BİTMEYEN TARTIŞMA
Et: Yemeli mi,
Yememeli mi?
50'li yıllarda, popülaritesinin doruklarındayken göklere çıkarılan, 80'li yıllarda kolesterol nedeniyle tüm eleştirilerin hedef tahtası olan besin maddemiz et,
bugün eski saygın yerini yeniden kazanma savaşı içinde...
Et kesinlikle tehlikesiz, masum bir besin maddesi değil...
Ancak çok eskilere uzanan bir tarihi olduğu da kesin. Brahma dininde, bazı Katolik çevrelerde yasaklanmış olan et, medeniyetin doğuşuyla birlikte, efsanelerle donatılmış bir besin maddesi olarak insanoğlunun hizmetine giriyor. Ete verilen sembolik değer, tüm etoburlarda ortak olan bir eylemden kaynaklanmaktadır: Hayvanların öldürülmesi eyleminden... Bu genellikle erkeklerin işbölümü alanına girdiği için, buna bağlı olarak hayvan eti yemek erkeklerin üstünlüğünü simgeliyordu.
Avcılık, beyindeki bir bölgenin gelişmesiyle başladı
Bugün, ilk insanların büyük bir avcılık yeteneğine sahip olduklarını kimse söyleyemez... Bu yüzden, günümüzden 3 milyon yıl önce yaşayan atalarımızın sofrasını mecburen meyva ve sebzeler süslüyordu... Onların katıksız bir vegetaryen olarak doğduğu ve binlerce yıl böyle yaşadıkları artık biliniyor... Salata olarak da bazı kökleri ve yumruları tüketiyorlardı. Kuşkusuz, yolda karşılaştıkları bazı küçük böcek ve sürüngenleri sebzenin yanında meze yapmaya da "hayır" demiyorlardı ama, bu içgüdüsel davranıştan hareket ederek onların önce etobur olduklarını iddia etmek olanaksız. Gerçekten de, son yapılan çalışmalar, kendi cinsinin yaşamını başka cinsleri öldürerek sağlamak duygusunun, yani avcılığın, beyindeki bir bölgenin gelişmesiyle ilgili olduğunu ortaya koyuyor. Oysa atalarımızın beyni, o tarihlerde bu gelişmeden henüz çok uzaktı.
Atalarımız, av hayvanlarından oluşan ziyafetler için Yontma Taş Devri'ni, yani 15 bin yılın geçmesini beklemek zorunda kaldılar
Geyik, ayı, yabandomuzu gibi hayvanları gruplar halinde avlıyor ve daha sonra etlerini tüketiyorlardı. Hatta bu dönemde, eti kurutarak yararlanmayı keşfettiler... Bu davranış, bir grubun birbirine bağlılığını doğuran ve destekleyen paylaşım ilkesinin de bir ürünüydü. Birçok araştırmacı, bu paylaşmanın en büyük örneğini bugün kurtlarda görüyorlar. Kurtlar, avladıkları hayvanların etlerini, erkek kurtların arasındaki hiyerarşi ve uzlaşma ölçülerine göre paylaşıyorlar...
Yüzyıllar geçtikçe; et yemek, zenginliğin ve gücün, bitkilerle beslenmek ise fakirliğin göstergesi durumuna geldi
İnsanoğlunun, Cilalı Taş Devri'nin sonlarına doğru, avlanmanın yanısıra hayvanları evcilleştirmeyi de öğrendiğini görüyoruz; sığır, koyun ve keçi yetiştirmeye başlamışlardı. Yüzyıllar geçtikçe; et yemek, zenginliğin ve gücün, bitkilerle beslenmek ise fakirliğin göstergesi durumuna geldi. Bu arada, çeşitli et türlerinin değerlerinin, zaman içinde büyük bir evrime uğradığına tanık oluyoruz. Örneğin, Orta Çağ'da sığır eti çok "kaba" bir et olarak kabul ediliyor ve soylular tarafından yenilmiyordu. Bunun tersine, halk kitleleri sığır etine ilgi duyuyor ve onu haşlayarak yiyordu...
Sığır etinin birçok özel niteliğe sahip olduğu, ancak 50'li yıllarda keşfedildi
İnsana güç, enerji ve canlılık verdiği ileri sürüldü. Bu nedenle de sığır etine olan talep birdenbire olağanüstü arttı. Et ile tüketici arasındaki bu sevgi 20 yıl, yani toplumun değiştiği ve yaşam seviyesinin belli ölçüde düştüğü 70'li yıllara kadar sürdü. Kitle ulaşım araçlarının ve otomobil sanayinin gelişmesi, daha az enerji harcanmasını da beraberinde getirmişti. Damar tıkanıklığı hastalıklarında korkunç bir artış ortaya çıkınca, insanlar diet kavramıyla tanışmaya başladılar. Kalp ve damar rahatsızlıklarından ölenlerin sayısı, tüm ölüm olaylarının yüzde 40'ı gibi yüksek bir orana ulaşınca, "kolesterol savaşı" da alevlendi. Çünkü, bütün bu felaketlerin tek sorumlusu olarak dünün bir numaralı besin maddesi et gösteriliyordu.
Ancak, toplumun büyük kısmının ete lanet okuyanları dinlediği pek söylenemez
Onca eleştiriye karşın, bugün et tüketimi, özellikle gelişmiş ülkelerde geçmişe oranla yüzde 20 ile 30 artıyor. Söz konusu sağlık olduğunda, insanlar büyük bir rahatlıkla sebze ve meyvayı tercih ettiklerini söylüyorlar. Ama bu arada birçok beslenme uzmanı, sığır, koyun ve kümes hayvanlarının etine eski saygınlığını kazandırma peşinde koşuyor. Haksız oldukları iddia edilemez, çünkü, bilimsel açıdan bakıldığında, et gerçekten gerekli bir besin maddesi... "Yağ deposu" bir madde olduğu da büyük bir aldatmaca... Aslında et, sadece yüzde 3 oranında yağ içeriyor. Ama asıl önemlisi, yeri kolay kolay doldurulmayacak bir besin maddesi... Et, organizmayı aynı anda, hem protein, hem mineral, hem demir, hem de asit özü ile besliyor.
Beslenme uzmanlarına göre, sığır eti tek başına organizmanın tüm ihtiyaçlarını karşılayabilecek güçte bir besin...
Ayrıca, alyuvarların daha iyi çalışması ve oksijen dolaşımı için et mutlaka gerekli. Eti dışlayan bir beslemenin, insanda demir eksikliğine yol açacağı belirtiliyor. Nitekim, Fransa'da yapılan bir araştırma, hamile anne adaylarının yüzde 60 ile 65'inde bir demir eksikliği, yüzde 10 ile 15'inde ise bundan kaynaklanan açık bir kansızlık olayı görüldüğünü kanıtlıyor. Doktorlara göre, hamilelikte bu durum çocuklar açısından çok tehlikeli... Çünkü her çocuk bir lif ve sinir stokuyla doğuyor ve bu lif ve sinirler daha sonra kendilerini yenilemiyorlar. Bu lif ve sinirleri korumak için hamile annelerin bol bol et yemesi gerekiyor...
Bugün tartışılan bir konu da, "Hayvansal kökenli besin maddesi vermeden bir çocuğu iyi bir biçimde büyütmek mümkün mü, değil mi?" sorusu...
Bu konuda hemen hemen tüm doktorlar aynı görüşü paylaşıyorlar: "Büyüme çağındaki bir çocuk için et kaçınılmaz bir maddedir. Etin yapısında bulunan 'arjinina' isimli aminoasit madde, büyüme hormonunu üreten hipofız bezlerinin gelişmesini sağlar..." Çocuğun, doğumu izleyen ilk altı ay içinde her aldığı bir kilo için yaklaşık iki buçuk gram proteine ihtiyacı var. Çocuğun hücrelerini, kemiklerini ve kaslarını işte bu protein oluşturuyor. Bütün doktorların kabul ettikleri görüş ise, "en kaliteli protein"in hayvansal protein olduğu savı...
Vejeteryanler, çocuğun bütün bu proteinleri anne sütünden alarak büyüyebileceğini iddia ediyorlar
Bu, bir
ölçüde mümkün... Ancak, böyle bir beslenmenin sağlıklı olabilmesi için, annenin
çocuğu tam 12 ay boyunca emzirmesi, ve anne sütünün yanısıra, çocuğa peynir
ve yumurta takviyesi yapması gerekiyor. Bu da, günümüzde pek mümkün olmuyor...
Sadece meyva ve sebze ile beslemeyi düşünen vejeteryan felsefesi
savunucularının, bu besin maddelerinin yanısıra çocuğa mutlaka
kalsiyum, demir, çeşitli vitaminler ve yağlı maddeler vermeleri
gerekiyor... 
"Et mi, ot mu?"
İkileminin
çocukların büyüme sürecinde belli bir açıklık taşımasına karşın,
yetişkinlerin beslenmesinde büyük tartışmalara neden olduğu bir
gerçek... Çocuk için hayvansal proteinin bir ölçüde gerekliliği kabul eden
vejeteryanizm savunucuları, yetişkinlerde bu besinin ihtiyaç olduğunu
kesinlikle kabul etmiyorlar. Örneğin, onlara göre, 40 yaşından sonra,
sağlıklı bir yaşam için eti sofradan kesinlikle kaldırmak gerekiyor. Hatta,
böbreklerin hayvansal proteini sindirmek için verdiği mücadelenin bütün
organizmaya zarar verebileceğini söylüyorlar. Ancak beslenme
uzmanları, yetişkin insanların da hayvansal proteine ihtiyaçları olduğunda
ısrarlılar... Çünkü, hayvansal protein eksikliği yetişkinlerde
kansızlığa, karaciğer rahatsızlıklarına ve kaslarda zayıflığa yol
açabiliyor. Aynı uzmanlar, "Bu hayvansal protein etten alınmayabilir. Bu
ihtiyaç, etten kolesterol açısından daha az tehlikeli, hatta yararlı olan
balıkla da karşılanabilir" diyorlar...
Et tüketimi tehlikeli boyutlarda!
Dr. Ender Saraç
Vejeteryanlık bir beslenme biçimi olmanın ötesinde bir yaşam tarzı... Ben tedavilerimde ve önerilerimde, vejeteryanlığa yakın bir yol izliyorum. Zaten kendim de vejeteryanım... Etin, özellikle de kırmızı etin zararları çoğu diyetisyen tarafından kabul edilmiş durumda... Dünya Diyetisyenler Birliği ve bir grup İngiliz doktorun yaptığı ortak çalışmada en sık rastlanan ve ölüme yol açan 18 hastalığın, et yiyenlerde, vejeteryanlara oranla tesadüf olmayacak kadar daha fazla görüldüğü kanıtlanmış. Koroner kalp hastalıkları, kardiovasküler hastalıklar, yüksek tansiyon, bazı kanser türleri, gut, kolesterol, allerji ve bağışıklık sistemi problemleri, hormonal problemler ve kolit, et yiyenlerin sıkça yakalandığı hastalıklardan sadece birkaçı... Et tüketiminin sigara ve alkol kadar zararlı olduğu görüşü de oldukça yaygın... Buluğ çağına gelinceye kadar esansiyel aminoastilere ihtiyaç olduğundan, et tüketimi açısından bir opsiyon bırakıyorum, ancak buluğ çağından sonra et tüketimi kesinlikle zararlı... Etten alınacak olan demir, dengeli olarak brokoli, mercimek, ya da demir haplarından alınırsa ete hiç de ihtiyaç duymadan sağlıklı bir yaşam sürelebilir.
Türkiye'de yaşayanlar için et tüketimi daha da tehlikeli boyutlarda...
Çünkü ülkemize yurt dışından, özellikle de Ortadoğu'dan gelen büyükbaş hayvanlar potansiyel bir tehlike oluşturuyor. Avrupa ve Amerika'nın içeri bile sokmadığı bu hayvanlar Türkiye'de kolaylıkla alıcı buluyor ve herkes tarafından tüketiliyorlar. Bu büyükbaş hayvanların normal kilolarının kat kat üstünde olmalarının ana nedeni, kendilerine verilen erkeklik hormonu...
Bayan sporcular aldıkları testosteron ile nasıl kaslarını çoğaltıyorlarsa, bu hayvanların kasları da aynı hormonlarla artırılıyor
Yani, bu aşırı besili hayvanlarda etten çok kas bulunuyor. Ne kadar çok kilolu görünürse o kadar kâr ederiz düşüncesi ile testosteron verilen bu hayvanların etleri, vatandaşlarımızın severek tükettiği besin maddelerinin başında geliyor. Kısacası, Türk insanının tükettiği kırmızı etin çoğu testosteron ile çoğaltılmış kas... Örneğin, pirzola diye yediğimiz, aslında hayvanın kaburgaların arasındaki solunum kasları... Özellikle büyük şehirlerimizde yaşayan kadınlarda meme kanserinin, uterus miyomlarının son yıllarda gösterdiği artışın asıl sebebi, fast food ve et ağırlıklı beslenmeye olan ilginin artması...
Hormonlarla beslenmiş hayvan etinin tüketimi, hormonal rahatsızlıkların da ana nedenini oluşturuyor
Et yiyerek bedenlerine erkeklik hormonu
alan kadınlar hamile kalmakta zorlanıyorlar, âdet sorunları çekiyorlar,
kısacası her türlü hormonal bozukluğu yaşıyorlar. Açık denizlerden
yakalanmış, büyük beyaz balık ve doğal ortamında yetiştirilmiş tavuğun
eti, kırmızı ete göre daha az zararlı. Ancak, kurşun, sanayi ve
kanalizasyon atıkları içinde yüzen ve beslenen Marmara balıkları için aynı
şeyleri söylemek mümkün değil. Hayvanın cüssesi büyüdükçe ve etinin rengi
koyulaştıkça zararlı madde oranı artıyor. Bu nedenle, beyaz et ve küçük
hayvan tercih edilmeli. Et yemekte ısrar edenler için bu kural çok büyük
önem taşıyor. Zaten, ülkemiz bir sebze ve meyva cenneti... Topraklarımızda
yetişip, bizlere taptaze sunulan sebze ve meyvelerle sağlıklı bir yaşam
sürmek mümkün. Sebze, meyve, ot ve baharat zengini olan ülkemizde et yemeye
hiç de gerek yok... 
Dr. Ender Saraç
Geçmişten gelen ve doğu kökenli bir beslenme biçimi: Vejetaryenizm...
Vejetaryen beslenmenin, Doğu toplumlarında binlerce yıl önce varolduğu biliniyor. Bu gastronomik yaklaşımın en sadık izleyicileri Budist rahipler... Budizm, "ruhların bir bedenden bir başka bedene geçtiğine ve hayvanların da bir ruhu olduğuna" ilişkin bir öğreti sunduğu için, inananların et yemesi kesinlikle yasaktı.
Antik Çağ'ın diğer ünlü vejetaryenleri
Antik Çağ'da da, eski Yunan ve Roma medeniyetlerinde de vejetaryenlik oldukça yaygındı. Örneğin, dönemin ünlü matematikçisi Pisagor bir vejetaryendi. Ama, baklanın organizmaya zararlarını bildiği için, öğrencilerine bakla yemeği yasaklamıştı. Antik Çağ'ın diğer ünlü vejetaryenleri arasında şu isimleri sayabiliriz: Platon, Plütark, Ovidius, Seneka ve Diyojen...
Çağdaş anlamda vejetaryenlik ise, 1809 yılında İngiltere'nin Manchester kentinde doğdu
Bu kentte oldukça etkili olan Hıristiyan İncil Kilisesi, üyelerine beslenme programlarından eti çıkarmalarını emretmişti. İlk vejetaryen dernek de, 1847 yılında yine İngiltere'nin Manchester kentinde kuruldu. 1871 tarihinde Hıristiyan İncil Kilisesi üyesi 41 İngiliz, Amerika'nın Philadelphia eyaletine göç ettiler ve vejetaryen ilkelerini Yeni Kıta'da yaymaya başladılar. Dünya Vejetaryenler Derneği ise 1908 yılında kuruldu. Bugün, bu uluslararası derneğe bağlı olarak faaliyet gösteren 30'a yakın ulusal vejetaryenler derneği bulunuyor.
Bir değil, çok vejeteryan
Vejeteryan, genel olarak kullandığımız, oldukça geniş kapsamı olan bir kelime... Oysa vejeteryanlığın çok çeşitli nüansları söz konusu:
• Süt vejeteryanları... Meyva, sebze, peynir yiyorlar ve süt içiyorlar.
• Süt-yumurta vejeteryanları... Onlar da süt vejeteryanları gibi meyve, sebze, peynir yiyorlar ve süt içiyorlar. Ayrıca, yumurta da yiyorlar. Ama, havyara karşılar... Çünkü, havyar elde etmek için balığın öldürüldüğünü ileri sürüyorlar...
• Balık vejeteryanları... Balık dahil herşeyi yiyorlar... Tek dokunmadıkları besin, et...
• Gerçek vejeteryanlar... Sadece meyva ve sebze yiyenler... Gastronomiye filozofik bir yaklaşımları var. Hatta, bazı vejeteryanlar sadece bitkisel liflerle yapılmış giyim eşyaları kullanıyorlar.
• Çiğ tüketen vejeteryanlar... Vitamin açısından daha zengin ve daha sağlıklı buldukları için, meyva ve sebzeleri çiğ çiğ tüketiyorlar. Mönüleri genellikle karışık salata ve meyvadan oluşuyor.
• Meyva vejeteryanları... Sadece meyva yiyorlar ve sebze tüketmeyerek bitki dünyasına zarar vermediklerini söylüyorlar...
Sebzelerin hepsi masum değil...
Bitkisel beslenme, kolesterol oranını düşürdüğü için, çok yaygın olan kalp ve damar hastalıkları için ideal bir yol... Ayrıca, sebze ve meyvalar, içerdikleri lifler nedeniyle kanser riskini de azaltıyorlar. Ancak, tüm sebze ve meyvalar aynı derecede zararsız değil. Bazıları var ki, bunların tüketiminde dikkatli davranmak gerekiyor:
• Kuşkonmaz, ıspanak, lahana, Brüksel lahanası ve turp, çok iyi temizlenmeden tüketildiğinde böbrek taşlarına yol açabiliyor...
• Bol miktarda tüketilen kiraz, kavun, greyfurt ve limon, gastrit hastalığına neden olabiliyor...
• Sebzeler içinde kuşkusuz en tehlikelisi bakla... Tipik bir Akdeniz ürünü olan baklanın çok fazla tüketilmesi durumunda, bazı organizmalarda "bakla hastalığı" denen kansızlığa yol açtığı görülüyor. Bu hastalık, yüzde sararma, ishal, mide bulantısı ve kusmayla kendisini hissettiriyor. Daha ileri aşamalarda, idrardan kan gelebiliyor. Bakla hastalığı, önlem alınmazsa ölümle sonuçlanabiliyor...
