|
14/10/2008 GÖZLEMEVİ
Üstün
Akmen
Tiyatro Z’nin yeni oyunu:
‘Philoctetes Bir Medeniyet Entrikası’
Herakles, alevler içinde
ölürken, yanından hiç ayırmadığı oklarını ve
yayını Philoctetes’e bağışlar. Yunanlılarla
beraber Troia savaşına giderken, yolda
Philoctetes’in ayağını bir yılan sokar. Yaranın
azıp kokması üzerine Yunanlılar onu ıssız Lemnos
(Limni) adasına bırakır. Philoctetes, burada
oklarıyla kuş vurarak yaşamını sürdürür. Derken
kâhinler, Yunanlılara Philoctetes’in okları
olmadıkça Troia’nın alınamayacağını söylerler.
Kurnaz Odysseus ile soylu delikanlı Neoptolemos
elçi olup yola çıkarlar. “Münzevi” Philoctetes,
Neoptolemos’tan hoşlanır, ona güvenir. Hastalık
nöbetinin yaklaştığını anlayınca da yayını ve
oklarını ona emanet eder. Odysseus, hazır yayı
ve okları ele geçirmişlerken derhal kaçmaları
gerektiği kanısındadır. Oysa Neoptelemos’un
insancıl duyguları ağır basar, okları ve yayı
Philocteles’e geri verir. Tanrı Herakles
göründükten sonradır ki, Philoctetes kendisinde
Odysseus ve Neoptelemos ile birlikte Troia’ya
gidecek gücü bulur, yarası iyileşir, attığı okla
Paris’i öldürür. Sophokles’in bu söylenceden
yararlanarak yazdığı “Philoctetes” tragedyasının
konusu özetle böyle. Aynı söylenceyi Heiner
Müller, Andre Gide, Oscar Mandel, Tom Stoppard
gibi yazarlar da işlemiş. Bengi Heval Öz ise,
Sophokles’in Makyavelist bir yapı öne sü-rerek,
esasında bir insanın başka bir insanın yaşama ve
temel haklarına nasıl da pervasızca müdahale
edebileceğinin altını çizmesini esas alarak
eline almış tragedyayı. Metni, yönetim açısından
yenidünya düzenine karşı duran bir anlayışla
sunmaya çalışmış. Birey ile siyasi irade
arasındaki çatışmayı sergilemiş, savaş alanında
yurttaşların nasıl da devlet zoruyla kurban
verildiğinin altını çizmiş. Ülke ve ulus
kavramlarını izleyicinin yeniden düşünmesini
istemiş, bu amaçla metni sosyal içerikle
zenginleştirmiş. Makyavelizm, malum İtalyan
düşünür Nicolo Machiavelli’nin ürettiği, amaca
ulaşmak için her şeyin “mubah” olduğu görüşü.
Siyasette ahlaki ilkelerin işlevsizliğini ve
esas belirleyicinin güç olduğunu savunan ve
günümüz Türkiye’sinde de pek geçerli bir anlayış
biçimi. Bu nedenle, Bengi Heval Öz’ün zekası ve
başarıları ile tanınan Odysseus’un savaşı
kazanmak için nasıl da Makyavelist bir tutumla,
başkasının temel haklarına pervasızca müdahale
edişini konu edinmesi bence güncele “cuk”
oturmuş. Oyunu izledikten sonra bir kez daha
kafalara dank ediyor ki, günümüzde olduğunca
çağlar boyunca da egemen güçler kendi çıkarları
uğruna türlü entrikalarla açtıkları savaşlarda,
halkları ve bireyleri rahatça kurban
ediyorlarmış, şimdi de ediyorlar ve de
edecekler. Türlü entrikalarla açılan bir
savaşa, halkların ve bireylerin rahatça kurban
edilişlerinin son örneğini ne yazık ki günümüzde
de yaşıyoruz. Savaş ya taraflardan biri yenilip
meydandan çekildiği ya da aralarında uzlaşıp
savaşa son verdikleri, yani iki tarafın da
savaşın bitmesini istemeleri halinde sona erer,
öyle değil mi ama? Ama nedense(!) biz savaşın
bitmesini hiç istemiyoruz. Savaşın adını
değiştiriyor, karşı tarafın saldırısına “terör”
deyip geçinip gidiyoruz. Güneydoğu sorununu
bilerek ve isteyerek çözmüyoruz. PKK, Turgut
Özal döneminde Talabani’nin araya girmesiyle tek
yanlı ateşkes ilan ediyor, ama Türk devleti
olarak buna olumlu yanıt vermiyoruz. Aksine
tedirginliği körüklü-yoruz. PKK daha sonra yine
tek yanlı ateş kesiyor, omuz silkiyoruz. Öcalan
yakalandıktan sonra PKK hem siyasi, hem
ideolojik olarak teslim oluyor, aldırmıyoruz.
PKK’nın silahlı eylemleri tümden duruyor,
siyasal çözüme ilişkin temel istemler
(bağımsızlık, federasyon, hatta otonomi)
kesiliyor, umursamıyoruz. Türk üniter devletini
ve Kemalizm’i savunuyorlar, hatta ve hatta
”Barış Heyeti” adı altında PKK’lı gruplar yurt
dışından gelip teslim oluyor, PKK adı bile terk
ediliyor, biz savaş istiyoruz. Öcalan ve
arkadaşlarının tümüyle silah bırakmak için genel
af çıkarılmasını dilemelerine karşı kulağımızı
sallıyoruz. Yirmi küsur yıldır saldırıyoruz;
gece gündüz bomba yağdırı-yoruz. Sonrasında
şehit cenazelerini karşılı-yoruz, timsahlar gibi
ağlıyoruz. Bu açıdan, Bengi Heval Öz’ün
Philoctetes söylencesini sahneye uyarlamayı
yeğlemesine söyleyecek söz bulamıyorum. Ne var
ki, Bengi Heval Öz, Sophokles’in
“Philoctetes’ini uyarlarken dile fazla itibar
etmemiş. Etmediği gibi “… çan sesini izledim”
gibi “azim“ Türkçe hatalarına da düşmüş. Ama
sahneye koyarken her jestin bir hareketler
dizgesi içinde yer almasına dikkat etmiş.
Jestlerden kimilerini çoklukla yineletmesine
karşın jesti yapana o anın verdiği esine göre
alıntılatmış ya da bir tür model jeste
anıştırmada bulunulmasını sağlamış. Diğer
taraftan, sahneleme sırasında görünmez ve içsel
tempoyu sağlamış. Tabloların hızlı ya da yavaş
oluşunu eylemi uzatıp kısaltarak, replikleri
hızlandırıp yavaşlatarak iyi belirlemiş.
Repliklerin bindirilmesi yanı sıra, motiflerin
yinelenmesiyle izleyicide algılama otomatizmi
yaratmış. Alper Maral’ın müziğine gelince,
Maral’ın müziği gerekli olan dramaturjik
işlevini “bihakkın” yerine getiriyor. Oyunun
olaylar dizisinin mantıksal ve tarihsel örgüsünü
oluşturan müzikal motifler oyuna renk katıyor.
Can Tuğcuoğlu, küçücük sahnede kıt olanaklara
karşın, seyir uzamı ile oyun uzamı arasındaki
bağıntıyı iyi kurarak iyi bir sahne tasarımı
yapmış. Kostümleri neden yarı modernize ettiğini
ise anlamadım, o bakımdan hiç ses etmeyeceğim.
Ne yapmak istemiş? Bilemedim. Yeşim Alıç’ın,
Derya Aslan’ın devinimlerini belli adım ve
kalıplara bölerek ve de duygularının yardımını
da sağlayarak parçadan bütüne bir olgu yarattığı
koreografisi de başarılı. Şimdi burada, Cem
Kenar’ın ışığını eleştirmek ne denli doğru olur
bilemiyorum. Tiyatro Z’nin salonu, dolayısıyla
sahnesi ince, uzun ve dar olduğundan, Cem Kenar
ister istemez 45 derece olmayan açıda ön ışık
kullanmış. Oysa bu işin uzmanları, ön ışıkların
birisinin sağdan, diğerinin soldan ve iki spot
arası 90 derece olarak kullanıyorlar. Renkler de
bir sıcak, bir soğuk, hafif nötr renkler olmalı
diyorlar. Cem Kenar, doğal olarak bu kurallara
uyamamış, Sahnenin tamamını boydan boya kaplayan
bir ışık tasarlamış. Açılar uygun olmadığından
olsa gerek, ışıklandırmada bölümleme yapmak
olanağını da bulamamış. Tiyatro Z’nin geçen
sezon sahneye koyduğu “Dua Odası” başlıklı
eserde “Kazi” karakterine güldürü öğeleri
eşliğinde derinlik ekleyen, yaratıcı duygularını
aktarmak için her şeyi, ama her şeyi, sesini,
sözcüklerini, jestlerini, yüz ifadesini mükemmel
kullanan İnanç Koçak, bu kere de Philoctetes’e
karakterin eyleminin altında yatan iç mantığı
öne çıkartarak can veriyor. Anlatıcı’da
Nebil Sayın, ses, konuşma ve yer değiştirme
ritimleriyle başarıyı yakalarken; Neoptelemos’ta
Kaan Keskin’e mimetik estetiği içerisinde
okunabilen gözle görülür belirtkelerden yol
almasını ve devinimini dışardan betimlemekle
yetinmemesini söyleyeceğim. Derya Aslan’ı,
“Kuş”u bedenini ve ruhunun alt partisyonlardan
partisyona geçirerek can verdiği için öveceğim.
Odysseus’ta Özgür Atkın içinse, “Dua Odası”ndaki
Bounce karakteri için söylediklerimi
yineleyeceğim: “ Bu kere de Odysseus’un içsel
hareket noktasını incelemeliydi, Odysseus’un
haklılık temelini oluşturan sağlam öğelerini
bulmalıydı” diyeceğim. Özgür Atkın’ı
değerlendirirken bir yıl içinde iki kez aynı
tümceyi kullandığım için elbette üzüm üzüm
üzüleceğim. (Bu oyunu 16. Uluslararası
İstanbul Tiyatro Festivali sırasında
göremediyseniz, 30 ve 31 Ekim akşamları Tiyatro
Z’nin Kuledibi’ndeki salonunda izleyebilirsiniz.
Telefon: 0212 249 16 65)
|