Hatırla İstanbul:1940'lar

347 views
Skip to first unread message

cetin kalafat

unread,
Feb 28, 2009, 12:18:24 PM2/28/09
to merake...@googlegroups.com

Hatırla İstanbul:1940'lar

Çimen Uzsoy

Aralık 2008

Beyoğlu Markiz ve Pera Palas'la tanışırken, Türk sineması Cahide Sonku'ya sahip oldu; evet yanılmadınız 40'lardayız!

Cahide Sonku
Türk sinemasında ‘yıldız’ unvanını en fazla hakeden Cahide Sonku’nun hayatı da tam bir Türk filmi gibi. 1916’da Yemen’de doğan sanatçı, oyunculuğa Darü’l Bedai’de başladı, 1933 yılında Muhsin Ertuğrul’un yönettiği ‘Söz Bir Allah Bir’ filmiyle sinemaya geçiş yaptı ve bu yıldan itibaren, özellikle de 1940’lar boyunca ülkenin en meşhur sanatçısı oldu. 1949’da ‘Fedakar Ana’ filminde yönetmenin rahatsızlanması sonucu koltuğunu devralarak Türk sinemasının ilk kadın yönetmeni unvanını da kazanmış oldu. Erkeklerin ayakkabısından şampanya içmek için yarıştıkları, kendisine hediye edilen pahalı parfümleri “Bunu hizmetçim bile kullanmaz!” diyerek geri yollattığı dönemler geçip gidince hayatına alkol girdi. 1981’de ölmeden evvelki son yıllarını beş kuruşsuz Beyoğlu sokaklarında, ucuz şarap içerek geçirdiği anlatılıyor. Öyle ki, üzerine giyecek elbisesi olmadığı için Sinema Derneği’nin kendisine verdiği ödülü almaya gidememiş, ödül kendisine temsilciler tarafından barda verilmişti ve ölümünden sonra bit pazarında ortaya çıkmıştı. Yıllar sonra Tepebaşı’nda oturduğu dairede açılan Cahide şimdi ismini eğlence dünyasında yaşatıyor.

Şık barlar dönemi
Park ve Tokatlıyan Otelleri, Markiz Gece Kulübü, Pera Palas, Türkiye’nin ilk barmenlerinden Serkis Takesyan’ın işlettiği Sıraselviler’deki Normandiya Bar ve yine Beyoğlu’ndaki Melodi Likör ve Kokteyl Salonu, Avrupaî müşterileri ve şık ambiyanslarıyla dönemin en popülerleriydi. Casablanca filmindeki meşhur Rick’s ile dönemdaş olan bu barlardaki cool havayı tahmin edersiniz.

Varlık Vergisi
İstanbul’un sosyal ve kültürel yapısındaki değişimdeki çok önemli bir dönüm noktası olan, bir o kadar da bilinmeyen bir utanç Varlık Vergisi. 1. Dünya Savaşı’ndaki müttefik dostu Almanya’daki akımlardan etkilenilmiş olacak ki 11 Kasım 1942’de kanunlaşan vergiye göre T.C. vatandaşı olan gayrimüslim azınlıkların servetinin önemli bir bölümüne devlet el koydu. Vergiyi ödeyemeyenler ise Aşkale’de kurulan bir çalışma kampına gönderildi. Kampa gitmek istemeyenler tüm malını mülkünü bırakıp ülke dışına kaçtı, dolayısıyla İstanbul’un azınlıkları gerçek bir ‘azınlık’ haline geldi ve servet el değiştirdi. 1935 sayımında Türkiye’nin %1,98’İni oluşturan gayrimüslim azınlıklar, 1955’te %1,08’e kadar, yani neredeyse yarı yarıya düştü. Tiyatro, opera geleneklerinin gerileyişi, Doğu’dan İstanbul’a göç ve her köşe başında bir lahmacuncu açılmaya başlaması bu nüfus değişimine bağlanabilir. Bu kanun ile toplanan 394 milyon TL 1942 devlet bütçesinin %80’ini buluyordu ve bu meblanın %70’i sadece İstanbul sınırları içerisinde toplanmıştı.

Aydın Boysan'la dönemi konuştuk

O zamanların en popüler mekânı neresiydi? İnsanlar nerelerde tanışır ve buluşurdu? 
O zamanın en popüler mekanı İstiklal Caddesi'ydi, Beyoğlu'ydu. Herkes oraya giderdi. Başka da gidecek yer var mıydı? Mahallelerin sinemaları, tiyatroları vardı ama en fiyakalı, en muteber yer herkesin nezdinde Beyoğlu Caddesi idi. Tiyatrolar da sinemalar da, kitapçılar da ordaydı. O dönemde en çok gittiğim yer ise Çiçek Pasajı'ydı ve hala daha müdavimiyim.

Gece hayatı nasıldı peki? Yeme-içme faslı dışında eğlenmek için nerelere giderdiniz?
Yine İstiklal’e giderdik. Gece kulüpleri vardı. Mesela, Tokatlıyan Otelin altında bir piyanist Perez vardı. Ünlü bir adamdı. Oranın gece kulubünde piyano çalardı, şarkı söylerdi. Orası fiyakalı bir yerdi. Bir de tabii Belediye Gazinosu vardı Taksim’de. O da önemli bir yerdi. Pek çok kişi orada olurdu. Şimdiki büyük otellerin hiçbirisi yoktu o zaman. Bir tek Pera Palas vardı, başka da yoktu.

