|
17/10/2008 GÖZLEMEVİ Üstün
Akmen
İstanbul bir sahne, sahne
İstanbul... Türk tiyatrosu, Anadolu
uygarlığını oluşturan çeşitli toplumların,
Anadolu’ya göç eden Türklerin atalarının ve
İslam dünyasının kültürel birikimine dayanan,
hem Doğu hem de Batı kaynaklı etkileri içeren
bir seyirlik geleneği üstüne kurulmuş. Yani,
konunun uzmanları böyle diyor. Biz de nereden
bilelim, zorunlu olarak inanıyoruz işte! Oysa,
bana sorarsanız, İstanbullumuz Batı modelinde
tiyatroyla, azınlıkların İstanbul’da sunduğu
tiyatro gösterileri yoluyla çoook önceleri
tanışmış, batı modelinde tiyatroyla çoktaaan
haşır neşir olmuş. İstanbul’daki Osmanlı Sarayı,
yabancı toplulukların gösterilerine büyük önem
verirmiş. Padişah efendiler, Batı tiyatrosunu
halkına sezdirmeden, halkından çok daha önce
Şehr-i İstanbul’da benimsemiş. Çağdaş Türk
tiyatrosu denilince İstanbul’u ve 1860’ta
yapılanan Gedikpaşa Tiyatrosu’nu anımsamamak
mümkün mü? Güllü Agop, Gedikpaşa Tiyatrosu’nu
1861 yılının İstanbul’unda kiralamış, 1868’de
“Osmanlı Tiyatrosu” nam bir topluluk kurarak,
Türk yazarlarına ve Türkçe oyunlara yönelmiş.
1870’te Sadrazam Ali Paşa’nın İstanbul’un
çeşitli bölgelerinde Türkçe oyunlar sergileyen
tiyatrolar kurması koşuluyla kendisine sağladığı
destekle, Türkçe oyunlar oynama ayrıcalığını on
yıl elinde tutmuş. Topluluğunda, Ermeni
oyuncuların yanında Müslüman Türk oyuncuları da
yetişmiş. Güllü Agop, Osmanlı Tiyatrosuna
tam on beş yıl yön vermiş. On beş yılda önemli
sonuçlar elde edilmiş elbette “Şehr-i
İstanbul”da… İzleyici tiyatroyu sevmiş, alışmış.
Bu arada, padişah efendiler de tiyatroya daha
büyük ilgi gösterir olmuşlar. Örneğin,
Abdülmecit 1858’de Dolmabahçe Sarayı’nın
yakınında bir saray tiyatrosu, tiyatroya baskı
ve sansür koymasıyla ünlü Abdülhamit de 1889’da
Yıldız Sarayı’nın bahçesinde yabancı tiyatro ve
opera oyunlarının sahnelendiği bir tiyatro
salonu yaptırmış. Batılı anlamda tiyatronun
kuramsallaşması ve Türkçe oyun sergilenmesi
yolunda Ermeni sanatçıların katkısı, melodrama
ağırlık veren Mardiros Minakyan ve Ahmed Vefik
Paşa’nın Molière uyarlamalarına ağırlık veren
Tomas Fasulyeciyan’ın katkılarıyla sürmüş
gitmiş. İşte tam bu dönemde, halk tiyatrosu
sanatçılarının tuluat adı verilen yeni tür bir
tiyatro geliştirdiğine tanık olunmuş. Batı
tiyatrosu tipleriyle geleneksel tiyatronun
tiplerini ve oyunculuk biçimini birleştiren ve
doğaçlamaya dayanan tuluat, bir anlamda
ortaoyunun sahne üstüne çıkartılmış biçimi
olarak ilgi çekmiş. Ortaoyunu ustalarından
Kavuklu Hamdi’nin önderliğinde 1875’te ortaya
