HMK.m.3 Anayasa Mahkemesi Tarafından İptal Edildi

2 views
Skip to first unread message

Özcan Günergök

unread,
Jun 4, 2012, 8:41:14 AM6/4/12
to lucern...@googlegroups.com
ANAYASA MAH.
İptal Davaları/İtiraz Başvurul 2011/35 E.N , 2012/23 K.N.


İçtihat Metni

Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:

Esas Sayısı : 2011/35

Karar Sayısı : 2012/23

Karar Günü : 16.2.2012

İPTAL DAVASINI AÇAN : Anamuhalefet (Cumhuriyet Halk) Partisi Türkiye
Büyük Millet Meclisi Grubu adına Grup Başkanvekilleri Kemal ANADOL, M.
Akif HAMZAÇEBİ ile Muharrem İNCE

İPTAL DAVASININ KONUSU : 12.1.2011 günlü, 6100 sayılı Hukuk
Muhakemeleri Kanunu'nun 3. maddesinin birinci cümlesinin, Anayasa'nın
2., 37., 125. ve 155. maddelerine aykırılığı savıyla iptaline karar
verilmesi istemidir.

I- İPTAL İSTEMİNİN GEREKÇESİ

İptal istemini içeren dava dilekçesinin gerekçe bölümü şöyledir:

"12.01.2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 3 üncü
maddesinde "ölüm veya vücut bütünlüğünün yitirilmesinden doğan
zararların tazmini davalarında görev" konusu düzenlenmiştir. Maddenin
birinci tümcesinde, her türlü idari eylem ve işlemler ile idarenin
sorumlu olduğu diğer sebeplerin yol açtığı vücut bütünlüğünün kısmen
veya tamamen yitirilmesine yahut kişinin ölümüne bağlı maddi ve manevi
zararların tazminine ilişkin davalara "asliye hukuk mahkemelerince"
bakılacağı belirtilmiştir.

Maddenin diğer iki tümcesinde ise, idarenin sorumluluğu dışında kalan
sebeplerden doğan aynı tür zararların tazminine ilişkin davalarda da
bu hükmün uygulanacağı belirtilirken, bu maddenin uygulanmasında,
30.01.1950 tarihli ve 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu hükümleri
saklı tutulmuştur.

Dava konusu birinci tümcede, her türlü idari eylem ve işlemler ile
idarenin sorumlu olduğu diğer sebeplerle vücut bütünlüğünün kısmen
veya tamamen yitirilmesi yahut kişinin ölümü konu edilmektedir.
Hükümde, vücut bütünlüğünün kısmen veya tamamen yitirilmesine yahut
kişinin ölümüne sebebiyet veren taraf idaredir. Vücut bütünlüğünün
kısmen veya tamamen yitirilmesine yahut kişinin ölümüne sebebiyet
veren eylem ve işlemlerin, idarî eylem ve işlem olduğu da açıktır.

Anayasanın 2 nci maddesinde "hukuk devleti" olmak, Cumhuriyet'in
nitelikleri arasında sayılmış; 11 inci maddesinde, Anayasa
hükümlerinin, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını
ve öbür kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kuralları olduğu
vurgulanmıştır. Bu kuralların doğal gereği olarak da 125 inci
maddesinde, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı
yolunun açık olduğu, 140 ıncı maddenin birinci fıkrasında da hakimler
ve savcıların adli ve idari yargı hakim ve savcıları olarak görev
yapacakları belirtilmiştir. Anayasanın 155 inci maddesinin birinci
fıkrasında, "Danıştay, idarî mahkemelerce verilen ve kanunun başka bir
idarî yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme
merciidir. Kanunda gösterilen belli davalara da ilk ve son derece
mahkemesi olarak bakar" kurallarına yer verilmiştir. Anayasanın 125
inci, 140 ıncı ve 155 inci maddelerinin birlikte incelenmesinden idarî
eylem ve işlemlerin yargısal denetiminin idarî yargının görev alanına
girdiği anlaşılmaktadır. Anayasanın "Kanunî Hakim Güvencesi" başlığını
taşıyan 37 nci maddesinde ise "Hiç kimse kanunen tâbi olduğu
mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz" denilmektedir.
Anayasanın bu kurallarına uygun yapılmayan yasal düzenlemelerin
Anayasaya aykırılık oluşturacağı kuşkusuzdur.

"Anayasa, Türkiye Cumhuriyeti'nin demokratik bir hukuk devleti
olduğunu vurgularken, Devlet içinde tüm kamusal yaşam ve yönetimin
yargı denetimine bağlı olmasını amaçlamıştır. Çünkü yargı denetimi
demokrasinin 'olmazsa olmaz' koşuludur. Anayasanın 'idarenin her türlü
eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır' kuralıyla benimsediği
husus da etkili bir yargısal denetimdir. Anayasanın 125 inci
maddesinin birinci fıkrasında yer alan bu kural, yönetimin kamu hukuku
ya da özel hukuk alanına giren tüm eylem ve işlemlerini kapsamaktadır.
Kural olarak bunlardan kamu hukuku alanındaki eylem ve işlemler için
idarî yargının, özel hukuk alanındakiler için de adlî yargının görevli
olduğunda duraksanamaz."1

"Anayasa kuralları gereğince yasama organı, idare hukuku alanına giren
bir idarî eylem ya da işleme karşı adlî yargı yolunu seçme hakkına
sahip değildir. Tersine bir düzenleme, Anayasanın 'Kanunî hâkim
güvencesi' başlığı altındaki 37 nci maddesinin birinci fıkrasında 'Hiç
kimse kanunen tâbi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne
çıkarılamaz' biçimindeki buyurucu kurala aykırılık oluşturur. Bunun
içindir ki, Anayasanın 155 inci maddesinin ikinci fıkrasında, idarî
uyuşmazlıkları çözümleme Danıştay'ın görevleri arasına alınmıştır." 2

Anayasanın 2 nci maddesinde anlamını bulan hukuk devleti ilkesinin
vazgeçilmez ölçülerinden biri, idarenin yargısal denetimidir. İdarenin
yargısal özellikleri, idarî uğraşın sınırları çizilemeyen görev alanı
ve farklılıklar içeren denetimi de, tarihsel gelişim içinde özel yargı
yerlerini gerektirmiştir. Yönetimin konumu, yargısal denetimini
yapacak yargıç ve yargı yerlerinin adlî yargı alanı dışında
oluşturulması gerçeğini doğurmuştur.

Anayasada "idari ve adli yargı ayrımı" esas alınmıştır. Bu ayrımın
ilkeleri Anayasada gösterilmiş, idari ve adli yargıda görev konusu
yasa koyucuya bırakılmamıştır. İdari yargının görev alanına giren
uyuşmazlıkların çözümünü adli yargı yerlerine bırakan yasal
düzenlemeler Anayasanın belirlediği ayrıma aykırılık oluşturur.
Niteliği gereği idari olan eylem ve işlemler ile idarenin sorumlu
olduğu diğer sebeplerle ortaya çıkan maddi ve manevi zarar tazminine
ilişkin davaların, Anayasa gereği, idari yargı yerlerinde görülmesi
gerekir.

Anayasa Mahkemesinin de belirttiği gibi "Anayasada idarî ve adlî
yargının ayrılığı kabul edilmiştir. Bu ayrım uyarınca idarenin kamu
gücü kullandığı ve kamu hukuku alanına giren işlem ve eylemleri idarî
yargı, özel hukuk alanına giren işlemleri de adli yargı denetimine
tâbi olacaktır. Buna bağlı olarak idarî yargının görev alanına giren
bir uyuşmazlığın çözümünde adlî yargının görevlendirilmesi konusunda
yasakoyucunun geniş takdir hakkının bulunduğunu söylemek olanaklı
değildir." 3

Dava konusu kural, idari yargının görev alana giren uyuşmazlıkların
çözümünü adli yargı yerlerine bırakmakla Anayasanın belirlediği idari
ve adli yargı ayrımına aykırılık oluşturmaktadır.

Açıklanan nedenlerle, 12.01.2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk
Muhakemeleri Kanununun, her türlü idari eylem ve işlemler ile idarenin
sorumlu olduğu diğer sebeplerin yol açtığı vücut bütünlüğünün kısmen
veya tamamen yitirilmesine yahut kişinin ölümüne bağlı maddi ve manevi
zararların tazminine ilişkin davaları, "idari yargı denetimi" dışına
çıkararak "asliye hukuk mahkemelerince" bakılacağını belirten 3 üncü
maddesinin birinci tümcesi Anayasanın 2 nci, 37 nci, 125 inci ve 155
inci maddelerine aykırı olup, iptali gerekmektedir."

II- YASA METİNLERİ

A- İptali İstenen Yasa Kuralı

12.1.2011 günlü, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun iptali
istenilen cümleyi içeren 3. maddesi şöyledir:

"Her türlü idarî eylem ve işlemler ile idarenin sorumlu olduğu diğer
sebeplerin yol açtığı vücut bütünlüğünün kısmen veya tamamen
yitirilmesine yahut kişinin ölümüne bağlı maddî ve manevî zararların
tazminine ilişkin davalara asliye hukuk mahkemeleri bakar. İdarenin
sorumluluğu dışında kalan sebeplerden doğan aynı tür zararların
tazminine ilişkin davalarda dahi bu hüküm uygulanır. 30/1/1950 tarihli
ve 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu hükümleri saklıdır."

B- Dayanılan Anayasa Kuralları

Dava dilekçesinde, Anayasa'nın 2., 37., 125. ve 155. maddelerine dayanılmıştır.

III- İLK İNCELEME

Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü'nün 8. maddesi hükmü uyarınca Haşim KILIÇ,
Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Serruh KALELİ, Fulya KANTARCIOĞLU, Ahmet
AKYALÇIN, Mehmet ERTEN, Fettah OTO, Serdar ÖZGÜLDÜR, Zehra Ayla
PERKTAŞ, Recep KÖMÜRCÜ, Alparslan ALTAN, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM,
Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI ile Erdal TERCAN'ın
katılımlarıyla yapılan ilk inceleme toplantısında;

Dosyada eksiklik bulunmadığından, işin esasının incelenmesine,
14.4.2011 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.

IV- ESASIN İNCELENMESİ

Dava dilekçesi ve ekleri, işin esasına ilişkin rapor, iptali istenen
Yasa kuralı ve dayanılan Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile
diğer yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp
düşünüldü:

A- Anayasa'ya Aykırılık Sorunu

Dava dilekçesinde, Anayasa'nın 2. maddesinde anlamını bulan hukuk
devleti ilkesinin vazgeçilmez ölçülerinden birinin idarenin yargısal
denetimi olduğu, Anayasa'da idari ve adli yargı ayırımının esas
alındığı, bu ayırımın ilkelerinin Anayasa'da gösterildiği, idari ve
adli yargıda görev konusunun yasakoyucuya bırakılmadığı, bu nedenle
idari yargının görev alanına giren uyuşmazlıkların çözümünü adli
yargıya bırakan dava konusu kuralın, Anayasa'nın 2., 37., 125. ve 155.
maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

İptali istenen kuralla, idari işlemler ve idari eylemler ile idarenin
sorumlu tutulabildiği diğer durumlarda vücut bütünlüğünün kısmen veya
tamamen yitirilmesine yahut kişinin ölümüne bağlı maddi ve manevi
zararların tazminine ilişkin davalarda asliye hukuk mahkemelerinin
görevli olduğu öngörülmektedir.

Anayasa'nın 125. maddesinin birinci fıkrasında, "İdarenin her türlü
eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır"; 155. maddesinin
birinci fıkrasında ise "Danıştay, idarî mahkemelerce verilen kanunun
başka bir idarî yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son
inceleme merciidir. Kanunda gösterilen belli davalara da ilk ve son
derece mahkemesi olarak bakar" hükmü yer almaktadır.

Anayasa Mahkemesinin daha önceki kimi kararlarında da belirtildiği
üzere, tarihsel gelişime paralel olarak Anayasa'da adlî ve idarî yargı
ayrımına gidilmiş ve idarî uyuşmazlıkların çözümünde idare ve vergi
mahkemeleriyle Danıştay yetkili kılınmıştır. Bu nedenle, genel olarak
idare hukuku alanına giren konularda idarî yargı, özel hukuk alanına
giren konularda adlî yargı görevli olacaktır. Bu durumda idarî
yargının görev alanına giren bir uyuşmazlığın çözümünde adlî yargının
görevlendirilmesi konusunda yasakoyucunun mutlak bir takdir hakkının
bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Ancak, idarî yargının
denetimine bağlı olması gereken idarî bir uyuşmazlığın çözümü, haklı
neden ve kamu yararının bulunması halinde yasakoyucu tarafından adlî
yargıya bırakılabilir.

Dava konusu kuralla, sadece kişinin vücut bütünlüğüne verilen maddi
zararlar ile buna bağlı manevi zararların ve ölüm nedeniyle oluşan
maddi ve manevi zararların tazmini konusu kapsama alınmakta ve bu
tazminat davalarına bakma görevi asliye hukuk mahkemelerine
verilmektedir. Buna göre, aynı idari eylem ve işlemler ile idarenin
sorumlu olduğu diğer sebeplerden kaynaklanan zararlar kapsama
alınmadığından, sorumluluk sebebi aynı olsa da bu zararların tazmini
davaları idari yargıda görülmeye devam edecek, bu durumda, idarenin
aynı yapı içinde aldığı kararın bir bölümünün idarî yargıda bir
bölümünün adlî yargıda görülmesi yargılamanın bütünlüğünü bozacaktır.
Ayrıca iki ayrı yargı kolunda görülen davalarda, idarenin sorumluluğu,
bu sorumluluğun kapsamı, idarenin tazmin yükümlülüğü konularında
farklı sonuçlara ulaşılabilecektir. Esasen idare hukukunda var olan
hizmet kusuru ve kusursuz sorumluluk kavramları, kişilerin gördüğü
zararların tazmininde kullanılan ve kişilerin idare karşısında korunma
kapsamını genişleten kavramlardır. İdare hukukunda, idarenin hiçbir
kusuru olmasa da sosyal risk, terör eylemleri, fedakârlığın
denkleştirilmesi gibi kusursuz sorumluluğa ilişkin kavramlara
dayanılarak kişilerin uğradığı zararların tazmin edilmesi mümkündür.
Özel hukuk alanındaki kusursuz sorumluluk halleri ise belirli konular
için düzenlenmiş olup sınırlıdır. İdarenin idare hukuku esaslarına
dayanarak tesis ettiği tartışmasız bulunan eylem ve işlemler ile
idarenin sorumlu olduğu diğer sebeplerden kaynaklanan zararlara
ilişkin davaların idarî yargı yerlerinde görülmesi gerektiği
kuşkusuzdur. Bu nedenle, yukarıda belirtildiği gibi aynı idari eylem,
işlem veya sorumluluk sebebinden kaynaklanan zararların tazminine
ilişkin davaların farklı yargı yerlerinde görülmesinde kamu yararı ve
haklı neden olduğu söylenemez.

Öte yandan, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama
Usulleri Hakkında Kanun'un 43. maddesine göre, Mahkemenin, kanunların,
kanun hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi
İçtüzüğünün Anayasaya aykırılığı hususunda ileri sürülen gerekçelere
dayanma zorunluluğu yoktur. Mahkeme, taleple bağlı kalmak şartıyla
başka gerekçeyle de Anayasaya aykırılık kararı verebilir. Bu nedenle
iptali istenen kural Anayasa'nın 157. maddesi yönünden de
incelenmiştir. Anayasa'nın 157. maddesinin birinci fıkrasında, "Askerî
Yüksek İdare Mahkemesi, askerî olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa
bile, asker kişileri ilgilendiren ve askerî hizmete ilişkin idarî
işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk
ve son derece mahkemesidir. Ancak, askerlik yükümlülüğünden doğan
uyuşmazlıklarda ilgilinin asker kişi olması şartı aranmaz." hükmü yer
almaktadır. Anayasa'nın 157. maddesi gereğince asker kişileri
ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin olan eylemlerden ve işlemlerden
kaynaklanan uyuşmazlıklar, adli yargının değil; askeri idari yargının
yani Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nin görev alanına girmektedir.
İptal konusu kural ile, vücut bütünlüğünün kısmen ya da tamamen
yitirilmesine yol açan eylem veya işlem, bir askeri hizmete ilişkin
olsa ve bir asker kişiyi ilgilendirse bile, bundan kaynaklanan
uyuşmazlıklar asliye hukuk mahkemesinin görev alanı kapsamına
alınmaktadır. Asker kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin
olan eylemlerden ve işlemlerden kaynaklanan uyuşmazlıkların kanunla
adli yargının görev alanına sokulması Anayasa'nın 157. maddesine de
aykırılık oluşturur.

Açıklanan nedenlerle, iptali istenen kural, Anayasa'nın 125., 155. ve
157. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.

Kural, Anayasa'nın 125., 155. ve 157. maddelerine aykırılığı nedeniyle
iptal edildiğinden, Anayasa'nın 2. ve 37. maddeleri yönünden inceleme
yapılmamıştır.

Mehmet ERTEN, Serdar ÖZGÜLDÜR, Recep KÖMÜRCÜ, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi
DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI ve Erdal TERCAN, bu sonuca değişik
gerekçelerle katılmışlardır.

B- İptal Sonucu Yasa'nın Diğer Hükümlerinin Uygulama Olanağını Yitirip
Yitirmediği Sorunu

6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri
Hakkında Kanun'un 43. maddesinin dördüncü fıkrasında, "Başvuru,
kanunun, kanun hükmünde kararnamenin veya Türkiye Büyük Millet Meclisi
İçtüzüğünün sadece belirli madde veya hükümleri aleyhine yapılmış olup
da, bu madde veya hükümlerin iptali kanunun, kanun hükmünde
kararnamenin veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün diğer bazı
hükümlerinin veya tamamının uygulanamaması sonucunu doğuruyorsa,
keyfiyeti gerekçesinde belirtmek şartıyla Mahkeme, uygulama kabiliyeti
kalmayan kanunun, kanun hükmünde kararnamenin veya Türkiye Büyük
Millet Meclisi İçtüzüğünün bahis konusu öteki hükümlerinin veya
tümünün iptaline karar verebilir." denilmektedir.

6100 sayılı Kanun'un 3. maddesinin birinci cümlesinin iptal edilmesi
sonucu kalan bölümünün uygulama kabiliyeti kalmadığından, 6216 sayılı
Kanun'un 43. maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca 3. maddenin kalan
bölümünün de iptali gerekir.

V- SONUÇ

12.1.2011 günlü, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 3.
maddesinin (1) numaralı fıkrasının;

1- Birinci cümlesinin Anayasa'ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE,

2- Birinci cümlesinin iptali nedeniyle uygulanma olanağı kalmayan
ikinci ve üçüncü cümlelerinin de, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin
Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 43. maddesinin (4)
numaralı fıkrası gereğince İPTALİNE,

16.2.2012 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.



EK GEREKÇE

İptali istenilen kural, Askeri olsun veya olmasın her türlü idari
işlem, eylem ve idari sorumluluğu gerektiren diğer sebeplerle kişinin
vücut bütünlüğünün kısmen veya tamamen yitirilmesine yahut ölümüne
bağlı maddi ve manevi zararların asliye hukuk mahkemelerinde
görüleceğini öngörmektedir.

Yasa koyucu bu kuralın getiriliş gerekçesinin kimi bölümlerinde:

Sağlık ve yaşam hakkının temel bir insan hakkı, sorumluluk doğuran bir
nedenle vücut bütünlüğünün kaybının veya kişinin ölümünün ise sağlık
ve yaşama hakkının tipik bir ihlali olduğu, sorumluluk hukukunun bir
dalı olarak insana verilen zararlar ve onun tazmininin insan hakkı
ekseninde temellenen "tazminat hukuku" olarak özel bir disipline
dönüştüğü ve bu hukuk dalının cevherinin ise bizatihi insan ve onun
varlığından meydana geldiği;

Gözünü kaybeden bir insanın davasının görev alanı tartışması ile
karşılaşması hâlinde askerî, idarî, adlî yargı kolları arasındaki on
yılları aşan seyahati, Uyuşmazlık Mahkemesi'nin zamanına ve oluşumuna
göre farklı çözümleri, süre aşımı, kısmi dava, tazminat miktarı
(hesaplama farklılığı) riskleri, çok farklı hukuk alanlarının farklı
çözümler üretmesi, sorunların görünürde hukuk kılıfına sarılmış olsa
da özü itibarıyla ve adalet duygusu ekseninde hukuk devletinin
taşıyamayacağı bir yük olarak nitelendirilmesi gerektiği;

şeklinde anlaşılabilecek geniş açıklamalara yer vermiştir.

Söz konusu kural ve gerekçesinden, yasa koyucunun, kişilerin vücut
bütünlüğünün kısmen veya tamamen yitirilmesine yahut ölümüne bağlı
maddi ve manevi zararların sağlık ve yaşama hakkını ihlal etmeleri
nedeniyle "tazminat hukuku" olarak özel bir disiplinle bu tür
davaların yargı yerlerinde görev yönünden doğacak uyuşmazlıklar
nedeniyle uzamadan, süratle, çelişkisiz, süre aşımına uğramadan,
tazminat miktarı hesabının risk taşımadan ve farklı hukuk alanlarınca
farklı çözümler üretilmeden sonuçlandırılmasını amaçladığı, başka bir
anlatımla bu tür davaların istikrarlı biçimde ve süratle
neticelenmesini sağlamak için getirildiği anlaşılmaktadır.

Anayasa Mahkemesi'nin yakın zamana kadar verdiği kimi kararlarda, bir
uyuşmazlığın çözümünde adlî yargının görevlendirilmesi konusunda yasa
koyucunun mutlak bir takdir hakkının bulunduğunu söylemenin olanaklı
olmadığı belirtilmekle birlikte, idarenin kamusal gücüne dayalı olarak
yapmış olduğu idari işlemlerden ve eylemlerden kaynaklanan
uyuşmazlıkların kural olarak idari yargı yerlerinde çözümlenmesi
gerekliliğine karşılık, "kamu yararı" ve "haklı neden" bulunması
durumunda idarî yargının denetimine bağlı olması gereken idarî bir
uyuşmazlığın çözümünün adlî yargıya bırakılabileceği kabul edilmiştir.

İptali istenilen kuralın, vücut bütünlüğünün kısmen veya tamamen
yitirilmesine yahut ölüme bağlı maddi ve manevi zararlarla sınırlı
olarak açılacak davaların istikrarlı biçimde ve süratle
sonuçlandırılmasını sağlamak için getirildiği dikkate alındığında, bu
düzenlemenin kamu yararı ve haklı neden düncesine dayanılarak
yapıldığında duraksama bulunmamaktadır.

Yasa koyucunun, "kamu yararı" ve "haklı neden" düşüncesi ile idarî bir
uyuşmazlığın çözümünü adlî yargıya bırakabileceğine ilişkin Anayasa
Mahkemesi'nce verilen benzer kararların bulunması, kuralın sağlık ve
yaşam hakkı ile olan bağlantısı nedeniyle kamu yararı ve haklı neden
ölçütünü taşıdığı gözetildiğinde, bu tür düzenlemelerin adli idari
yargı ayırımına ilişkin Anayasa kurallarına aykırı olmadığı
düşüncesiyle çoğunluğun kuralın kamu yararı ve haklı neden düşüncesine
dayanmadığı ve Anayasa'nın idari yargı ayırımını öngören maddelerine
de aykırı olduğu yolundaki gerekçesine katılmıyorum.

Ancak kuralın, askeri olan idari işlem, eylem ve idari sorumluluğu
gerektiren diğer sebeplerle ilgili özellikleri yukarıda belirtilen
davaları da ayırıma tabi tutmaksızın asliye hukuk mahkemelerinde
görüleceğini öngörmesi, Anayasa'nın 157. maddesindeki Askerî Yüksek
İdare Mahkemesi'nin askerî olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile,
asker kişileri ilgilendiren ve askerî hizmete ilişkin idarî işlem ve
eylemlerden doğan uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve son
derece mahkemesi olduğuna ilişkin Anayasa kuralına aykırılık
oluşturduğundan, iptal gerekçesinin sadece bu maddeye dayandırılması
gerektiğini düşünüyor ve çoğunluğun gerekçesine bu nedenle
katılıyorum.

Açıklanan nedenlerle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 3.
maddesinin iptali istenilen birinci fıkrasının Anayasa'nın 157.
maddesine aykırı olması nedeniyle iptali gerekir.



EK GEREKÇE

Kamu personelinin (idarenin ajanlarının) mali sorumluluğu konusu 1982
Anayasasında ilk kez anayasal kurallar biçiminde düzenlenmiştir.
Anayasa'nın 40. maddesinin üçüncü fıkrasında "Kişinin resmi görevliler
tarafından vaki haksız işlemler sonucu uğradığı zarar da, kanuna göre,
Devletçe tazmin edilir. Devletin sorumlu olan ilgili görevliye rücu
hakkı saklıdır." hükmü yer alırken; 129. maddesinin beşinci fıkrasında
"Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken
işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları, kendilerine rücu
edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak,
ancak idare aleyhine açılabilir." denilmektedir.

Anayasa'nın 125. maddesinin ilgili hükmünde zarar doğuran işlem ve
eylemin süjesi "idare" iken, değinilen iki hükümde "resmi görevliler"
(Md. 40/3) ve "memurlar ve kamu görevlileri" (Md. 129/5)nden söz
edilmektedir. Yine 125. maddenin son fıkrasında işlem ve eylemlere
ilişkin bir niteleme yapılmazken, Md.40/3'de "haksız işlemler"den, Md.
129/5'de ise "kusurlardan" doğan tazmin yükümü sözkonusudur.
Dolayısıyla, bu hükümlerde, idarenin değil idarenin görevlilerinin
davranışlarının nitelendirilmesine gidilmiştir. Söz konusu hükümler
(Md.40/3, 129/5) sorumluluk koşullarını gösteren ve sorumluluğu kuran
nitelikten ziyade, usûli nitelikte normlardır ve davalı tarafı
belirlemeye yöneliktir. Burada hemen işaret etmek gerekir ki her iki
kuralın (Md.40/3, Md.129/5) çerçevesi, memur ve kamu görevlilerinin
yetkilerini kullanırken işledikleri kusurla sınırlı olup "görev
kusuru" olarak nitelendirilen bu kusur hali dışında, personelin "salt
kişisel kusurlarını" idari işlem veya eylem olarak nitelendirmeye
imkân yoktur ve bu son halde "idarilik" niteliğinden yoksun olan ve
idareye bağlanamayan bu tür kusurlardan dolayı idarenin değil, "salt
kişisel kusurlu" olduğu saptanan kamu görevlisinin kişisel
sorumluluğu söz konusu olacak, bu görevli hakkında adli yargıda
doğrudan tazminat davası açılabilecektir. Diğer bir deyişle, anılan
anayasal kuralların, kamu görevlilerinin "salt kişisel kusurlarını"
kapsadığı düşünülemez. Bu istisnai durum dışında, "görev kusuru"
nedeniyle kamu görevlisi aleyhine adli yargıda tazminat davası
açılamaz; "görev kusuru"nun mevcudiyeti halinde, o kamu görevlisini
istihdam eden idareye karşı tam yargı davası açılması gerekir.

Dava konusu kuralda, her türlü idari eylem ve işlemler ile idarenin
sorumlu olduğu diğer sebeplerin yol açtığı vücut bütünlüğünün kısmen
veya tamamen yitirilmesine yahut kişinin ölümüne bağlı maddi ve manevi
zararların tazminine ilişkin davalara asliye hukuk mahkemelerinin
bakacağı belirtilmektedir. Vücut bütünlüğünün kısmen veya tamamen
yitirilmesi ya da kişinin ölümü halleri, doğrudan idari işlem ve eylem
kaynaklı olabileceği gibi; yukarıda izahına çalışıldığı gibi idare
ajanlarının görev kusurlarından kaynaklanmış da olabilir. Bu durumda
idarenin sorumluluğu Anayasa'nın 125. maddesinin yanı sıra, 40/3 ve
129/5. maddelerine de dayanmış olacaktır. Diğer bir deyişle, idare
ajanlarının görev kusurları sonucu vücut bütünlüğünün ihlâli ya da
ölüm halleri meydana gelirse, belirtilen Anayasal kurallar karşısında
idarenin ajanlarına karşı adli yargıda dava açma imkânı olamayacak ve
ancak bu görevlileri istihdam eden idareye karşı tam yargı davası
açılabilecektir.

Anayasa Mahkemesi'nin kimi kararlarında işaret edilen "kamu yararı ve
haklı neden durumunda" idari yargının görevine giren bir hususun adli
yargıya bırakılabileceği şeklindeki saptamanın da somut davada
uygulanabilme imkânı yoktur. Çünkü, Anayasa'nın dört ayrı hükmünde
(40/3, 125, 129/5, 157) idari faaliyetler neticesinde veya idare
ajanlarının görev kusurları kaynaklı idari eylemler dolayısıyla, vücut
bütünlüğünün ihlâli veya ölüm meydana gelmesi durumunda, ilgililerin
açacakları davanın bir tam yargı davası olacağı ve bu konuda idari
yargının görevli bulunduğu açık ve kesin biçimde ifade edilmiş
olduğundan; bu görevin idari yargıdan alınarak adli yargıya
devredilebilmesi mümkün değildir.

Açıklanan nedenle, kuralın iptali kararına bu ek gerekçeyle katılıyoruz.



DEĞİŞİK GEREKÇE

12.01.2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 3 üncü
maddesinde "ölüm veya vücut bütünlüğünün yitirilmesinden doğan
zararların tazmini davalarında görev" konusu düzenlenmiştir. Maddenin
birinci tümcesinde her türlü idari eylem ve işlemler ile idarenin
sorumlu olduğu diğer sebeplerin yol açtığı vücut bütünlüğünün kısmen
veya tamamen yitirilmesine yahut kişinin ölümüne bağlı maddi ve manevi
zararların tazminine ilişkin davalara "asliye hukuk mahkemelerince"
bakılacağı belirtilmiştir.

Yasama metinlerinde: zararların tazminin de bugüne kadar kabul edilen
sorumluluğu doğuran "alan" ölçütü yerine, konusu insan olan "zarar"
ölçütünün alınmasının gerektiği, bu yolla farklı yargı düzenleri
arasında görev uyuşmazlıkları, dava süreleri, kısmi dava hakkı
kullanımı, tazminat tutarlarının hesaplanması bakımından yargı
düzenleri arasındaki farklılıkların yarattığı çok hukukluluk
sorunlarının hukuk devleti bakımından ağır bir yük oluşturduğu, adil
yargılanma hakkı ve hukukun üstünlüğü ilkesinin yaşama geçirilmesinin
amaçlandığının belirtildiği görülmektedir.

Anayasa'da idari ve adli yargının ayrılığı kabul edilmiştir. Bu ayrım
uyarınca idarenin kamu gücü kullandığı ve kamu hukuku alanına giren
işlem ve eylemleri idari yargı, özel hukuk alanına giren işlemleri de
adli yargı denetimine tabi olacaktır. Buna bağlı olarak idari yargının
görev alanına giren bir uyuşmazlığın çözümünde adli yargının
görevlendirilmesi konusunda yasakoyucunun geniş takdir hakkının
bulunduğunu söylemek gerekir.

İdari yargı ve adli yargı yerlerindeki yargılamalar sonucunda ortaya
çıkan farklılıkların giderilmesinde yeni "Hukuk Muhakemeleri
Kanunu"nda (HMK) ve "Türk Borçlar Kanunu"nda (TBK) benimsenmiş olan,
"insana verilen zararlar ve onun tazmini" konularındaki ilkeler
gözetilerek, sorumluluğu doğuran sebebin özelliği yerine, öznesini
insanın oluşturduğu "insan zararı" unsuru esas alınmıştır.

"Destekten yoksun kalma zararları ile bedensel zararlar, bu Kanun
hükümlerine ve sorumluluk hukuku ilkelerine göre hesaplanır. Bu kanun
hükümleri, her türlü idari eylem ve işlemler ile idarenin sorumlu
olduğu diğer sebeplerin yol açtığı vücut bütünlüğünün kısmen veya
tamamen yitirilmesine ya da kişinin ölümüne bağlı zararlara ilişkin
istem ve davalara da uygulanır." (TBK m.55).

Yasaların kamu yararının sağlanması amacına yönelik olması, genel,
objektif adil kurallar içermesi ve hakkaniyet ölçütlerini gözetmesi
hukuk devleti olmanın gereğidir. Bu nedenle yasakoyucunun hukuki
düzenlemelerde kendisine tanınan takdir yetkisini anayasal sınırlar
içinde adalet, hakkaniyet ve kamu yararı ölçütlerini göz önünde
tutarak kullanması gerekir.

İdari yargıda idari eylem ya da işlemlerden doğan zararın tazmini
ancak süresinde açılacak davalarla işlenebileceğinden, fazlaya ilişkin
haklar saklı tutularak süresi geçirildikten sonra yeniden tam yargı
davası açılamaz.

Adli yargıda ise; alacaklı alacağının tümü hakkında dava açmak zorunda
olmayıp fazlaya ilişkin hakkını saklı tutmak kayıt ve şartıyla
alacağının önce bir bölümünü, sonra kalan bölümünü talep edebilir.

