Mevlananın Mezar Odasının Gerçek Ve Korkunç Hikayesi

966 views
Skip to first unread message

serserin

unread,
Mar 25, 2009, 1:44:14 AM3/25/09
to merakediyorum
Mevlananın Mezar Odasının Gerçek ve Korkunç Hikayesi
O müzenin kapısından içeri girerken, karşıma 'Da Vinci şifresi' gibi
esrarengiz bir hikáyenin çıkacağını bilmiyordum.

Bu, bir sanduka ve onun altındaki mezarın hikáyesi.

Ama öyle basit bir hikáye değil.

Hikáye 13'üncü yüzyılda başlıyor ve 1930'da esrarengiz bir aile
trajedisine kadar uzanıyor.

Hikáye beni çok etkiledi.

Sizi de etkileyeceğini tahmin ediyorum.

SAF TUTMUŞ SANDUKALAR ARASINDA

Geçen salı günüydü.

Hayatımda ilk defa Konya'ya gitmiştim.

Konya'da Mevlana Müzesi'nin kapısından ilk adımımı attığımda, belki de
sadece benim hissettiğim mistik bir rüzgár esti ve beni içine alıp ???
ürdü.

Hayatımda hiçbir mekán daha ilk anda beni bu kadar etkilememişti.

İçerden çok hafif bir ney müziği geliyordu.

Sağ tarafta, sanki saf tutmuş sandukaları görüyordum.

Yanımda Mevlana Müzesi Müdür Yardımcısı Dr. Naci Bakırcı vardı.

Mevlana'nın sandukasının önüne gelinceye kadar, mistik bir turistten
farklı değildim.

Ancak o sandukanın önünde Dr. Bakırcı'nın anlattığı o müthiş hikáye
başladı.

Daha doğrusu, o sandukanın altındaki 'mezar odasının sırrı'...

500 METREYİ SEKİZ SAATTE ALAN CENAZE

Nefesimi kestim ve onu dinledim.

İşte ondan dinlediklerim.

Anlatıldığına göre her şey 1273'te Konya'da kaldırılan bir cenazeden
sonra başladı.

Mevlana Celaleddin-i Rumi, 17 Aralık 1273 günü vefat ediyor.

Cenazesine yüzbinlerce insan katılmış. Naaşı, İplikçi Camii'nden, 500
metre ilerdeki bu türbeye 8 saatte getirilebilmiş.

Müslümanlar Mevlana'nın naaşını defnedebilmek için gayrimüslimlerin
cenaze cemaatinden çıkmasını istemiş. Ancak onlar, 'Bize İsa'yı da
Musa'yı da Mevlana öğretti' diyerek bunu reddetmişler.

Mevlana'nın kabrinin altına bir 'mezar odası' bulunuyor.

MEZAR ODASINA 700 YILDA 1 KİŞİ İNDİ

Eski Türklerde mezarların altına Farsça 'zir-i zemin' yani 'zeminin
altı' denilen bir mezar odası yapılırmış.

Mevlana'nın naaşı da böyle 4 metrelik bir mezar odasına konmuş.

Ancak o tarihten bu yana mezar odasına kimse inmemiş.

Sadece bir kişi hariç.

Rivayete göre Sultan Dördüncü Murad, Mevlana'nın türbesini ziyarete
geldiğinde, mezar odasının içinde ne olduğunu çok merak etmiş ve bu
odaya girmek istemiş.

Ancak dönemin Mevlevi büyükleri, buna kesinlikle karşı çıkmış ve
girmesini engellemişler.

Bunun üzerine Sultan, elindeki tespihi, ağzı açık odanın içine atmış.

Veya düşürmüş.

Bu tespihi almak üzere 7 yaşında bir kız çocuğu mezar odasına
indirilmiş.

Bilinen tek şey, odanın iki tarafından aşağı doğru merdivenlerin
indiğiymiş.

Kız çocuğu mezara inip çıktıktan sonra dili tutulmuş.

Dr. Naci Bakırcı, 'Çocuğun dilinin neden tutulduğu hálá bilinmiyor'
diyor.

KÜÇÜK KIZ MEZAR ODASINDA NE GÖRMÜŞTÜ

İşte bu olaydan sonra 'mezar odasının sırrı' iyice merak edilmeye
başlanmış.

Acaba kız çocuğu orada ne görmüştü de dili tutulmuştu?

Bir iddiaya göre, oda çok karanlık olduğu için çocuk çok korkmuş ve
geçirdiği travmadan dolayı dili tutulmuştu.

Ancak bir başka iddia daha var ki, o 'mezar odasının sırrını' daha da
koyulaştırıyordu.

Selçuklu Türkleri o tarihte mumyalama tekniğini biliyorlarmış. Fatih
Sultan Mehmed dahil 7 padişahın naaşı mumyalanmış.

Mevlana'nın naaşı da mumyalandığı için muhtemelen öyle duruyordu.

Kız çocuğu orada yatan Mevlana'yı görünce bu hale gelmiş olabilirdi.

Bu olay dönemin önde gelen Mevlevilerini harekete geçiriyor ve 1640
yılında mezar odasının ağzı tuğlayla örülüp üzeri kurşunla kaplanıyor.

O tarihten sonra mezar odasının ağzındaki kurşun hiçbir zaman
kaldırılmadı.

Mezar odası, sırlarıyla birlikte belki de ebediyete kadar sessizliğe
gömüldü.

1930'LU YILLARDA MÜZE MÜDÜRÜNÜN ODASINDA

Ancak odanın hikáyesi burada bitmiyor.

Aradan 300 yıl geçtikten sonra, Mısır'daki piramit sırlarına benzeyen
bir dizi olay daha yaşanacaktı.

Bu olayın iki tanığı vardı.

Biri olayı yaşayan Yusuf Akyurt isimli biri.

Öteki de onun yaşadığını Murat Bardakçı'ya anlatan Abdülbaki
Gölpınarlı Hoca.

1930'lu yılların güzel bir gününde, Mevlana Müzesi'nin Müdürü Yusuf
Akyurt odasında tek başına otururken, aklına sandukanın altındaki
mezar odası gelir.

İçinden 'Acaba şu odaya bir girsem de içinde ne olduğunu görsem' diye
geçirir.

Ancak tepki çekeceğini düşündüğü için kararsızdır.

O AN KAPI ÇALINDI YAŞLI ADAM GİRDİ

Tam o esnada kapı çalınır ve içeri, müzenin yaşlı odacısı girer.

Bu yaşlı adam aslında, Mevlevi dedesidir. Cumhuriyetin ilanından sonra
tekke ve zaviyeler kapandığı için müzeye çevrilen türbede odacı olarak
çalışmayı kabul etmiştir.

Yaşlı Mevlevi dedesi saygılı bir şekilde içeri girer ve Yusuf
Akyurt'un tüylerini diken diken eden şu cümleyi söyler:

'Sakın oraya inmeyi düşünmeyin...'

Ancak bu şaşkınlık, müdürü kararından vazgeçirmez. Mezara inmek üzere
kurşunla kaplı kapağın önüne gelir.

Halıyı kaldırır. Tam kapağı açmak üzereyken, bir adam haykırarak içeri
girer:

'Müdür bey, yetiş evin yanıyor...'

Yusuf Akyurt gelinceye kadar evi kül olmuştur.

İşte tam o sırada eline bir telgraf tutuşturulur.

Müze müdürü başka bir yere tayin edilmiştir.

KONYA-ANKARA YOLUNDAKİ KAZA

Konya-Ankara yolu o gün çok ıssızdı.

Gün batmış, alacakaranlık etrafa hákim olmaya başlamıştı.

Uzaktan gelen kamyonun farları, henüz tam karanlık hale gelmemiş
ufukta cılız iki nokta gibi duruyordu.

Şoförün yanında kapıya dayanmış şekilde oturan çocuk kimbilir hangi
hayallere dalmıştı.

Kamyon bir kavise girdiği sırada kapı aniden açılır ve çocuk
alacakaranlığın içinde kaybolur.

Kamyon durup, içindeki iki adam kapıdan uçan çocuğa ulaştıklarında iş
işten geçmiştir.

Çocuk öteki dünyaya göçmüştür.

Çocuğun başında duran ikinci adam, başı ellerinin arasında hüngür
hüngür ağlamaktadır.

O adam, Konya'dan tayini çıkan Müze Müdürü Yusuf Akyurt'tur.

Kimine göre, mezar odasının sırrı, onu hálá takip etmektedir.

MEZARIN BAŞINDA SÖYLENEN SON SÖZLER

Yusuf Akyurt oğlunun cenazesini alıp Konya'ya döner. Cenaze töreninden
sonra doğruca Mevlana Müzesi'ne gider ve sandukanın başında ellerini
açıp haykırmaya başlar:

'Yetmedi mi? Affet artık...'

Bütün bunlar neydi? Efsane mi? Gerçek mi?

Küçük kızın dili niye tutulmuştu? Yaşlı odacı, müdürün kafasından
geçen düşünceyi nasıl anlamıştı?

