|
31/10/2008 GÖZLEMEVİ Üstün
Akmen
Genç bir kadının evrak-ı
metrukesi: ‘4 Artı 4’ Geçtiğimiz yıllarda,
İstanbul’da Cem Kenar’ın yazdığı bir dörtlemenin
parçaları izlendi. Tiyatro Z yapımı olarak
sahnelenen “4 bölü 4” ve “4 eksi 4” oyunlarını
izleme olanağını ne yazık ki yaratamamıştım. Şu
günlerde, gene Cem Kenar’ın yazdığı “4 artı 4”ü,
gene Cem Kenar’ın rejisiyle tiyatronun “cafè”
bölümünde oynamaktalar. Hiç üşenmedim kalktım
gittim, iyi de ettim. Tiyatro Z, tiyatro
tutkunu genç çift Bengi Heval Öz ve Cem Kenar’ın
Galata bölgesinin bakımsız, köhne ama
alabildiğine tarih kokan ara sokaklarından
birinde inşaatı bir buçuk yıl süren bir tiyatro.
Öncesinde demir atölyesi olarak kullanılan eski
binayı beş-altı yıl önce bu genç çift aldı, bin
bir meşakkatle restore etti. Ortaya kullanışlı
bir kültür ve sanat ortamı çıktı. Mekan,
şimdilerde sadece yetmiş seyirci kapasiteli bir
tiyatro sahnesi olarak değil, bir resim
galerisi, bir atölye alanı ve fuaye olarak
hizmet vermekte. Cem Kenar, diğerlerinin
konusunu bilemiyorum, ama bu kere iç dünyası
karmakarışık bir kadını anlatmış. Kız çocuğunun
içgüdüsel olarak imgeleminde eş olarak seçeceği
erkeğin babası olduğu gerçeğini işlemiş. Kadının
birebir uyuşacağı, tutkuyla bağlanacağı figürün,
onu meydana getiren karşı cinsi olduğunun altını
çizmiş. Oyunumuzun kahramanı Kadın da kendisine
“Sardalyem” diye seslenen babasını bilinçsiz bir
şekilde aramakta ve ona en yakın olana da ayrı
bir ilgi beslemekte. Baba deniz meraklısı...
Anne, baba ölünce onun denize açıldığını ve bir
daha dönmediğini söylemiş kızına. Oysa baba işçi
ve işin doğrusu grevde gözcüyken kurşunlanarak
ölmüş. Cem Kenar’ın yarattığı Kadın
karakterinin sapık dürtüleri yok. Kadın’ın
babasına duyduğu “aşk”ın fiziksel anlamı da
bulunmamakta… Bu aşk, en saf hayranlığın, en
yoğun duyguların buluştuğu bir nokta, hepsi bu…
Her çocuk gibi kahramanımızın da anne-baba ile
kurduğu ilişkide öykünmeler, rekabet, çatışma ve
özdeşimler yer almış. Babaya âşık olmuş, onu
baştan çıkarmaya çalışmış, anne ile rekabet
etmiş. Annesini babasının ölümünden sorumlu
tutmakta… Oysa cahil değil, eğitimli. Bir
psikolog o. Bu arada, yaşamına giren erkekler
var doğal olarak. Özden’de, Çağlar’da, Alp’te,
Devrim’de, Payidar’da, Erol’da, Şeref’te
babasını arıyor hep. Payidar’ın kardeşi Yelda
ile de (geçici) lezbiyen bir ilişki yaşıyor.
Mesleğinde başarılı, çok para kazanmakta… İyi
de, her ne hikmetse neden “kötü yola” düşüyor,
neden eline parayı sayan erkeğin koynuna
giriyor, anlaşılmıyor. Cem Kenar’ın
anlattığı öykü, esasında sıradan gibi görünse
de, Kadın’ın fizyolojik/biyolojik özellikleri,
psikolojisi, düşünceleri, anlayışları, akıl
düzeyi ve baskın duyguları pekâlâ ilginç.
Kadın’ın toplumsal özelliklerini de biraz açsa,
sosyoekonomik ve sosyokültürel durumunu daha bir
aydınlatsa, çevresel faktörlerden etkilenişini,
ilgi alanlarını gösterse daha da ilginçleşebilir
eser. Gel gelelim Cem Kenar, öyküsünü dümdüz
anlatmayı yeğlemiş, karakteri fazla geliştirmek
gereğini de hissetmemiş. Neyse! Biz gelelim
sahnelemeye. Oyuncusu Damla Özen’i narrator
(anlatıcı) olarak kullanmış. Anlatıcıya, sorduğu
soruya yanıtların yazılmasını “teminen” neden
masalara “post-it” dağıttırmış, sonra neden o
“post-it”leri toplattırmamış anlamamakla
beraber, Damla Özen’e “café”nin dört bir yanını
arşınlatmış, masanın üstüne çıkartmış, soymuş,
bağırtmış, çığlık attırmış. Gözde Akpınar da,
liselerde rastlanan cinsten sınıf kürsüsü
“eb’ad”ında bir masayı dekor tasarımı olarak
getirmiş, tam izleyicinin karşısına oturtmuş.
Oturtmuş da ne olmuş? Anlatayım efendim.
Kadın, oyun başlayınca seyircilerin
arasından geliyor, masaya oturuyor. Ders ha
başladı, ha başlayacak algılaması... Ama değil.
Burası bir derslik değil, bir cafe. Bir süre
konuşmuyor. Sonra elinde tepsiyle gelen garsona
bir çay ve bir su sipariş ediyor. Gene bekliyor.
Üzerinde sütlü kahve renginde manto. Çay ve suyu
geldikten sonra bir sigara yakıyor, kırmızı(!)
renkli çantasını açıyor. (Ayağında da siyah uzun
topuklu ayakkabılar var(!). Çantanın içinden
yırtılmış, kırpılmış, sağlam bir sürü fotoğraf
çıkıyor. Bunları masanın üstüne döküyor Kadın.
İçlerinde birini yakıyor. Ve anlatmaya başlıyor.
Kime? “Cafe”deki müşterilere… Ağlıyor,
bağırıyor, çığlıklar atıyor. Kimin önünde?
Müşterilerin önünde… Kadın daha sonra önce
mantosundan, sonra giysisinden arınacak,
kombinezonla kalacak. Nerede? “Cafe”de…
Müşterilerin önünde… Bu haliyle Cem Kenar’ın
kendi eseri “4 artı 4”ü epik biçemle sahnelemeyi
denediği akla gelebilir. Nitekim oyuncu, sahne
tasarımı ve fabel aracılığıyla öyküsünü
anlatmakta. Oysa fabel “çelişkilerin
yürütülmesi” anlamına geliyorsa, eylemin altında
yatan iç mantıksa fabel eylem mantığıysa;
tarihsel süreç göstergesiyse “bütün olayların
bileşkesi” ise Cem Kenar bunların hiçbirini
denememiş. Yabancılaştırma yoluna itibar
etmemiş, Kadın’ın davranışlarını düzene
koymamış. Sahnede ifadesini bulan düşünce,
izleyicinin karşı düşüncesini coşturmuyor.
Metnin düşünce kapsamında her ne kadar gerçeklik
anlayışı kendini ortaya koymaktaysa da,
gerçeklik süreci güme gitmiş. Çelişkilerin ya da
Kadın’da çözüme ulaşan eylemin altı iyi
çizilmemiş. Gözde Akpınar’ın dekorundan
yukarıda söz ettim. Buna bir de Gözde
Koyuncu’nun video çekimlerinin ve kimi
tümcelerin yansıdığı tülü eklemeliyim. Video ve
kurgu, salonun pencerelerini örten tüle yansıyor
ve ne videodan ne de kurgudan bir şey
anlaşılıyor. Keşke arkaya bir düz perde (tül de
olabilir) gerseymiş diye hayıflandım oyun
boyunca. Genç tasarımcı Akpınar’ın giysilerini
de sevmediğimi itiraf etmeliyim. Sütlü kahve
rengi manto, kırmızı çanta, siyah ayakkabı,
siyah giysi, beyaz saten kombinezon… Bir de,
Kadın’ın yaşamına giren erkekleri simgeleyen ve
giysinin belinden sarkan çaputlar tasarlamış
Akpınar. Giysinin belinden sarkan ve
birbirilerine cırt cırtla bağlı renkli
paçavralar. Düşünce olarak güzel de, estetik
n’olacak? Tavanda kimi objeleri sakladığı
kutulara ise sözüm yok. Aytül Hasaltun’un
hareket koreografisinden bir şey anlamadığımı
söyledikten sonra oyuncu Damla Özen’e gelmek
istiyorum. Damla Özen’in yeteneği yok
demeyeceğim, ama öncelikle repliklerinde hangi
heceleri ya da sözcük gruplarının üstüne
basılması gerektiğini öğrenmesini salık
vereceğim. Türkçe sözcüklerde genellikle hafif
bir vurgu var zaten, Özen’in bu vurguları
çarpıtmasına gerek yok ki! Örnek: “… Masamı her
zaman donatırım…” Sözcük türeten eklere de vurgu
yüklememeli Damla Özen. Vurguyu kendine çeken
iyelik eklerine de dikkat etmeli. Soru eki olan
“mi”yi de vurgulu söylememeli. Arkalara
gittiğinde ses yoğunluğunu iyi hesap
edebilmeli. Ama her şeyden önce, ilerisi için
ona çok güvendiğimi bilmeli.
|