|
|
|
|
|
|
|
23/12/2008
GÖZLEMEVİ
Üstün Akmen
Birbirine çok uzak ve birbirine
çok yakın iki anne-kız öyküsü: ‘Elim
Sende’ H. Can Utku önce, 1999
yılında, Uluslararası İlişkiler Bölümü ikinci
sınıfında okumakta olduğu Galatasaray
Üniversitesi’nin tiyatro topluluğuna katılmış,
sonra Galatasaray Üniversitesi tiyatro
topluluğunun resmi olmayan mezunlar kolu olarak,
Tiyatro Öteki Hayatlar’ı kurmuş. Utku ve
arkadaşları, üniversite tiyatrosunda edindikleri
amatör ruhu koruyarak, profesyonel koşullar
altında bir tiyatro arayışı içine dalmışlar.
Dalış işte o dalış… H. Can Utku’nun yazıp
yönettiği “Öteki”, “2007 Afife Tiyatro
Ödülleri-Cevat Fehmi Başkut Özel Ödülü” sahibi
“Karşılaşmalar”, 2007 Cevdet Kudret Edebiyat
Ödülleri’nde mansiyon kazanan “Elim Sende” ve
“Kış Masalı” başlıklı dramaları, Tiyatro Öteki
Hayatlar’ın benim ilk anımsadığım oyunları
olarak doğmuş. H. Can Utku’nun Gülçin Kaya ile
birlikte yazıp yönettiği “Yalnızlık Oyunları” da
kervana katılmış. Geçenlerde Tiyatro Öteki
Hayatlar yapımı “Elim Sende”yi izledikten sonra
“Türk tiyatrosu gençlerin omzunda yükseliyor”
diye içimden geçirdim. Gönendim. H. Can Utku bu
kere, birbirine paralel olarak ilerleyen iki
öykü ekseninde anne-kız ilişkisinin fırtınalı
dünyasını gözlemlemişti. Doktor anne-şarkıcı
kızı, ev kadını anne-moda tasarımcısı kızı kimi
zaman hüzünlü, kimi zaman gülünç iki öykü
boyunca sürekli yer değiştirerek birbirlerinin
karşısına çıktılar. Bir anlamda birbirine koşut
iki anne-kız öyküsüydü bu. Oyuncular karşılıklı
yer değiştirerek bir öyküde anneyi, diğer öyküde
kızı oynadı. H. Can Utku’nun öykülediği
karakterlerden biri, birbirine “çok uzak”,
diğeriyse “fazla yakın” iki anne-kızdı. İki
anne-kızın yolları, oyunu oluşturan kısa
black-out’larla ayrıştırılmış on tablo içinde
çeşitli noktalarda birbiriyle kesişiyor, yazar
bize böylece anne-kız ilişkisine dışarıdan bakma
olanağı sunuyordu. Görünen oydu ki öyküler ve
onları sürükleyen karakterler birbirinden ne
kadar farklı olurlarsa olsunlar, ilişkinin
dinamiği aynı kalacaktı. İlginç bir konuya,
hayli ilginç bir yaklaşımdı H. Can Utku’nun
anlattığı. Oyundan çıkarken ilk aklıma
gelen, H. Can Utku’nun dramatik oyun yazma
aşamalarını adım adım sabırla aştığıydı. H. Can
Utku’nun genç olmasına karşın bilgi birikimi
vardı, belli bir çalışma tarzını benimsemişti,
gözlem yeteneği üst düzeydeydi. Yaratıcıydı, ama
yanı sıra oyun yazma tekniğini de biliyordu.
Tekniği, çözümlemede kendisine yol gösteriyor ve
hiç kuşkum yok ki işini kolaylaştırıyordu. Diğer
taraftan, yaratıcı olduğu ve yazma tekniğini
bildiği kadar tiyatro tekniklerini, sahne
yapısını, oyunculuğu, rejiyi, kısacası
tiyatronun her ögesini de biliyordu.
Türkçesindeki gelişmeyi de dikkatle göz önünde
tutarak “Karşılaşmalar”da yaptığım tüm
eleştirilerimi geri aldım. “Elim Sende”yi
yazdığı gibi H. Can Utku yönetmişti. Yönetirken
de tiyatronun, oyunu diyaloglar yoluyla uzama
sokarak, bölmeyle oynama sanatı olduğunun
bilincindeydi. Oyuncularının devinim ve diksiyon
egemenliklerinden de yararlanarak, oyuncu
eylemleri gibi kendi yazdığı metne de özel
anlamlar kazandıran sözceleme durumları
tasarlamış ve uygulatmıştı. Yazılı metnin
söylenme biçimini, davranışsal stratejinin
yalnızca özel bir durumu olarak ele almıştı.
Kimi kez eylemin yer aldığı ortamın konuşma
biçimlerini öykünmeye bağlı olarak gerçeğe
benzer kılarak oynatmış, kimi kez de oyuncusunun
her tür öykünmeyle ilişkisini kesmişti. Yedi ve
sekizinci tablolarda kullandığı Beniamino
Gigli’nin “Mamma, son tanto felice/perché
ritorno da te…” sözleriyle başlayan şarkı, olay
örgüsüne pek yakışmıştı. H. Can Utku, oyun
sırasında kullanılan tereyağı (ya da krem
peynir), salam, cips, çay, su, tost ekmeği,
efervesan tablet gibi ögeleri birebir kullanmış,
çok iyi etmiş, ancak nasıl olmuşsa olmuş
telefonun kablosunu atlamıştı. Hal böyle olunca
Gülşen’in işyerindeki ofisinde geçen beşinci
tablo inandırıcılığını yitirmişti. Sevi
Orakoğlu’nun “Doktor Anne Şengül” olarak kolunda
taşıdığı sarı metal kayışlı saati, Şenay’ı
canlandırırken takmasını titizlikle engellemiş
de, Orakoğlu’nun her iki role bürünürken sol
elinde aynı yüzüğü takmasını es geçmişti.
Oyuncularının aynı ayakkabıyı hem kız, hem anne
olarak kullanmalarına izin vermesi de yanlıştı.
Şimdi bütün bunları H. Can Utku “devede kulak”
sayabilir, elbette eleştiri olarak da
algılamayabilir. Yani aldırmasa da olur. O halde
ne yapsın Utku? Bence; “Eleştirmen amcanın
gözüne takılanlar” desin geçsin. Zira, oyunun
dekor ve kostüm tasarımlarının anonim olduğunu
sanıyorum. O açıdan yukarıda söylediklerime
fazla bir şey eklemek istemiyorum. Sahne düzeni,
bence olanakları içinde gayet güzel olmuş. Ufuk
Karagöz’ün ışık tasarımıysa, oyuna yorum
getirebilen, dekora derinlik kazandırabilen ve
oyuncuların üçboyutluluğunu saylayabilen
nitelikte bir ışıklandırma. Bravo Karakoç’a da,
zaman-mekân “mevhumları”nı neden atlamış
acaba? Oyunculuklara gelince iki genç
oyuncudan Sevi Orakoğlu, Şenay ve Şengün’e;
Didem Çimen ise Ayşen ile Gülşen’e can vermekte.
İkisi de, insanın içini pırpır ettiren soylu
birer yetenek. İkisi de, hem anne olarak, hem de
kız evlat olarak coşkularını yönetmeyi ve onları
okutmayı biliyorlar. Bir kusurları var, sanırım
bağırmak ile cırlamak arasındaki ince ayrımın
ayırtında değiller. Cırladıklarında, sesteki
gerilim tınıya, telaffuza, tonlamaya zarar
veriyor. Ses esnekliğini yitirtiyor,
kabalaşıyor. Örneğin, 4. tabloda Didem Çimen’in
“oylumlu seslenişi”. Sonra, aynı Didem Çimen 8.
tabloda ikide bir neden ayağını yere vuruyor?
Haaaa bir de, 9. tablodaki sarhoş oluş
abartısının altını çizmeden geçmemeliyim. Geçişi
olmadan ayılmalarının da… Gel gelelim,
kendilerini bilinçli olarak Şenay’ın, Ayşen’in
ya da Şengül’ün, Gülşen’in duygularını gerçekten
yaşamaya zorlamayarak olumlu oyunculuk
puanlarını çoğaltıyorlar. Dramatik konumlarının
uyandırdığı ruhsal bir durumu daha çabuk ve
kesin olarak yakalamak amacıyla, coşku ve duyu
belleğini geliştirme üzerine kurulu olsa da, bu
birçok seçimden yalnız biridir, öyle değil mi
ama? “Mış” gibi yapmayı ve duygulanımlarını
soğukkanlılıkla üretmeyi biliyorlar.
Duygulanımların iç hâkimiyetini boşverin siz,
yorumladıkları duygulanımları seyirciye
“mükemmelen” okutabiliyorlar. Daha ne yapsınlar?
Sevi Orakoğlu, çağdaş tiyatronun gereğini
pek güzel yerine getirerek gerçek bir kişiye,
bütün oluşturan bir bireye, bir dizi duygulanıma
bilerek ve isteyerek göndermede bulunmuyor.
Canlandırdığı Şenay ve Şengül’ü bir başka
bağlama oturtarak taklit yoluyla
anlamlandırmıyor. Didem Çimen, Ayşen’in de,
Gülşen’in de bedeninin parçalarından ödünç
aldığı tek tek ögelerden yola çıkarak
anlamlanmalarını oluşturuyor. Veee… İnanın
bana, ikisi de alınlarından ayrı ayrı öpülmeyi
hak ediyor. Şimdiii… Son sözüm sizedir, eyyy
benim eleştirmen ağabeylerim, ablalarım,
bacılarım, kardeşlerim!.. Silkininiz ve
kendinize geliniz. Sadece Tiyatro Öteki
Hayatlar’ın değil, diğer tüm genç profesyonel
tiyatrocuların seslerine kulaklarınızı dikiniz.
Onları mutlaka, ama mutlaka izleyiniz,
özendiriniz. Dilerseniz, beğenmezseniz kıyasıya
eleştiriniz. Sizden beslenmesini bilirler
onlar. Onları eleştirilerinizle
besleyiniz. EROL GÜNAYDIN TİYATROSU’NDAKİ
“ARAF NE TARAF” OYUNU: Eleştirmenlere yukarıdaki
serzenişim, tüm profesyonel olmuş genç
tiyatrolar için değil elbette. 2008 yılının
şubat ayı sonunda Türk tiyatro ve sinemasının
ustalarından Erol Günaydın adına Beylikdüzü
Belediyesi tarafından bir sahne açıldı. Bir de,
genç tiyatrocular, Erol Günaydın Tiyatrosu adı
altında bir tiyatro topluluğu kurdular. Çok
sevindik. Erol Günaydın Tiyatrosu bu süreç
içinde, “Güzel Düşler Ülkesi” başlıklı bir çocuk
oyununu, bir de Murat Erinç’in yazıp yönettiği
“Evsiz Kediler Sokağı” oyununu sahnelemiş;
gidemedim, izleyemedim. Ebru Erdemoğlu’nun
yazdığı, Vural Bingöl’ün yönettiği yeni oyunları
“Araf Ne Taraf”a eksik olmasınlar beni de
çağırdılar. Afişte Genel Sanat Yönetmeni olarak
Erol Günaydın’ın adı da yazılı olunca gitmezlik
edemezdim. “Oha”, “Lan”, “Ulan, “Karı” ve
benzeri argo (kaba) sözcüklerin sürekli
yinelendiği, tiyatro metni tekniğinden uzak,
(dekor, kostüm ve ışığına değinmek istemiyorum)
rejisi olmayan, (ilk perdesinde) ezbersiz ve
yanıt atikliğinden yoksun oyuncuların yer aldığı
sulusepken bir oyundu ilk perdesini
izleyebildiğim “Araf Ne Taraf”. Tiyatro olması
için (amiyane tabirle) sekiz-on fırın tiyatro
ekmeği yemesi gereken bir oyundu yani! Özellikle
(bana sık sık takılan) İBŞT’nin yönetmenlerinden
Can Doğan için açıklıyorum, yaşamımda üçüncü kez
bir oyunu daha perde arasında terk ettim. Aman
Can, hemen “mal bulmuş mağribi gibi”
kaleme-kâğıda sarılma Allah aşkına! Yaş kemale
erişti be evlat! Yitip giden zamanıma acıyorum.
Ama dilersen, var www.erolgunaydintiyatrosu.com
sitesinden oyun programını öğren, git, “Araf Ne
Taraf”ı seyret; varsa sabrın, sonuna kadar da
sabret. Bana
ne?!. | |
| | |
|