Buket Elmas
unread,Nov 13, 2011, 5:55:55 PM11/13/11Sign in to reply to author
Sign in to forward
You do not have permission to delete messages in this group
Either email addresses are anonymous for this group or you need the view member email addresses permission to view the original message
to Müzik Bilimleri Grubu
KONSER ELEŞTİRİLERİ
"Fazıl Say'ın Berlin Konseri Eleştirisi":Piyanist Sandalyesindeki
Çılgın Dahi
01 Şubat 2011 Salı, 10:56
Fazıl Say Konzerthaus Orkestrasıyla Dinleyenleri Büyüledi
Bu çocuk gerçek bir harika. Pazar akşamı Konzerthaus sahnesini alt üst
ederken yakaları kıvrılmış gündelik ceketinin altına geçirdiği gömleği
ile tam bir kronik uykusuzluk hastası izlenimi veriyordu. Ama
piyanonun tuşlarına ellerini koyar koymaz konser salonuna elektriği
ile çarptı. Beethoven'in Do minör piyano konçertosunun sonunda
insanlar ayağa sıçramış coşkuyla bağırıyor, ayakları ile yerlere
vuruyordu. Ve bu, sanki, artık modası geçmiş Elektronik müzik
dinleyicilerinin klasik müzikten nefret eden düşüncelerini doğrulamak
için kasten hazırlandığı izlenimi veren böylesi bir “Abo F” akşamında
derin manalar içeriyordu.
1970 Ankara doğumlu, Berlin Güzel Sanatlar Fakültesi mezunu, şöhreti
daha sonra ABD'de yakalamış Fazıl Say, çlgın mizacıyla tanınıyor.
Esasen, piyanosunu kesinlikle elinin ağırlığını koyarak çalan sanatçı,
daha ilk hamlesinin ahenginde geliştirdiği Listz benzeri şeytani bir
ustalığı gözler önüne seriveriyor. Oysa ki, Say'ın fani ihtişamla kısa
bir nota dizgesi ve en anlamsız ritmik klişe içerisinde dahi olsa
gerçekten dokunaklı hale geldiği yer işte bu ağır hareketleri. Bu
icracı için hiçbir şey önemsiz değil, her nota yüreğinin
derinliklerinde taşıdığı sevginin vücut bulan birer yansıması. Fazıl
Say bir parçayı salt yapabildiğinden değil fakat daha ziyade yapmayı
bir görev olarak algıladığı için çalıyor. Eserlerden aldığı hazzı
kendi müzisyen arkadaşlarının yanı sıra tüm dünyaya, bütün
dinleyicilere aktarmayı kendisine verilen bir görev bellemiş. Başka
bir enstrüman bir müzik geçişine tepki verdiğinde ya da piyano nota
satırlarını çalmayı sürdüğünde, sanatçının müziği tüm bedeninden
geçirip iletişim kurduğuna açıkça tanık oluyorsunuz.
Fazıl Say için kendine has kompozisyonlarda ruhsal yolla fikir alış
verişi de önem taşıyor. Pazar Günü sanatçı her algılanabilir tarzdan
bir nebze barındıran en iyi dans ritimleriyle yönlenen eğlenceli bir
karma olan “Haremde 1001 Gece” konçertosunu müzisyen arkadaşı tutkulu
solist Patricia Kopatchinskaja ile birlikte seslendirecek. Bu
kozmopolitin dindirilemez merakını betimleyen müziğiyle.
Konzerthaus Orkestrası Mozart'ın “II Seraglio” adlı eserinin girişinde
ne kadar canlı çalarsa çalsın ya da sonradan sahne alan maestro John
Axelrod Haydn'ın “Asker Senfonisini” yoğun el ve kol hareketleriyle ne
kadar canlandırmaya çalışırsa çalışsın, Fazıl Say'ın icracı kimliği en
yalın anlatımla bu gece her şeyi gölgede bıraktı. İster istemez bu
akla Lang Lang'ı getiriyor. Her iki piyanist de piyanist sandalyesine
oturduklarında kendilerine has koreografileri seslendiriyor, her ikisi
de kendi memleketlerinin musiki geleneklerini mahir ve hakim bir
şekilde işliyor. Ancak Çinli icracı, Say'ın kayıp giden yetkinliği ile
karşılaştırıldığında yapmacık kalıyor, Türk meslektaşının neredeyse
gişelere oynayan bir tipini andırıyor – şirin klavye kahramanı, adeta,
Fazıl Say’ın bir Disney çizgi karakterine dönüştürülmüş hali gibi
görünüyor.