Böylece aynı nitelikli davalardan bir kısmı idari yargıda, bir kısmı
da adli yargıda görüldüğü zaman idari yargıda dava açanlar "ıslah
kurumundan yararlanmazken, adli yargıda dava açanlar bu kurumdan
yararlanabilmektedir.

İdarenin hizmet kurusundan kaynaklanan tam yargı davalarının görüm ve
çözümünde idari yargı mercileri görevli olmakla birlikte, kamu
hizmetinin özelliği ve gerekleri gözetilerek kanunlarla istisnaların
getirildiği haller de mevcuttur.

Medeni Kanun'un 1007. maddesi de bu istisnalardan birini oluşturmaktadır.

Medeni Kanun'un 1007. maddesinde "Tapu sicilinin tutulmasından doğan
bütün zararlardan Devletin sorumlu olduğu, Devletin, zararın
doğmasında kusuru bulunan görevlilere rücu edebileceği, Devletin
sorumluluğuna ilişkin davaların, tapu sicilinin bulunduğu yer
mahkemesinde görüleceği" kuralına yer verilmiştir.

Bu maddi ve hukuki duruma göre, davada tazminat istemi hakkında karar
verilebilmesi bakımından tapu sicili kayıtlarının hatalı tutulup
tutulmadığı hususunun değerlendirilmesi, esasen idarenin işlem ve
eylemlerinde kanıksanmış bir sorumluluk nedeni olarak öngörülen
hizmet kusuru kavramı ile ilintili ise de, Medeni Kanun'un 1007.
maddesi uyarınca tapu sicil kayıtlarının tutulmasına ilişkin kamu
hizmetinin niteliği gereği, bu hizmetten kaynaklı zarar iddialarına
ilişkin uyuşmazlıklarda devletin özel hukuk ilkeleri uyarınca sorumlu
tutulması esası benimsenmiş olduğundan, bu tür davaların görüm ve
çözümü adli yargının görev alanına girmektedir.

Buna göre mahkemelerin görevleri belirlenirken adli ve idari olarak
nitelenen yargı ayrılığının da göz önünde bulundurulması gerekir.
Bununla birlikte, idari yargının denetimine bağlı olması gereken idari
bir uyuşmazlığın çözümü, haklı neden ve kamu yararının bulunması
halinde yasakoyucu tarafından adli yargıya bırakılabilir.

Anayasa Mahkemesi bazı kararlarında idarenin kamusal gücüne dayalı
olarak yapmış olduğu idari işlemlerden ve eylemlerden kaynaklanan
uyuşmazlıkların kural olarak idari yargı yerlerinde çözümlenmesi
gerekliliğine karşılık "kamu yararı" ve "haklı neden" bulunması
durumunda idari yargının denetimine bağlı olmasına gereken idari bir
uyuşmazlığın çözümünün yasakoyucu tarafından adli yargıya
bırakabileceğini kabul etmiştir.

Yasakoyucu tarafından haklı neden ve kamu yararı bulunduğu gözetilerek
iptali istenilen kuralın düzenlendiği, Anayasa kurallarına aykırı
olmadığı, bu nedenle çoğunluğun Anayasa'nın 125. ve 155. maddelerine
aykırı olduğuna ilişkin iptal gerekçesine katılmıyorum. Talebin bu
maddeler yönünden reddi gerekir.

Anayasa'nın 157. maddesinin birinci fıkrasında; "Askeri Yüksek İdare
Mahkemesi, askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile asker
kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin idari işlem ve
eylemlerden doğan uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve son
derece mahkemesidir. Ancak, askerlik yükümlülüğünden doğan
uyuşmazlıklarda ilgilinin asker kişi olması şartı aranmaz..." hükmü
getirilmiştir. Anayasa'nın 157. maddesi gereğince asker kişileri
ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin olan işlem ve eylemlerden
kaynaklanan uyuşmazlıklar adli yargının değil askeri idari yargının
görev alanına girmektedir. İptal konusu kural ile vücut bütünlüğünün
kısmen veya tamamen yitirilmesine yol açan eylem veya işlem bir askeri
hizmete ilişkin olsa ve bir asker kişiyi ilgilendirse bile bundan
kaynaklanan uyuşmazlıklar asliye hukuk mahkemesinin görev alanı
kapsamına alınmaktadır. Asker kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete
ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların kanunla adli
yargının görev alanına sokulması Anayasa'nın 157. maddesine aykırılık
teşkil eder. Kuralın yalnız 157. madde yönünden iptali gerekir.

Belirtilen nedenle iptal kararına katılıyorum.





DEĞİŞİK GEREKÇE

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 3. maddesinde ki; "Her türlü
idari eylem ve işlemler ile idarenin sorumlu olduğu diğer sebeplerin
yol açtığı vücut bütünlüğünün kısmen veya tamamen yitirilmesine yahut
kişinin ölümüne bağlı maddi ve manevi zararların tazminine ilişkin
davalara asliye hukuk mahkemeleri bakar" ibaresi Anayasa'nın 125.,
155. ve 157. maddesine aykırı bulunarak iptal edilmiştir.

İtiraz konusu kural, ölüm veya vücut bütünlüğünün yitirilmesinden
doğan zararların tazmini davalarında görev konusunu düzenlemektedir.
Görev genel olarak bir yargı yerinin dava konusu yönünden yetkili olup
olmama durumunu gösterir. Bir başka ifade ile uyuşmazlık konusu
davanın hangi yargı düzeninde ve o düzen içinde yer alan mahkemelerden
hangisinde görüleceği görev kuralları yani yasa kuralları ile
belirlenir. Görevli yargı yeri demek konu yönünden o davaya bakacak
mahkeme demektir.

