ASUMAN DABAK TİYATROSU’NDA
BAŞARILI BİR KOMEDİ:
“ŞAHANE
DÜĞÜN”
İki yıllık mazisi olan
Asuman Dabak Tiyatrosu, "Papaz Kaçtı" ve "Bu
Oyun Başka Oyun"dan sonra üçüncü oyun olarak
Almanya, Amerika, İtalya, Hollanda, Polonya gibi
ülkelerde 1994 yılından beri kapalı gişe oynayan
“Şahane Düğün (Perfect Wedding)” ile perdesini
açtı. Oyun,1939 doğumlu İngiliz oyuncu ve
tiyatro yazarı Robin Hawdon imzasını taşıyordu
ve Haldun Dormen tarafından sahneye konulmuştu.
“Papaz
Kaçtı”nın arapsaçı örneği sahne trafiğini
kalemime dolayıp, veryansın eleştirmiştim.
Hakikaten, o ne trafikti öyle! Bayan Skillon
sokak kapısını çalıyor, Ida gidip kapıyı açıyor,
az sonra Lionel sokak kapısının yanındaki bahçe
kapısından “antre” yapıyordu. Ida bahçe
kapısından çıkıyor, mutfak kapısından giriyor,
Clive: “Kapı açıktı,” deyip sokak kapısından eve
dalıyordu... Sonracığıma, inandırıcılığı
kökünden yok eden tablolar da vardı oyunda.
Örneğin, Piskopos sıcak su dolu iki termoforun
üstüne oturduğunda kaba etleri yandığından
feryat ederek yerinden fırlıyordu da, akabinde
termoforları kucağına alıp göğsüne bastırıyordu.
Oyun, zaman zaman durma noktasına geliyordu.
İstemeyerek de olsa,
hatta dozu biraz “yüksek sesli” de sayılsa
Phillip King’in “Papaz Kaçtı”sının bu yeni
versiyonunu oldukça acı bir dille eleştirmiştim.
Sevgili Haldun Dormen’in, oyuncularına
davranış ve tutum birliği sağlayamamış
olmasından ve ses ile aktarımlarında üst
sınırları bulduramamasından yakındım. Sahne
üzerindeki tüm oyuncuların birbirleriyle
paslaşmalarının birbirlerini tanımakla
gerçekleşebileceğini, oysa oyuncuların bu
gerçekten haberdar olmadıklarını savladım.
Asuman Dabak Tiyatrosu’nun
ikinci oyunu Ken Ludwig’in “Bu Oyun Başka
Oyun”uydu. Yönetmen gene Haldun Dormen’di ve
Haldun Dormen güldürü öğelerini bu kere de
fiziksel hareketlerden ve mizahtan çıkarmıştı.
Güldürüyü kulak ve zihinden çok göze ve
duyumlara yöneltmiş, farsın ruhuna sadık kalarak
kaba güldürü öğelerinden yararlanmıştı. Gene
kapılar kapanıyor, kapılar açılıyor, eğlendirici
olmak abartıya kadar uzanıyordu. Sahne trafiği
yine uyumsuz, ama bu kere olabildiğince
hızlıydı…
“Şahane Düğün”ün gala gecesi
birinci perdeyi seyredip, perde arasında
salondan fuayeye çıkarken gözüme çarpan küçük
aksamalar bir tarafa doğrusu “Şahane Düğün”den
hoşnuttum. Hoşnuttum, ama İstanbul trafiğinde
Taksim’den Mecidiyeköy’e iki saate yakın bir
süreç içinde ulaşabilmenin verdiği sinirsel
gerilimi daha üzerimden atamamıştım. Oyuna
girerken de bir duruma sinirlenmiştim. Tenor
Süha Yıldız ile ayaküstü söyleşiyorduk ki Göksel
Kortay’dan imrenip son iki günümün ilk
sigarasını yaktım. Sen misin yakan! Dünyam
karardı. Tekerlekli, sandalye, ambülâns falan…
Tansiyonum 22’lere doğru yol almış… Neyse! Kısa
sürede kendime geldim. Kendime gelmem ile
birlikte espriler de yağmaya başladı. Genel
soru: “Oyundan mı oldu,” şeklindeydi. Güldük,
gülüştük. Güldük, gülüştük, ama (sonradan
düşündüm) vallahi öyle sanan da olabilirdi. O
açıdan “Şahane Düğün”ü yeniden izleme
zorunluluğum doğdu, izledim. Açıkça söylüyorum
ki, yeniden izlemekle iyi
etmişim.
İngiltere’de
oynadığı yıllarda eleştirmenler tarafından pek
beğenilmeyen bir oyundu bu oyun, biliyordum.
“Perfect Wedding” adıyla sinemaya da uyarlanmış
ve başrolde yanılmıyorsam Hugh Grant oynamıştı.
Senaryonun oturduğu temelin bizim
ülke gerçeklerine uymaması, esprilerin oldukça
yabancı ve yüzeysel kalması gibi nedenlerle,
oyunun sinema filmine de eleştirel yaklaşıldı.
Kısacası, insan olarak kendi güçsüz yanlarına
gülmeyi kabul eden, ancak temel toplumsal
gerçeklere dokunmaya yanaşmayan, yüzeysel
beğeniye seslenen vodvil türünün sıradan bir
örneğiydi “Şahane Düğün”. Hawdon bir nikâh
öncesini anlatıyordu. Damat Bill (Ziya Kürküt),
balaylarını geçirecekleri otel odasında hiç
tanımadığı Judie (Mehtap Bayri) ile uyanıyor;
gelinliğini giymek için otele gelen gelin adayı
Doris (Tuna Arman) odaya geliyor; durumu
kurtarmak damadın sağdıcı Tom'a (Ufuk Özkan)
kalıyor; olaylar otelin oda hizmetçisi Julie’nin
(Asuman Dabak) karışıklığı çözmek uğruna işin
içine dahil olmasıyla daha da karışıyor;
Doris’in annesi Daphne’nin (Bedia Ener) ve gay
olan kardeşi Max’ın (Atila Irgılata) otele
gelmeleriyle oyun, türü olan vodvil gereği
içinden çıkılamaz hale geliyor; yanlış
anlamalar, masum yalanlar, harekete dayalı
komedi öğeleriyle
süsleniyordu.
Oyunu değerlendirmeme
gelince, öncelikle söylemeliyim ki Haldun
Dormen, Hawdon’un güldürüsünü kulak ve zihinden
çok göze ve duyumlara seslendirterek başarıyı
yakalamış. Oyunu izlenir kılmak için ekler
yaparak metnin zayıflığını örtme girişiminde
bulunmamış, seyirciyi dingin tutmak için ucuz ve
basit yaklaşımlardan titizlikle
kaçınmış.
Sahne
üzerindeki temponun tüm oyuncular tarafından
gerçekleştirilmesini sağlamış.
Özcan
Öner’in çevirisi sahne diline uygun bir çeviri.
Ümit Birsel’in dekoru zevkli ve incelikli...
Sahneye devinim katan bir dekor Birsel’in
tasarladığı. Sahnedeki devinimi, kısıtlı sahne
olanaklarına karşın çizgi ve renk öbeklenmeleri,
kütleleşmeleriyle oluşturmuş. Esin Arıcan’ın
kostümleri düşünsel işlevini yerine getirir
nitelikte. Özellikle Doris’in gelinliği pek
zevkli. Ammaaa… Gelinliğin torbasını nasıl
atlamış yahu! Torbanın üzerinde “Esin Arıcan”
logosunun ne işi var? Neyse! Diğer taraftan ışık
tasarımı yok, yani yapılmamış. Sanırım gene:
“Vodvilde ışık dediğin de ne ola ki,” diye
düşünülmüş, cascavlak parlak, kırıksız spotlar
sahneyi
“aydınlatmış”.
Oyunculuklarda Atila
Irgılata, Gay Max’a biraz abartarak, ama
sevimliliğiyle can veriyor. Tuna Arman, bu kere
komedinin karşıtlıklar arasındaki bağlantının
vurucu olarak kullanılması olayı olduğunu
anlamış, tam kıvamında bir Doris çiziyor. Hele
bir de yanıt atikliğine çalışsa… Sahnede ilk kez
izlediğim Mehtap Bayrı, içime soğuk sular
serpti. Bayrı, Judie karakterini kendisine mal
ederek oyun içindeki kimi öğelerin
gerçekleşmesini kolaylaştırıyor. Metin içindeki
ya da dışındaki olayların akışının bozulmaması
için çaba gösteriyor. Karşılıklı diyaloglardaki
tempoyu düzeyli tutarak, seyircinin
uyarıcılarını olumsuz yönde etkileyecek her
türlü eylemden dikkatle kaçınıyor. Diyaloglarda
hiç, ama hiç kendi repliğinin endişesi içinde
boğulmuyor. Böylelikle benden, yani “eleştirmen
amca”sından kocaman bir “bravo” alıyor. Bedia
Ener, her zaman
söylediğim gibi, hiç kuşkusuz “yüksek komedi”
yapılı bir oyuncu. Bu kere de istenileni
veriyor. Ziya Kürküt, sahneye yakışan bir
oyuncu. Bilinçli ses kullanımına, diyalogları
doğru ve akıcı yorumlamasına sözüm yok da,
sahnedeki devinimi, bedensel şeması,
“genelçekim” ekseni, tempo-ritim kavrayışı doğru
dürüst ayırt edilemiyor. Özellikle kilitli olan
banyo kapısını açma gayreti içinde olduğu
tabloyu, bana sorarsa bir kez daha çalışmalı.
Ufuk Özcan’ın oyun içindeki hareketliliğinin
doğallığı mükemmel. Jest ve mimiklerinin yanı
sıra sahne üzerinde yorumladığı her devinim
gerçeğe yakın. Ufuk Özcan, komedi doğallığını
seyirciye aktarırken yapay bir takım fiziksel
illüzyonları da başarıyla uyguluyor.
Asuman Dabak’a gelinceee…
Asuman Dabak, oyununun komedi unsuruna olan
etkisini bütünüyle iyi planlayan bir oyuncu.
Oyunu seyirci önünde başarıyla kontrol altına
alıyor ve oyun boyunca kontrolü altında tutuyor.
Her şeyden önce Julie’nin fiziksel yaklaşımını
iyi saptamış, fiziksel zorlamayı ve oyun ile
olan ilişkiyi, bağlantıyı kurup, sahnede
başarıyla uyguluyor.
Asuman Dabak Tiyatrosu
yapımı “Şahane Düğün” seyredilmeyi hak
ediyor.