|
30/12/2008
GÖZLEMEVİ
Üstün
Akmen
Türk soprano ile Madridli
tenorun Ankara’daki başarısı: ‘Manon
Lescaut’ İtalyan opera geleneğinde
“Verismo” olarak adlandırılan gerçekçilik
akımının en önemli temsilcisi olan Giacomo
Puccini’nin, Fransız yazarı Abbé Prevost’un
romanından esinlenerek bestelediği “Manon
Lescaut”, kısaca Paris’te başlayıp New Orléans’a
uzanan tutkulu bir aşkın ve tükenişin öyküsü.
Puccini’nin zengin melodileri eşliğinde, sıra
dışı bir kişiliğe sahip güzel Manon ile soylu
şövalye Renato des Grieux’nün ölümsüz aşkı,
müzik ve edebiyatı buluşturan dramatik
eserlerden biri olarak, şimdilerde Ankara Devlet
Opera ve Balesi yapımı olarak Ankaralılarla
buluşmakta. Buluşurken de Giacomo Puccini’nin
(1858) 150. doğum gününü kutlamakta.
Bestecinin Ruggiero
Leoncavallo, Domenico Olivia, Marco Praga,
Giuseppe Giacosa, Luigi Illica, Giulio Ricordi
gibi altı şairin yardımıyla yazdığı, ancak
dramatik çatısı bana göre doğru dürüst
çatılmamış eseri, Murat Göksu sahneye koymuş.
Sahneye koyarken yeni bir biçem arayışına
girişmemiş, tamamıyla Puccini’ye sadık kalmış.
Hem bu öyle bir “sadakat” ki, doğal olarak
karakterlerin çizimi de yarım kalmış. Örneğin
Manon bencil midir, sevecen midir, dürüst müdür,
yalancı mıdır, saf mıdır, ahlaksız mıdır Murat
Göksu’nun yorumundan anlayan varsa beri gelsin.
Alışılagelmiş, klasik yolu izlemiş Murat Göksu.
Kalabalık sahnelerdeyse sahnenin darlığına yenik
düşmüş. Birinci per-dede, Amiens’deki Paris
kapısı yanındaki alanda, kalabalığın birbirinin
üstüne çıkması hali ne öyle yahu?! Buna karşın,
sahne trafiğinde akıcılığı olabildiğince
sağlamış diyebilirim. Gel gelelim, koroyu neden
seyirciye arkasını döndürerek kullanmış, anlamam
pek mümkün değil! İkinci perdede kuaför ve
“şürekâ”sını Çinli gibi bıdık bıdık yürüterek
perdeye komedi unsuru serpmeye çalışmasınıysa
bir anlamda anladım da, bilerek ve isteyerek,
kendi özgür irademle anlamazlıktan geldim. Ya
soprano Şule Köken ile tenor Enrique Ferrer’i
sırt sırta dayandırarak söyletmesi? Hele hele
üçüncü perdede, Des Grieux’u Manon’un üstüne
sanki ayakta güreşirken beklenmeyen bir atılımla
karşısındakinin iki ayağını birden kapmak
amacıyla hücuma geçen güreşçi gibi Manon’un
üzerine doğru koşturması?.. Bilmiyorum,
bilemiyorum. Ama her şeye karşın Murat Göksu’ya
üçüncü perdeyi dördüncüye bağlamak amacıyla
dekor tasarımındaki (aynı birinci perdenin cam
fanusu önünde) ıssız, çıplak bölge yaratımını
seyirciye bekletirkenki mizansenini sormak
istiyorum. Sahneye üstü kumaşla örtülü (seyirci
burada kendini “kaya” çağrışımına endekslemeli)
sedir-divan gibi bir malzeme yerleştirilirken
sözsüz oyuna neden gerek gördü acaba? Ha bir de,
“Kaptan Köşkü”nde sırtı seyirciye dönük oyuncu,
dümeni neden sürekli sağa çevirir ki?
Eserin dekor tasarımı
ise Nihat Kahraman imzalı. Nihat Kahraman’ın
birinci perdede alanda iskambil oynayanları
oturttuğu podyumu hiç anlamadım. Birinci perde
açılır açılmaz, sahne cam fanus görünümüyle
bende Milano’daki La Galleria Vittorio Emanuele
II’yi çağrıştırdı. Gerçekçi parçaları stilize
ederek kullanabilecekken cam fanustan bir alan!
Gel çık işin içinden! Kahraman, birinci perdede
solda yer alan hanın “Auberge” yazan tabelasını
kaldırarak, ikinci perdede, Geronte’nin eserde
“muhteşem döşenmiş” olarak tanımlanan salonunu
yaratmış. Yaratmış mı? Elbette yaratamamış;
Nihat Kahraman, dekor tasarımını yaparken
öykünün ne dramatik yapısını, ne de içsel
gelişimini umursamış. O salonda, Manon tuvalet
masasında oturmakta, berberi tuvaletini
tamamlamaktadır. Arkada uşaklar… Manon,
sevgilisi Des Grieux ile sıkıntılı aylar
geçirmiştir ve de şimdi zengin ihtiyar
Geronte’nin evinde bir eli yağda bir eli balda
yaşam sürmektedir. İyi de, bu aşk ve zenginlik
dünyası barok, rokoko motiflerle seyirciye
geçirilemez mi? “Muhteşem döşenmiş salon” bir
boy aynası, şezlong, komodinden, tekerlekli
döner sandalyeden mi ibarettir Allah aşkınıza?
Tekerlekli döner sandalyenin tekerlekleri,
sandalyenin kılıfı uzatılarak gizlenemez mi?
Para, zengin yaşam, güç böyle mi gösterilir?
Hele hele Le Havre’ın karanlık, fırtınalı
denizinde son bulan üçüncü perde… Nihat
Kahraman, üçüncü perdede de dekoru olduğu gibi
bırakmış, sadece “galleria”nın kapısını
kapatmış, kapı üstünü açarak balkon gibi bir yer
elde etmiş, işte orasını da kaptan köşkü yapmış.
İpten merdivenler sarkıyor, halatlar nedense
ikide bir yukarı çekilip aşağı salıveriliyor.
Gazal Erten ise kostümlerini genel anlamda
dönemsel, işlevsel, göze hoş gelen zevklilik ve
titizlikte hazırlamış.
Tulio Gagliardo Varas
yönetimindeki orkestranın, özellikle üçüncü
perde başındaki intermezzoda mükemmele
yaklaştığını; intermezzoya egemen olan
Tchaikovsky’sel marazi duygusallığı ve
duyarlılığı pek güzel yansıttığını söylemeliyim.
Alessandro Cedrone yönetimindeki koroyu da
özellikle birinci perdedeki “Ave, sera gentile”
ve ikinci per-dede “Sula vetta tu del monte”
madrigalindeki başarısından dolayı burada da
alkışlamalıyım. Tahsin Çetin’in ışık tasarımına
fazla sözüm yok, ama birinci perdede Manon ile
Des Grieux buluştuklarında ve eserin ilk büyük
düetini başlattıklarında (Vedete? Io son fedele)
onları neden karanlıklar içinde bıraktığını
algılayamadım. Sanırım bir bildiği(!) vardır.
Kalabalık oyuncu
kadrosu içinde ve kısacık rollerinde Fenerci’de
tenor Hasan Tek, Kaptan’da bariton Erdem Gedik
dikkat çekmekte. Dans Hocası’nda tenor Cem Akyüz
iyi. Tenor Barış Yanç, Genç Öğrenci Edmondo’nun
özellikle sevgilisine söylediği aşk şarkısında
(“Evlada yıldızım, elveda çiçeğim…”) başarılı.
Bas Mithat Karakelle, Geronte di Ravoir’ı,
bariton Levent Akev ise Çavuş’u, bariton Volkan
Şen Hancı’yı başarıyla yorumlamaktalar. Manon’un
kardeşi, Çavuş Lescaut’daysa bariton Arda
Aktar’ın başarısını göz ardında tutamam.
Madrid doğumlu tenor
Enrique Ferrer (1971), bütün bu düşünceleri
taşırcasına Grieux karakterine derinlik ekliyor.
Derinlik, olgular ve yönelimleri ortaya
çıkarıyor. Aryalarını, tüm gamın 2/3’ünü göğüs
sesinden cömertçe söylüyor. Birinci perdedeki
“Tra voi belle”de ve üçüncü perde sonundaki
“Guardate, pazzo son”da mükemmel. Manon’a can
veren soprano Şule Köken’in ise hiç kuşkum yok
ki, gövdesini tamamen duygularının hizmetinde
tutma yeteneği var. Fiziksel donanımıyla bilinç
üstü görünmez duyguyu seyircisine iletebiliyor.
Manon’un bencilliğinin ya da sevecenliğinin,
dürüstlüğünün ya da yalancılığının; para
düşkünlüğünün, saflığının, ahlaksızlığının iyi
çizilememesinin kusurunu Murat Göksu’da arıyorum
ben. Köken’in solunum tekniği, vücudunu dengeli
olarak bir çizgi üzerinde tutabilmesi,
şarkılarını sağlıklı söylemesini sağlıyor.
İkinci perdede,
Manon’un veda dahi etmeden bıraktığı, fakat
özlemeye başladığı sevgilisi için söylediği “In
quelle trine morbide (Doğru! Habersizce terk
ettim onu, bir öpücük bile vermeden)” aryasını
Şule Köken’den dinlerken, sözlü müziğin
anlamının, sunan kişinin yüz ifadeleri ve vücut
hareketleriyle ifade edilmesi gerektiğine, bir
kez daha tanık olmanın keyfini yaşadım. Son
perdedeki dünya opera tarihinin en etkileyici
aryalarından olan “Sola… Perduta…
Abbandonata…”da (Yalnızım… Kaybolmuşum… Terk
edilmişim…)de, Şule Köken’i canı gönülden
alkışladım.
Bu arada, Mimar Paul
Bonatz tarafından sergi evinden dönüştürülen
Ankara opera binasının 60. yılını da Prof.
Rengim Gökmen’in nezdinde kutladım.
SOPRANO ZEHRA YILDIZ’I
ANDIK Bu arada, Değerli soprano
Zehra Yıldız’ın aramızdan zamansız ayrılışının
11. yılında, 2008’in son günlerinden birinde
İstanbul Süreyya Operası’ndaydım. Antonio
Pirolli yönetimindeki İstanbul Devlet Opera ve
Bale Orkestrası eşliğinde, Arjantinli soprano
Gisela Zivic’i, uluslararasında ünlenmiş genç
solistlerimiz soprano Birgül Su Ariç’i, bas
Burak Bilgili’yi, mezzosoprano Asude
Karayavuz’u, bariton Orhan Yıldız’ı ve pırıl
pırıl gencecik sesler soprano Gülbin Kunduz ile
tenor Ahmet Baykara’yı dinledik. Zehra’mızı
alkışlarımızla selamladık.
Konserde, ülkemizin en
önemli opera sanatçılarından tenor Erol Uras ile
yan yana oturmaz mıyım? Gönendim. Neredeyse 45.
yılına varacak sanat yaşamında kim bilir kaç
oratoryo, kaç opera, kaç operet, kaç müzikli
oyun vardır Uras’ın... Konserden sonra dönüş
yolunda, izleme olanağını bulduğum “Othello”,
“Aida”, “Il Travatore”, “André Chénier”,
“Turandot”, “Carmen”, “Cavalleria Rusticana”, “I
Pagliacci” operalarındaki başarılı yorumları
kulağımda çınladı Erol Uras’ın. Ayrılırken bana
bir de “İyi yıllar” demez mi?! Vallahi dedi.
Erol Uras gibi bir sanatçı benim için “iyi
yıllar” diledikten sonra, hiç kuşkunuz olmasın
benim 2009’um iyi geçer. Varın siz
kendinizinkine bakın!
|