Bunların cevabı yok.

Ben bunları anlatan insanlardan dinledim.

Bildiğimiz tek şey var. Mezar odası 731 yıldan bu yana sırrını
muhafaza ediyor.

Umarım bundan sonra da muhafaza etmeye devam eder.

Çünkü bilinmezliğin yarattığı bazı mistik duygulara ebediyen
ihtiyacımız olacak.

Çünkü hepimizin içinde, sadece kendimize ait sırların saklandığı
küçücük odalar var.

Üzerleri kurşunla kaplı küçücük odalar...

yard...@ttmail.com

unread,
Mar 25, 2009, 11:51:51 AM3/25/09
to merake...@googlegroups.com
Yazıyı yazanın ismi nedir acaba ?
__________ Information from ESET Smart Security, version of virus signature
database 3958 (20090324) __________

The message was checked by ESET Smart Security.

http://www.eset.com



İrfan SEYAZ

unread,
Mar 28, 2009, 5:29:10 AM3/28/09
to merake...@googlegroups.com
Öyle Hikayeler anlatılır ki, bazen anlatan bile artık inanmaya başlar.
Bu da bu tür hikayelerden biri. Tıpkı Çanakkale Zaferi'nin, aniden
ortaya çıkan ak saçlı dedeler, evliyalar sayesinde kazanıldığına
inanıldığı gibi. Bu durum orada canını vermiş, şehit düşmüş binlerce
Türk gencine haksızlık olduğu gibi, Mevlana Celaleddin Rumi'nin
türbesi ile ilgili anlatılan bu hikayeler de, o mekanın ruhani
havasına ve kutsallığına inanan insanlara haksızlıktır. Hurafeler,
dilden dile anlatılan hikayeler, amaca uygun açıklanmaya çalışılan
tesadüfler sadece kafa karıştırır. Bırakın Mevlana yerinde rahat
uyusun. Bırakın inananlar, hurafelerden uzak, sadece maneviyatla
inançlarını sürdürsün. Zarar vermeyelim.

Saygılar,

İrfan SEYAZ


2009/3/25 serserin <fatihka...@gmail.com>:
--
İrfan Seyaz

Ahmet Sinan Celebi

unread,
Mar 28, 2009, 8:44:16 PM3/28/09
to merake...@googlegroups.com
Sevgili Grup Arkadaşlarım,

Bu maili yaklaşık 3 veya 4 hafta önce başka bir grüpta okudum. Cevap verenler arasında Yusuf Akyurt'u tanıyan birinin cevabı vardı. Ne evi yanmış, ne de oglu trafik kazası geçirmiş. Kendi isteği ile başka bir yere (yanılmıyorsam Ankara idi) tayin olmuş emekli olduktan sonrada Ankara'da vefat etmiş olduğunu yazmıştı. Bahsetiğim maili ne yazık ki sildim. Bunlar aklımda kalanlar.

Mevlana'nın hümanizm konusunda bütün dünyaya katkısını kimse inkar edemez. Neticede merak etmemiz gereken konu Mevlana'nın tabutu değil de ne dediği, neyi anlatmaya çalıştığı olmalı. Bu da bir e-postaya ve bir bilgisayara sığabilecek gibi değil zaten.

Diğer yandan,

Bir mantık yürütmek gerekirse yaklaşık 800 sene, hem dostları, hem de düşmanları olan bir kişinin mezarını koruyabilmek için böyle lanet veya sır söylentilerine ihtiyaç vardır. Diğer taraftan o tarihten beri Konya'dan kaç devlet, kaç beylik, kaç imparatorluk geçti.

Siz olsanız nasıl korurdunuz? Askeri birlik veya ordu ile mi?

Saygı ve Sevgilerimle,

Sinan Celebi

Not: Bu guruba ilk mesajım ve yeni üye oldum. Sürç-ü lisan etti isem, peşinen özür dilerim.




28 Mart 2009 Cumartesi 11:29 tarihinde İrfan SEYAZ <ise...@gmail.com> yazdı:

By T@ner ♥

unread,
Mar 29, 2009, 6:29:10 AM3/29/09
to merake...@googlegroups.com
keşke böyle birinci elden bilgiler her zaman olsa. ve yanlış anlaşılmalar ortadan kalksa, hurafe ile gerçek olanlar ayrılsa..
bilgi için teşekkürler




29 Mart 2009 Pazar 03:44 tarihinde Ahmet Sinan Celebi <ahmetsin...@gmail.com> yazdı:
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages