"ELİM SENDE" VE "ARAF NE TARAF"

1 view
Skip to first unread message

SANAT DÜNYASI

unread,
Dec 23, 2008, 6:29:45 AM12/23/08
to
 
ÜSTÜN AKMEN'in
günlük EVRENSEL
GAZETESİNİN
BUGÜNKÜ SAYISINDA YER ALAN KÖŞESİNİN INTERNET BASKISI,
BİLGİ VE ARŞİVİNİZ İÇİN AŞAĞIDA SUNULMUŞTUR.
BU TÜR İLETİLERİMİZDEN RAHATSIZLIK DUYUYOR OLMANIZ HALİNDE,
GÖNDERİMİZİN AYNEN İADESİNİN YETERLİ OLACAĞINI HATIRLATIR, SAYGILARIMIZI SUNARIZ.
SANAT DÜNYASI
RESİM:  OYUNDAN BİR ENSTANTANE  
RESİM ALTI YAZISI: YOK
Giriş sayfası yap | Favorilere ekle
Anasayfa
Güncel
Ekonomi
İşçi-Sendika
Politika
Bölge
Dünya
Kültür
Toplum-Yaşam
Medya
Mizah
Mektup
Spor
Dosya
Köşe Yazıları
Evrensel Hayat
Genç Hayat
İletişim
Bağlantılar
Arşiv
Metin Göktepe
Evrensel Avrupa
Aralık 2008
Pts
Sa
Ça
Pe
Cu
Cts
Pa
01
02
03
04
05
06
07
08
09
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
23/12/2008
GÖZLEMEVİ
Üstün Akmen
Birbirine çok uzak ve birbirine çok yakın iki anne-kız öyküsü: ‘Elim Sende’
H. Can Utku önce, 1999 yılında, Uluslararası İlişkiler Bölümü ikinci sınıfında okumakta olduğu Galatasaray Üniversitesi’nin tiyatro topluluğuna katılmış, sonra Galatasaray Üniversitesi tiyatro topluluğunun resmi olmayan mezunlar kolu olarak, Tiyatro Öteki Hayatlar’ı kurmuş. Utku ve arkadaşları, üniversite tiyatrosunda edindikleri amatör ruhu koruyarak, profesyonel koşullar altında bir tiyatro arayışı içine dalmışlar. Dalış işte o dalış… H. Can Utku’nun yazıp yönettiği “Öteki”, “2007 Afife Tiyatro Ödülleri-Cevat Fehmi Başkut Özel Ödülü” sahibi “Karşılaşmalar”, 2007 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülleri’nde mansiyon kazanan “Elim Sende” ve “Kış Masalı” başlıklı dramaları, Tiyatro Öteki Hayatlar’ın benim ilk anımsadığım oyunları olarak doğmuş. H. Can Utku’nun Gülçin Kaya ile birlikte yazıp yönettiği “Yalnızlık Oyunları” da kervana katılmış.
Geçenlerde Tiyatro Öteki Hayatlar yapımı “Elim Sende”yi izledikten sonra “Türk tiyatrosu gençlerin omzunda yükseliyor” diye içimden geçirdim. Gönendim. H. Can Utku bu kere, birbirine paralel olarak ilerleyen iki öykü ekseninde anne-kız ilişkisinin fırtınalı dünyasını gözlemlemişti. Doktor anne-şarkıcı kızı, ev kadını anne-moda tasarımcısı kızı kimi zaman hüzünlü, kimi zaman gülünç iki öykü boyunca sürekli yer değiştirerek birbirlerinin karşısına çıktılar. Bir anlamda birbirine koşut iki anne-kız öyküsüydü bu. Oyuncular karşılıklı yer değiştirerek bir öyküde anneyi, diğer öyküde kızı oynadı. H. Can Utku’nun öykülediği karakterlerden biri, birbirine “çok uzak”, diğeriyse “fazla yakın” iki anne-kızdı. İki anne-kızın yolları, oyunu oluşturan kısa black-out’larla ayrıştırılmış on tablo içinde çeşitli noktalarda birbiriyle kesişiyor, yazar bize böylece anne-kız ilişkisine dışarıdan bakma olanağı sunuyordu. Görünen oydu ki öyküler ve onları sürükleyen karakterler birbirinden ne kadar farklı olurlarsa olsunlar, ilişkinin dinamiği aynı kalacaktı. İlginç bir konuya, hayli ilginç bir yaklaşımdı H. Can Utku’nun anlattığı.
Oyundan çıkarken ilk aklıma gelen, H. Can Utku’nun dramatik oyun yazma aşamalarını adım adım sabırla aştığıydı. H. Can Utku’nun genç olmasına karşın bilgi birikimi vardı, belli bir çalışma tarzını benimsemişti, gözlem yeteneği üst düzeydeydi. Yaratıcıydı, ama yanı sıra oyun yazma tekniğini de biliyordu. Tekniği, çözümlemede kendisine yol gösteriyor ve hiç kuşkum yok ki işini kolaylaştırıyordu. Diğer taraftan, yaratıcı olduğu ve yazma tekniğini bildiği kadar tiyatro tekniklerini, sahne yapısını, oyunculuğu, rejiyi, kısacası tiyatronun her ögesini de biliyordu. Türkçesindeki gelişmeyi de dikkatle göz önünde tutarak “Karşılaşmalar”da yaptığım tüm eleştirilerimi geri aldım.
“Elim Sende”yi yazdığı gibi H. Can Utku yönetmişti. Yönetirken de tiyatronun, oyunu diyaloglar yoluyla uzama sokarak, bölmeyle oynama sanatı olduğunun bilincindeydi. Oyuncularının devinim ve diksiyon egemenliklerinden de yararlanarak, oyuncu eylemleri gibi kendi yazdığı metne de özel anlamlar kazandıran sözceleme durumları tasarlamış ve uygulatmıştı. Yazılı metnin söylenme biçimini, davranışsal stratejinin yalnızca özel bir durumu olarak ele almıştı. Kimi kez eylemin yer aldığı ortamın konuşma biçimlerini öykünmeye bağlı olarak gerçeğe benzer kılarak oynatmış, kimi kez de oyuncusunun her tür öykünmeyle ilişkisini kesmişti. Yedi ve sekizinci tablolarda kullandığı Beniamino Gigli’nin “Mamma, son tanto felice/perché ritorno da te…” sözleriyle başlayan şarkı, olay örgüsüne pek yakışmıştı.
H. Can Utku, oyun sırasında kullanılan tereyağı (ya da krem peynir), salam, cips, çay, su, tost ekmeği, efervesan tablet gibi ögeleri birebir kullanmış, çok iyi etmiş, ancak nasıl olmuşsa olmuş telefonun kablosunu atlamıştı. Hal böyle olunca Gülşen’in işyerindeki ofisinde geçen beşinci tablo inandırıcılığını yitirmişti. Sevi Orakoğlu’nun “Doktor Anne Şengül” olarak kolunda taşıdığı sarı metal kayışlı saati, Şenay’ı canlandırırken takmasını titizlikle engellemiş de, Orakoğlu’nun her iki role bürünürken sol elinde aynı yüzüğü takmasını es geçmişti. Oyuncularının aynı ayakkabıyı hem kız, hem anne olarak kullanmalarına izin vermesi de yanlıştı. Şimdi bütün bunları H. Can Utku “devede kulak” sayabilir, elbette eleştiri olarak da algılamayabilir. Yani aldırmasa da olur. O halde ne yapsın Utku? Bence; “Eleştirmen amcanın gözüne takılanlar” desin geçsin. Zira, oyunun dekor ve kostüm tasarımlarının anonim olduğunu sanıyorum. O açıdan yukarıda söylediklerime fazla bir şey eklemek istemiyorum. Sahne düzeni, bence olanakları içinde gayet güzel olmuş. Ufuk Karagöz’ün ışık tasarımıysa, oyuna yorum getirebilen, dekora derinlik kazandırabilen ve oyuncuların üçboyutluluğunu saylayabilen nitelikte bir ışıklandırma. Bravo Karakoç’a da, zaman-mekân “mevhumları”nı neden atlamış acaba?
Oyunculuklara gelince iki genç oyuncudan Sevi Orakoğlu, Şenay ve Şengün’e; Didem Çimen ise Ayşen ile Gülşen’e can vermekte. İkisi de, insanın içini pırpır ettiren soylu birer yetenek. İkisi de, hem anne olarak, hem de kız evlat olarak coşkularını yönetmeyi ve onları okutmayı biliyorlar. Bir kusurları var, sanırım bağırmak ile cırlamak arasındaki ince ayrımın ayırtında değiller. Cırladıklarında, sesteki gerilim tınıya, telaffuza, tonlamaya zarar veriyor. Ses esnekliğini yitirtiyor, kabalaşıyor. Örneğin, 4. tabloda Didem Çimen’in “oylumlu seslenişi”. Sonra, aynı Didem Çimen 8. tabloda ikide bir neden ayağını yere vuruyor? Haaaa bir de, 9. tablodaki sarhoş oluş abartısının altını çizmeden geçmemeliyim. Geçişi olmadan ayılmalarının da… Gel gelelim, kendilerini bilinçli olarak Şenay’ın, Ayşen’in ya da Şengül’ün, Gülşen’in duygularını gerçekten yaşamaya zorlamayarak olumlu oyunculuk puanlarını çoğaltıyorlar. Dramatik konumlarının uyandırdığı ruhsal bir durumu daha çabuk ve kesin olarak yakalamak amacıyla, coşku ve duyu belleğini geliştirme üzerine kurulu olsa da, bu birçok seçimden yalnız biridir, öyle değil mi ama? “Mış” gibi yapmayı ve duygulanımlarını soğukkanlılıkla üretmeyi biliyorlar. Duygulanımların iç hâkimiyetini boşverin siz, yorumladıkları duygulanımları seyirciye “mükemmelen” okutabiliyorlar. Daha ne yapsınlar?
Sevi Orakoğlu, çağdaş tiyatronun gereğini pek güzel yerine getirerek gerçek bir kişiye, bütün oluşturan bir bireye, bir dizi duygulanıma bilerek ve isteyerek göndermede bulunmuyor. Canlandırdığı Şenay ve Şengül’ü bir başka bağlama oturtarak taklit yoluyla anlamlandırmıyor. Didem Çimen, Ayşen’in de, Gülşen’in de bedeninin parçalarından ödünç aldığı tek tek ögelerden yola çıkarak anlamlanmalarını oluşturuyor.
Veee… İnanın bana, ikisi de alınlarından ayrı ayrı öpülmeyi hak ediyor.
Şimdiii… Son sözüm sizedir, eyyy benim eleştirmen ağabeylerim, ablalarım, bacılarım, kardeşlerim!.. Silkininiz ve kendinize geliniz. Sadece Tiyatro Öteki Hayatlar’ın değil, diğer tüm genç profesyonel tiyatrocuların seslerine kulaklarınızı dikiniz. Onları mutlaka, ama mutlaka izleyiniz, özendiriniz. Dilerseniz, beğenmezseniz kıyasıya eleştiriniz.
Sizden beslenmesini bilirler onlar. Onları eleştirilerinizle besleyiniz.
EROL GÜNAYDIN TİYATROSU’NDAKİ “ARAF NE TARAF” OYUNU: Eleştirmenlere yukarıdaki serzenişim, tüm profesyonel olmuş genç tiyatrolar için değil elbette. 2008 yılının şubat ayı sonunda Türk tiyatro ve sinemasının ustalarından Erol Günaydın adına Beylikdüzü Belediyesi tarafından bir sahne açıldı. Bir de, genç tiyatrocular, Erol Günaydın Tiyatrosu adı altında bir tiyatro topluluğu kurdular. Çok sevindik. Erol Günaydın Tiyatrosu bu süreç içinde, “Güzel Düşler Ülkesi” başlıklı bir çocuk oyununu, bir de Murat Erinç’in yazıp yönettiği “Evsiz Kediler Sokağı” oyununu sahnelemiş; gidemedim, izleyemedim. Ebru Erdemoğlu’nun yazdığı, Vural Bingöl’ün yönettiği yeni oyunları “Araf Ne Taraf”a eksik olmasınlar beni de çağırdılar. Afişte Genel Sanat Yönetmeni olarak Erol Günaydın’ın adı da yazılı olunca gitmezlik edemezdim. “Oha”, “Lan”, “Ulan, “Karı” ve benzeri argo (kaba) sözcüklerin sürekli yinelendiği, tiyatro metni tekniğinden uzak, (dekor, kostüm ve ışığına değinmek istemiyorum) rejisi olmayan, (ilk perdesinde) ezbersiz ve yanıt atikliğinden yoksun oyuncuların yer aldığı sulusepken bir oyundu ilk perdesini izleyebildiğim “Araf Ne Taraf”. Tiyatro olması için (amiyane tabirle) sekiz-on fırın tiyatro ekmeği yemesi gereken bir oyundu yani! Özellikle (bana sık sık takılan) İBŞT’nin yönetmenlerinden Can Doğan için açıklıyorum, yaşamımda üçüncü kez bir oyunu daha perde arasında terk ettim. Aman Can, hemen “mal bulmuş mağribi gibi” kaleme-kâğıda sarılma Allah aşkına! Yaş kemale erişti be evlat! Yitip giden zamanıma acıyorum. Ama dilersen, var www.erolgunaydintiyatrosu.com sitesinden oyun programını öğren, git, “Araf Ne Taraf”ı seyret; varsa sabrın, sonuna kadar da sabret. Bana ne?!.
KÖŞE YAZILARI
KENT YAZILARI
Ankara ile İzmir’in farkı…
Necati Uyar
GÜNCEL
Demokrasi için ittifak
Kamil Tekin Sürek
DURUM
Kriz duruşu!
Ahmet Yaşaroğlu
Anasayfa | Güncel | Ekonomi | İşçi-Sendika | Politika | Bölge | Dünya | Kültür | Toplum-Yaşam | Medya | Mizah | Mektup | Spor | Dosya | Köşe Yazıları
Evrensel Hayat | Genç Hayat
logo1.gif
rss2.gif
menu.gif
menug.gif
sgalt.gif
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages