|
04/11/2008 GÖZLEMEVİ Üstün
Akmen
İBŞT’de oyunculuğun önde
olduğu bir oyun: ‘İstanbul
Efendisi’ Oyun başlar. Tüm oyuncular:
“Bu kış hanım İstanbul’a taşın da/Eğlenelim,
zevk edelim Kalpakçılar başında/Güzeller var on
üç on dört yaşında/ Eğlenelim, zevk edelim
Kalpakçılar başında (Tamburi İsmet Ağa /
Karcığar) şarkısıyla sahnedeki yerlerini
alırlar. Şarkı biter, alkışlar… Çengi Afet
(Sevil Akı) ile Arap Bacı Feraset’in (Özlem
Türkad) tablosu açılır. Safi Çelebi (Arda Aydın)
giriş yapar. Faytonda genç bir hanımla
halayığını görmüştür. Afet “Güzel miydi” diye
sorar, safi Çelebi, “Güzel de söz mü, bir peri
kadar güzeldi” diye yanıtlar, sonra sahnenin
yanındaki mikrofona yönelir Sadettin Kaynak’ın
Segâh (Düyek) şarkısı “Leyla bir özge candır”ı
“terennüm” etmeye başlar. Afet, kızın kim
olduğunu bulur, kız “bütün emekçileri kulağından
mıhlayan, esnafı falakaya yatıran İstanbul
Kadısı Savleti Efendi’nin (Sezai Aydın) kızı
Esma Hanım’dır (Derya Çetinel). Afet, Esma Hanım
ile görüşeceğine söz verir, Safi Çelebi’yi yolcu
eder. Yolcu ettikten sonra mikrofona gelir; “Ah!
Bu gönül meseleleri bana pek dokunur” diyerek
Yusuf Nalkesen’in Hicaz eseri “Bülbülün çilesi
yanmakmış güle” şarkısını söyler. Menteş Ağa ya
da diğer adıyla Böcekbaşı Mimi’li (Zafer Kırşan)
tablo başlar. Menteş Ağa, Afet’in yanından
ayrılır, gider kendisine mal etmek istediği
halayığı arayan Ferhat Ağa’yı (Volkan Ayhan)
Afet’in yanına getirir. Pazarlık sırasında hep
birlikte Dügâh makamındaki “Aksaray’dan geçer
İken çevirdiler yolumu” diye başlayan İstanbul
türküsünü çığırmaya başlarlar. Derken İstanbul
Efendisi’nin konağındaki tablo açılır, Dilâram
(Sevinç Erbulak) mikrofona gelir, Sadettin
Kaynak’ın Hicaz makamındaki eserine başlar:
“Benim yârim gelişinden bellidir...” Ve kayıp
tespihin aranması tablosu… Hane halkının sırayla
mikrofon başına geçip Arif Sami Toker’in Hüzzam
şarkısı “Talihin elinde oyuncak oldum” şarkısını
birer birer okumaları ve birinci perdenin
finalinde Savleti Efendi, “Hay Allah cezanı
versin! Nücum ile uğraşmak senin ne haddine!”
diye hayıflanırken, koronun Tatyos Efendi’nin
Uşşak makamındaki şarkısı “Bu akşam gün batarken
gel”i söylemesi… İkinci perdenin ilk şarkısı
Hüzzam makamında bir İstanbul türküsüdür
efendim: “Arabaya taş koydum.” Sonrasında Muhsin
Efendi’nin başladığı bir Tokat-Niksar türküsü:
“Kalenin bedenleri.” Bu türküyü Yahudi bakkal
Yuvan Usta (Cihan Kurtaran); “Siko horepse kukli
mu” diye Stelyou Kazantzidis’in yanılmıyorsam
1958 yılında yazdığı Rumca sözlerle söyler.
Ermeni terzi Agop Usta (Tuğrul Arsever) da
şarkının Ermenicesiyle katılır ikiliye. Üçü
birden final yaparlar: “Çiftetelli Turkiko,
şinanay yavrum şinanay…” Konağın budala çocuğu
İrfan (Çağlar Çorumlu) ile Dilâver (Emrah
Özertem) yanağında beni olan “huddamlı” bir adam
aramaktadırlar. İrfan mikrofona geçer: “Benliyi
aldım kaçaktan”a başlar. Dede Efendi’nin
karcığar şarkısı... Sonra, Savleti Efendi’nin
esnafı falakaya yatırdığı tablo ve hep birlikte
söylenilen Sadettin Kaynak’ın Muhayyer
makamındaki şarkısı: “Çile bülbülüm çile...”
Afet’li, Fidan’lı ve Safi’li tablo ve Tatyos
Efendi’den Uşşak bir şarkı: “Gamzedeyim deva
bulmam.” Ve final şarkısı Sadettin Kaynak’tan…
Makamı hüzzam: “Gönlüm seher yeli gibi...”
Bütün bunları İstanbul Büyükşehir Belediyesi
Şehir Tiyatroları’nın sahnelemekte olduğu
Müsahipzade Celâl’in (1868-1959) “İstanbul
Efendisi” başlıklı oyununun eleştirisine
“girizgâh” olarak döktüm. Oyunu Engin Alkan
sahneye taşımış. Konusu ve atmosferiyle, bu
oyunun izleyiciyi günümüzde masal dünyasına
falan götüremeyeceğini düşünmüş olacak ki, oyunu
yukarıdaki birbirleriyle ve de oyun konusuyla
uzaktan yakından hiç ilgisi olmayan Türk
müziğinin popüler olmuş şarkılarıyla süslemiş.
Engin Alkan’a gene de teşekkür borçluyum. Ya
Burteçin Zoga’nın “Çılgın Dünya’sında (Lope di
Vega)” olduğu gibi Don Floriano’ya, Don
Valerio’ya, Pissano’ya, Dona Erifila’ya,
Leonato’ya, Bellardo’ya, Laida’ya, Dona
Fedra’ya, Liberto’ya, Tomas’a falan “Delisin…
Delisin…”, “Yalan dünya”, “Ömrümün baharında”,
“Fesuphanallah”, “Hür doğdum hür yaşarım”, “Bak
bir varmış bir yokmuş” gibi ‘70’li yılların
sıradan aranjmanlarını, ucuz pop şarkılarını;
“Papatya gibisin beyaz ve İnce” gibi tangoları
katsaymış! Yapmamış. Zamanında, bugünün
Büyükşehir Belediye başkanlığına eş bir görevi
sürdüren Savleti Efendi’nin kimliğinde, dönemin
cinli-büyülü toplumsal yapısı içinde gelişen,
romantik bir aşk öyküsünün dolambaçlı serüvenini
kuru kuru anlatmayı yeğlememiş Engin Alkan. Gel
gelelim, Lale Devri’nin hemen sonrasında yaşanan
olaylar, dönemin İstanbul’unun gizemli ve ilginç
dokusu içinde, renkli sahneler ve daha değişik,
daha etkileyici bir müzikle izleyiciye
aktarılamaz mıydı bilemiyorum. Eleştirel
özelliği nedeniyle oynandığı her dönemde büyük
ilgi görmüş bu oyun, dönemsel eleştiri ağırlıklı
yönüyle ele alınamaz mıydı, karışmıyorum.
Olayların tek bir konu etrafında ilerlediği
oyunda, eski Osmanlı’nın gündelik yaşamı bir fon
olarak kullanılacağına; gündelik ilişkileriyle,
sosyal kurumlarıyla ve figürleriyle kurgu o
sınırlar içerisinde boyutlandırılamaz mıydı,
aldırmıyorum. Ne diyebilirim ki?! Engin Alkan
böyle uygun görmüş, seyircinin hop oturup hop
kalktığı bir reji yapmış. Ola ki gişesini de
düşünmüş, neden ayıplayayım? Seyirciye, orkestra
ve oyuncuların performansıyla müziğin dansla iç
içe geçtiği görsel bir ziyafet hazırlamış. Engin
Alkan’ın eleştiri konusunda fazla hassas ve
kırılgan olduğunu bildiğimden, yönetimindeki
“İstanbul Efendisi” ne kadar tiyatro ne kadar
değil, tartışmak da istemiyorum. Konuya uygun
özgün besteler kullansaydı, hiç değilse İstanbul
türkülerinden bir buket yapsaydı da demiyorum.
Yahudi bakkal Yuvan, neden “Siko horepse kukli
mu” diye Rumca şarkı söyler, bilmek istemiyorum.
Makyajın amacı oyuncunun karakterinin açığa
vurulmasına yardım etmekse, “o ne mene makyajlar
öyle” diye sormuyorum. Volkan Ayhan, Ferhat
Ağa’yı neden efemine çiziyor diye merak
etmiyorum. Bayan oyuncular köşkte geçen tabloda
neden sakal takıyor, kafama takmıyor, “bana ne”
deyip geçiyorum. Gene de, sahne üzerinde
ritim ve temponun tüm oyuncular tarafından
gerçekleştirilmesini sağladığı için Engin
Alkan’ı alkışlıyorum. Metin içinde ya da dışında
akış hiç bozulmuyor, karşılıklı diyaloglarda
tempo daima düzeyli kalıyor. Dilarâm ile Esma
Hanım’ın fayton sefasındaki inceliği çok
sevdiğimi açık yüreklilikle söylüyor, falaka
tablosunda falakaya yatırma işleminin “Çile
bülbülüm çile” eşliğinde ve vibrafonu andıran
bir çalgıyla verilmesi buluşunu yürekten
kutluyorum. Başarılı dekor tasarımcısı Barış
Dinçel’in çalışması bu kere pek eften püften
kaçmış. Sahnenin genel atmosferi, seyirci ile
oyuncu arasındaki bağı kuramıyor. Seyirci
sahneyle bütünleşemiyor. Duygu Türkekul’un
kostümleri genel anlamda iyi. Ama kostüm dekorun
içinde eriyemiyor, dolayısıyla birbirini
tamamlayarak yapılanamıyor. Murat İşçi, ışık
tasarımını yaparken makyaj-ışık bağlantısını hiç
dikkate almamış. Oyuncunun yüz hatlarının
istenilen şekilde görünürlüğünü sağlayamamış.
Makyaj-ışık dengesizliği hemen fark ediliyor.
Genç koreograf Senem Oluz (oyunda ayrıca
Raksan’ı oynuyor) dansı okumayı bilen, bedenin
nasıl devindiğini gören, işiten, duyumsayan bir
koreograf olarak dikkat çekiyor. Dansçılarına
hareket içindeki ritmi duyumsamayı,
üçboyutluluğu, anatomik olanaklarına ve çekim
gücüyle olan ilişkisine karşı duyarlı olmayı,
jestleri ve mimikleri tanımayı iyi belletmiş.
Hüseyin Tuncel’in müzik düzenlemelerine kötü
denilemez. Orkestra da iyi… Oyunculuğa
gelince: Sevinç Erbulak, coşkularını yönetme ve
o coşkuyu izleyiciye okutma konusundaki
becerisiyle beni gene kendisine hayran
bırakıyor. Dilâram olarak da, içindeki sanatsal
arzu ateşini koruyor, bu ateş karşılığında
kendine denk düşen içsel özlemlerini açığa
çıkarıyor. Kendisi de cariye olan, ama
kıdeminden dolayı olsa gerek Afet’e yakın duran
“Arap Bacı Kalfa” Feraset’te Özlem Türkad,
özellikle büyü tablosundaki ardı ardına
sıraladığı trüklerle “helal olsun”u gene hak
ediyor. Sevil Akı, oyunculuğunu gerçekçilik
üzerine kurarken, yapay birtakım fiziksel
illüzyonları da ihmal etmiyor. Akı, oyununun
komedi unsuruna olan etkisini bütünüyle
fevkalade iyi planlamış, özel olarak kutlanmayı
hak ediyor. Çağlar Çorumlu, fiziksel yapısının
ögesi durumunda olan mimiklerini mükemmel
kullanması, seslendirme olayındaki başarısıyla,
yanıt atikliğiyle İrfan’ı yaratıyor. Fidan’da
Çiğdem Gürel, üstbilinciyle bir çeşit etkileşim
oluşturmayı bilmesiyle ilerisi için umut vaat
ediyor. Derya Çetinel, duygularını sezgisel
olarak oyunun temel hedefi boyunca sürüklüyor.
Usta oyuncu Sezai Aydın, kendi yaratıcı
doğasının gücünü bu kere de cömertçe sergiliyor.
Zafer Kırşan, Volkan Ayhan, Hüseyin Tuncel, Arda
Aydın, Emrah Özertem, Tuğrul Arsever, Cihan
Kurtaran, Serkan Bacak, Murat Üzen, Selin
Türkmen, Berna Adıgüzel, Senem Oluz, İrem Aslan
diye sual ederseniz… Onlar, birer birer ve hep
beraber olarak yönetmen ne istemişse o kadarını
eksiksiz veriyor. (5-9 Kasım tarihleri
arasında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir
Tiyatroları Kâğıthane Sadabad Sahnesi’nde -
Telefon: 0212 321 73
95) |