|
|
|
|
11/11/2008 GÖZLEMEVİ Üstün
Akmen
|
DÜN BİR FERZAN ÖZPETEK FİLMİ GÖRESİM GELDİ:
“MÜKEMMEL
BİR GÜN”
Uzun zamandır sinemaya gitmiyordum.
Sevmediğimden değil vallahi, zamansızlığımdan.
Üstüne üstlük, söz konusu yurtdışında
onurlandıklarımızdan Ferzan Özpetek’in filmi
“Mükemmel Bir Gün (Un Giorno Perfetto)” olunca
akan suları durdurdum, sinemaya gidecek zamanı
buldum. Sinema için zaman yaratırken, film üstüne
yazılanları da bir bir okudum. Atilla Dorsay’ın
dışında kalanların filmi şişirmeleriyle karnımı
doyurdum.
Şimdi filmin konusunu
filmi görememişler için özetleyivereyim. Emma
(Isabella Ferrari) ve Antonio (Valerio
Mastandrea), boşanmış fakat sorunlarını çözememiş
bir çifttir. Bir yıla yakın bir zaman diliminde
ayrı yaşamaktadırlar. Antonio, eskiden eşiyle
paylaştığı evde tek başına kalırken,
Emma, ergen yaşlardaki
kızı Valentina (Nicole Murgia) ve çocuk yaştaki
oğlu Kevin’i (Gabriele Paolino) yanına almış,
annesi Adriana’nın (Stefania Sandrelli) yanına
taşınmıştır. Geçinmek uğruna bir çağrı merkezinde
çalışmaktadır. Antonio kafayı Emma'ya takmıştır.
Onun sorunu ne ailedir, ne çocuklar, Emma onda
başlı başına bir tutkudur. Çocuklar bir yıldır
babalarını görmez ve Antonio yasal nafakayı bile
ödemez evlatlarına. Gece
apartmana polis ekibinin çağırılmasıyla başlar
film. Polis, silâh seslerinin duyulduğu daireye
girer, hızlı bir akışla bu anın öncesindeki yirmi
dört saatte gelişen olaylar ve adım adım
gözetlenen bir grup insanın yaşamı perdeye
yansır.
Filmin
konusundaki süreci oluşturan yirmi dört saat
Antonio’nun Emma'nın kaldığı caddeye gelip evi
gözetlemesiyle başlar. Ferzan Özpetek, Antonio’nun
pek de tekin bir “yaratık” olmadığını daha ilk
baştan bu sekansla bize duyumsatır. Psikolojik
olarak dengeli olmayan bu adam, gün içinde kendi
kontrolünü kaybedecek ve olaylar böylece
gelişecektir.
Filmin konusu Melania Gaia Mazzucco’nun
filmle aynı adı taşıyıp “yok satan” romanından
alınmış.
Romanı
okumadım, ama konusunun son derece sert, zor ve
hayli dramatik olduğunu, bu özellikleri Özpetek’in
olabildiğince yumuşattığını tahmin etmem güç
olmadı. Belli ki çok karakterli, birbirinden
bağımsız çok öykülü bir romandı Mazzucco’nun
eseri. Tamam işte! Sinemanın anlatı potansiyeli
öylesi ki, en güçlü bağını romanla kurar. Hem
filmler, hem de romanlar çok ayrıntılı uzun
öyküler içerirler ve bunu çoğunlukla öyküyle
gözleyici arasına bir ironi düzeyi koyan bir
anlatıcının perspektifinden yaparlar. Bir romanda
yazılı olarak anlatılabilenlerin tümü sinemada da
aşağı yukarı anlatılabilir ya da görüntülenebilir.
Görüntülü anlatımla dilsel anlatım arasındaki
farkın yanı sıra iki sanat arasındaki ayrımlar
hemen ortaya çıkar.
Gel
gelelim, “Mükemmel Bir Gün”de kazın ayağı hiç de
öyle olmamış efendim. Ferzan Özpetek, önce
hastalıklı bir aşka yoğunlaşmış. Derken
seçime
hazırlanan ve ailesini tümüyle ihmal eden
politikacı Elio Fioravanti’yi (Valerio Binasco)
ortaya çıkarmış. Genç karısı Maja’yı (Nicole
Grimaudo) kızları Camilla (Giulia Salemo) için
parti hazırlığında göstermiş. Küçük Kevin de
partiye davetli. Kevin’i, Camilla ile öpüştürmüş.
Camilla’nın ağabeyi Aris’i (Federico Costantini)
öz
annesinin öldüğü hastaneyi “resmettirmiş”, sonra
ilk
gençlik partisine giderken görüntülemiş.
Aris,
resim yaparken yanına gelen kadın kim,
anlaşılmıyor. Tıpkı finalde görüntü yönetmeni
Fabio Zamarion’un neden ambulans doktoru kadına
odaklandığının anlaşılamaması gibi… Kevin’in
öğretmeni Mara (Monica Guerritore) yeni bir
ilişkiye hazırlanıyor. Antonio, Emma’ya tecavüze
teşebbüs ediyor. Öyküler birbirine karışıyor.
Zannım o ki Özpetek de bu karmaşık insan yelpazesi
içinde boğuluyor. Karakterler birbirine giriyor,
anlatı Arap saçına dönüyor. Ortaya karakter
karmaşası içinde sıradan bir
drama, etkileyemeyen bir trajedi çıkıyor.
Özpetek’in
alışık olduğumuz, akışkan sinema dili, geniş ve
cömert kamera devinimleri Piazza Vittorio’yu,
Piazza Colonna’yı, Torrevecchia’yı, Il
Lungotevere’yi iyi kavrıyor, ama ana
kişileri yansıtmakta bocalıyor. Filmin başındaki
bıktırıcı uzunluktaki çevrinme ciddi anlamda can
sıkıyor. Oldukça vurucu (ana) öykü seyirciye
geçmiyor. Bu arada, Andrea Guerra’nın mükemmel
özgün müzikleri arasına, özellikle Ermanno
Giove’nin söylediği “Un Altro Cielo”sun yanında
Sezen Aksu’nun “Benden
çekiniyormuşsun/Bana göre değil hiç
diyormuşsun/Çok baskın, çok iddialı/Fazla popüler
buluyormuşsun” gibi abuk sabuk sözlerle
başlayan “Şanıma İnanma” başlıklı şarkısının
sıkışmasının “esbab-ı mucibe”si anlaşılamıyor.
Luciano Pereyra’nın söylediği “Cordoba sin ti” yer
aldığı sekansa yakışmıyor. Diğer taraftan,
Serra Yılmaz dondurmacı
kadın “cameo”sunda nasıl bir tiyatro cevheri
olduğunu rahatça sergiliyor.
Film
sadece “bir aşk evliliği, nasıl böyle bir kâbusa
dönüşür” sorusunun üzerinde dursa, belki de çok
daha farklı bir film ortaya çıkacakmış. Ya da
Adriana’nın: “Hayatında hiç uçurtma uçurmayanlar
asla büyüyemezler” gibi esas tümceler detaylar
ardına saklanmasa... Özpetek,
yukarıdaki türden sorulara farklı bir yanıt arayıp
vermekten çok, yakından bakıldığında insanların ne
tür acılar çekebildiğini, iktidarları (bir kocanın
evliliğini kaybetmesi, kurnaz bir politikacının
seçilememe korkusu) ellerinden gittiklerinde nasıl
aciz duruma düşebildiklerini göstermeyi yeğliyor.
Parçalı drama anlatımını deniyor, parçaları bir
araya toplayamıyor. Bir olayın yirmi dört saat
öncesini anlatmaya başlayan filmin finali,
dairesel anlatıma uyacak şekilde bitmiyor. Filmi:
”Zaten asıl anlatmak istediklerimi anlattım,” der
gibi bitiriyor.
Ben
sinemada konuşmayı sadece gerekli olduğunda
duymayı sevenlerdenim. Görselliğe çok önem
veririm. “Sanat estetik
olmalı, bunun için de yapanın sanatsal becerisi
bulunmalı,” derim.
“Filmin draması,
çekiciliği, esasında ne çekildiğinde olmamalı;
daha çok nasıl çekildiğinde
olmalı” derim.
Sinema
eleştirmeni değilim, ama seyrettiğim film böyle
olmayınca beğenmediğimi işte böyle ayan beyan
söylerim.
Ne
yapayım? Bu da benim seçimim!
|