağcı gençleri çıkardılar. 

Bizler elbette solcuyduk. Ama Kemalist solcuyduk. Yani dünyanın en büyük devrimcisi Atatürk gibi solcuyduk. Tıpkı “Atatürk gibi milliyetçi” olduğumuz gibi. 

Kendileri için Atatürk’ü en büyük düşman ve Kemalizmi en tehlikeli ideoloji olarak gören emperyalistler, gençler arasında yarattıkları bu “sağ-sol” bölünmesini yeterli görmediler. 

Gençleri Atatürk’ten uzaklaştırmaları gerekiyordu. Bu doğrultuda, Atatürk’e “burjuva devrimcisi” diyerek burun kıvıran, Kemalizm’i “üst  yapı devrimciliği” olarak niteleyen komünist gençler yetiştirdiler. Bunları da Leninci, Stalinci, Troçkici, Maocu, hatta Enver Hocacı vs. olarak böldüler. Dahası, bunlar arasında da fraksiyonlar oluşturup birbirleriyle vuruşturmaya başladılar… 

Dışarıdan bakınca “kimin eli kimin cebinde” belli değildi! Oysa Atatürk’ü anlamış/ Kemalizmi özümsemiş olanlar, her şeyin emperyalistlerin kontrolünde olduğunu görüyordu…

Bunların başında, bizim kuşaktan olan Uğur Mumcu geliyordu. Yazılarında Enver Altaylı’dan Ruzi Nazar’a kadar CIA ajanlarını deşifre ediyor, aynı gün öldürülen sağcı ve solcu gençlerin vücutlarından otopsi ile çıkarılan mermilerin aynı silahtan çıkmış olduğunu bildiriyor, vuruşmalarda kullanılan Amerikan silahlarının Komünist Bulgaristan üzerinden Türkiye’ye nasıl girdiğini açıklayarak Türkiye üzerinde ortak oynayan kapitalist- komünist ittifakını deşifre ediyordu…

Bizim Oğlanlar” dedikleri generallere darbeler yaptırıp, Kemalizmin yerine kendilerine göre bir düzen kurmaya çalışan emperyalistler, iktidar ve muhalefet partilerini dizayn ediyor, CIA/ NED’e bağlı Amerikan ve BND’ye bağlı Alman vakıfları ya da AB ve Soros fonları aracılığı STÖ’leri ve Merkez Medya, hatta sosyal medyayı kontrol altına alıyor, kamuoyunu istedikleri gibi yönlendiriyorlar.. 

Bu arada Uğur Mumcu gibi toplumu uyandırmaya çalışanları da öldürerek susturuyor, yok ediyorlar….

Lozan Antlaşması’nı, savaştıracak asker bulamadığı için kerhen imzalamak zorunda kalan İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, İsmet Paşa’ya demişti ki “Bak genç General! İstediğimiz hiçbir  şeyi kabul etmediniz. Bunları cebime koydum. Ülkeniz yanmış, yıkılmış durumda. Yokluk ve yoksunluk içindesiniz. Yaşamınızı sürdürebilmek için yarın bize gelip, önümde diz çöküp avuç açarak, borç isteyeceksiniz. İşte o zaman cebime koyduklarımı çıkarıp önünüze koyacağım ve hepsini alacağım.”

İşte şimdi tam da bu durum gerçekleşti. Hiç sevmedikleri Atatürk Cumhuriyeti Osmanlı’nın son dönemine benzedi. Sanayi, ticaret, bankalar, tarım, limanlar, madenler vs. her şey gene yabancıların eline geçti. Kapitülasyonlara rahmet okutacak yasalar kabul edildi. İlginçtir, Osmanlı’nın son dönemindeki kadar dış borç edindik ve yeni borçlar edinerek onlar gibi, sadece faizlerini ödemeye çalışıyoruz. Aynı şekilde onlar gibi yeni saraylar yaptırıyoruz! Daha da ilginci, Lozan’da en çok tartışılan ve bu nedenle görüşmelere ara verilen Patrikhane konusunda, Lozan delindi. Lozan’a göre Fatih Kaymakamlığı’na bağlı bir dini kurum olması gereken Patrikhane, ekümenikliğini ilan etti. TC yasalarına tabi olmayı kabul etmeyerek kapattığı Heybeliada Ruhban Okulu’nu, Eylül ayında “büyük bir törenle” özerk bir okul olarak açacağını ilan etti…

Bu arada, benim okuduğum okul dahil, köylerdeki tüm okullar ise kapatıldı…

Yalnız köy okulları kapatılmadı. Eğitim sistemi de Osmanlı’ya benzedi. Hatta medreselerin yanında, seküler eğitim verilen okulların da açılmaya başlandığı Osmanlı Modernizminden de geriye gidildi. İlkokuldan üniversiteye kadar, her kademede eğitim medreseleştirildi…

Köy okullarını kapatarak Osmanlı’ya benzediler ama Osmanlı’dan farklı olarak köylere cemaati olmayan camiler yapıp, imamlar atadılar!..

Aynı şekilde Osmanlı’dan farklı olarak aşar vergisi almaya da gelmiyorlar. Çünkü köylü üretimi bıraktı!..

Asker toplamaya da gelmiyorlar. Çünkü askerliği bedelli yaptılar!..

Emperyalizmin Bölge Valisi görevi yapan ABD Büyükelçisi,Osmanlı Millet Sistemine dönün” diyerek “bunun adını koyun artık” demeye mi getiriyor?..

Dün, mezuniyetimin altmışıncı yılında yaşadıklarımı, deneyimlerimi, gördüklerimi/ gözlemlediklerimi düşünürken bunlar aklıma geldi ve sonumuzun nereye gittiğini düşünmeyi de size bıraktım…

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages