Allah nerde? Allahın mekanı varmı? ehli sünnet Alimleri ne dedi ?

232 views
Skip to first unread message

haki_evliya

unread,
Aug 7, 2008, 5:56:40 AM8/7/08
to Mahmut Ustaosmanoğlu
selamün aleyküm ve rahmetullahi ve berakatüh

Muhterem kardeşlerim sapık vahhabilerden etkilenmiş bazı müslümanlar
Allah'ın sıfatlarına dair bazı şüphelere düşmüşler ve dinledikleri
hadislerle büsbütün kararsız kalmışlar aceba ehli sünnetmi doğru
söylüyor yoksa batıl vahhabiyemi şaşırmışlar..

evvela bilmek lazımdırki İslamın delillerinden bir hüküm çıkartmak
müçtehidin işidir. ve müçtehitler hammaddeyi işleyen ve kusursuz ürün
çıkaran donanımlı fabrikalar gibi bütün delillere aynı anda bakarlar
kuşatıcı bir bakış açısıyla cümlesini aynı anda değerlendirip muazzam
dehaları üstün akıl ve iradeleriyle nihayet karar verirler..

Şu halde Müçtehidin verdiği bir hüküm biz mukallitleri yüzde yüz
bağlamakta ve onların beyan ettiiği görüşün aksini çağrıştıran bir
delil karşısında yine onların sözlerine müracaat etmemiz
gerekmektedir. BU noktada en yanlış hareket delil diye sunulan ayeti
veya hadisi kedi aklıyla değerlendirip anlamaya çalışmak ve kendi reyi
ile karar vermeye çalışmak olacaktır.

Deliller bizim anlayışımız ve değerlendirmemiz sonucunda İslam
müçtehitlerinin görüşlerinin aksini hilafını ifade etse kendi
anlayışımızı terkedeceğiz ve samimi bir teslimiyetle müçtehidin sözünü
kabul edeceğiz. kurtuluş bundadır.

şimdi aşağıda islam müçtehitlerinin Allaha mekan isnad etme hakkında
söyledikleri bazı sözleri aktarmak istiyorum:

---------------------------------------------------------------------------
ALLAHA MEKAN İSNAD ETMEK?


İmam-ı a'zam Ebu Hanife'nin akidesini açıklayan (er-Reddü'ala eshabi'l-
heva el-müsemma Kitabu's-sevadi'l-a'zam 'ala mezhebi'l-İmami'l-A'zam)
kitabında şöyle yazılı:

"Mü'minin Allahü Teâlâya mekân, gelmek, gitmek ve mahlukların
sıfatlarından herhangi bir sıfatı isnad etmemesi lazımdır. ...Kul,
Cenab-ı Hakk'ın bir mekânda bulunmadığını, mekâna ihtiyacı olmadığını,
Arşın onun kudretiyle ayakta durduğunu bilecek, gidip gelme gibi
sıfatları kendisine izafe etmeyecek." (Hakim Semerkandi, Sevadi'l-
a'zam, 46. mesele, Bedir Yayınevi, s.78)


İmam-ı Matürîdî'den sonra mezhebin en mühim kelamcısı olduğu kabul
edilen, büyük İslam alimi Ebü'l-Muîn en-Nesefî (vefatı m. 1115) diyor
ki:

"Mekânın öncesizliği (kıdemi) görüşü yanlışlandığından dolayı, Allahü
teâlâ hiç bir şekilde herhangi bir mekânda yer tutmuş olarak
nitelenemez. Çünkü Allahü teâlâ ezelde bir mekânda yer tutmuş
değildir. Biz yüce Allah'tan başka bir şeyin kadim olmasının
imkânsızlığını kesin olarak ispat ettik. Allahü teâlâ ezelde bir yer
tutmadığı ve Arş'a temas etmediğine göre, eğer mekânı yarattıktan
sonra bir yer tutmuş olsa, O'nun varlığı değişmiş ve zâtında bir temas
etme hali yaratılmış demektir. Halbuki değişim ve yaratılmış
özellikleri taşımak, sonradan yaratılmış olmanın belirtileridir. Bu
ise yüce Allah hakkında imkânsızdır... O'nun bir mekânda bulunduğu
görüşünü reddetmesine rağmen yüce Allah'ın bir yönde olduğunu kabul
edenin düşüncesinin bozukluğu, daha önce geçen aklî delillerle
anlaşılır. Çünkü O'nun bütün yönlerde olduğunu söylemek çelişkidir.
Bir tercih sebebi bulunmadan, birbirlerine eşit oldukları halde,
yönlerden birini belirlemek ise yanlıştır [dünya yuvarlaktır ve bir
millete göre "yukarı yön", yerkürenin diğer yüzünde yaşayan başka bir
millete göre "aşağı yön" olmaktadır]... Dua edenin ellerini yukarıya
kaldırması salt kulluk ve itaat alâmetidir. Yüce Allah ne Kâbe'de, ne
de yerin altında olmasına rağmen, namazda Kâbe'ye yönelmek, secde
anında yüzü yere koymak da böyledir. Başarıya ulaştıran sadece
Allah'tır."(Kitabü't-temhid li Kavaidi't-tevhid (Tevhidin Esasları),
İz Yayıncılık, s.39-42)

İmam Ebû C'afer et-Tahâvî'nin naklettiği "Akîde"de şöyle denmektedir:

"Allahü teâlâ, varlığı için birtakım sınır ve son noktalar
bulunmasından, erkân, aza ve edevattan yüce ve beridir. Mahlukatı
ihata eden altı yön O'nu ihata edemez."

Buna Abdülganî el-Guneymî el-Meydânî'nin izahı şöyledir:

"Allahü teâlâ'yı altı yön ihata edemez. Zira Allahü teâlâ o altı yönü
yaratmadan önce de var idi ve O, önceden nasıl idiyse şimdi de
öyledir. Diğer varlıklar ise böyle değildir..." (el-Meydânî, Şerhu'l-
Akîdeti't-Tahâviyye, 75.)

Hasan Kâfî el-Akhisârî de şu izahı yapar:

"Çünkü altı yön muhdestir ve altı yön tarafından ihata edilmiş olmak,
muhdes alemin özelliklerindendir. Allahü teâlâ ise kadimdir. O var
iken ne mekân, ne zaman, ne üst, ne alt, ne de başka birşey vardı!
Altı yönün sair mahlukatı ihata etmesi gibi herhangi bir şey O'nu
içine alamaz, ihata edemez. Bilakis ilmi, kudreti, kahrı ve saltanatı
ile O her şeyi ihata eder; gökte ve yerde O'nun ilminden zerre miktarı
bir şey bile gizli kalmaz.." (Hasan Kâfî el-Akhisârî el-Bosnevî,
Nûru'l-Yakîn fî Usûli'd-Dîn, 157.)

İmam Ebû Hanîfe şöyle yazmıştır:

"Allahü teâlâ, kendisi için bir ihtiyaç ve (Arş'ın üzerine) istikrar
(yerleşme, mekân tutma) olmaksızın Arş'a istiva etmiştir. O, Arş'ı da
diğer mahlukatı da korumaktadır. Eğer (Arş'a ve bir yerde yerleşip
mekân tutmaya) muhtaç olsaydı, tıpkı mahluklar gibi alemi yoktan var
etmeye ve idareye muktedir olamazdı. (Bir mekânda) oturmaya ve karar
kılmaya muhtaç olsaydı, Arş'ı yaratmadan önce Allah teâlâ nerede idi?
Yüce Allah bundan münezzehtir." (İmam Ebû Hanîfe, el-Vasıyye, 73.)

İskilipli Atıf Hoca Mir'atü'l-İslam risalesinde şöyle diyor:

"Mekândan, sağ, sol, arka, ön, alt, üst gibi cihetten ve yerlerde,
göklerde bulunmaktan münezzehdir. Binaenaleyh, Cenab-ı Hak her yerde
hâzır ve nâzırdır demek, ilm-i ilahisi her şeyi ihata edicidir,
demektir. Yoksa zat ve vücudu her yerde hâzır ve nâzırdır, demek
değildir. Çünkü buna itikad küfürdür. Cenab-ı Hakkın mekândan münezzeh
olduğunu isbat için deriz ki: Mekân, duracak mahal demektir. Bu
dünyanın maddesi ve kendisi yaratıldıktan sonra mekân da vücuda
gelmiştir. Halbuki dünyanın kendisi ve maddesi [ve yıldızlar ve
gökler] ve mekân yokken Cenab-ı hak mekânsız olarak vardı. Madem ki
mekân yaratılmazdan evvel Cenab-ı Hak mekâna muhtaç değildi, mekânsız
olarak var idi. Mekân yaratıldıktan sonra da ona ihtiyacı yoktur.
Binaenaleyh, mekândan münezzehdir."

İmam eş-Şâfi'î, kendisine nisbet edilen el-Fıkhu'l-Ekber isimli eserde
şöyle der: "Eğer "Allahü teâlâ, "Rahman Arş'a istiva etmiştir"
buyurmuştur" denirse şöyle cevap verilir:

"Bu (türlü) ayetler bunlara ve benzerlerine, ilimde derinleşmek
arzusunda olmayan kimseleri cevap vermede şaşkınlığa sürükleyen
müteşabihattandır. Yani bu kimseler bu türlü ayetleri olduğu gibi
kabul edip, araştırma yapmamalı ve bunlar üzerinde konuşmamalıdır.
Çünkü kişi ilimde rüsuh (derin kavrayış) sahibi olmadığı zaman şüpheye
ve vartaya düşmemekten emin olamaz. Onun, Allahü teâlâ'nın sıfatları
hakkında, zikrettiğimiz gibi inanması gerekir. Allahü teâlâ'yı hiçbir
mekân ihata edemez. O'nun üzerinden zaman geçmez. O, hudut ve son
noktalara sahip olmaktan münezzehtir; mekân ve yönlerden müstağnidir.
"O'nun benzeri hiçbir şey yoktur." (42/eş-Şûrâ, 11) (İmam eş-Şâfi'î,
el-Fıkhu'l-Ekber, 17.)

Kadızade Ahmed Efendi, İmam-ı Birgivi'nin kitabının şerhinde şöyle
diyor:

"Gökte ve yerde değildir, mekândan münezzehdir. ..Mekân ve zaman O'nun
şanına muhaldir. ..Sağda, solda, önde, arkada, üstte ve altta
değildir....Allahü teâlâ cisim ve cismani olmakdan münezzehdir. Bir
tarafda [cihette] olmaktan da münezzehdir. Zahirüyyun taifesi Allahü
teâlâ için tarafı var dediler. Hatta İbni Teymiyye ve yolundakiler,
Allahü teâlâ üst taraftadır dediler." (Birgivi Vasiyetnamesi Şerhi, s.
24).

Yusuf-i Nebhanî diyor ki:

"Allahü teâlâ üst, alt, sağ, sol, ön ve arka gibi cihetlerden
münezzehdir. Binaenaleyh, Allahü teâlâ için üst yok, alt yok, sağ ve
sol mevcut değil, arka ve ön yoktur. Bu cihetlerin hepsi, Allahü
teâlânın zâtı için muhâldir [imkânsızdır]. Zira bunlar, sonradan olmuş
varlıklara ait vasıflardır. O'nu ne sema, ne arz, ne de hâdis
[yaratılmış] olan hiç bir şey kuşatamaz. Allahü teâlâ, gökler ve
yerler mevcud değilken, kadîm olarak vardı. Yönler, mahlukatın
yaratılmasından sonra meydana gelmiş bulunmaktadır."

Yine Yusuf-i Nebhanî hazretleri diyor ki:

"O Arş üzerine istivâda bulunmuştur. Ancak, mekân tutmak, temas etmek
ve bir hizada olmak gibi hususlarla değil de, noksanlıkdan münezzeh ve
yüce bulunan Allah'a layık olacak mânâda bir istivâdır. O mânâda Arş
üzerine istivâsına iman vacibdir." (Şevahidü'l-Hakk, s.219)

İmam-ı Gazali buyuruyor ki:

"Bu konuda hak, doğru olan Allahü teâlânın ve Resûlünün "sallallahü
aleyhi ve sellem" buyurduklarıdır. Allahü teâlâ Tâhâ sûresi beşinci
âyet-i kerîmesinde meâlen, (Rahmân Arş üzerine istivâ etdi) buyurmuş
ve doğru söylemişdir. Kat'î olarak bilinmelidir ki, istivâ, cisme
mahsûs olan oturma ve karâr kılma değildir. İstivâ kelimesi ile Allahü
teâlânın murâdının ne olduğunu bilmeyiz ve bilmekle de mükellef
değiliz. Allahü teâlâ, En'âm sûresi, onsekizinci âyet-i kerîmesinde
meâlen, (O kullarının fevkınde yegâne kudret ve tasarruf sâhibidir)
buyurmuşdur. Bu da doğrudur. Burada mekân olarak fevkıyyet, üstde
olmak muhâldir. Çünki, O mekândan önce vardı, şimdi de dahâ önce
olduğu gibi vardır. Fevk ile ne murâd etdiğini biz bilmeyiz. Ey süâl
soran, bu ma'nâyı bilmek senin de bizim de üzerimize lâzım
değildir." (İlcâm-ül avâm an ilm-il kelâm)

Ahmed Ziyâuddin Gümüşhanevî şu bilgileri naklediyor:

"Hazret-i Ali'ye radıyallahü anh (Allahü teâlâ Arş'ı yaratmadan önce
nerede idi?) diye sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: (Nerede kelimesi
mekân ifade eder, Allahü teâlâ mekândan münezzehdir.)

Câfer-i Sâdık, Allah'ı bilmek üç kelime ile olur diyerek, o kelimeleri
şöyle sıralamaktadır:

1. Allah bir şeyden yaratılmadı.
2. Bir şeyin içinde de değildir.
3. Bir şeyin üzerinde de değildir. Çünkü bu sıfatlar, kulların
sıfatlarıdır.

Bu hususlar Bahrü'l-Kelâm ve Hulâsa isimli kitaplardan
nakledilmiştir." (Ahmed Ziyâuddin Gümüşhanevî, Camiu'l-Mütun, Bedir
Yayınevi, 7. Baskı, İstanbul 1996; s.48.)

Kuşeyri Risalesi'nde de diyor ki:

"Câfer-i Sâdık: Kim Allah bir şeydedir veya bir şeydendir veya bir şey
üzerindedir, diye iddia ederse şirk koşmuş olur. Çünkü O bir şey
üzerinde olsaydı taşınan, bir şeyden olsaydı hâdis [yaratılmış,
sonradan meydana gelmiş], bir şeyde olsaydı mahdûd [sınırlı] olurdu,
demiştir." (Kuşeyri Risalesi, Dergah Yayınları, 1978; s.71)

Yine Kuşeyri Risalesi'nde diyor ki:

"İmam Ebu Bekir b. Furek'ten (rahmetullahi aleyh) Ebu Osman
Mağribi'nin şu sözünü dinledim: Bazı nasslardan Allah'ın bir cihette
(üstte) olduğu kanaatine varmış idim. Bağdat'a geldiğimde bu kanaatim
zail oldu, o zaman Medine'deki dostlarıma: (Hiç şüpheniz olmasın ki,
ben şu anda yeniden Müslüman olmuş bulunmaktayım.) diye
yazdım." (Kuşeyri Risalesi, Dergah Yayınları, 1978; s.69) "Allahü
teâlâ zaman ve mekândan münezzehdir. Üstünden zaman geçmez." (a.g.e.,
s.73)

Türpüşti Risalesi tercümesinin 53. sayfasındaki dipnotta diyor ki:

Allahü teâlâ cisim değildir. Zîrâ cisim mürekkebdir [bileşikdir].
Allahü teâlâ ise, mürekkeb değildir. Çünki mürekkeb, cüz'lere, çeşidli
parça ve kısımlara muhtâcdır. Allahü teâlâ ise, muhtâc değildir. Zîrâ
ihtiyâc noksanlıkdır. Ve yine cisim bir yerde bulunmak zorundadır.
Allahü teâlâ ise mütehayyiz, ya'nî bir yerde değildir. Zîrâ cisim,
mütehayyız, ya'nî bir mekânda bulunmağa muhtâcdır. Allahü teâlâ ise,
bir mekâna muhtâc değildir. Mekânı o yaratmışdır. Buradan bilmiş oldun
ki, Arş onu üstünde taşımıyor. Bilâkis Arş ve Arşı taşıyanlar, Onun
kudreti ile oraya kaldırılmışdır. Allahü teâlâ bir cihetde [bir
tarafda, bir yönde] değildir. Zîrâ cihet [bir tarafda olmak] cisimlere
mahsûsdur. O hâlde Hak teâlâ yeryüzüne ne kadar yakın ise, Arşa da o
kadar yakındır. O buradadır veyâ şuradadır diye işâret olunamaz. Onun
için Çün ve Çigüne, ya'nî nasıl, nice, ne hâldedir denemez. O bîçün ve
bîçigünedir, ya'nî nasıl ve nice olduğu bilinemez, hiç bir şeye
benzetilemez. Zîrâ nasıllık ve nicelik, göz ile anlaşılan ve ihâta
edilen [her bakımdan kuşatılan] şeyler için söylenir. Allahü teâlâ
ise, bundan berîdir. (Onu gözler idrâk edemez) [En'âm: 103] âyet-i
kerîmedir. Ya'nî gözler ihâta edemez. Allahü teâlâyı âhıretde görmek
ma'nâsına gelen rü'yet, bir ihâta değildir. Allahü teâlâ için hareket
ve intikâl [bir yerden başka yere geçmek] söylenemez. Bunlar cisme âid
özelliklerdir. Allahü teâlânın şekli ve sûreti yokdur. Bunlar da cisme
âid sıfat ve hâllerdendir. Allahü teâlânın nihâyeti [sonu] yokdur.
Çünki nihâyet, ölçülebilen şeyler için kullanılır. Allahü teâla ise,
bundan münezzehdir. Allahü teâlâ cisimdir ve cismin gerekleri Onda
vardır diyen kâfir olur. İmâm-ı Râfi'î "rahimehullah" Gurer kitâbında
ve Allâme Seyyid şerîf Cürcânî "kuddise sirruh" Mevâkıf şerhinin
başında ve Allâme Celâleddin Devânî "kuddise sirruh" Akâid-i Adudiyye
şerhinde böyle buyurmakdadır.(Akâid-i Hüseynî)

Meşhur Mızraklı İlmihal'de diyor ki:

"Bir kimse Allahdan hâli [boş] yer yok dese veyâ Allahü teâlâ gökdedir
dese, kâfir olur demişler."

İmam-ı Birgivi diyor ki:

"Bir kimse (Allahü Teâlâ gökte benim şahidimdir) dese kâfir olur. Zira
Allahü Teâlâ'ya mekân isnad etmiş olur, Allahü Teâlâ mekândan
beridir." (Birgivi Vasiyetnamesi, Bedir Yay., s.52)

Büyük alim Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi diyor ki:

"Bir kimse, Allah kullarını muhakeme için oturur, kalkar derse, O'na
yukarıda olmak veya aşağıda bulunmak gibi şeyler izafe ederse kâfir
olur." (Camiu'l-Mütun tercümesi, s. 118) "Allahü teâlâ zaman ve
mekândan münezzehdir." (a.g.e., s.43)

Muhammed Hadimi hazretleri diyor ki:

"Allahü teâlâ bize Arştan veya gökten bakıyor veya görüyor demek
küfürdür....Yine Allahü teâlâyı dış uzuvla sıfatladığı veya onun kemâl
sıfatlarından bir sıfatı nefy ettiği (kaldırdığı) zaman veya hülul
[içine girmek] veya ittihad [birleşmek] ile [O'nu vasıfladığı zaman]
yani Allahın alemin içine girdiğine veya alemle bir olduğuna kail
olduğu zaman veya mekân ile onu vasıfladığı zaman da yine böylece
kâfir olur."

Feteva-i Hindiyye tercümesinde şu ifadeler var:

"Allahü Teâlâ için, mekân iddia eden kimse kâfir olur. "Allahın
olmadığı, boş bir yer yoktur" diyen kimse, kâfir olur. "Allahü Teâlâ,
gökte." diyen kimse... bu sözü ile, mekân kasdediyorsa; o zaman kâfir
olur. Bu şahsın, bir niyyeti yoksa; âlimlerin ekserisine göre, kâfir
olur. Esahh olan da budur. Fetva da buna göredir. "Allahü Teâlâ, insaf
için oturuyor." diyen kimse, kâfir olur. Allahü Teâlâ'yı, "yukarıda",
"aşağıda" diye vasıflandıran kimse, kâfir olur. Bahru'r-Râık'ta da
böyledir. Bir kimse: "Benim, gökte ilâhım; yerde filanım var." dese;
kâfir olur. Fetâvâyi Kâdîhânda da böyledir. Bir kimse: "Allah, semâdan
bakıyor." veya "görüyor" yahut, "...arştan, bakıp görüyor." demiş
olsa; bu söz, çoğunluğa göre, küfürdür." (Feteva-i Hindiyye (Feteva-i
Alemgiriyye), Akçağ Yayınları: 4/312-319.)

Büyük alim Zahid el-Kevseri diyor ki:

"Haşviyye taifesinin, kitaplarında İmam Malik ve İmam Ebu Hanife'den
rivayet ettikleri -teşbih ve tecsim ifade eden- görüşler sahih
senedlerle nakledilmiş değildir." (Makalat, 411)

İmam-ı Gazali hazretleri Kimya-yı Seadet kitabının çeşitli yerlerinde,
mesela Bedir Yayınevi'nin neşrettiği tercümenin 9. baskısının 96.
sayfasında şu bilgileri veriyor:

"Kelime-i tevhîdin ma'nâsını, Ehl-i sünnet âlimleri şöyle bildiriyor:
İnsanlar yok idi. Sonradan yaratıldı. İnsanların bir yaratanı vardır.
Her varlığı, O yaratmışdır. Bu yaratan birdir. Ortağı, benzeri yokdur.
Bir ikincisi yokdur. O, hep var idi. Varlığının başlangıcı yokdur. Hep
vardır. Varlığının sonu olmaz. Yok olmaz. Onun hep var olması
lâzımdır. O, yok olamaz. Varlığı kendindendir. Hiçbir sebebe ihtiyâcı
yokdur. Ona muhtâç olmıyan hiçbirşey yokdur. Herşeyi var eden, her
vârı her an varlıkda durduran Odur. O, madde değildir. Cisim değildir.
Bir yerde değildir. Hiçbir maddede bulunmaz. Şekli yokdur. Ölçülmez.
Nasıldır diye sorulmaz. O deyince, akla hayâle gelen herşey, O
değildir. O, bunlara benzemez. Bunlar hep Onun mahlûklarıdır. O,
mahlûkları gibi değildir. Akla, vehme, hayâle gelen herşeyi, O
yaratmakdadır. Yukarıda, aşağıda, yanda değildir. Yeri yokdur. Her
varlık, Arşın altındadır. Arş ise, Onun kudreti, kuvveti altındadır.
O, cisim değildir. Arş, Onun lutfu ve kudreti ile vardır. O, ezelde,
sonsuz öncelerde nasıl ise, şimdi hep öyledir. Arşı yaratmadan önce
nasıl idi ise, ebedî sonsuz geleceklerde de, hep öyledir. Onda
değişiklik olmaz. Onun sıfatları vardır. Bu sıfatlarında da, hiç
değişiklik olmaz. Değişiklik olmak, kusûrdur. Onda kusûr, noksanlık
yokdur. Hiçbir mahlûkuna benzemez ise de, bu dünyâda, Onu kendisinin
bildirdiği kadar bilmek ve âhıretde görmek vardır. Burada nasıl olduğu
anlaşılamadan bilinir. Orada da, anlaşılamadan görülecekdir." (Kimya-
yı Seadet)

Büyük İslam alimi İmam-ı Rabbâni hazretleri (rahmetullahi teâlâ aleyh)
Ehl-i sünnet itikadını şöyle izah ediyor:

"Noksân sıfatlar, Onda yokdur. Allahü teâlâ, maddelerin, cismlerin,
arazların, ya'nî hâllerin sıfatlarından ve bunlara lâzım olan
şeylerden münezzehdir, uzakdır. Allahü teâlâ, zamanlı değildir,
mekânlı değildir, cihetli değildir. Bir yerde, bir tarafda değildir.
Zamanları, yerleri, cihetleri O yaratmışdır. Birşey bilmiyen bir
kimse, Onu, Arşın üstünde sanır, yukarıda bilir. Arş da, yukarısı da,
aşağısı da, Onun mahlûkudur. Bunların hepsini, sonradan yaratmışdır.
Sonradan yaratılan birşey, kadîm olana, her zaman var olana, yer
olabilir mi?...Allahü teâlâ, madde değildir, cism değildir, araz, hâl
değildir. Hudûdlu, boyutlu değildir. Uzun, kısa, geniş, dar değildir.
Ona, (Vâsi') ya'nî geniş deriz. Fekat; bu genişlik, bizim bildiğimiz,
anladığımız gibi değildir. O, (Muhît)dir. Ya'nî herşeyi çevirmişdir.
Fekat, bu ihâta, çevirmek, bizim anladığımız gibi değildir. O,
(Karîb)dir. Yakındır ve bizimledir. Fekat, bizim anladığımız gibi
değil! Onun vâsi', muhît, karîb ve bizim ile berâber olduğuna
inanırız. Fekat, bu sıfatların ne demek olduğunu bilemeyiz. Akla gelen
herşey yanlışdır, deriz. Allahü teâlâ, hiçbirşeyle ittihâd etmez,
birleşmez. Hiçbirşey de Onunla birleşmez. Ona hiçbirşey hulûl etmez. O
da, birşeye hulûl etmez. Allahü teâlâ, ayrılmaz, parçalanmaz, tahlîl
[analiz], terkîb [sentez] edilmez. Onun benzeri, eşi yokdur. Kadını,
çocukları yokdur. O, bildiğimiz, düşünebileceğimiz şeyler gibi
değildir. Nasıl olduğu anlaşılamaz, düşünülemez. Benzeri, nümûnesi,
olamaz. Şu kadar biliriz ki, Allahü teâlâ vardır. Bildirdiği sıfatları
da vardır. Fekat kendisinde, varlığında ve sıfatlarında akla gelen,
hayâlimize gelen herşeyden münezzehdir, uzakdır. İnsanlar Onu
anlıyamaz."

Küllümâ hatara bî-bâlike, Allahü gayrü zâlike.
(Şevahidü'l-Hakk, s.204-206) (Miftahu'l-Cenne-Mızraklı İlmihal, Bedir
Yay., s.116) (Berika, Kahraman Yayınları, c.2, s.445-446) (Mektubat,
2.cilt, 67.mektup)



Murat Yazıcı


Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages