|
09/12/2008
GÖZLEMEVİ
Üstün Akmen
Tiyatroadam’ın mutlaka izlemeniz
gereken oyunu: ‘Albay Kuş’ Dağ başında kendi haline
bırakılmış, unutulmuş, akıl hastanesi olarak
kullanılmakta olan bir manastır. Savaşın
ortasında, sosyal bozukluklarıyla doktorsuz,
hemşiresiz, hastabakıcısız cebelleşen bir avuç
insan ve manastıra gelen uyuşturucu bağımlısı
bir doktor (sahne üzerindeki hareketsizliğin
bile belirli bir iç nedeni olduğunun bilincine
varmış yorumuyla Deniz Özmen). Klinikte
tedavi görmekte olan aktör eskisi Ivanof (gözlem
gücü ve algılanan izlenimler belleğini sürekli
canlı tutan tutumuyla Burak Dur). Küçücük
olduğu sanısında olduğundan sürekli diğerlerinin
ayakları altında ezileceği korkusunu yaşayan
Ufaklık (yaratıcı coşkularının dizginlerini
salıvermiş olan ve oyun boyunca hiç geri
çekmeyen Sarp Akkaya). Hırsızlık yapmadan
duramayan Petrof (üstün yönetim, kesintisiz
aksiyon ve elde etmeyi bir güzel yoğurup,
canlandırdığı kişilikte coşkusal olarak
yaşamanın yaratıcı sürecini yakalamış olan Ferit
Kaya). Gümrükten geçen tam 93375 TIR
şoförüne kendini vermiş ve şimdi onların tümünü
“Kutsal Bakire”nin dualarında sayıklamakta olan
“Gümrük Memuru” (role yaşça genç düşmesine
karşın, duygularını sürekli harekete geçiren ve
bu sayede fiziksel uzantısına yaşam veren
yönelimleri pek güzel sindirdiğini belgeleyen
oyunuyla Ayça Aykut). İktidarsızlığı
nedeniyle ikide bir penisini kesmeye kalkışan
Onbaşı (rolü boyunca süregiden sanatsal arzu
ateşini koruyan, bu ateş karşılığında kendine
denk düşen içsel özlemleri mükemmel açığa
çıkaran, bana da “Heeey dikkat! Bu çocuk yıldız
çığı gibi geliyor” dedirten Fatih Koyunoğlu).
Ve Albay Dimitri Fetisof (kendi yaratıcı
kişiliğinden yararlanan, aynı zamanda yalnız
rejisörün istediği doğrultuda değil, kendi içsel
kaynaklarının tümü ile Albay tiplemesini
zenginleştiren Burak Dur) ve de Şoför’de Ali
Kil… Bunlar deli mi? Bilmem! Kim bilir?
Belki de Albay Fetisof’un dediği gibi: “Deli
değiller, sadece diğerlerinden farklılar.”
Birleşmiş Milletler Gücü’nün “insani yardım”
sandıklarından biri yanlışlıkla manastırın
avlusuna düşünce ve sandığın içinden askeri
üniformalar çıkınca, bir yılbaşı sabahı kalkıp
Strasbourg’a varıyorlar ve de Avrupa Birliği
Parlamento Binası’nın kapısına
dayanıyorlar. 58 yaşındaki Bulgar yazar
Hristo Boytçef’in 1996 yılında Bosna savaşı
sırasında yazdığı özgün bir kara mizah örneği
olan bu oyunun adı “Albay Kuş”. Tiyatroadam
tarafından sahneleniyor. Tiyatroadam gençler
tarafından kurulmuş, çok genç bir tiyatro. Sanat
yaşamına daha geçen yıl adım attılar. İlk oyun
olarak seçtikleri “Albay Kuş”, öyle sıradan bir
oyun değil “baba” oyun, zor oyun. Ama zorluk
umurunda olur mu gençlerin? Hele
yetenekliyseler, hele hele disiplinliyseler!
Ezip geçmişler zor olanı, zor kılınanı,
zorlanmayı… Aynı oyun 2001-2002 sezonunda
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir
Tiyatroları’nda Macit Koper’in başarılı
rejisiyle oynanmıştı. Doktor tiplemesinde
üzerine ışıklar yağsın, alkışı bol olsun Sevgili
Kerem Yılmazer’i alkışlamıştık. O “versiyon” da
Nihal Geyran Koldaş’ın çevirisiyle ramp
ışıklarına kavuşmuştu. Koldaş, çeviriyi hangi
dilden yaptı hâlâ bilmiyorum, ama çevirdiği
metin aracılık işlevini “bihakkın” yerine
getiriyor. Nihal Geyran Koldaş’ın çevirisi hem
anlamsal, hem de sentaksik (mantıklı, hedefe
yönelik, gerçek yönelimli düşünme biçimini
vurgulamak için bu sözcüğü kullanıyorum) amaca
uygun. Diğer taraftan tartımsal ve akustik
(dilin sözcük haznesinde akustik olarak benzer
sözcüklerin bulunması ve anadili farklı
kullanıcıların yarattığı telaffuz değişimleri
sistemin başarımını düşürüyor demek istiyorum)
özellikleri de bulunuyor. Diğer taraftan,
çevirinin yan anlamsal (eş anlamlı bir dilsel
ifade ya da terimin uygulanabilirliğini tayin
etmek için belli bir izlek oluşturmak)
boyutlarını da duymazdan gelemiyor ve Koldaş’ı
yürekten kutluyorum. Oyunu bu kere Murat
Karasu sahneye koymuş. Murat Karasu, bu
çılgınlık-akıllılık kavram çatışmasıyla zaman
zaman tipik bir komedya havasına bürünen oyunu,
teatral araçları dramatik bir eylemin deseni
gibi uyumlaştırmış. Devinimlerin, jestlerin,
tavırların bütününü; fizyonomilerin, seslerin,
sessizliklerin uyumunu sağlamış. Oyunu üzümün
mayalanıp şaraba dönüşmesi ya da hamurun
kabarması gibi dakika dakika oluşturmuş, oyuna
sürükleyici bir güç katmış. Yani, sahneye
uygulayış, tek kelimeyle usta işi… “Anonim”
olduğunu sandığım kostüm tasarımınıysa
rahatlıkla “mükemmel” olarak tanımlayabiliyorum.
Başak Özdoğan Pirim’in, anıların tortusundan
oluşturduğu sahne düzeni, her şeyden önce
sanatçı duyarlılığı açısından kutlanmaya değer.
Pirim; “Valizdeki Kayıp Şehir (Stüdyo Drama)”,
“Aksak İstanbul Hikâyeleri (Ve Diğer Şeyler
Topluluğu)”, “Playback (Ve Diğer Şeyler
Topluluğu)”, “Kim O? (Tiyatrokare)”den sonra
“Albay Kuş” ile kanıtlamış oluyor ki, sahne
düzeninin bir oyunun gölgesi, röflesi, rengi,
çeşnisi olduğunun fevkalade bilincinde. Oyunla
tam bir birlik kurarak eseri canlı bir tablo
içinde sunmuş, yeni ve başarılı bir sahne
tasarımcısının büyümekte oluşunun muştucusu
olmuş. Mete Ünver, ışık tasarımında oyunun
geçtiği alanlara ve yönetmenin sahnede seyirciye
göstermek istediği bölümlere ışıkları gayet
dengeli dağıtmış. Oyuna gitmezden önce, genç
bir tiyatro neden beş yıl önce aynı kentte
“reprise” oyun oynar, diye düşünmedim değil.
Oyun sonrası eve vardığımdaysa günümüzde Avrupa
ile bütünleşme süreci içinde kıvrım kıvrım
kıvranmakta olan, geçmiş yıllarda “Nato’ya,
Cento’ya, Birleşmiş Milletler’e, Avrupa
Birliği’ne dâhil olursak, eninde sonunda paçayı
kurtarırız” anlayışına can simidi gibi sımsıkı
sarılmış olan ülkemiz halkını düşündüm. “Aferin
gençlere” dedim içimden, “uygun olanı
seçmişler...” Uygun olan ne? Bu oyun benim
halkıma pek uygun, çok da yakışıyor. Nitekim
oyundan çıkarken, insanın içinden; “Normal
insanlar şu yaşanası dünyayı ne hale getirmiş,
keşke bir de delileri deneseydik” demek geçiyor.
Son sözüm: Bu oyunu eleştirmen ablalarımın,
bacılarımın, kardeşlerimin, ağabeylerimin,
seçici kurul üyelerinin mutlaka, ama mutlaka
görmesi gerekiyor. Tiyatroadam, “Albay Kuş”
ile fazla söze gerek bırakmıyor. “Albay
Kuş”u 15 Aralık Pazartesi günü Oyun Atölyesi’nde
(Dr. Esat Işık Cad. No:15 Moda-Kadıköy/İstanbul;
Telefon: 0 216 345 39 39), 17 Aralık Çarşamba
Akatlar Kültür Merkezi’nde (Zeytinoğlu Caddesi
No:8 Akatlar-İstanbul (Telefon: 0212 351 93
82-90-94) izleyebilirsiniz. Daha doğrusu, iş
edinip izlemelisiniz… (BU KÖŞENİN “VIZILTI”
BÖLÜMÜ İÇİN ÖZEL NOT: 1965 doğumlu genç
yönetmenlerimizden biri, dün tiyatro internet
sitelerinden birinde “bendeniz” için şöyle
demiş: “Ey eleştirmen! Oyunculara dediklerinden
hiçbir şey anlamıyorum. Yazdıklarının tumturaklı
rokokoları hiçbir şey anlatmıyor. Söz ettiğin
konulardaki bilgisizliğini manipüle ediyor,
ahkâm kesiyorsun.” Diyeceğim şu ki, genç
yönetmenimize teşekkür borçluyum. Ben de cidden
merak ediyordum, bu genç yönetmenimiz yönettiği
oyunlarda nasıl oluyor da aynı hatalara tekraren
düşüyor diye! Meğer benim söylediklerimi
anla(ya)madığı içinmiş! Hay Allah! Rahatladım…)
|