"MANON LESCAUT" + "ZAHRA YILDIZ'I ANDIK"

2 views
Skip to first unread message

SANAT DÜNYASI

unread,
Dec 30, 2008, 8:01:04 AM12/30/08
to
 
 

ÜSTÜN AKMEN'in
günlük EVRENSEL
GAZETESİNİN
BUGÜNKÜ SAYISINDA YER ALAN KÖŞESİNİN INTERNET BASKISI,
BİLGİ VE ARŞİVİNİZ İÇİN AŞAĞIDA SUNULMUŞTUR.
BU TÜR İLETİLERİMİZDEN RAHATSIZLIK DUYUYOR OLMANIZ HALİNDE,
GÖNDERİMİZİN AYNEN İADESİNİN YETERLİ OLACAĞINI HATIRLATIR, SAYGILARIMIZI SUNARIZ.
SANAT DÜNYASI
RESİM                       : Rafal Olbinski'nin posteri
RESİM ALTI YAZISI: Rafal Olbinski'nin "Manon Lescaut" posteri.
Giriş sayfası yap | Favorilere ekle
Anasayfa
Güncel
Ekonomi
İşçi-Sendika
Politika
Bölge
Dünya
Kültür
Toplum-Yaşam
Medya
Mizah
Mektup
Spor
Dosya
Köşe Yazıları
Evrensel Hayat
Genç Hayat
İletişim
Bağlantılar
Arşiv
Metin Göktepe
Evrensel Avrupa
Aralık 2008
Pts
Sa
Ça
Pe
Cu
Cts
Pa
01
02
03
04
05
06
07
08
09
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
30/12/2008
GÖZLEMEVİ
Üstün Akmen
Türk soprano ile Madridli tenorun Ankara’daki başarısı: ‘Manon Lescaut’
İtalyan opera geleneğinde “Verismo” olarak adlandırılan gerçekçilik akımının en önemli temsilcisi olan Giacomo Puccini’nin, Fransız yazarı Abbé Prevost’un romanından esinlenerek bestelediği “Manon Lescaut”, kısaca Paris’te başlayıp New Orléans’a uzanan tutkulu bir aşkın ve tükenişin öyküsü. Puccini’nin zengin melodileri eşliğinde, sıra dışı bir kişiliğe sahip güzel Manon ile soylu şövalye Renato des Grieux’nün ölümsüz aşkı, müzik ve edebiyatı buluşturan dramatik eserlerden biri olarak, şimdilerde Ankara Devlet Opera ve Balesi yapımı olarak Ankaralılarla buluşmakta. Buluşurken de Giacomo Puccini’nin (1858) 150. doğum gününü kutlamakta.
Bestecinin Ruggiero Leoncavallo, Domenico Olivia, Marco Praga, Giuseppe Giacosa, Luigi Illica, Giulio Ricordi gibi altı şairin yardımıyla yazdığı, ancak dramatik çatısı bana göre doğru dürüst çatılmamış eseri, Murat Göksu sahneye koymuş. Sahneye koyarken yeni bir biçem arayışına girişmemiş, tamamıyla Puccini’ye sadık kalmış. Hem bu öyle bir “sadakat” ki, doğal olarak karakterlerin çizimi de yarım kalmış. Örneğin Manon bencil midir, sevecen midir, dürüst müdür, yalancı mıdır, saf mıdır, ahlaksız mıdır Murat Göksu’nun yorumundan anlayan varsa beri gelsin. Alışılagelmiş, klasik yolu izlemiş Murat Göksu. Kalabalık sahnelerdeyse sahnenin darlığına yenik düşmüş. Birinci per-dede, Amiens’deki Paris kapısı yanındaki alanda, kalabalığın birbirinin üstüne çıkması hali ne öyle yahu?! Buna karşın, sahne trafiğinde akıcılığı olabildiğince sağlamış diyebilirim. Gel gelelim, koroyu neden seyirciye arkasını döndürerek kullanmış, anlamam pek mümkün değil! İkinci perdede kuaför ve “şürekâ”sını Çinli gibi bıdık bıdık yürüterek perdeye komedi unsuru serpmeye çalışmasınıysa bir anlamda anladım da, bilerek ve isteyerek, kendi özgür irademle anlamazlıktan geldim. Ya soprano Şule Köken ile tenor Enrique Ferrer’i sırt sırta dayandırarak söyletmesi? Hele hele üçüncü perdede, Des Grieux’u Manon’un üstüne sanki ayakta güreşirken beklenmeyen bir atılımla karşısındakinin iki ayağını birden kapmak amacıyla hücuma geçen güreşçi gibi Manon’un üzerine doğru koşturması?.. Bilmiyorum, bilemiyorum. Ama her şeye karşın Murat Göksu’ya üçüncü perdeyi dördüncüye bağlamak amacıyla dekor tasarımındaki (aynı birinci perdenin cam fanusu önünde) ıssız, çıplak bölge yaratımını seyirciye bekletirkenki mizansenini sormak istiyorum. Sahneye üstü kumaşla örtülü (seyirci burada kendini “kaya” çağrışımına endekslemeli) sedir-divan gibi bir malzeme yerleştirilirken sözsüz oyuna neden gerek gördü acaba? Ha bir de, “Kaptan Köşkü”nde sırtı seyirciye dönük oyuncu, dümeni neden sürekli sağa çevirir ki?
Eserin dekor tasarımı ise Nihat Kahraman imzalı. Nihat Kahraman’ın birinci perdede alanda iskambil oynayanları oturttuğu podyumu hiç anlamadım. Birinci perde açılır açılmaz, sahne cam fanus görünümüyle bende Milano’daki La Galleria Vittorio Emanuele II’yi çağrıştırdı. Gerçekçi parçaları stilize ederek kullanabilecekken cam fanustan bir alan! Gel çık işin içinden! Kahraman, birinci perdede solda yer alan hanın “Auberge” yazan tabelasını kaldırarak, ikinci perdede, Geronte’nin eserde “muhteşem döşenmiş” olarak tanımlanan salonunu yaratmış. Yaratmış mı? Elbette yaratamamış; Nihat Kahraman, dekor tasarımını yaparken öykünün ne dramatik yapısını, ne de içsel gelişimini umursamış. O salonda, Manon tuvalet masasında oturmakta, berberi tuvaletini tamamlamaktadır. Arkada uşaklar… Manon, sevgilisi Des Grieux ile sıkıntılı aylar geçirmiştir ve de şimdi zengin ihtiyar Geronte’nin evinde bir eli yağda bir eli balda yaşam sürmektedir. İyi de, bu aşk ve zenginlik dünyası barok, rokoko motiflerle seyirciye geçirilemez mi? “Muhteşem döşenmiş salon” bir boy aynası, şezlong, komodinden, tekerlekli döner sandalyeden mi ibarettir Allah aşkınıza? Tekerlekli döner sandalyenin tekerlekleri, sandalyenin kılıfı uzatılarak gizlenemez mi? Para, zengin yaşam, güç böyle mi gösterilir? Hele hele Le Havre’ın karanlık, fırtınalı denizinde son bulan üçüncü perde… Nihat Kahraman, üçüncü perdede de dekoru olduğu gibi bırakmış, sadece “galleria”nın kapısını kapatmış, kapı üstünü açarak balkon gibi bir yer elde etmiş, işte orasını da kaptan köşkü yapmış. İpten merdivenler sarkıyor, halatlar nedense ikide bir yukarı çekilip aşağı salıveriliyor. Gazal Erten ise kostümlerini genel anlamda dönemsel, işlevsel, göze hoş gelen zevklilik ve titizlikte hazırlamış.
Tulio Gagliardo Varas yönetimindeki orkestranın, özellikle üçüncü perde başındaki intermezzoda mükemmele yaklaştığını; intermezzoya egemen olan Tchaikovsky’sel marazi duygusallığı ve duyarlılığı pek güzel yansıttığını söylemeliyim. Alessandro Cedrone yönetimindeki koroyu da özellikle birinci perdedeki “Ave, sera gentile” ve ikinci per-dede “Sula vetta tu del monte” madrigalindeki başarısından dolayı burada da alkışlamalıyım. Tahsin Çetin’in ışık tasarımına fazla sözüm yok, ama birinci perdede Manon ile Des Grieux buluştuklarında ve eserin ilk büyük düetini başlattıklarında (Vedete? Io son fedele) onları neden karanlıklar içinde bıraktığını algılayamadım. Sanırım bir bildiği(!) vardır.
Kalabalık oyuncu kadrosu içinde ve kısacık rollerinde Fenerci’de tenor Hasan Tek, Kaptan’da bariton Erdem Gedik dikkat çekmekte. Dans Hocası’nda tenor Cem Akyüz iyi. Tenor Barış Yanç, Genç Öğrenci Edmondo’nun özellikle sevgilisine söylediği aşk şarkısında (“Evlada yıldızım, elveda çiçeğim…”) başarılı. Bas Mithat Karakelle, Geronte di Ravoir’ı, bariton Levent Akev ise Çavuş’u, bariton Volkan Şen Hancı’yı başarıyla yorumlamaktalar. Manon’un kardeşi, Çavuş Lescaut’daysa bariton Arda Aktar’ın başarısını göz ardında tutamam.
Madrid doğumlu tenor Enrique Ferrer (1971), bütün bu düşünceleri taşırcasına Grieux karakterine derinlik ekliyor. Derinlik, olgular ve yönelimleri ortaya çıkarıyor. Aryalarını, tüm gamın 2/3’ünü göğüs sesinden cömertçe söylüyor. Birinci perdedeki “Tra voi belle”de ve üçüncü perde sonundaki “Guardate, pazzo son”da mükemmel. Manon’a can veren soprano Şule Köken’in ise hiç kuşkum yok ki, gövdesini tamamen duygularının hizmetinde tutma yeteneği var. Fiziksel donanımıyla bilinç üstü görünmez duyguyu seyircisine iletebiliyor. Manon’un bencilliğinin ya da sevecenliğinin, dürüstlüğünün ya da yalancılığının; para düşkünlüğünün, saflığının, ahlaksızlığının iyi çizilememesinin kusurunu Murat Göksu’da arıyorum ben. Köken’in solunum tekniği, vücudunu dengeli olarak bir çizgi üzerinde tutabilmesi, şarkılarını sağlıklı söylemesini sağlıyor.
İkinci perdede, Manon’un veda dahi etmeden bıraktığı, fakat özlemeye başladığı sevgilisi için söylediği “In quelle trine morbide (Doğru! Habersizce terk ettim onu, bir öpücük bile vermeden)” aryasını Şule Köken’den dinlerken, sözlü müziğin anlamının, sunan kişinin yüz ifadeleri ve vücut hareketleriyle ifade edilmesi gerektiğine, bir kez daha tanık olmanın keyfini yaşadım. Son perdedeki dünya opera tarihinin en etkileyici aryalarından olan “Sola… Perduta… Abbandonata…”da (Yalnızım… Kaybolmuşum… Terk edilmişim…)de, Şule Köken’i canı gönülden alkışladım.
Bu arada, Mimar Paul Bonatz tarafından sergi evinden dönüştürülen Ankara opera binasının 60. yılını da Prof. Rengim Gökmen’in nezdinde kutladım.

SOPRANO ZEHRA YILDIZ’I ANDIK
Bu arada, Değerli soprano Zehra Yıldız’ın aramızdan zamansız ayrılışının 11. yılında, 2008’in son günlerinden birinde İstanbul Süreyya Operası’ndaydım. Antonio Pirolli yönetimindeki İstanbul Devlet Opera ve Bale Orkestrası eşliğinde, Arjantinli soprano Gisela Zivic’i, uluslararasında ünlenmiş genç solistlerimiz soprano Birgül Su Ariç’i, bas Burak Bilgili’yi, mezzosoprano Asude Karayavuz’u, bariton Orhan Yıldız’ı ve pırıl pırıl gencecik sesler soprano Gülbin Kunduz ile tenor Ahmet Baykara’yı dinledik. Zehra’mızı alkışlarımızla selamladık.
 
Konserde, ülkemizin en önemli opera sanatçılarından tenor Erol Uras ile yan yana oturmaz mıyım? Gönendim. Neredeyse 45. yılına varacak sanat yaşamında kim bilir kaç oratoryo, kaç opera, kaç operet, kaç müzikli oyun vardır Uras’ın... Konserden sonra dönüş yolunda, izleme olanağını bulduğum “Othello”, “Aida”, “Il Travatore”, “André Chénier”, “Turandot”, “Carmen”, “Cavalleria Rusticana”, “I Pagliacci” operalarındaki başarılı yorumları kulağımda çınladı Erol Uras’ın. Ayrılırken bana bir de “İyi yıllar” demez mi?! Vallahi dedi. Erol Uras gibi bir sanatçı benim için “iyi yıllar” diledikten sonra, hiç kuşkunuz olmasın benim 2009’um iyi geçer. Varın siz kendinizinkine bakın!
KÖŞE YAZILARI
GÜNCEL
Hareketin gücü
Kamil Tekin Sürek
GÖZLEMEVİ
Türk soprano ile Madridli tenorun Ankara’daki başarısı: ‘Manon Lescaut’
Üstün Akmen
DURUM
Çarpıtmanın böylesi
Ahmet Yaşaroğlu
Anasayfa | Güncel | Ekonomi | İşçi-Sendika | Politika | Bölge | Dünya | Kültür | Toplum-Yaşam | Medya | Mizah | Mektup | Spor | Dosya | Köşe Yazıları
Evrensel Hayat | Genç Hayat
logo1.gif
rss2.gif
menu.gif
menug.gif
sgalt.gif

SANAT DÜNYASI

unread,
Dec 31, 2008, 3:55:39 AM12/31/08
to lyre-t...@googlegroups.com
VERDİĞİMİZ RAHATSIZLIK İÇİN ÖZÜR DİLERİZ.
ADRESİNİZ KAYITLARIMIZDAN SİLİNMİŞTİR.
SAYGILARIMIZLA.
SANAT DÜNYASI
logo1.gif
rss2.gif
menu.gif
menug.gif
sgalt.gif
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages