"MÜKEMMEL BİR GÜN"

0 views
Skip to first unread message

SANAT DÜNYASI

unread,
Nov 11, 2008, 2:23:44 AM11/11/08
to
 
                                                                                  ÜSTÜN AKMEN'in
günlük EVRENSEL
GAZETESİNİN
BUGÜNKÜ SAYISINDA YER ALAN KÖŞESİNİN INTERNET BASKISI,
BİLGİ VE ARŞİVİNİZ İÇİN AŞAĞIDA SUNULMUŞTUR.
BU TÜR İLETİLERİMİZDEN RAHATSIZLIK DUYUYOR OLMANIZ HALİNDE,
GÖNDERİMİZİN AYNEN İADESİNİN YETERLİ OLACAĞINI HATIRLATIR, SAYGILARIMIZI SUNARIZ.
SANAT DÜNYASI
RESİM                  : FİLMDEN BİR KARE (EKTE) 
RESİM ALTI YAZISI : Y O K       
Giriş sayfası yap | Favorilere ekle
Anasayfa
Güncel
Ekonomi
İşçi-Sendika
Politika
Bölge
Dünya
Kültür
Toplum-Yaşam
Medya
Mizah
Mektup
Spor
Dosya
Köşe Yazıları
Evrensel Hayat
Genç Hayat
İletişim
Bağlantılar
Arşiv
Metin Göktepe
Evrensel Avrupa
Kasım 2008
Pts
Sa
Ça
Pe
Cu
Cts
Pa
01
02
03
04
05
06
07
08
09
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
11/11/2008
GÖZLEMEVİ
Üstün Akmen

 

 

DÜN BİR FERZAN ÖZPETEK FİLMİ GÖRESİM GELDİ:

“MÜKEMMEL BİR GÜN”

 

Uzun zamandır sinemaya gitmiyordum. Sevmediğimden değil vallahi, zamansızlığımdan. Üstüne üstlük, söz konusu yurtdışında onurlandıklarımızdan Ferzan Özpetek’in filmi “Mükemmel Bir Gün (Un Giorno Perfetto)” olunca akan suları durdurdum, sinemaya gidecek zamanı buldum. Sinema için zaman yaratırken, film üstüne yazılanları da bir bir okudum. Atilla Dorsay’ın dışında kalanların filmi şişirmeleriyle karnımı doyurdum.

Şimdi filmin konusunu filmi görememişler için özetleyivereyim. Emma (Isabella Ferrari) ve Antonio (Valerio Mastandrea), boşanmış fakat sorunlarını çözememiş bir çifttir. Bir yıla yakın bir zaman diliminde ayrı yaşamaktadırlar. Antonio, eskiden eşiyle paylaştığı evde tek başına kalırken, Emma, ergen yaşlardaki kızı Valentina (Nicole Murgia) ve çocuk yaştaki oğlu Kevin’i (Gabriele Paolino) yanına almış, annesi Adriana’nın (Stefania Sandrelli) yanına taşınmıştır. Geçinmek uğruna bir çağrı merkezinde çalışmaktadır. Antonio kafayı Emma'ya takmıştır. Onun sorunu ne ailedir, ne çocuklar, Emma onda başlı başına bir tutkudur. Çocuklar bir yıldır babalarını görmez ve Antonio yasal nafakayı bile ödemez evlatlarına. Gece apartmana polis ekibinin çağırılmasıyla başlar film. Polis, silâh seslerinin duyulduğu daireye girer, hızlı bir akışla bu anın öncesindeki yirmi dört saatte gelişen olaylar ve adım adım gözetlenen bir grup insanın yaşamı perdeye yansır.  

Filmin konusundaki süreci oluşturan yirmi dört saat Antonio’nun Emma'nın kaldığı caddeye gelip evi gözetlemesiyle başlar. Ferzan Özpetek, Antonio’nun pek de tekin bir “yaratık” olmadığını daha ilk baştan bu sekansla bize duyumsatır. Psikolojik olarak dengeli olmayan bu adam, gün içinde kendi kontrolünü kaybedecek ve olaylar böylece gelişecektir.

Filmin konusu Melania Gaia Mazzucco’nun filmle aynı adı taşıyıp “yok satan” romanından alınmış. Romanı okumadım, ama konusunun son derece sert, zor ve hayli dramatik olduğunu, bu özellikleri Özpetek’in olabildiğince yumuşattığını tahmin etmem güç olmadı. Belli ki çok karakterli, birbirinden bağımsız çok öykülü bir romandı Mazzucco’nun eseri. Tamam işte! Sinemanın anlatı potansiyeli öylesi ki, en güçlü bağını romanla kurar. Hem filmler, hem de romanlar çok ayrıntılı uzun öyküler içerirler ve bunu çoğunlukla öyküyle gözleyici arasına bir ironi düzeyi koyan bir anlatıcının perspektifinden yaparlar. Bir romanda yazılı olarak anlatılabilenlerin tümü sinemada da aşağı yukarı anlatılabilir ya da görüntülenebilir. Görüntülü anlatımla dilsel anlatım arasındaki farkın yanı sıra iki sanat arasındaki ayrımlar hemen ortaya çıkar.

Gel gelelim, “Mükemmel Bir Gün”de kazın ayağı hiç de öyle olmamış efendim. Ferzan Özpetek, önce hastalıklı bir aşka yoğunlaşmış. Derken seçime hazırlanan ve ailesini tümüyle ihmal eden politikacı Elio Fioravanti’yi (Valerio Binasco) ortaya çıkarmış. Genç karısı Maja’yı (Nicole Grimaudo) kızları Camilla (Giulia Salemo) için parti hazırlığında göstermiş. Küçük Kevin de partiye davetli. Kevin’i, Camilla ile öpüştürmüş. Camilla’nın ağabeyi Aris’i (Federico Costantini) öz annesinin öldüğü hastaneyi “resmettirmiş”, sonra ilk gençlik partisine giderken görüntülemiş.

Aris, resim yaparken yanına gelen kadın kim, anlaşılmıyor. Tıpkı finalde görüntü yönetmeni Fabio Zamarion’un neden ambulans doktoru kadına odaklandığının anlaşılamaması gibi… Kevin’in öğretmeni Mara (Monica Guerritore) yeni bir ilişkiye hazırlanıyor. Antonio, Emma’ya tecavüze teşebbüs ediyor. Öyküler birbirine karışıyor. Zannım o ki Özpetek de bu karmaşık insan yelpazesi içinde boğuluyor. Karakterler birbirine giriyor, anlatı Arap saçına dönüyor. Ortaya karakter karmaşası içinde  sıradan bir drama, etkileyemeyen bir trajedi çıkıyor. Özpetek’in alışık olduğumuz, akışkan sinema dili, geniş ve cömert kamera devinimleri Piazza Vittorio’yu, Piazza Colonna’yı, Torrevecchia’yı, Il Lungotevere’yi iyi kavrıyor, ama ana kişileri yansıtmakta bocalıyor. Filmin başındaki bıktırıcı uzunluktaki çevrinme ciddi anlamda can sıkıyor. Oldukça vurucu (ana) öykü seyirciye geçmiyor. Bu arada, Andrea Guerra’nın mükemmel özgün müzikleri arasına, özellikle Ermanno Giove’nin söylediği “Un Altro Cielo”sun yanında Sezen Aksu’nun “Benden çekiniyormuşsun/Bana göre değil hiç diyormuşsun/Çok baskın, çok iddialı/Fazla popüler buluyormuşsun” gibi abuk sabuk sözlerle başlayan “Şanıma İnanma” başlıklı şarkısının sıkışmasının “esbab-ı mucibe”si anlaşılamıyor. Luciano Pereyra’nın söylediği “Cordoba sin ti” yer aldığı sekansa yakışmıyor. Diğer taraftan, Serra Yılmaz dondurmacı kadın “cameo”sunda nasıl bir tiyatro cevheri olduğunu rahatça sergiliyor.   

Film sadece “bir aşk evliliği, nasıl böyle bir kâbusa dönüşür” sorusunun üzerinde dursa, belki de çok daha farklı bir film ortaya çıkacakmış. Ya da Adriana’nın: “Hayatında hiç uçurtma uçurmayanlar asla büyüyemezler” gibi esas tümceler detaylar ardına saklanmasa...  Özpetek, yukarıdaki türden sorulara farklı bir yanıt arayıp vermekten çok, yakından bakıldığında insanların ne tür acılar çekebildiğini, iktidarları (bir kocanın evliliğini kaybetmesi, kurnaz bir politikacının seçilememe korkusu) ellerinden gittiklerinde nasıl aciz duruma düşebildiklerini göstermeyi yeğliyor. Parçalı drama anlatımını deniyor, parçaları bir araya toplayamıyor. Bir olayın yirmi dört saat öncesini anlatmaya başlayan filmin finali, dairesel anlatıma uyacak şekilde bitmiyor. Filmi: ”Zaten asıl anlatmak istediklerimi anlattım,” der gibi bitiriyor.  

 

Ben sinemada konuşmayı sadece gerekli olduğunda duymayı sevenlerdenim. Görselliğe çok önem veririm. “Sanat estetik olmalı, bunun için de yapanın sanatsal becerisi bulunmalı,” derim.

 

“Filmin draması, çekiciliği, esasında ne çekildiğinde olmamalı; daha çok nasıl çekildiğinde olmalı” derim. 

 

Sinema eleştirmeni değilim, ama seyrettiğim film böyle olmayınca beğenmediğimi işte böyle ayan beyan söylerim.

 

Ne yapayım? Bu da benim seçimim!   

 

Diğer köşe yazıları
adresini tıklayınız
Anasayfa | Güncel | Ekonomi | İşçi-Sendika | Politika | Bölge | Dünya | Kültür | Toplum-Yaşam | Medya | Mizah | Mektup | Spor | Dosya | Köşe Yazıları
Evrensel Hayat | Genç Hayat
logo1.gif
rss2.gif
menu.gif
menug.gif
UN GIORNO PERFETTO.jpg
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages