|
24/10/2008 GÖZLEMEVİ
Üstün
Akmen
‘Kayıp Cennet’ ve ‘Dün Meydana
Gelen Bir Olayda...’ Mark Ravenhill, 1966 doğumlu
bir İngiliz oyun yazarı. 18 oyundan oluşan epik
tiyatro oyunu (oyun zinciri de denilebilir) “Vur
/ Yağmala / Yeniden”i (Shoot / Get Treasure /
Repeat) 2007 yılında “Edinburgh Festivali”
kapsamında yer alan “Ravenhill for Breakfast’”
projesi için yazılmış ve her gün bir oyun
oyuncular tarafından okunmuş. Nisan 2008’de
Londra’da farklı tiyatrolar, tüm oyunları üç
hafta boyunca bu kere sahnelemiş. “Vur /
Yağmala / Yeniden”, Dot Tiyatro tarafından
projelendirilerek yeni tiyatro sezonunda
sahnelenmeye başladı. Mark Ravenhill’in bugünün
“kaos”unu anlattığı oyunlarından her ay yeni 2-3
kısa oyununun prömiyerini yapılacağını
öğrenmiştim. Demek ki, sekiz aylık sezon sonunda
18’i bulacağız. “Sıkı bir maraton olacak, ama
nasıl olacak?” diye kendi kendime söylenerek
Dotbilsarda projesinin ilkini izlemek üzere
Beyoğlu’nun Şişhane’sindeki Bilsar binasına
gittim. Duvarda Ravenhill’in “Vur / Yağmala /
Yeniden”i anlattığı tümceler… “… kısa oyunlardan
oluşan bir epik döngü bu” diyor Ravenhill.
Çağdaş tiyatro izleyicisinde birbiriyle
çelişkili iki gereksinim gözlemlediğini
söylüyor. “…bizi hâlâ Orestes, Kayıp Cennet ya
da Shakespeare’in tarihi oyunlarındaki epik
anlatıma çeken bir şeyler var. Bununla birlikte,
manşetler çağı çocukları olarak, etrafımızdaki
birçok ekrandan, birkaç saniyede, hikâye ve
bilgileri hemen algılayabiliyoruz” diyor.
Ravenhill, her parçaya var olan epik bir eserin
adını vermiş… Öyle diyor. Yaklaşık yirmi
dakika süren ilk oyun “Kayıp Cennet”, ortadaki
kare platformun üç yanına ayakta dinelerek
izleniyor. Birkaç gecedir alt katında oturan
komşusu Liz’in (Gonca Vuslateri) çığlıklarından
uyuyamayan hostes Ruth (Ezgi Mola), attığı
çığlıkları sona erdirmesi için ricada bulunmak
üzere alt kata iniyooor ve iniş o iniş! Ruth’un
artık çığlık atmayacağına dair Liz’den söz alıp
yukarıya kendi dairesine geçişinden hemen sonra,
iyi giyimli iki adam (Hakan Meriçliler ve Cemil
Büyükdöğerli) geliyor Liz’in dairesine. Birinin
(Hakan Meriçliler) elinde bir işkence çantası
var. In-yer-face akımının iletileri en sert
haliyle aniden su yüzüne çıkıyor. Sorunları
içinde boğulan, boğuşan, ancak bunun ayırtında
olamayan ya da farkında olup da kurtulamayan
karakterler bunlar. Çözüme ulaşamama gibi
özellikleri nedeniyle absürt dramanın bazı
yönlerini de sezinliyorum “Kayıp Cennet”te.
Kullanılan dil ve imgeler gene şaşırtıyor.
İzlediklerim bir biçimde harekete geçme dürtümü
kışkırtıyor. Liz’e reva görülen muameleye
kayıtsız kalamıyorum, içim içimi yiyor.
Gonca Vuslaeri ve Ezgi Mola, etkin bir
oyunculuk dili kullanarak istekleri, korkuları,
ifadeleri, baskıları, yaklaşmaları, karşı
çıkmaları ifade ediyor. Daltaban’ın yorumu ve
yönetimi sistematik olarak ne kadar empati
gerektiriyorsa o kadarını kullanıyorlar. Hakan
Meriçliler ve Cemil Büyükdöğerli ise hiç kuşkum
yok ki eseri çok iyi incelemiş, esere dair
farklı kaynaklardan malzeme toplamış ve
topladıkları malzemeleri “coşku belleklerindeki”
benzer duygularla, beş duyularıyla ilgili canlı,
kişisel anılarından yararlanmışlar. Sonuç olarak
“çok iyi”ye ulaşmışlar. İkinci oyun “Dün
Meydana Gelen Bir Olayda…” başlığını taşımakta.
Oyun bu kere ortadaki kare platformun üç yanına
ayakta dinelerek değil, platformun üstündeki
iskemlelere oturularak izleniyor. Tiyatronun
birinde, akşamki gösteri sırasında oyunculardan
biri saldırıya uğramış ve yaralanmış. Diğer
oyuncular (Şebnem Bozoklu, Melike Güner, Pınar
Töre, Gonca Vuslateri, Hakan Meriçliler, Mert
Öner, Cemil Büyükdöğerli ve Tuğrul Tülek) böyle
anlatıyorlar olayı. Arkadaşlarını yaralayan bu
kişinin cezalandırılması için aramızda
bulunduğuna inandıkları bir görgü tanığı
arıyorlar, oyun zaman zaman interaktif mecraya
da yayılarak gelişiyor. Görgü tanığı
aranırken “In-yer-face”in kavramsal altyapısı
silkeleniyor. Toplumda birlikte yaşadığımız
yaralayan kaçan, savaş açan, vuran-kıran/lara
“Çürük Yumurta” adını takıyoruz. “Çürük
Yumurta/lar” damgalanmalı. Özgürlük ve
demokrasi… Peh!.. Suç ve ceza… Breh… Breh!..
Demokrasi ve özgürlük sözcüklerini sürekli
yinelediğimizde nasıl da anlamlarını yitirdiğini
anlıyorum oyun boyunca. “Kayıp Cennet”i de,
“Dün Meydana Gelen Bir Olayda…”yı da Özlem
Karadağ Türkçemize çevirmiş. İki oyunda da
kulaklarımı dört açtım; hatalı sözcük, hatalı
tümceleştirme yakalayamadım. Karadağ’ı
kutlamalıyım. Proje kapsamında dekor tasarımı
Yeşim Bakırküre imzalı. Bakırküre, tiyatronun
kendisine özgürce bir yön çizmesine olanak
tanıyacak kadar esnek bir yapıda hazırlamış
tasarımını. Her iki oyunda kullanılan tümel
mekânı akıcı, geçirgen ve esnek düşünmüş.
Dolayısıyla iki oyun da kendi geçici
sınırlarını, kendi geçici izleyici-oyuncu
iliş-kisini kurabiliyor. Bakırküre’yi de
kutlamalıyım. Bu arada, tek bir yönden, açıdan
yapılan genel ışıklandırma tek başına
kullanıldığında bütün sahne aydınlatılabilir,
ama sahnede bulunan oyuncu izleyiciye düz ve
ilginç olmayan bir görüntü verir diye
biliyordum; beni yanılttığı için Kemal
Yiğitcan’a da bir teşekkür
borçlanmalıyım. Oyunları Murat Daltaban
yönetmiş. Daltaban, bu sıradan gibi görünen
olağanüstü olayları yaratan yazara destan
anlatır gibi yaklaşmış. Fiilleri ön plana
çekerken gıdım abartmamış. Oysa abartabilirdi!
Gerek görmemiş, abartmamış. Bana göre iyi
yapmış. Ravenhill’in anlattığına etkileyici bir
özellik katmış. Mark Ravenhill’in yanıt bekleyen
askıdaki sorularını, gösterim kuramı
çerçevesinde bütün kilitleri kırmayı dene-yerek
çözümlemiş. O halde?.. O halde, Murat
Daltaban’ı, tiyatro sanatı adına sıkı sıkı
sarılarak kutlamalıyım. “Dün Meydana Gelen
Bir Olayda…”nın oyuncuları, tiyatroda oyuncunun
duygulanımlarının gerçek ya da yaşanmış olmak
zorunda olmadığı savını doğrular nitelikte.
Öncelikle görülebilir, okunabilir ve duyguların
temsil edilme konvansiyonuna uygun kolektif bir
oyunculuk sergiliyorlar. Pınar Töre’nin
bedenindeki enerji-istek yönlendirmesini pek
sevdim. Cemil Büyükdöğerli’nin itkilerinin
yükselişi, duygusal yoğunluğu ve oyun ritmi
mükemmeldi. Yönetmen Murat Daltaban’ın
sahnelemenin göstergelerini yıktığı bir
çalışmada Melike Güner’in her şeyden önce
karşı-göstergebilimci oyun tarzına bayıldım.
Mert Öner’in sahne üzerindeki oyuncu
arkadaşlarına göre kendisini konumlandırmasına,
oyunculuğunu böylece bireyselleştirmesine hayran
kaldım. Hakan Meriçliler’in gerekli ya da
gereksiz edimleri içerisinde (yüz hareketleri ve
jestler) bedenine ve bunun sonucunda saptanan
devinimler bütününe ilişkin görsel anlatımlılık
olarak mimiklerini alkışlamaya doyamadım. Tuğrul
Tülek’in kısa rolü içinde “Çürük Yumurta”yı
izleyiciye geçişindeki beceriyi şu satırları
yazarken hâlâ unutmadım. Gonca Vuslateri’nin
yüzü salonun girişine göre soldaki duvara
dönükken bile ruhsal durumunu böylesine çabuk
yakalamasına şaşırdım. Şebnem Bozoklu’nun
yaratıcı isteklerini sahne üzerinde
uyandırışındaki başarıya kanca attım.
Oyundan çıkarken, bu “dotbilsarda
projesi”nin tamamına doğrusu daha bir merak
sardım. Tüm oyuncularla, tüm emeği geçenlerle
projenin sonunda kucaklaşmayı kararlaştırdım.
Sadece, ama sadece Ezgi Mola’nın pijama altı
ayakkabısına taktım.
|