|
05/12/2008
GÖZLEMEVİ
Üstün
Akmen
Orhan Alkaya, İBŞT’de gene
bir ilke imza atmış: ‘Canavar
Sofrası’ İstanbul Büyükşehir
Belediyesi Şehir Tiyatroları (İBŞT) Genel Sanat
Yönetmeni Orhan Alkaya, göreve gelişinden bu
yana aldığı olumlu kararlar, ileriye dönük
attığı yerinde adımlarla kamuoyunun ilgisini
çekmeye devam etmekte. İstanbul kentinin yüzyıla
yakın mazisi olan tiyatrosu, hiç abartmadan
köpürtmeden söylüyorum, Orhan Alkaya döneminde
altın dönemini yaşıyor. Gerekli hamleler,
yepyeni yapılar, projeler, oyunlar… 2008-2009
sezonu repertuvarına şöyle bir baktığımızda
toplum ve kültür dokusu zengin bir çeşitlilik
dikkat çekiyor. Uluslararası ortak projeler,
Türk tiyatrosu ile dünya tiyatrosunun çeşitli
dönemlerinden seçkin örnekler geniş bir yelpaze
oluşturuyor. İBŞT’nin Lefkoşa Belediye
Tiyatrosu (L.B.T) ile birlikte hazırladığı Vaha
Katche’nin (1928) yazıp Hüseyin Köroğlu’nun
Mahmut Sait Kılıçcı’nın çevirisiyle yönettiği
“Canavar Sofrası”, Lefkoşa’dan sonra İstanbul’da
da perde açtı. Özünde evrensel bir barış
temasını işleyen oyun, İkinci Dünya Savaşı
sırasında işgal altındaki Fransa’da bir doğum
günü kutlaması için bir araya gelen yakın
dostların, gestapo aralarından iki rehine
seçmelerini isteyince nasıl birbirlerine karşı
yabancılaşıp canavarlaştıklarını anlatıyor. Bir
sofranın etrafında toplanan, birbirleriyle sıkı
fıkı dost kişiler, ilginçtir “olağanüstü
koşulların olağanüstü ölçülerini yaşamaya
başlayınca” bambaşka kişiler olarak ve gerçek
öyküleriyle karşımıza çıkıyorlar. Oyunu
sahneye taşıyan Hüseyin Köroğlu, program
kitapçığında da ifadesini bulduğu gibi, önce;
“Yıllardır K.K.T.C’de yaşayan insanlar tıpkı
oyunumuzun kahramanları gibi bir zindan
içindeymişçesine çıkmazlarla cebelleşip durmuyor
mu? Dünyayı çıkmazların eşiğine getiren, bu
hallere düşüren gestapolar kimler? 1974
travmasını yaşamış olan Kıbrıs, şimdi ne
durumda? Kıbrıs’ta, Afganistan’da, Filistin’de,
Bosna’da, Kuzey Irak’ta, Gürcistan’da ve
yerkürenin kanayan birçok yerinde yaşananlar
farklı mı” diye sormuş ve Orhan Alkaya’nın
“Kıbrıs ve Türkiye arasında barış temelli
sanatsal dostluk köprüsü” projesine “Canavar
Sofrası”nı sahneleyerek temel atmış. Lefkoşa
Belediye Tiyatrosu Genel Sanat Koordinatörü
Yaşar Ersoy da iki ülke arasındaki barış ve
kardeşlik bağlarının tiyatro ile güçlendirilmesi
olgusuna tüm olanaklarını seferber ederek temel
çivilerini çakmış. Veee, yaz aylarında
bizzat tanığı olduğum fevkalade meşakkatli
çalışmalar sonucu oyun ortaya çıkmış. Hüseyin
Köroğlu, söyleyecek sözünü ortalık yerde dermiş,
derlemiş. Metin içinde sahnelemenin açığa
çıkarmak zorunda olduğu evrensel ve “nihai” bir
söylem aramamış. “Metni oynama”yı yeğlememiş,
ancak metnin özel “okunması” gereğine inanarak,
elindeki metinden tohum halinde bir temsil
tasarısı çıkarmış. Sonuçta, metnin sadece sahne
üzerinde tiyatrolaşma oranı değişmiş. Köroğlu,
metnin tek bir olası yorum içerisinde sabit olan
referans noktası olduğunu, metnin sadece
“gerçek” sahnelenmesi, sahne dizgelerinin eylemi
ve etkileşimiyle bütünsel bir söylem olarak,
metnin temsilin yalnızca bir bileşeni olduğu
söylemini ortaya çıkarmış. Gel gelelim,
dağarcığındakilerin tümünü bu oyunda kullanmak
isteyerek hata etmiş. Söz gelimi barkovizyonu
kullanılması gerekenden fazla kullanmış. Daha
doğrusu gereksiz kullanmış. Haydi diyelim dış
mekân tamam, ama iç mekânda da sıklıkla
barkovizyon kullanınca tiyatronun büyüsünü yok
yere harcamış. Dolayısıyla “televizyondan”
izlediğimiz tablolar “faydadan arî” kılınmış.
Bu arada yazarın; Max, Kabare Sanatçısı,
Öldürülen Kadın, Gaz Odasındaki Kadın, gestapo
Kaubach’a getirilen Kadın, Gestapo yardımcısı,
Françoise’in Kocası gibi karakterleri
imgeselleştirmesindeki gerekçeyi anlayamadımsa,
suç hiç kuşkum yok ki benimdir. Köroğlu’nun,
Kaubach’a hangi gerekçeyle takma burun
taktırdığı da bilinmezlerim arasında… Wilker’ın
Kaubach’a çeki yazmadan verişi de doğrusu
“hayretime mucip” oldu. Öyle hazır yazılmış
çekler mi var ne! Telefon kablosunu Timacotte
kopartmışken, nasıl oluyor da Wilker telefonla
konuşabildi, ona da şaşırdım kaldım. Askerlerin
makinelileri yanaklarına dayayarak durmaları da
yanlıştı. Gerçek olsa, bir de ateş etme zorunda
kalsalar maazallah çene kemikleri dağılır ayol!
Son tabloda sahnenin solundaki askerin yere
yatmış hane halkını gözlem altında tutarken,
tüfeğinin namlusunu bir havaya, bir yere, bir
sağa, bir sola durmaksızın oynatmasıysa komik
ötesiydi. Haaa, bir de Hüseyin Köroğlu’nun oyunu
fazla uzun tuttuğunu, hiç değilse başlangıçtan
kırparak oyunu sofraya oturma tablosundan
başlatabileceğini söyleyebilirim. Deneyimli
efektor Ersin Aşar’ın (İBŞT) başarılı efektleri
nedense bu kere çok yüksek volümlü. Mahmut Sait
Kılıçcı oyunu hangi dilden çevirdi bilemiyorum,
ama benim bildiğim Türkçede suikast “işlenmez”
yapılır. Kılıçcı’nın eseri hangi dilden
çevirdiğini bilmiyorum, ama çeviri hiç de akıcı
değil. Zuhal Soy’un (İBŞT) dekor tasarımı bir
açıdan hem birebir gerçekçi ve otantik, hem
içine oturtulduğu biçim açısından o kadar
soyutlanmış gerçeklik taşıyor. Ama bir de
duvarlar sallanmasa… Kapılar açılıp kapanınca
duvarda asılı duran ayna pandül gibi bir sağa
bir sola yol almasa… Aplikler yerlerinden zangır
zangır oynamasa… Zuhal Soy imzalı oyunun
kostümlerine gelince “matluba uygun” diyeceğim
demesine de, Brigitte’in tecavüze uğradıktan
sonra giydiği kostümü tamamlayan ipek fuları pek
anlayamadığımı itiraf edeceğim. Tecavüze uğramış
kadın o denli şık olabilir mi? “Full” makyaj
yapabilir mi? Bilemiyorum. Gene de, Zuhal Soy’un
giysi tasarımının sahnelenenin devinimini ışığa
çıkartarak, sahnelenin temel trinomuyla
(uzam-zaman-eylem) birleştiğini söyleyeceğim.
Özge Midilli’nin (İBŞT) koreografisi iyi…
Midilli’yi, oyuncuların; ama özellikle Lefkoşa
Belediye Tiyatrosu oyuncularından Hatice
Tezcan’ın bedenini seyirciye yönelik işaretler
göndermek için ayarlanmış semafor olarak
görmediği için kutlamak isterim. Murat Bavli’nin
(İBŞT) müzik tasarımı da başarılı. Mahmut
Özdemir’in (İBŞT) ışık tasarımını hazırlamazdan
önce kostüm tasarımcısıyla görüşüp, konuşup,
oyunda kullanılacak kostümlerin renk ve
desenleri hakkında bilgi edindiğini hiç
sanmıyorum. Oyunculardan geniş umutlar
bağladığım Murat Bavli’nin beni bu kere “sükût-u
hayal”e uğrattığını söylemeden geçemeyeceğim.
Bavli, gözleri görmeyen Pierre’i oynarken,
“oynamıyor”. Görme engelli taklidi yapıyor. Oysa
Altı Nokta Körler Vakfı’ndan yardım alır,
rolüyle özdeşleşme olanağı bulabilirdi. Pierre,
sese doğru sürünüp radyoyu buluyor, tamam da
nasıl olup da bir hamlede ses düğmesini
yakalıyor, anlamak mümkün değil. Görme
engellilerin sese karşı ne denli duyarlı
olduklarını da bilmiyor Bavli. Victor,
kitaplıktan aldığı ciltli kitapları pat küt
radyonun üstüne atıyor, pikaba doğru yürümekte
olan Pierre’in umurunda değil. Brigitte de,
Wilker de, Victor da, Pierre de pikabı
çalıştırmak üzere pikabın kolunu plağın üstüne
koymuyor, resmen fırlatıyorlar. Hiç mi pikap
görmemişler ne! Diğer oyunculardan Döndü
Özata (L.B.T) gestapo subayı Kaubach’ın içsel
varlığının her parçasını iyi doygunlaştırmış.
Françoise’da Özgür Oktay (L.B.T) oyuncu için
derin ve önemli olanı bilmiyor, dolayısıyla
zayıf kalıyor. Deneyimli oyuncu (L.B.T’nin
kurucularından) Osman Alkaş (L.B.T), içsel,
ruhsal imge tutkuları üreterek aynı türden
bireysel malzemelerden Doktor’u oluşturuyor.
Wilker’da Erol Refikoğlu (L.B.T) fizikselliğini
mekanik icra noktasına kadar mükemmelleştiriyor,
ancak yeri geldiğinde daha da derinlere
itemiyor. Barış Refikoğlu (L.B.T), Victor’un
tutkularını resmedilebilecek incelikte
duyumsuyor ve duyumsatıyor. Gel gelelim,
Victor’un tutkularının birbirini bütünleyen
parçalarını iyi kavrayamadığı daha ilk tablodan
belli oluyor. Timacotte’da Bora Seçkin (İBŞT)
hiç kuşkum yok ki duygularını, isteklerini ve
aklını ateşleme yeteneği olan bir oyuncu.
Timacotte karakterinin değişik boyutları
arasındaki içsel bağı fevkalade iyi yakalamış.
İstanbul seyircisinin Brigitte’e can veren
Hatice Tezcan ile tanışmasıysa bence bir şans.
Hatice Tezcan, yaratıcılığı çok iyi
bileyleyebilen, içinde itici gücü olan bir
oyuncu. Brigitte’e arzu patlamaları içinde can
veriyor. Neyse! Ben istediğim kadar “Canavar
Sofrası”nı orasından burasından eleştireyim,
işin gerçeği şu ki her ilk, her zaman en
kuvvetli alkışı hak ediyor. Bu satırların yazarı
da köşesine çekilip, gerek Orhan Alkaya’ya,
gerekse Yaşar Ersoy’a yürekten bir “helal”
çekiyor. (“Canavar Sofrası”nı, yarın ve
pazar günü Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi’nde
-Telefon: 0216 492 90 84- 15.00 ve 20.30’da
izleyebilirsiniz. Oyunun sahnelenmesi, daha
sonra Lefkoşa Belediye Tiyatrosu’nda -Telefon:
0392 227 87 82- sürecek.
|