çıkan bu tür, Cumhuriyet’in ilk yıllarına değin
yaygın bir biçimde yaşamış. Şimdi de gelelim
benim tarihime, yani benim bilebildiğim,
yaşadığım tarihe. 92 yıl boyunca çeşitli iniş
çıkışlar yapan İstanbul Şehir Tiyatroları bugün
çeşitli semtlerde sahnelere sahip. Özel
tiyatroların sayısında 1960’lardaki büyük artışa
da “bizzat” tanığım. İstanbul’un 1950’li
yıllarında tiyatronun ezeli rakibi sinemanın öne
çıkışını da biliyorum. Durgun geçen 50’li
yılların en önemli özelliğinin, yeni bir
tiyatrocu kuşağın ortaya çıkışı olarak
özetleyebilirim. Özellikle ABD kökenli yabancı
okullarda okuyan bazı öğrenciler, tiyatroya
büyük ilgi duymaktaydılar ve bir bölümü daha
sonra yurt dışına giderek tiyatro öğrenimi
gördüler. Bu gençler, yurda döndüklerinde görgü
ve bilgilerini sahneye aktarmaya başladı. Bu
akımın en önemli adı, hiç kuşkum yok ki Haldun
Dormen’di. Haldun Dormen’in 1955 yılında kurduğu
Dormen Tiyatrosu, kısa aralar vererek de olsa,
son yıllara kadar perde açtı, dayandı, sonuç
olarak kalmadı, ardından ağıtlar
yakıldı. 1957 yılında Kenter Tiyatrosu
kuruldu. Devlet Tiyatrosu’ndan ayrılan Yıldız ve
Müşfik Kenter’in Muhsin Ertuğrul ile birlikte
kurdukları bu tiyatro, bugün bile bir okul
işlevi görmekte. Konservatuvarda eğitmen olarak
da görev yapan Kenter kardeşler, birçok gencin
yetişmesine katkıda bulunmalarıyla
tiyatroseverlerin baş tacı olmayı günümüzde de
gururla sürdürüyor. 1951 yılında sözü
edilmesi gereken bir başka gelişmeyse Küçük
Sahne oldu. Yapı Kredi Bankası’nın desteği ile
Muhsin Ertuğrul’un Atlas Sineması’nın
girişindeki Küçük Sahne’de kurduğu topluluk, o
yıllarda yeni bir tiyatro anlayışını muştular
gibiydi. Sadri Alışık, Şükran Güngör, Haldun
Dormen, Lale Oraloğlu, Çolpan İlhan, Heyecan
Başaran, Altan Karındaş gibi genç tiyatrocularla
yola çıkan bu topluluk, yaklaşık on yıl
seyirciyi ilginç oyunlarla tanıştırdı,
‘kişilikli bir özel tiyatro’ imajını
yerleştirdi. Derken, 1960’ların getirdiği
özgürlük ortamı, tiyatroları da çoğaltmaya
başladı. Dostlar Tiyatrosu, Arena Tiyatrosu gibi
topluluklar siyasal söylemi ağır basan oyunlar
sahnelemeye başladı, Brecht de Türk seyircisiyle
yanılmıyorsam ilk kez İstanbul’da tanıştı.
Aynı yıllarda Lale Oraloğlu, Ulvi Uraz,
Muammer Karaca, Avni Dilligil, Altan Karındaş’ın
kendi adlarına kurdukları tiyatrolara Gülriz
Sururi - Engin Cezzar, Gönül Ülkü - Gazanfer
Özcan Toplulukları da katıldı. 1962’de Münir
Özkul, arkadaşları Saadettin Erbil, Suzan Ustan,
Kenan Büke ile Aksaray Bulvar Tiyatrosu’nda
geleneksel tiyatromuzdan yararlanarak
sahneledikleri oyunları sunmaya başladı.