Dönemin trendleri nelerdi?
Kübizm. Resimde kübik oluş bayağı bir hadise yarattı ama kalıcı olmadı ve kayboldu, gitti. Mimaride ise böyle bir şey yoktu. Mimari hiçbir zaman anlaşılamadı zaten. Şimdi de anlaşılabilmiş değil. Sonra başkaca ne anlaşıldı? Şimdi kitap sayılarına bakıyorsunuz, artmıyor. Bazıları dışında kalite açısından da bir yükselme yok aralarında. Sonra tiyatro; tiyatro bitti, tiyatro kalmadı ya. Bu televizyonun gelişi birçok işi de öldürdü. Canlı tiyatro seyretme huyu kalmadı insanlarda. İlk defa İstanbul’da ‘O kadın’ diye bir oyun oynadı. Neyyire Neyir hanımefendi oynadı onu, Süavi Tedü ile birlikte. Bütün İstanbul duvarlarına '50. temsil' diye yazılar yazıldı, afişler asıldı. 50. temsil zor işti. Hafta da iki defa temsil değişirdi, dram tiyatrosunda ve komedi tiyatrosunda. Ama hepsi de oynardı, canlıydı.  Konserler de vardı. Klasik konserler eski etkisini kaybetmiş gibi. Daha ziyade mekanik vasıtalarla dinleniyor. 

1940’larda dünyada ve Türkiye’deki en önemli olay nedir sizce?
2. Dünya Savaşı, bundan daha önemli bir şey yok. 1939-1945 arası 2. Dünya Savaşı yaşandı. Bütün dünyanın en önemli hadisesiydi. Türkiye’nin de. Girmediğimiz halde, biz savaşın etkileriyle Türkiye’de epey perişan olduk. Hatta ekmek karneli olarak veriliyordu da, günde adam başı 150 gr’ a kadar düşmüştü. Katık zaten pahalıydı. Ben o zaman mimarlık öğrencisi olarak, Güzel Sanatlar Akademisi'nde okuyordum. Boğaziçi’nde Mart ayında 1943’ün müthiş bir balık akını oldu.  Buzlar arasında torikler oynaşıyordu. Sopalara çatal bağlayıp, zıpkın yaparak balık tutuyorduk. Biz açlıktan perişan olmuş insanlar, fazla torik yemekten hastalandık. Bütün vücudumuzda sivilceler çıktı.

Mimari açıdan şehrin o günkü yapısıyla bugünkü yapısında çok fark var. Bu değişimi nasıl değerlendiriyorsunuz?
İstanbul’un nüfusu 1950’ye kadar -iki imparatorluk zamanında dahi- bir milyona yaklaşmadı hiçbir zaman. Surların içinde bozkırlar vardı. Surların içinde sebze, meyve ekilirdi. 1950’lere kadar bir milyona yaklaşmamış İstanbul nüfusu şimdi yirmi milyon oldu. Büyükçekmece’den Sultanbeyli’ye kadar şehir bütünleşti. Kaymakamı başkaymış, belediyesi başkaymış... Binalar bitişti birbirine. İskan bitişti, yerleşmeler bitişti ve İstanbul’un nüfusu yürekler acısı bir dağınıklık içinde. Birlikte yaşamıyor bu insanlar, yan yana yaşıyor. Bizim şehir olarak yapımızda da yürekler acısı gelişmeler oldu. İstanbul’ un sur içi bölgesini hele kadim İstanbul’u mutlaka eski haliyle korumak lazım idi. İstanbul’un kendi belediyesi ve üniversiteleri dahi eski İstanbul’un yerleşmesini de perişan ettiler, gitti. Eski İstanbul yok oldu. Gökdelenler tabii ki yapılabilir ama eski İstanbul’un uzağında yapılabilir. Şimdi Maslak’ta var, orada olabilir, ona bir diyeceğim yok. Ancak İstanbul’un eski şehri içinde yüksek yapılar yapmak cinai hallerdir. Hatta o cinayet çoktan işlenmeye başladı bile ve de müthiş özgürleşti. Yedikule’deki tramvay yolunda bahçeler içinde tek katlı, iki katlı binalar varken, şimdi eski tramvay yolunda beş altı katlı birbirine yapışmış apartmanlar sürekli olarak devam ediyor. Tabii bu bizim ilkelliğimizden doğuyor. Bu ilkellik sıfatını yüreğim acıyaraktan ama haklı olaraktan bu  umuda  yapıştırıyorum. Toplu taşımacılık yürekler acısı oldu. Tramvayı kaldırdı başbakan Adnan Menderes, tramvayı kaldırmak cinai bir haldi. Bugün Berlin’de Pariste büyük Avrupa şehirlerinde kitle taşıtı olarak herşey varken, bizde tramvay kaldırıldı. Kitle taşımacılığını henüz halledemedik. Bir ülkeyi düzelemeyecek kadar heba ettik zaten.

Kaynak: www.timeoutistanbul.com

---

Çetin Kalafat
www.sertkahve.blogspot.com

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages