|
10/10/2008 GÖZLEMEVİ
Üstün
Akmen
Şehitler ve
Ölüler Hiiiç mi hiç gocunmamak gerek
kardeş! Eğri oturmak, doğru konuşmak gerek.
Cumhuriyetimizi kuran şükran duyduğumuz
kadrolar, Türk olmayan unsurlara zamanında
inanılmaz baskı uygulamışlar. Bu tarihsel bir
gerçek! Gerek var mıydı? Ne gerek gördüler,
kendilerince ne yarar elde ettiler bilemem! Sevr
de bu baskı tutumunu etkilemiş doğal olarak.
Oysa Kürtler, bu ülkeyi oluşturan unsurların en
önemlisiymiş ve bu yanlış devlet
politikalarından en fazla mağdur olan kesim
haline gelmiş. “Kürt” diye bir halk varmış
ve Kürtçe de bir dilmiş diyorum, yanlış
mı? Devletimiz bu doğruya yanıt olarak,
yandaşı bilim adamları aracılığıyla “Kürt
yoktur” tezini halkımıza “komprime” olarak
vermiş. Kürtleri aşağılayan gülmeceler
hayatımızda yer etmiş: “Kürdün biri, fotoğraf
çektirmek için fotoğrafçıya gitmiş. Fotoğrafçı
içeri girip hazırlanmasını istemiş. Bir müddet
sonra fotoğrafçı dönmüş ve görmüş ki Kürt
soyunmuş, anadan üryan koltukta yatıyor…” En
enteli bile bunun bir insanlık ayıbı olduğunu
fark etmemiş. Şeyh Said ve 47 yoldaşı, önderlik
ettikleri Kürt ayaklanmasından ötürü 28 Haziran
1925 günü devletimiz tarafından asılmış; tamam
da, idamların ardından, isyana destek olsun
olmasın Kürt köylerine yönelik neden toplu
katliamlara girişilmiş? Neden kadın, çocuk ve
genç ayrımı yapılmaksızın on binlerce yoksul
Kürt öldürülmüş, göçe zorlanmış,
tutuklanmış? Öldürülmüşler, göçe
zorlanmışlar, tutuklanmışlar… Tarihçiler böyle
diyor. Yoksa, ben tarihçi değilim ki, nereden
bilebilirim? Yoksa yalancı mı bu tarihçiler?
İsyanları engelleyemeyen devlet, Kürt
sorununu gizlemek, yok saymak, unutturmak
amacıyla olsa gerek, değişik teoriler yaratmış.
Kürtlerin “dağlı Türkler” oldukları “tevatür”
edilmiş, “Kürtçe diye bir dil olmadığı”
savlanmış, Kürt sözcüğünün “karda yürürken çıkan
kart-kurt sesinden kaynaklandığı” halkımıza
anlatılmış, hatta bu benzetme en son, şunun
şurasında yirmi yıl kadar önce “Estergon Kenan
Paşa” tarafından tekrarlanmış. Kürtler için
“Mağaralarda yaşayan, kuyruklu insanlardır”
denmiş. “En iyi Kürdün ölü Kürt olduğu”
söylenmiş, Kürt isyanlarının “dış mihrakların
bir oyunu” olduğu halk arasında dillendirilmiş;
Kürt liderlerinin “terörist”, “bölücü” ve “bebek
katili” oldukları, oysa aslında ülkemizde Kürt
ve Türk arasında hiçbir ayırım yapılmadığı,
Kürtlerin başbakan dahi olduklarının altı yeri
geldikçe çizilmiş. Oysa benim derin Türk
devletim, Kürt sorununun Sevr’den beri Batı
elinde bir koz olduğunun meğer bilincine
ermişmiş. Geçmişteki Kürt isyanlarındaki
deneyimler de masaya yatırılarak, Batı’nın
elindeki olası koz kontrol altına alınmak, hatta
yok edilmek istenmiş. Bu amaca yatkın olarak,
Abdullah Öcalan 1973’te gece nöbetçi savcı
tarafından serbest bırakılmış; Diyarbakır
Cezaevi’ndeki ünlü mü ünlü işkencelerle PKK’ya
devlet eliyle eleman kazandırılmış. 1979
İran İslam Cumhuriyetiyle birlikte ABD
Ortadoğu’daki en önemli müttefikini kaybetmiş, o
zaman derhal İran yerine Türkiye ikame edilmiş.
Hemen ardından 12 Eylül… Rastlantıya bakın yahu!
Peh… Peh… Peh… Ballıbaba Özallı, Baba Bush’lu
dönemde, PKK-ABD ilişkileri kendince daha
kapsamlı bir anlam edinmiş. Siyonist İsrail’in
denetimindeki bu yeni dönem, Clinton ile
beklemeye alınmış ve PKK, yavru Bush döneminde
ABD’nin bölgedeki en önemli kozlarından biri
haline ge(tiri)lmiş. Hem tezkere fiyaskosu
nedeniyle Türkiye’ye, hem de 29 yıllık düşmanı
İran’a karşı kullanılabilir bir koz elde
edilmiş. PKK, öyle inanıyorum ki bugün
başlangıç ideolojisi ve iddialarından çok
uzaklara devrilmiş. Artık, ABD ve İsrail’in
bölgedeki en önemli tetikçisidir PKK. PKK ile
kurulan dengeler, Türkiye’yi kuzeyde kurulacak
bir Kürt devletinin meşrulaştırıcısı konumuna
getirmiş. Diğer taraftan, ABD ve müttefikleri,
Irak’ın üçe bölünmesi projesinin
peşinde. Dün, Kürt halkının özgürlüğü için
verilen uğraşın her adımı, günümüzde her ne
hikmetse başkalarınca ayarlanmaktadır. Bu
ayarlamaların yararı hiç kuşkunuz olmasın
ABD-siyonist işbirliğine tereyağı, zararı
Türk-Kürt halkının boynuna prangadır. Ve
siyasiler bizi bu konuda bile bile uyutmaktadır.
Günümüzde gene sıkıyönetimler, gene OHAL’ler
konuşulmaktadır. Şimdi sormam gerekiyor: “PKK
mı terörü doğurdu, yoksa devletin Kürt halkına
yaptığı terör mü PKK’yı doğurdu?” Soruya yanıtım
fevkalade kısa ve öz: “PKK’yi Türk devleti
doğurttu, ABD-İsrail siyonist idaresi büyütüp
bugünlere getirdi.” İyi de, sorunun çözümü
ne? Çare üretimi, bana göre genel aftan
geçmekte. Bir genel af çıksa Kandil’dekilerin
çoğu evlerine döner ve PKK sorunu biter gibime
geliyor. Dağdakileri getirip siyasal ve sosyal
yaşama karıştırmak gerekiyor. Doğu’ya ekonomik
yatırım gerekiyor. Aş gerekiyor, iş gerekiyor.
Ama şiddet asla gerekmiyor. Bir gerçek var
ki, savaş ya taraflardan biri yenilip meydandan
çekildiği ya da aralarında uzlaşıp savaşa son
verdikleri; yani iki tarafın da savaşın
bitmesini istemeleri halinde sona erer. Ama
nedense(!) biz savaşın bitmesini hiç istemedik
ve istemiyoruz. Savaşın adını değiştirdik,
“terörist saldırı” deyip geçinip gidiyoruz.
Anımsasanıza: PKK, Ballıbaba Turgut Özal
döneminde Talabani’nin araya girmesiyle tek
yanlı ateşkes ilan etti, ama Türk devleti buna
olumlu yanıt vermedi; aksine, tedirginliği
körükledi. PKK daha sonra yine tek yanlı ateş
kesti, yetkililerimiz gene omuz silkti geçti.
Öcalan yakalandıktan sonra PKK hem siyasi, hem
ideolojik olarak teslim oldu, aldırmadık.
PKK’nin silahlı eylemleri tümden durdu, siyasal
çözüme ilişkin temel istemler (bağımsızlık,
federasyon, hatta otonomi) kesildi, umursamadık.
Türk üniter devleti ve Kemalizm savunuldu; hatta
ve hatta “Barış Heyeti” adı altında PKK’li
gruplar yurtdışından gelip teslim oldu, PKK adı
bile terk edildi. Biz savaş istiyorduk, Öcalan
ve arkadaşlarının tümüyle silah bırakmak için
genel af çıkarılmasını istemelerine karşı bile
kulağımızı salladık. Şimdi öyle bir noktaya
geldik ki, çözüm artık Türkiye’nin demokrasi
güçleri ve var olan durum arasındaki mücadelenin
sonucuna bağlı. Bir yıl içerisinde “700-800
PKK’liyi etkisiz hale getirdik” diyen anlayışın
körelmesine bağlı. O “etkisiz hale gelen”
700-800 insanın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı
Kürtlerin çocuğu, kardeşi, bacısı, oğlu
olduğunun düşünülmesine bağlı. Ateş düşen o
evlerde de kardeşlik köprülerine darbe
vurulduğunun bilinmesine bağlı. Mehmetçik ile
Kürt Mehmet’in cenazesinde aynı hüznün
duyumsanabilmesine bağlı. O halde, ordu
kışlasına çekilmedikçe, Türk Silahlı Kuvvetleri,
Kürt sorunu dâhil tüm temel sorunlarda politika
belirlemeyi sürdürdükçe, sivil yönetimler
üzerinde bir tehdit unsuru oluşturdukça; bırakın
Kürt sorunu gibi köklü, demokratik değişimler
gerektiren kocaman bir sorunun çözümünü, PKK
sorununun çözümü bile artık mümkün
değildir. Bu ortamda, bitmesini istemediğimiz
bir savaşta iki halkın çocuklarını “şehitler” ve
“ölüler” diye ayrıştırmamız ise ayıp ötesidir.
Bilinmesi gereken gerçek: Ölenlerin tümü,
dışarıya bağımlı olmanın getirdiği siyasal
aymazlığın şehitleridir!
|