İstanbul Şehir Tiyatroları da, Muhsin
Ertuğrul’un yönetiminde bu yıllarda en parlak
dönemini yaşamaya başladı. Semt tiyatroları
açıldı, yerli yazarların oyunlarına sahnelenme
olanağı sağlandı, zengin bir repertuvar
uygulandı. Türkiye’nin siyasal rüzgarlarla
çalkalandığı 1970’lerde tiyatrolar da krize
girdi. Terör, seyircinin evine kapanmasına yol
açmış, sinemanın ve televizyonun rekabeti
tiyatroları da krize sokmuştu. Oyuncular yeniden
sinemaya ve bu kere televizyona da yöneldi. Eski
ustalar yavaş yavaş tiyatrolarını kapatıp bir
kenara çekildi. ‘70’lere girerken bir Kabare
Tiyatrosu salgınıdır başladı. Haldun Taner’in
öncülüğünde 1967’de kurulan Devekuşu Kabare
Tiyatrosu birçok tiyatrocuyu etkiledi. Tiyatro
salonlarının yanı sıra, çok sayıda taverna ve
gece kulübünde kabare tiyatrosu yapılmaya
başlandı. Bu salgın da, 1975 yılında etkisini
giderek yitirdi. Hemen arkasından, yeni tiyatro
olarak Ali Poyrazoğlu ile Metin Serezli ve Altan
Erbulak’ın tiyatroları dikkat çekti. Geleneksel
tiyatromuzu sürdüren sanatçılarımızdan Nejat
Uygur da, bu dönemde büyük ilgi görerek krizi
atlatmayı başardı. Ama birçok tiyatro, ne yazık
ki perde kapatmaktan kurtulamadı, kurtarılamadı.
Sıkıntılı geçen 1970’ler bitip, 1980’ler
başladığında tiyatrolarda bir canlanma sezildi.
Durgunlaşan siyasal ortam, 1982’de uzun bir
aradan sonra devletin tiyatroya yardım elini
uzatması, İstanbul’da tiyatroların canlanmasına
yetmişti. Perdeler yeniden açıldı. Canlanmanın
ilk adımı olarak Egemen Bostancı’nın kurduğu
“Gösteri Sanatları AŞ”nin sahnelediği müzikaller
tarihe kazındı. “Hisseli Harikalar Kumpanyası”,
“Yedi Kocalı Hürmüz” gibi müzikallerde
tiyatrocuların yanı sıra şarkıcı ve dansçılar da
rol aldı. Şan Sineması’nı da onararak müzikhol
haline getiren Egemen Bostancı, tiyatroya
ilginin yeniden yoğunlaşmasını sağladı. Tiyatro
dünyamız, bu yıllarda yabancı topluluklarla da
tanışmaya başlamıştı. Tiyatroya olan ilgi,
1988’de Uluslararası İstanbul Tiyatro
Festivali’nin kurulması için “hayırlı” bir neden
oluşturdu. Gel gelelim, İstanbul, İstanbul
olalı beri, İstanbul’da zaman zaman dramatik
boyutlar kazanan sanat – iktidar ikilemi, hiç mi
hiç değişmedi. İstanbul’da yiyip yiyip üstüne su
içenler, İstanbul’a sağdan gelip soldan gidenler
oldu; tiyatrolar kapandı. Bir yandan demokrasi
kültürü savunulurken, diğer yandan demokrasi
kültürünün gelişmesine olanak verecek tiyatro,
bale operaya yatırım sık aralıklarla kesildi.
İstanbul’un sanatsal iyilikleri hep engellendi.
Mangalda kül bırakmayanlar tiyatronun, operanın,
balenin demokrasi kültürünün bir simgesi
olduğunu bilerek isteyerek iplemedi. İstanbul’un
renkli basınındaki köşe kapmacı yazarlar,
tiyatroyu boş ve hoş zaman geçirme yeri olarak
geniş kesime belletti. Ahhh tiyatro ahhh! Ne
yaptılar ne ettilerse de, senin işini şimdilik
kimse bitiremedi.
|