|
02/12/2008
GÖZLEMEVİ
Üstün
Akmen
Kırcaali’deydim;
oyunlarını izledim,
Panev’i ve Ignatov’u pek
sevdim Geçen haftanın tam ortasında
Bulgaristan Devlet Tiyatroları’nın davetlisi
olarak güney-doğu Bulgaristan’da, doğu Rodop
dağları’nda, Yunanistan sınırında bulunan
Kırcaali ilindeydim. Kırcaali’nin Dimitır Dimov
Devlet Dram ve Kukla Tiyatrosu’nun genç, güzel
ve dinamik Basın ve Halkla İlişkiler Sorumlusu
Angelina Kiryakova tarafından karşılandıktan
sonra, Bulgaristan komünist partisi’nin son
genel sekreteri ve ‘80’lerde Bulgaristan devlet
başkanı olan Todor Jivkov’un zamanında av köşkü
olarak kullandığı Kırcaali’nin “Hotel Complex
Recidence”ına götürüldüm. Akşam yemeğinde,
Dimitır Dimov Tiyatrosu’nun müdürü Dimitır
Ignatov ve bizzat kendisinin bu sezon sahneye
koyduğu “Hamlet” oyununun Hamlet’i Atanas
Atanasov ile buluştuk. Tuncer Cücenoğlu’nun
“Çığ” başlıklı ünlü oyununun prömiyeri de
yapılacaktı, dolayısıyla Cücenoğlu ve oyunun
Ruscuk Sava Ognyanov Tiyatrosu’ndan getirilen
ünlü yönetmeni Plamen Panev de masaya dâhil
oldu. Yemeğin başlarında, Jivkov’u düşündüm.
Jivkov’u, “malûm-u âliniz” Bulgaristan’da Türk
azınlığa karşı uygulanan asimilasyon
politikasının sorumlusu olarak tanıyorduk. Bu
konuya değinmedik. Neden değinelim ki? Jivkov,
Türklere karşı uygulanan asimilasyon
politikasının sorumlusu olarak uzun süre
yargılanmış, ancak hüküm giymemişti. Ben de,
ikinci kadeh erik rakısını mideme indirdikten
sonra, Jivkov’un, “vaki” asimilasyon
politikasından sorumlu tutulmasını düşüncemden
sildim. Kimseye bir şey demedim, belli de
etmedim, ama durumu Bulgaristan’ın soğuk savaş
koşullarında kendini güvencede tutma çabası
olarak değerlendirdim. Yoksa “komşu”ya durduk
yerde; “Hele dur şu Türklere bir zulmedelim”
dürtüsü geldiğini sanmıyordum. Nitekim devrisi
gün görüştüğüm bir Bulgar dosttan, o dönemde;
“Bulgaristan’da artık tarım değil, endüstri
toplumu olmalı” düşüncesinin geliştiğini ve bu
düşünceyi gerçekleştirebilmek uğruna homojen bir
toplum yapısına kavuşma çalışmalarının
başlatıldığı gerçeğini öğrendim. Asimilasyon
politikalarından 1984-1989 arası dönemde
Türklerle birlikte Pomaklar, Çingeneler,
Tatarlar vs. de etkilenmişlerdi. “Hatta” dedi
dost; “Türklerin adları 1984-1985’te
değiştirilirken, Pomaklarınki yirminci yüzyıl
boyunca sekiz-dokuz kez değiştirilmiştir”... O
akşam masaya, politikanın çirkin yüzü değil,
tiyatronun aynası çevriliydi; düşüncelerim kısa
sürede geçti, gitti, değişti. Dimitır
Ignatov, Shakespeare’in dünyaca ünlü klasiği
“Hamlet”i bir intikam ve ihtiras şelalesi olarak
sahneye koymuştu. Fevkalade değişik bir “Hamlet”
izledim. Shakespeare’in döneminin ikiyüzlülüğünü
göstermek için Danimarka’ya taşıdığı eserinin
yirmi birinci yıl versiyonunda, yönetmen Dimitır
Ignatov, Hamlet’i insanların hayvani içgüdüleri
tarafından yönetildikleri, ilkel bir topluma
yerleştirmişti. Sanırım, böyle bir çelişkiyle,
modern dünyanın kötülüklerini vurgulamaktı amacı
ve başarmıştı. Ignatov’un “Hamlet”in
sahneleyişini izledikten sonra, ne yalan
söyleyeyim; “taş devrinden beri, gerçekten
ilerleme gösterdi mi” diye kendi kendime
sormadan edemedim. Bir türlü kesin karara
varamayan, kendi kendini yiyip bitiren Hamlet
karakterini ise Atanas Atanasov mükemmel
yorumlamıştı. Tuncer Cücenoğlu’na gelince,
bilirsiniz otuz küsur yılı aşkın bir süredir
oyun üreten bir yazarımız; elbette tanırsınız.
Doç Dr. Hülya Nutku’nun anlatımıyla, hem de
oyunlarında sağlam bir içeriğin yanı sıra özü ve
sözü olan tavrı temel alan bir yazarımız. Bugüne
değin sahnede seyrettiğim/okuduğum Cücenoğlu
yapıtları; karakterlerindeki yalınlık, yaratılan
son derece sade ortam, seyircinin/okurun önce
düşünmesini, sonra da kesin yargıya varmasını
sağlayan konularıyla hep ilgimi çekmiştir.
Cücenoğlu’nun “Çığ” başlıklı oyununda,
merkezle ulaşım bağı kesilmiş küçük bir dağ
köyünde, insanlar çığ düşecek korkusuyla giderek
işkenceye dönüşen yaşamlarını sürdürmektedir.
Yaşamlarını sürdürmektedirler diyorum, ama
sadece doğa koşullarına direnç gösterenlerdir
yaşamlarını sürdürebilenler. Herkes, bir silah
sesinin, bir çığlığın, küçük bir gürültünün
topluca yaşamlarının sonu olacağının
bilincindedir. Özetin özeti olarak “Çığ”ın
konusu bu. Ama Cücenoğlu, dikkatleri birden
bambaşka bir yöne; baskıcı yönetimlere çeker.
Hem de usta işi bir manevrayla... Çığ gibi
büyüyen insanlık dışı eylemlere karşın,
toplumsal yaşamın her katmanında suskun
kalınmasını acı bir dille eleştirir.
Yönetmen Plamen Panev, Ankara Üniversitesi
Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Bulgar Dili ve
Edebiyatı Anabilim dalı Başkanı Doç. Dr. Hüseyin
Mevsim tarafından Bulgarcaya kazandırılan metni
iyi irdelemiş. İyi irdelemiş ki beklenmedik,
kırıp geçirici ve genelleşmiş olduğu için
(herhangi) bir toplumun ve bir kültürün
çatlaklarını ve zayıflıklarını, bunalımdan bile
daha yoğun bir biçimde, bütün çıplaklığıyla
sahnede işlemiş. Oyunun hemen başlarında önce
Freud’un; “Uygarlığın ilerlemesi, insansal
saldırganlık ve kendini yok etme dürtülerine
baskın çıkmayı bilecek midir ve ne ölçüde
bilecektir” sorusuna gönderme yaparcasına,
insanın kendisini yok etmesini neredeyse tümüyle
gerçekleştirmiş. Hiçbir uygarlaştırıcı eğilimin
kendini yok etmeye karşı gelemeyeceğinin altını
çizmiş. Bu sürüngen ölümün ve bedenlerle
ruhların kirlenmesinin izlerini ve korkunç
etkilerini çoğaltmış. Bu çoğaltma, seyirci
üzerinde gözle görülebilir yoğunlukta
“kathartik” (ruhun arınması anlamında
kullanıyorum) etki yaratmış. Metinde Kolcu
olarak anılan karakterleri balkan askeri yaparak
kendi toplumunun anılarını dürtüklemiş. Genç
Kadın’ın felaketini düşsel tablolarla
süsleyerek, tüm insanlığı düşündürmesi gerekenin
toplumun felaketi olduğunu anlatmış. Sahnede,
doğadan çok daha gerçekçi bir resim çekmiş,
ortaya çıkartmış. Plamen Panev oyunu
sahnelerken, Nadedja Miteva’nın, sahnedeki
kocaman ahşap fıçının üstünü çığı çağrıştıran
örtüyle kapatmasından da yararlanmış doğal
olarak. Toplumun patlamaya hazır bir volkan gibi
fokurdamasını, Miteva’nın sahne tasarımı ve
kimin olduğunu bilemediğim ışık yardımıyla
seyirciye yansıtmış. Karakterleri fıçının
içinden konuşturtmuş, küçük bir topla çığ
olasılığını olabildiğince izleyicinin aklında
yineletmiş… Zekâsından taşan birtakım simgesel
ögelerden alabildiğine yararlanmış. Metni;
oyuncuların bedenlerine, seslerine ve ruh
durumlarına, ışık ve ses planlarına, sahnedeki
eşyanın kullanılışına göre başarıyla kodlamış.
Kodlanmış metin ile anlatısını hızlandırarak
oyunu tek perdeye (bir saat on dakikalık bir
sürece) indirgemiş. Yazarın metinde verdiği
heyecanı daha bir çomaklamış. Finalde Yaşlı
Adam’ın Genç Erkek’in elinden tüfeği kapıp
ateşlemesi tablosunu, fıçının içinden elinde
tüfekle fırlayan Genç Erkek’e yaptırtarak, bence
finali daha vurucu kılmış. Oyunculuklardaysa
Yaşlı Kadın’da Margarita Atanasova’yı “mükemmel”
olarak alkışladım. Yaşlı Adam’da Petar
Mastagarkov bana sorarlarsa (Neden sorsunlar ki?
Neyse! Ola ki sorarlarsa!) yanlış seçim.
Atanasova, favorisi siyah ak saçları, siyah
bıyığı, kırçıl top sakalıyla oyundaki oğlu
Kalcho Ivanov’dan daha genç bir görünüm veriyor.
Hele koltuk değneğiyle top kovalama tablosunda,
bırakın 80 yaşlarında bir karakteri
canlandırdığını, 20’lik delikanlılara taş
çıkartacak dinamiklik içinde. Hiçbir
inandırıcılığı yok. Koltuk değneğine başını
yaslamış uyuklamaktayken, birden uyanarak
oğlunun kardeşiyle ilgili öyküyü kaldığı yerden
anlatmayı sürdürdüğü tabloda kötü üstü. Genç
Erkek’te Atanas Atanasov başarılı. Genç Kadın’da
Iliana Tipova görevini yapmakta. Adam’da Kalcho
Ivanov, annesinin (Margarita Atanasova’nın)
repliğine şaşırma tablosu dışında iyi. Ivanov,
hiç kuşkum yok ki “buğdayı samandan ayırmayı
bilen” bir oyuncu. Kadın’da Antoaneta
Milanova’ya da sözüm yok. Ama Rusalina
Mainalovska, Ebe Kadın’a fiziksel olarak çok iyi
hayat bulduruyor. Rolün içsel yüzeylerinde
sadece gözlerini, yüz ifadesini ve sesini değil,
gövdesini de iyi kontrol ediyor.
Sahne-kostüm tasarımına imza atan Nadedja
Miteva’ya iki sorum olacak: Ebe Kadın’ın koyu
gri-siyah olarak tasarladığı kostümüne beyaz
yerine siyah mendil daha çok yakışmaz mıydı?
Siyah mendil yönetmenin iletisine daha iyi uyum
sağlamaz mıydı? Haydi, bir soru da yönetmene
salayım: Bu oyuna müzik desteği katmasaydı,
oyunu olabildiğince sessizliğe daldırsaydı daha
iyi olmaz mıydı? Ama bırakalım bütün bunları,
her şeyden önemlisi; ya bu oyun Bulgaristan’da
oynanmasaydı? Oynanmasaydı, iki ülke arasındaki
dostluk duyguları hiç böylesine ivme kazanır
mıydı?
|