Önümüzdeki günlerde 20 Şubat, 1 Nisan, 9 ve 16 Haziran tarihlerinde
Konzerthaus Orkestrası ile kendi mekanında bu özgün karakteri iş
başında bizzat deneyimlemek için dört fırsatımız olacak. Kesinlikle
görülmeye değer – torunlarınızı da beraberinizde getirmeyi unutmayın!
Frederik Hanssen
VATAN GAZETESİ
01.11.2007 05:01
İngilizce şarkı tepkisi
Sertab Erener, Brüksel’deki konserinde Türkçe şarkı söylemeyince Türk
izleyiciler kızdı, konser erken bitti
Türkiye’deki olası sınır ötesi operasyonun yarattığı gergin atmosfer,
Sertab Erener’in Brüksel’deki konserinde de hissedildi. Baştan sona
İngilizce olan ’Painted On Water’ adlı yeni albümünü ilk olarak Avrupa
Birliği’nin başkentinde tanıtmak isteyen Erener, önceki akşam Brüksel
Güzel Sanatlar Akademisi’nde verdiği konserde kötü bir sürprizle
karşılaştı. Hintli ve Amerikalı müzisyenlerin eşlik ettiği ünlü
şarkıcı, New York ve Los Angeles’ta doldurduğu albümünü yurtdışında
tanıtmak için yabancı izleyicilere hitap etmek amacındaydı.
Ama salonun büyük bir çoğunluğu Türk izleyicilerden oluşuyordu.
Sanatçı konseri sırasında önce izleyicilerin, homurtular halinde dile
getirdiği, “Bize Türkçe şarkı söyle” tepkileriyle karşılaştı. Erener
bunun üzerine, “Bugün o gün değil. Bu bizim Demir Demirkan ile on
yıllık hayalimizdi. Anadolu ezgilerini yabancılara onların diliyle
anlatmak istedik. Mümkün olduğunca fazla kişiye ulaşmak istiyoruz.
Albümümüzü ilk defa burada tanıtıyoruz” diyerek durumu açıklamak
zorunda kaldı. Erener’in Türkçe şarkı söylememesi yüzünden salonu
birer ikişer terk edenler oldu.
‘Vatan bölünmez’e alkış
Bir izleyici, “Cumhuriyet bayramınız kutlu olsun!” diye bağırınca,
salondan alkış koptu. Erener de, “Her şeyin bir sırası var” cevabını
verdi. Ama asıl gerginliği tırmandıran olay, iki şarkı arasındaki
sessizlik anından faydalanan bir kadının bağırarak, “Şehitler ölmez,
vatan bölünmez. İngiliz misin? Türkçe şarkı söylesene!”sözleriydi.
İyice sinirleri bozulan Erener, ”Hiç bir şey anlamadım” yanıtını
verdi. Ama sinirli izleyiciyi durdurmak mümkün olmadı. Konseri sürekli
keserek, aynı sözleri defalarca tekrarlayarak gerginliği arttırdı.
Şarkıcı konserini yarıda kesmedi ama beklenenden erken bitirerek apar
topar salondan ayrıldı. Sanatçı ikinci defa ise sahneye gelmedi.
Klasikleşmiş türküleri İngilizce seslendirdiği albümünün Belçika’daki
tanıtım konserinde Türk izleyicilerin tepkisiyle karşılaşan Sertab
Erener, yaşananlara şaşırmadığını söyledi: “Ben bunlara alışığım. Bu
tartışmalar Eurovision’da da oluyor. Dünyaya şarkı yapıyorsanız
İngilizce olması gerekiyor. Biz de bunu yaptık.”
KONSER ELEŞTİRİSİ
Van için Rock da..
Benim yazacağımı gene Mevlut (Tezel) yazmış, önce davranıp..
Rockçılarımızın Van için konser vermeleri harika bir şey.. Harika da,
neden Küçük Çiftlik Parkı'nın sınırlı alanında.. Neden bir stadyumda
50 bin kişiye değil..
"20 lirayı millet karşılıksız veriyor.. Oysa bu konserde 20 liraya, bu
ülkenin en ünlü rockçılarını da dinleyeceğiz.. Stat dolmaz mı" diyor,
haklı olarak Mevlut..
Öyle ya.. Oturduğun yerde 2868'e dört boş SMS at.. İşte Van'a 20
lira..
Şimdi bu harika konser de üstüne..
Tabii, mesele 20 lira bilet parası değil.. Mesele bu ülkenin
sanatçılarının, Rock sanatçılarının nasıl Van'ın yanında olduklarını
göstermek.. Rockçılar dünyanın her yerinde "İnsanlık" denince önde
giderler zaten. Bizdekiler de aynen öyle..
1985'te, Londra, Wembley'deki ilk ve anlamı en büyük yardım konseri
Live Aid'i hatırlıyorum da..
Bob Geldof'un organize ettiği 16 saat süren konseri, Prens Charles ve
Lady Diana açmış, 110 ülkede canlı yayınlanmış ve Afrika için 127
milyon dolar toplanmıştı.. 75 sanatçı, ya da gurup sahneye çıkmıştı..
Aralarında Elton John, Madonna, Santana, Sting, Beach Boys, Mick
Jagger, David Bowie, Queen, Duran Duran, U2, Who, Neil Young, Eric
Clapton gibi isimlerin olduğu.. Stada 70 bin kişi gelmişti.
Phildephia'daki tekrarına da 100 bin..
Küçük Çiftlik Parkı'ndaki konserin tüm gelirleri Van'a gidecek..
Dahası.. Bu sabah 11.00'de başlayıp gece yarısına kadar devam edecek,
40 sanatçı ve gurubun yer alacağı konseri, Dream TV naklen
yayınlayacak. Yayın sırasında ekranda ilan edilecek numaralara SMS
gönderenler, gidemeseler de, konsere katılmış olacaklar.. Bu SMS
karşılıkları da konser gelirine eklenecek..
Dahası.. Konsere gelenler, Van'a yiyecek, giyecek, yani her türlü
eşya, malzeme ve mal yardımı yapmak istiyorlarsa, yanlarında
getirecekler.. Şişli Belediyesi bunları kolileyip Van'a gönderecek ve
orada dağıtımı organize edecek..
Bizim konserimize katılanları da sayalım..
4x4, Aslı, Aylin Aslım, Aydilge, Ayşe Saran- Murder King, Barlas, Can
Bonomo, Cem Köksal, Çilekeş, Demirhan Baylan, Demir Demirkan, Dilemma,
Duman, Direc-t, Emre Aydın, Ete Kurttekin, Feridun Düzağaç, Foma,
Gece, Gece Yolcuları, Gripin, Haluk Levent, Hayko Cepkin, Kurban,
Mabel Matiz, Malt, Marsis, Melis Danişmend, Model, Moğollar, Mor ve
Ötesi, Multitap, Ogün Sanlısoy, Özge Fışkın, Öztürk, Pamela, Redd,
Şebnem Ferah, TNK, Yüksek Sadakat.
Bu ülkede Fazıl'a sahip olmak..
Yani bir yaz gecesi bu kadar mı güzel olabilir?..
Bir cennet bahçenin içinden yürüyor, bir minik, ama sıcak
amfitiyatroya geliyorsunuz..
Az sonra rüya başlıyor.. Önce Fazıl Say dinliyorsunuz.. Sonra Fazıl
Say'ı dinliyorsunuz..
Birinci bölümde Fazıl'ın bestelerini, Fazıl'ın arkadaşları
seslendiriyor. Onları da, eseri de Fazıl tanıtıyor bize..
