İSTANBUL’DA
TANPINAR UYARLAMASI:
“SAATLERİ
AYARLAMA
ENSTİTÜSÜ”
Özgür Yalım, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın
(1901–1962) kült romanı “Saatleri Ayarlama
Enstitüsü”nü sahneye uyarlamış, 28 Ekim’den bu
yana İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından
sahnelenmekte. Kahramanlarımız Hayri İrdal,
Halit Ayarcı, Muvakkit Nuri Efendi, Doktor
Ramiz… “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nü sahneye
taşımak düşüncesiyse kim ne derse desin bence
iyi bir seçim. Tanpınar'ın deyişiyle, "Müesseselerdeki
ve manevî insandaki ikilik" izleği üzerine
kurulan roman, hiç kuşkusuz Türk edebiyatının en
güzel eserlerinden. İronik ve derin bir bakışla,
zamanın romanın odağına oturtulduğu bir yapıt
“Saatleri Ayarlama Enstitüsü”. Ahmet Hamdi
Tanpınar, eski bir zamandan yeni bir zamana ve
böylece aynı zamanda, eski yaşamdan yeni yaşama
geçişi; ince, mizahi, şaşırtıcı bir üslupla
sorgularken, her iki hayatın kurumları
arasındaki geçişe ne güzel de dikkat çekmiş!
Saat ustası Nuri Efendi ve ayaklı İsveç yapımı
eski bir duvar saati olan Mübarek üzerinden,
saat-zaman-insan ilişkilerini irdelerken, Türk
insanının doğu ve batı arasındaki bölünmüşlüğünü
ne de gözler önüne
sermiş!
Romanı
1962 yılında Dergâh Yayınları arasında
yayımlandığında okurken, ironi harmanına hayran
kalmış; sanırım mizahın, ironinin çok ciddi bir
iş olduğunu ilk o zaman anlamıştım. Sahneye
uyarlanmasına da bu heves içinde gittim.
Roman
içinde saat bir mekândı. İnsan bu mekânın içinde
yürüyerek zamana karşı koymaya çalışıyordu.
Zaman, mekân ve insan… İç içe geçmiş bir bütündü
bunlar. Kendini arayan insan zaman içinde,
ayarını kendisi yapacağı hayatları yaşayacaktı
da bakalım bütün bunlar Özgür Yalım’ın
uyarlamasında sahneye nasıl
yansıyacaktı.
Şimdi
dilerseniz öncelikle romanın konusuna
değinivereyim. Başkarakter Hayri İrdal (Atilla
Şendil), Muvakkit Nuri Efendi’nin (Ali Ersin
Yenar) yanında çırak olarak işe başlar.
Saatlerle uğraşmayı seven, ama bu meslekte
kalmak istemeyen biridir Hayri İrdal. Nuri
Efendinin yanında ilmi, dini ve felsefi
söyleşilere tanık olur. Babasıyla tekkeye gider,
müzik öğrenir. Seyit Lütfullah’a (Adnan Biricik)
takılır, define avına merak salar. Büyür,
askerliğini yapar. Tunuslu Abdüsselam Efendi,
konağın son sakinlerinden Emine’yi Hayri’ye
nikâhlar. Abdüsselam Efendi ölümüne yakın abuk
sabuk vasiyetler bırakınca Hayri’nin başı belaya
girer. Mahkemelerde önce tanık, sonralarıysa
sanık sandalyesinde oturur. Bu da yetmez, akıl
hastanesine tedaviye gönderilir. Sonunda beraat
eder, hastaneden taburcu olur ve Emine’sine
kavuşur. “Posta Telgraf” idaresinde işe girer.
Emine ölür. Hayri, iki yetimle baş başa kalır.
İspritizma Cemiyeti’nde çalışır. Sonraları
buradan ayrılıp Cemal Bey’in (Çetin Kaya)
şirketinde kâtip olarak işe başlar. Cemal Bey
kendisini kovunca Şehzadebaşı’ndaki kahvede
Doktor Ramiz’in (İşdar Gökseven) onu arkadaşı
Halit Ayarcı’yla (Adnan Biricik) tanıştıracağı
güne kadar işsiz kalır. Halit Ayarcı, hayat
hikâyesini dinleyince Hayri İrdal’ı çok sever.
Kafasında Saatleri Ayarlama Enstitüsü fikri
oluşur. Enstitüyü kurar ve müdür yardımcılığı
görevine Hayri’yi getirir. Hayri İrdal’ın yaşamı
bundan sonra tamamıyla değişir. Fakirlik günleri
geride kalır. İnanmadığı bu işe zoraki
girmiştir. Sonuçları şaşırtıcı olunca müsterih
olmasa da bu oyunu devam ettirme yoluna gider,
çünkü herkes bunu istemektedir. Ve günü gelir
enstitü tasfiye edilir. Gerçekler ortaya
çıkar.
Özgür
Yalım, kendisinin de ifade ettiği gibi romanı
oyun yapmayı değil, romandan oyun çıkarmayı
denemiş. Romanın kapsamlı tezi içinden
“Batılılaşma ve Akıl” diye özetlediği bir eksen
seçmiş, oyun metnini bu eksen etrafında
oluşturmuş. Osmanlı kültürünün Tanzimat’a karşın
“Aydınlama Aklı”yla buluşamamasını esas almış.
Kendi kendine acaba biz Cumhuriyet döneminde ne
kadar aydınlandık diye sormuş, yanıtını aramış.
Akılla buluşmamış modernleşme çabasının bir
kültürü ne hale getireceğini sorgulamış.
Şimdiii…
Romanın başlıca geriliminin öykünün malzemesi
(olay örgüsü, karakter, ortam, tema vb) ile
bunun dil içinde anlatılması, başka bir deyişle
öykü ile anlatıcı arasındaki ilişki olduğu malûm
bir gerçek. Tiyatronun başlıca gerilimiyse
öykünün malzemesi ve tiyatronun nesnel doğası
arasında kalıyor. Oyun yönetmeni, alımlamaya
çok daha aktif olarak katılmakta özgür. Sayfa
üzerindeki sözcükler her zaman aynı, ama
sahnelenen dikkatimizi sahneye yönelttiğimiz
sırada sürekli değişmekte. Tiyatro bu yönden
benim açımdan romana göre çok daha zengin bir
deneyim. Öyle değil mi ama? Özgür Yalım’ın
yeğlemesini doğrusu saygı duyarak,
alkışladım.
Ancak,
metnin birçok olanaklı sözcelemesinde zorlanmış
Yalım. Gösterimin sözcelenmesiyle gelişimin
toplu tartımını eserin gerektirdiği gibi
açıklayamamış. Sahnelemeyi yalnızca diksiyon ya
da jestüel ve görsel değişimlerle sınırlı
kılmış. Özgür Yalım’ın sahnelemesinin, herkesin
anlamını kavrayabilmesi için temsilin havasını
ve “çeşnilerini” vererek bir metni sözcelemek
olmadığı düşüncesini anlıyorum ve kabul ediyorum
tamam, ama sahnelemek içinde sözlü olan ile
sözlü olmayan arasındaki alışverişin
gerçekleşebileceği sözceleme durumları kurmak ve
ayarlamak olduğunu da ısrarla
savunuyorum.
Başarılı
sahne tasarımcısı Ethem Özbora oyuna dekor falan
yapmamış, ama nedense afişi imzalamış. Oyun
siyah fon perdesi önünde oynanıyor. Devirler
değişse de Doktor Ramiz’in çantasının
değişmemesini, eğer altında bir ileti varsa
anlayamadım. Nuri Efendi’nin Osmanlı döneminde
kâğıt mendil kullanmasıysa en azından komik…
Mihriban Oran’ın kostümleri oldukça başarılı...
Önder Arık yönetmenin düşüncelerine ve yorumuna
katılmış ve ışık tasarımıyla yardımcı olmuş.
Zaman ve meân kavramlarını iyi kullanmış. Bora
Coşar’ın müzikleri de iyi. Tuğba Özkul’un dans
düzenine gelince… Ayol o ne çarliston’du öyle!
Oyunculardan Atilla Şendil sadece “yer
yer” başarılı. Hayri İrdal’ın ruhsal durumunu
çözmüş gibi görünse de, hiç olmadık yerde dil
çıkartmak, omuz jesti yapmak gibi ucuz güldürme
öğelerine neden başvurduğunu anlamak ve kabul
etmek olanağı yok. Gereksiz edimler içerisinde
(yüz hareketleri ve jestleri) bedene ve bunun
sonucunda saptanan devinimler bütününe ilişkin
görsel anlatımlılık olarak mimikleri hiç mi hiç
yerine oturmuyor. Oyuncu için önemli olan,
duyguların iç egemenliğinden çok yorumladığı
Doktor Ramiz karakterinin duygulanımlarının
seyirci için okunabilir olmasıysa İşdar Gökseven
başarılı. Adnan Biricik, hem Seyit Lütfullah,
hem de Halit Ayarcı olarak sahne üzerinde
üretici-sanatçı olabilme örneği vermekte. Gülen
Çehreli, Pakize Hanım’ı gerektiği kadar abartı
katarak canlandırıyor. Burak Karaman, Aristidi
Efendi’de bir iki lehçe kaçırması dışında iyi.
Deneyimli oyuncu Aysan Sümercan, seyircide bir
insan yanılsaması üretecek biçimde ve ustalıkta
bir Zarife Hala çiziyor. Ha bir de, seyircilere
oyuna girerlerken el ilanı boyutunda, ön yüzünde
sadece kadrolu sanatçıların adlarının bulunduğu
bir “oyun tanıtım” bilmem nesi veriyorlar.
“Amatör yevmiyesi” ile ödenekli devlet
tiyatrosunda sahneye çıkanların adları bu “oyun
tanıtım” bilmem nesinde bulunmamakta. Andığım bu
“oyun tanıtım” bilmem nesinde doğal olarak adı
bulunmayan, adını sora soruştura bulduğum
Nermin’e can veren yirmili yaşların başındaki
Tuba Karabey’i ise, sistematik ve eksiksiz
olmayı denediği için kutlamak, alnından öpmek
isterdim. İçime umut salgıladı.
Kubilay
Karslıoğlu’nu, Hidayet Erdinç’i, Melek Gökçer’i,
Çetin Kaya’yı, Ali Ersin Yenar’ı, Selçuk
Kıçak’ı, Gökalp Kulan’ı soracak olursanız…
Sormayın!
Tadımı
kaçırmayın…
(Geçtiğimiz
cuma günkü “Testosteron” oyunu ile ilgili
değerlendirmeme ilişkin, oyunun yönetmeni Kemal
Aydoğan’dan bir açıklama geldi. Anımsanabileceği
gibi, yazımda “Alicja ve Partizanlar” adının
neden “Ermişler ya da Günahkârlar” olarak
değiştirildiğini anlayamadığımı yazmıştım. Meğer
yanlış yapmışım. Aydoğan, “Alicja ve
Partizanlar”ı değil, Fistach’ın konuşmasında adı
geçen orkestra grubu olan “Aziz Fransua ve
Köpekleri”ni “Ermişler ya da Günahkârlar” olarak
değiştirmiş. Bu değişikliği yaparken “Aziz”
sıfatının ermişlere, günahkârların da köpeklere
uyabileceği mantığını işletmiş. Bir de, yazar
eserinde partizanlar üzerinden savaş dulları
esprisini üretiyor. Bakmış ki, “savaş dulu”
deyimi dilimizde yerine oturmayacak, “Alicja ve
Partizanlar” adını da “Alicja ve İsyankârlar”
olarak değiştirmiş. Kemal Aydoğan’ın
açıklamasında da ifadesini bulduğu gibi,
eleştiri-değerlendirme yazılarında bu tür
hatalar “vaka-i adiye” sayılıyor, ama olsun.
Özür diliyor, Kemal Aydoğan’a ilgisi için
teşekkür ediyorum.)