Çimen Uzsoy
Aralık 2008
Beyoğlu Markiz ve Pera Palas'la tanışırken, Türk sineması Cahide Sonku'ya sahip oldu; evet yanılmadınız 40'lardayız!
Cahide Sonku
Türk sinemasında ‘yıldız’ unvanını en fazla hakeden Cahide Sonku’nun
hayatı da tam bir Türk filmi gibi. 1916’da Yemen’de doğan sanatçı,
oyunculuğa Darü’l Bedai’de başladı, 1933 yılında Muhsin Ertuğrul’un
yönettiği ‘Söz Bir Allah Bir’ filmiyle sinemaya geçiş yaptı ve bu
yıldan itibaren, özellikle de 1940’lar boyunca ülkenin en meşhur
sanatçısı oldu. 1949’da ‘Fedakar Ana’ filminde yönetmenin
rahatsızlanması sonucu koltuğunu devralarak Türk sinemasının ilk kadın
yönetmeni unvanını da kazanmış oldu. Erkeklerin ayakkabısından şampanya
içmek için yarıştıkları, kendisine hediye edilen pahalı parfümleri
“Bunu hizmetçim bile kullanmaz!” diyerek geri yollattığı dönemler geçip
gidince hayatına alkol girdi. 1981’de ölmeden evvelki son yıllarını beş
kuruşsuz Beyoğlu sokaklarında, ucuz şarap içerek geçirdiği anlatılıyor.
Öyle ki, üzerine giyecek elbisesi olmadığı için Sinema Derneği’nin
kendisine verdiği ödülü almaya gidememiş, ödül kendisine temsilciler
tarafından barda verilmişti ve ölümünden sonra bit pazarında ortaya
çıkmıştı. Yıllar sonra Tepebaşı’nda oturduğu dairede açılan Cahide
şimdi ismini eğlence dünyasında yaşatıyor.
Şık barlar dönemi
Park ve Tokatlıyan Otelleri, Markiz Gece Kulübü, Pera Palas,
Türkiye’nin ilk barmenlerinden Serkis Takesyan’ın işlettiği
Sıraselviler’deki Normandiya Bar ve yine Beyoğlu’ndaki Melodi Likör ve
Kokteyl Salonu, Avrupaî müşterileri ve şık ambiyanslarıyla dönemin en
popülerleriydi. Casablanca filmindeki meşhur Rick’s ile dönemdaş olan
bu barlardaki cool havayı tahmin edersiniz.
Varlık Vergisi
İstanbul’un sosyal ve kültürel yapısındaki değişimdeki çok
önemli bir dönüm noktası olan, bir o kadar da bilinmeyen bir utanç
Varlık Vergisi. 1. Dünya Savaşı’ndaki müttefik dostu Almanya’daki
akımlardan etkilenilmiş olacak ki 11 Kasım 1942’de kanunlaşan vergiye
göre T.C. vatandaşı olan gayrimüslim azınlıkların servetinin önemli bir
bölümüne devlet el koydu. Vergiyi ödeyemeyenler ise Aşkale’de kurulan
bir çalışma kampına gönderildi. Kampa gitmek istemeyenler tüm malını
mülkünü bırakıp ülke dışına kaçtı, dolayısıyla İstanbul’un azınlıkları
gerçek bir ‘azınlık’ haline geldi ve servet el değiştirdi. 1935
sayımında Türkiye’nin %1,98’İni oluşturan gayrimüslim azınlıklar,
1955’te %1,08’e kadar, yani neredeyse yarı yarıya düştü. Tiyatro, opera
geleneklerinin gerileyişi, Doğu’dan İstanbul’a göç ve her köşe başında
bir lahmacuncu açılmaya başlaması bu nüfus değişimine bağlanabilir. Bu
kanun ile toplanan 394 milyon TL 1942 devlet bütçesinin %80’ini
buluyordu ve bu meblanın %70’i sadece İstanbul sınırları içerisinde
toplanmıştı.
Aydın Boysan'la dönemi konuştuk

O zamanların en popüler mekânı neresiydi? İnsanlar
nerelerde tanışır ve buluşurdu?
O zamanın en popüler mekanı İstiklal Caddesi'ydi, Beyoğlu'ydu. Herkes
oraya giderdi. Başka da gidecek yer var mıydı? Mahallelerin sinemaları,
tiyatroları vardı ama en fiyakalı, en muteber yer herkesin nezdinde
Beyoğlu Caddesi idi. Tiyatrolar da sinemalar da, kitapçılar da ordaydı.
O dönemde en çok gittiğim yer ise Çiçek Pasajı'ydı ve hala daha
müdavimiyim.
Gece hayatı nasıldı peki? Yeme-içme faslı dışında
eğlenmek için nerelere giderdiniz?
Yine İstiklal’e giderdik. Gece kulüpleri vardı. Mesela, Tokatlıyan
Otelin altında bir piyanist Perez vardı. Ünlü bir adamdı. Oranın gece
kulubünde piyano çalardı, şarkı söylerdi. Orası fiyakalı bir yerdi. Bir
de tabii Belediye Gazinosu vardı Taksim’de. O da önemli bir yerdi. Pek
çok kişi orada olurdu. Şimdiki büyük otellerin hiçbirisi yoktu o zaman.
Bir tek Pera Palas vardı, başka da yoktu.
Dönemin trendleri nelerdi?
Kübizm. Resimde kübik oluş bayağı bir hadise yarattı ama kalıcı olmadı
ve kayboldu, gitti. Mimaride ise böyle bir şey yoktu. Mimari hiçbir
zaman anlaşılamadı zaten. Şimdi de anlaşılabilmiş değil. Sonra başkaca
ne anlaşıldı? Şimdi kitap sayılarına bakıyorsunuz, artmıyor. Bazıları
dışında kalite açısından da bir yükselme yok aralarında. Sonra tiyatro;
tiyatro bitti, tiyatro kalmadı ya. Bu televizyonun gelişi birçok işi de
öldürdü. Canlı tiyatro seyretme huyu kalmadı insanlarda. İlk defa
İstanbul’da ‘O kadın’ diye bir oyun oynadı. Neyyire Neyir hanımefendi
oynadı onu, Süavi Tedü ile birlikte. Bütün İstanbul duvarlarına '50.
temsil' diye yazılar yazıldı, afişler asıldı. 50. temsil zor işti.
Hafta da iki defa temsil değişirdi, dram tiyatrosunda ve komedi
tiyatrosunda. Ama hepsi de oynardı, canlıydı. Konserler de vardı.
Klasik konserler eski etkisini kaybetmiş gibi. Daha ziyade mekanik
vasıtalarla dinleniyor.
1940’larda dünyada ve Türkiye’deki en önemli olay nedir
sizce?
2. Dünya Savaşı, bundan daha önemli bir şey yok. 1939-1945 arası 2.
Dünya Savaşı yaşandı. Bütün dünyanın en önemli hadisesiydi. Türkiye’nin
de. Girmediğimiz halde, biz savaşın etkileriyle Türkiye’de epey perişan
olduk. Hatta ekmek karneli olarak veriliyordu da, günde adam başı 150
gr’ a kadar düşmüştü. Katık zaten pahalıydı. Ben o zaman mimarlık
öğrencisi olarak, Güzel Sanatlar Akademisi'nde okuyordum. Boğaziçi’nde
Mart ayında 1943’ün müthiş bir balık akını oldu. Buzlar arasında
torikler oynaşıyordu. Sopalara çatal bağlayıp, zıpkın yaparak balık
tutuyorduk. Biz açlıktan perişan olmuş insanlar, fazla torik yemekten
hastalandık. Bütün vücudumuzda sivilceler çıktı.
Mimari açıdan şehrin o günkü yapısıyla bugünkü yapısında
çok fark var. Bu değişimi nasıl değerlendiriyorsunuz?
İstanbul’un nüfusu 1950’ye kadar -iki imparatorluk
zamanında dahi- bir milyona yaklaşmadı hiçbir zaman. Surların içinde
bozkırlar vardı. Surların içinde sebze, meyve ekilirdi. 1950’lere kadar
bir milyona yaklaşmamış İstanbul nüfusu şimdi yirmi milyon oldu.
Büyükçekmece’den Sultanbeyli’ye kadar şehir bütünleşti. Kaymakamı
başkaymış, belediyesi başkaymış... Binalar bitişti birbirine. İskan
bitişti, yerleşmeler bitişti ve İstanbul’un nüfusu yürekler acısı bir
dağınıklık içinde. Birlikte yaşamıyor bu insanlar, yan yana yaşıyor.
Bizim şehir olarak yapımızda da yürekler acısı gelişmeler oldu.
İstanbul’ un sur içi bölgesini hele kadim İstanbul’u mutlaka eski
haliyle korumak lazım idi. İstanbul’un kendi belediyesi ve
üniversiteleri dahi eski İstanbul’un yerleşmesini de perişan ettiler,
gitti. Eski İstanbul yok oldu. Gökdelenler tabii ki yapılabilir ama
eski İstanbul’un uzağında yapılabilir. Şimdi Maslak’ta var, orada
olabilir, ona bir diyeceğim yok. Ancak İstanbul’un eski şehri içinde
yüksek yapılar yapmak cinai hallerdir. Hatta o cinayet çoktan işlenmeye
başladı bile ve de müthiş özgürleşti. Yedikule’deki tramvay yolunda
bahçeler içinde tek katlı, iki katlı binalar varken, şimdi eski tramvay
yolunda beş altı katlı birbirine yapışmış apartmanlar sürekli olarak
devam ediyor. Tabii bu bizim ilkelliğimizden doğuyor. Bu ilkellik
sıfatını yüreğim acıyaraktan ama haklı olaraktan bu umuda
yapıştırıyorum. Toplu taşımacılık yürekler acısı oldu. Tramvayı
kaldırdı başbakan Adnan Menderes, tramvayı kaldırmak cinai bir haldi.
Bugün Berlin’de Pariste büyük Avrupa şehirlerinde kitle taşıtı olarak
herşey varken, bizde tramvay kaldırıldı. Kitle taşımacılığını henüz
halledemedik. Bir ülkeyi düzelemeyecek kadar heba ettik zaten.
Kaynak: www.timeoutistanbul.com
---
Çetin Kalafat
www.sertkahve.blogspot.com