Konser bir Türkiye prömiyeriyle başlıyor. Dünya prömiyeri Berlin'de
yapılmış..
Alevi Dedeler Rakı Masasında..
Bu bir sohbet.. Beş dede bir masanın etrafında toplanmış, acı tatlı
dertleşiyor, gır gır yapıyorlar.. Aleviler nefesleriyle ünlü.. Her
dedeyi bu ülkenin en ünlü nefeslerinden biri temsil ediyor. Bülent
Evcil (Flüt), Ferhat Ali Göksel (Klarnet), Cem Akçora (Korno), Sezai
Kocabıyık (Obua) ve Selim Aykal (Fagot).
Bu nefis açılıştan sonra, Kürşat Terci ve Kağan Korad, iki gitarcı
geldiler sahneye..
Fazıl'ın bizi binlerce sene öncenin Akdenizine, Likyasına götüren
bestesi Likya Prensesi'ni seslendirmek için.. Bir prensesin aşkı ve
dramı.. Harikaydı ve az sonraki muhteşem şovun açılışıydı sanki..
İlk yarının son bölümünde, iki gitarın yanına, Yaşar Üniversitesi
Yaylıları eklendi.. İki Keman Mehmet Yasemin ve İsmail Başaran, bir
viyola Pınar Dinçer, bir çello Serdar Mamaç ve bir kontrbas Hacer
Özlü..
Bu yedili, Fazıl'ın sabaha kadar dinlesem bıkmayacağım iki baladını
seslendirdi ki, bu da bir dünya prömiyeri..
Ezber bildiğim melodiler ilk defa böyle bir yedili ile
seslendiriliyor.. Ama nasıl muhteşem bir düzenleme..
Nazım da, Kumru da içine akıyor insanın..
İkinci yarı sahneye bir piyano geldi.. Liszt'in doğumunun 200'üncü
yılı ya.. 2011, Lizst yılı.. Fazıl da bir sonatla katıldı,
kutlamaya..
"Piyano deyince iki isim gelir önce akla.. Chopin ve Liszt.. Chopin
meleğidir, piyanonun, Liszt, şeytanı.. Bu sonatta, Şeytanı,
Mephisto'yu bulacaksınız" dedi başlarken..
Duyduklarınıza değil, gördüklerinize inanamıyorsunuz..
O parmaklar, o tuşlar üzerinde, o kadar hızlı nasıl gider?. Gözünüzü
kapayıp, rastgele vursanız o şeytani hıza ulaşamazsınız..
Liszt öyle yazmış.. Fazıl da öyle çalıyor.. Yani ayağa kalkıp
bağırası, daha eserin yarısında çılgınlar gibi alkışlayası geliyor
insanın..
Liszt bitti, ama konser bitmedi tabii.. Alkış kıyamet.. Fazıl gene
geldi..
O benzersiz bisini, Gershwin, SummerTime'ın Fazıl yorumunu çaldı
gene..
Yani bir yaz gecesindeki mutluluğu anlatan müziği.. Yani bizim
halimizi..
Teşekkürler Fazıl..
Teşekkürler, bu bahçeyi, bu amfiyi yapan ve her yıl bu Enka
Festivalini düzenleten Şarık Ağabey..
Enka bahçesinde bütün yaz, her tür gece var. Konser, oyun, her şey..
***
Enka Amfisi, minik, dedim ya sıcak bir yer.. Konser, 11'de falan
bitti, cumartesi gecesi.. Yani geç değil. Yani oto parkta binlerce
araba yok, erken gidip beklemeden çıkmak için.
Yani aceleye hiç bir sebep, gerekçe yok.. Ama o minnacık amfide, 20-30
tabakhane müdürü olmalı..
Fazıl son notayı basar basmaz ayağa fırladılar..
Herkesi rahatsız ederek kapıya koştular.. O sırada selam veren Fazıl,
bu sürüye acı acı baktı.. Tabakhane sürüsüne..
Gelmeyin, hanımlar beyler.. Gelmeyin.. Kim çağırdı sizin gibi
görgüsüzleri.. Hadi müzikten, sanattan anlamıyorsunuz, hadi orda
bilmem ne var sandınız da geldiniz.. Yahu sanatçıya, yahu onu
dinlemeye gelen insanlara da mı saygınız yok?.
Ne utanmaz insanlarsınız siz?.
Yetiştiniz mi, tabakhanenize?.. Yoksa altınıza mı ettiniz?..
HINCAL ULUÇ
Aspendos bu konserle açılmalıydı!..
Yılın en güzel, en coşkulu, en anlamlı ve en iddialı konserini
izledik, Açık Hava'da.. Bitsin istemedik..
Kimse istemedi..
2.5 saat sonra Açık Hava'yı terk ederken, "Keşke Aspendos bu konserle
açılsaydı" diyordum içimden..
Keşke Aspendos'u dolduran binlerce insan, o ruhsuz Carmen ile uykuyla
karışık ızdırap çekeceğine, bu konserle coşsaydı!..
Ferhat Göçer, 10 Tenor Konseri'nden söz ediyorum.
Aspendos'a fevkalade yakışırdı, bir defa..
Devlet Opera ve Balesi Koro Şefi Gökçen Koray'ın yönettiği o harika
koronun söylediği Verdi/ Nabucco'nun o dünyaca ünlü Va Pensiero'su ve
Bizet'nin İnci Avcıları korosu ile başlayan, bir soprano, bir tenor,
Verdi/ La Traviata, Brindizi ve 3 baritonlu Bizet/ Carmen, Toreador
ile devam eden ve 10 Tenorun seslendirdiği Puccini/ Turandot, Nessun
Dorma ve Verdi/Rigoletto, La Donna e Mobile ile sona eren bir konser
Aspendos'a yakışmaz da ne yakışır?.
Mario Farangulis, Aspendos Festivali'ne gelir de, kendi çocuğumuz,
kendi gururumuz Ferhat Göçer niye düşünülmez?.
O gece Açık Hava nasıl yıkıldıysa, Aspendos da öyle yıkılır, dillere
destan, yıllarca konuşulan bir açılış olurdu.. Hele bir de yer yer
baleyle süslendiğini düşünün..
Sadece opera şarkıları söylemedi Ferhat..
Gene tam da Aspendosluk, tam da turistik, harika bir program yaptı..
On Tenor (Biri kendisi) ve koro, Rus Halk Şarkılarının en güzellerini,
Moskova Geceleri'ni, Katyuşa'yı ve O Çiçorniya'yı söylediler..
O Sole Mio diye, napolitenler söylediler.. To Life diye müzikaller
söylediler..
Bu arada Ferhat, herkesin artık ezber bildiği kendi şarkılarını
söyledi.. "Gidemem, Yol Bitti Çoktan, Vur Kadehi, Kalp Kalbe Karşı.."
Sonra bir Aldırma Gönül'e girdi ki, bu defa binlerce kişilik koroyla,
görmeliydiniz.
İzmir Yanıyor, Ah Yıllar, Üzüm, Biri Bana Gelsin, Vefası Eksik Yarim,
gene koro halinde söylenen şarkılardı.. Bana hep Kazım Baba'yı
hatırlatan ve hep ağlatan Cennet'le yapılan "Bis" muhteşemdi..
Konser anlamlıydı..
Pek çok sebeble..
Bir defa, bu milleti yıllardır "Çastra çastra" bir tek tip ve tek düze
müziğe mahkum ederken, suçu halka yükleyen ucuzcu ve kolaycıların
nasıl yanıldığını kanıtladı.
Açık Hava tıklım tıklım doluydu ve programa bakın..
Nabucco ile açılan ve Rigoletto ile kapanan bir program ve "Ayakta"
seyirci.. Bu ne demek?.. Ne demek ha?.. Hangi güzelliği verdiniz,
vermeye cesaret ettiniz de, bu millet dinlemedi?.
İkincisi.. Ferhat, bu hayli yüksek maliyetli ve hayli cesaretli
konsere, konservatuardan beri yol arkadaşlarıyla yola çıkmıştı. Koro,
tenorlar, baritonlar ve sopranolar onlardı.
Ama vefa bu kadar değildi. O dönemden hocaları Melek Çeliktaş ve
Ferdide Özbaykal, konserin onur konukları olarak seyirciye sunuldular.
Üçüncüsü.. Öyküsünü Akşam'da Funda Özkan'dan okudum.. Bu konserden söz
etmeyip, sayfalarını bol keseden, donla sahneye çıkanlara ayıran
gazetelere inat, bu konserin önemli bir ayrıntısını araştırmış ve uzun
uzun yazmış Funda köşesinde..
Ferhat'ın sahneye çağırdığı genç kemancı Ezgi Yürümez. Erzincan'da bir
öğretmen baba ve hemşire annenin kızı olarak doğmuş. 13 yaşında Cihat
Aşkın'la çalışmaya başlamış. Şimdi İTÜ Konservatuarı öğrencisi..
Çağdaş Eğitim Vakfı'nın "Harika Yetenekler" projesiyle buralara
gelebilmiş bir Türkan Saylan kızı..
Bu harika yeteneklerden 20'sinin sponsoru Ergo Sigorta.. Ezgi'yi ve bu
yüksek maliyetli konseri destekleyenler de onlar.
Ezgi, harika bir kemancı ve dünya şekeri bir genç kız.. Önü açık,
yıldızı parlak..
Güzelliklere bakar mısınız?.
Ferhat'ı yürekten kutluyorum..
Bu konser tekrar edilmeli.. Hatta, başta Kültür Bakanlığı, yeni
sponsorlar bulup turneye çıkmalı..
Ankara, İzmir de yetmez, Antalya'da, Erzurum'da, Trabzon'da,
Diyarbakır'da sahnelenmeli..
Ve de Ferhat, bu müthiş programa, gene çok güzel söylediği, Türk Halk
Müziği'nden ve Alaturka'dan birer şarkı da eklemeli.. Bu ülkede
söylenen ve dinlenen her tür müziğin mozayığını sunmalı..
Bunların tümünü söyleyen, hem de çok iyi söyleyen bir solist için,
öylesi program, daha da anlamlı, bir daha güzel olur!..
Yaşamdan Dakikalar'da gördük.. Ortalığı kasıp kavuran bir Sarı Gelin
ve Ferhat'ın en güzel söylediği alaturka Tanburi Mustafa Çavuş'un Dök
Zülfünü Meydana Gel, nasıl yakışır, o solist, o koro ve o tenorlara..
"Teşekkürler, Ferhat" demeden önce, bu müthiş seslere eşlik eden
orkestranın başarısını da kutlamam gerek!. Hepsi hepsi yedi kişilerdi,
Özgür Sevinç'in şefliğinde.. Kanunda Bahadır Şener her zamanki gibi
mükemmeldi, ama bu defa özellikle, konser boyu kavaldan, neye, duduke,
her şeyi hem de nasıl üfleyen Gürkan Çakmak'a bayıldım.. Bahadır ve
Gürkan birer solo da yapsaydılar keşke..
HINCAL ULUÇ
ALBÜM ELEŞTİRİSİ
PARTİ KURUP SEÇİMLERE KATILSA ŞAŞIRMAYACAĞIMIZ U2 MÜZİĞİ HATIRLADI.
SON GELİŞMELER EKSENİNDE U2′YU VE YENİ ALBÜMÜ “NO LINE ON THE
HORIZON”I MERCEK ALTINA ALDIK.
14 Aralık 2008. Bu tarihte, Amerika eski Başkanı Bush, Irak’a sürpriz
bir ziyarette bulunmuştu. Ancak sürprize meraklı tek kişi o değildi.
Bush, basın toplantısında her zamanki gibi yapmacık bir ifadeyle
gülümserken, Iraklı gazeteci Muntazar El Zeydi’yse onun suratının
ortasına kalıcı bir “gerçeklik” bırakmak istemekteydi. Ayakkabılar
Bush’u “teğet geçerken” yüzünün aldığı dokunaklı ifadeyse görülmeye
değerdi. Kasım ayındaki başkanlık yarışından hezimetle ayrılan
muhafazakâr Cumhuriyetçiler’e bir darbe de “demokrasiyi götürdükleri”
Irak’tan gelmişti. 2008’in Kasım’ında başkanlığı kesinleşen Obama’dan
beklentiler sonsuz. Başkanlık yarışında birçok ünlü sanatçının da
destek verdiği Obama, 20 Ocak 2009’da nihayet görevi devraldı. Bu
zorlu yarışta onu yalnız bırakmayanlardan biri de İrlandalı rock grubu
U2 oldu. Aktivist tavırlarıyla -zaman zaman müziğinden de fazla-
dikkat çeken topluluğun “City Of Blinding Ligths” adlı parçası,
Obama’nın seçim kampanyasında kullanılıdı.
U2, köklerinin atıldığı 1976 yılından bu yana müzik dünyasında yer
almakta ve her şeyden önce “gerçek bir grup” olma özelliğiyle dikkat
çekmekte. Bu kadar istikrarlı ve aynı zamanda bir o kadar da şanslı
grup sayısı çok değildir desek yeridir. Topluluk kurulduğundan bu
yana, Bono (Paul David Hewson-vokal, gitar), The Edge (David Howell
Evans-gitar, klavye, vokal), Adam Clayton (bas gitar), Larry Mullen
Jr. (davul, perkusyon) dörtlüsünden oluşmakta. Bu dörtlüye
prodüktörler Brian Eno ve Daniel Lanois’i de kesin katmak gerek. Çünkü
bunlar birer prodüktörden öte, grubun geri kalanı gibiler. Onların el
atmadığı bir U2 albümüne, U2 albümü denebilir mi? Topluluğun
tarihindeki dönüm noktası olan “The Joshua Tree” (1987) bile tek
başına bunu ortaya koymaya yeter. Kariyerleri boyunca oldukça önemli
yapıtlara imza atan, her yeni albümünde yeni bir şey denemeye gayret
gösteren U2, son zamanlardaysa müziğinden çok attığı politik adımlarla
konuşuldu. İlginçtir müzik programlarına çıktıkları kadar
televizyonların ana haber bültenlerine de çıktılar. Bono, bir
müzisyenden çok bir politikacı edasıyla görünüyordu programlarda. Bu
durum bazı müzikseverlerde, haddinden fazla planlı, hatta yapmacık ve
reklam kokan bir durum görüntüsü verdi. Bono’nun samimiyetinden şüphe
etmemek gerek. Burada belki de onun da gözden kaçırdığı bir durum var.
Politikacıların çeşitli nedenlerle halkı kandırmayı alışkanlık edinmiş
olmaları gibi bir sonuç var yaşadığımız devirde. Eh, bu insanlardan
biri gibi gözükmek -her ne kadar insanlık yararına olursa olsun- doğal
olarak olumsuz bir his bırakabilir. O hissi ortadan kaldırmak da pek
kolay değildir. Bu durumda bir rock grubu olmaktan çıkar her an halkı
kandırmaya kalkabilecek politik bir parti görünümü alırsınız. Haydi
daha açık konuşalım: bir rock topluluğundan beklenen pazarlık masasına
oturması değil, bilakis hoşlanmadığı politikacıların suratına ayakkabı
fırlatmasıdır. Bulunduğu konum gereği soğukkanlı olması gereken,
arkasında bir rock grubu gibi milyonlar olmayan basit bir gazeteci,
sonradan başına gelecek işkenceleri göze alıp Bush’a ayakkabı
fırlatırken; milyonların sevgilisi Bono, ılımlı bir politikacı
görünümünde. Eh haydi bakalım şimdi, hangisi daha rock’n’roll? Tabii
ki Bono’nun ılımlı tavrı çok şey kazandımıştır ve “politik olarak
doğru olan” da budur. Ancak bu hali onu bir rock solisti gibi değil,
bir parti üyesi gibi değerlendirme yanılsamasına sokmuyor mu
bazılarımızı?
Obama, birbirine karışan bu kimlikleri yerli yerine oturttu sanki.
Obama’nın seçim kampanyasında, yani tam da şu günlerde, bir U2 şarkısı
kullanılmış olması isabetli oldu. Kendisi için de, U2 için de. Böylece
hatırlamış olduk ki politikacılar çeşitli düşünceler üretirler ve
aktivist müzisyenler de beğeniyorlarsa bu düşünceye müzikleriyle
destek verirler. Hani şu meşhur laf vardır ya: Bırakalım herkes kendi
işini yapsın. Bırakalım Obama politik pazarlıkları yapsın. U2 da
konserlerde, şarkılarında insanları ona destek olmaya çağırsın. Ha
insanlık hali Obama başarısız olabilir veya gün gelir bizi
kandırabilir. En nihayetinde politikacıdır der geçeriz. İşte o noktada
da yine U2 devreye girip Obama’yı sarsabilmelidir. Sonuçta mevcut
paradokstan kurtulmanın herhalde en iyi yolu aktivist bir rock
topluluğunun her an parti kurup meclise girecekmiş gibi ılımlı
davranmaması olabilir. Bu noktada tercih artık Bono’ya kalmış.
Dünyadaki gelişmelere paralel olarak, Obama seçimi kazandıktan ve
görevi devraldıktan hemen sonraya denk gelen yeni U2 albümü de,
kimilerine göre ticari başarısını garantilemiş oldu. Bu da
dedikoducular için sağlam bir malzeme. Öyle veya böyle insanlık için
çabalayan ve aynı zamanda kariyerinde başarılı bir rock grubu dört
ayağının üstüne düştüyse ne olmuş? Hem ayrıca bu devirde bir grubun
albüm satışıyla ilgili ticari kaygısı olsa ne olur, olmasa ne olur?
İnternetin paylaşım ağı düşünülürse; bu, kime ne kadar yansıyor ki?
Her ne ise, topluluk farklı türleri de kapsayan (post-punk,
elektronik, alternative) tarzı gereği sadece rock severlerin değil
birçok müzikseverin beğenisini kazanmış durumda. Çıkışı 2009’un Mart
ayına denk gelen “No Line On The Horizon” aynı adlı şarkıyla açılıyor.
Sonrasında yerini alan “Magnificent” ile birlikte uyum içinde gidiyor.
“Moment Of Surrender” sakin ruh haliyle albümün genelini daha iyi
yansıtan bir parça olmasına rağmen daha keyifli olabilirmiş. “Unknown
Celler” ise bir önceki şarkıda tam tadına varamadığımız duygu
yoğunluğunu başarıyla yansıtıyor bu sefer. “I Will Go Crazy If I Don’t
Go Crazy Tonigth”, ilk single “Get On Your Boots” ve özellilke “Stand
Up Comedy” yapıtın hareketli yönleriyle dikkat çeken şarkıları. Ancak
“Fez-Being Born”, “White As Snow”, adlı şarkılar önceki üçünü,
etkileycilikte gölgede bırakıyor. “Breathe” ile yeniden hareketlenen
albüm “Cedars Of Lebanon” ile sakin bir kapanış yapıyor. “No Line On
The Horizon” , “Magnificent”, “Stand Up Comedy”, “Fez-Being Born”,
“White As Snow” ve “Breathe” öne çıkan besteler. Birçok konuk
sanatçının da yer aldığı albümde, çoğu parçaya, prodüktörlerden
Lanois’in beste bazında da katkıda bulunduğunu söylemek gerek. Yer yer
şarkı sözlerine de ortak olmuş. Grubun on ikinci albümü olan “No Line
On The Horizon” 2009 yılının tartışmasız en önemli yapıtlarından biri
olacak. Hayır, bu sadece Obama’yla ilgili değil. Albüm gerçekten
adından sıkça söz ettirecek müzikalitede. Mutlaka dinleyin.
(Yüxexes, Sayı 39, Mart 2009)