Anayasa'nın 138 ila 160. maddelerinde yargı bölümü yer almaktadır. Bu
bölümdeki hükümlere göre ülkemizde yargı sistemi açısından birden çok
yargı düzeni benimsenmiştir. Bu bölüm içinde yer alan 142. maddede
ise; "mahkemelerin kuruluşu görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama
usulleri kanunla düzenlenir" denilmiştir. Bu kuralın uygulanmasına
yönelik pek çok kanun çıkarılmış ise de ülkemizdeki yargı düzenleri
içinde yer alan yargı yerlerinin görev alanları net ve somut biçimde
belirlenememiştir. Bu konuda karmaşık olay ve durumlardan kaynaklanan
sorunlar bilimsel ve yargısal içtihatlarla giderilmeye
çalışılmaktadır. Uyuşmazlık mahkemesine ayda ortalama yüz adet dava
dosyasının gelmesi bu konuda tereddüt ve karmaşıklığın
giderilemediğini göstermektedir.

Anayasa'nın 125. maddesinin birinci fıkrasında; "İdarenin her türlü
eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır", 155. maddesinin
birinci fıkrasında ise; "Danıştay, idarî mahkemelerce verilen ve
kanunun başka bir idarî yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin
son inceleme merciidir. Kanunla gösterilen belli davalara da ilk ve
son derece mahkemesi olarak bakar" hükümleri yer almaktadır. Yüksek
mahkemeler bu hükümlerden hareketle önlerine gelen davalarda idari
yargının görev alanını belirlerken kamu hukuku, kamu hizmeti, kamu
yararı, idari işlem, idari eylem, idari sözleşme gibi ölçütleri
kullanmaktadır. Ancak bu ölçütler içinde değerlendirilmesi gereken pek
çok uyuşmazlık da yasalarla adli yargının görev alanına bırakılmıştır.
Medeni Kanunla ilgili bazı davalar, Kamulaştırma Kanunundan doğan
uyuşmazlıklar, Kanun dışı yakalanan ve tutuklanan kişilerin
uğradıkları zararlar, Sosyal Güvenlik Kanunun uygulamasından doğan
uyuşmazlıklar bunlar arasında sayılabilir. Adı geçen ölçütlerin kanuni
bir tanımının yapılmamış olması ve tanımlanmasının da çok zor olması
pek çok davanın hangi yargının görev alanına gireceği konusunda
tereddütler uyandırmaktadır. Bu tereddütler nedeniyle mahkemelerin
görev yerleri açısından çıkan uyuşmazlıklar Uyuşmazlık Mahkemesi'ne
havale edilmekte ve davanın hangi yargı düzeninde veya hangi mahkemede
görüleceğine adı geçen mahkeme karar vermektedir. İdarenin eylem veya
işleminin özel veya kamu hukukundan kaynaklanıyor olup olmadığı, idari
işlem veya eylemin tanımında kullanılan ölçütlerin kapsamının geniş
veya dar tutulup tutulmadığı, idari işlem veya eylem yetkisini
kullanan kamu görevlisinin o yetkiyi kullanırken şahsi ihmal veya
kusur'u bir davranış içinde olup olmadığı gibi pek çok durum idari
işlem veya eylemin niteliğini değiştirmektedir.

Görüldüğü gibi bir davada taraflardan birinin idare olması ve
uyuşmazlığın bu idarenin bir işleminden veya eyleminden kaynaklanıyor
olması o davanın her zaman idari yargıda görüleceği sonucunu
doğurmamaktadır. Bu konuda Anayasa'nın 142. maddesi mahkemelerin görev
alanını belirlemede kanun koyucuya geniş takdir hakkı tanımıştır.
Dolayısı ile kanun dışı yakalanan ve tutuklanan kişilerin uğradıkları
zararlara ilişkin davaların kanunla adli yargının görev alanına
alındığı gibi ölüm veya vücut bütünlüğünün yitirilmesinden doğan
zararların tazmini davaları da adli yargının görev alanına alınması
Anayasa'nın 125. ve 155. maddelerine aykırılık teşkil etmez.

Anayasa'nın 157. maddesinin birinci fıkrasında; "Askerî Yüksek İdare
Mahkemesi, askerî olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker
kişileri ilgilendiren ve askerî hizmete ilişkin idarî işlem ve
eylemlerden doğan uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve son
derece mahkemesidir. Ancak, askerlik yükümlülüğünden doğan
uyuşmazlıklarda ilgilinin asker kişi olması şartı aranmaz" hükmü
getirilmiştir. Bu. madde gereğince asker kişileri ilgilendiren ve
askeri hizmete ilişkin olan işlem ve eylemlerden kaynaklanan
uyuşmazlıklar adli yargının değil askeri idari yargının görev alanına
girmektedir. İptal konusu kural ile vücut bütünlüğünün kısmen veya
tamamen yitirilmesine yol açan eylem veya işlem bir askeri hizmete
ilişkin olsa ve bir asker kişiyi ilgilendirse bile, bundan kaynaklanan
uyuşmazlıklar asliye hukuk mahkemesinin görev alanı kapsamına
alınmaktadır. Asker kişileri ilgilendiren ve askerî hizmete ilişkin
idarî işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların kanunla adli yargının
görev alanına sokulması Anayasa'nın 157. maddesine aykırılık teşkil
eder.

Açıklandığı üzere iptal edilen kuralın, Anayasa'nın 125., 155. ve 157.
maddelerine aykırılığı nedeniyle değil, sadece 157. maddesine
aykırılığı nedeniyle iptali gerekir. Anılan gerekçeyle iptal kararına
katılıyorum.





EK GEREKÇE

12.01.2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 3.
maddesinin birinci cümlesinin iptali istenmiştir. İptali istenen cümle
şu şekildedir: "(1) Her türlü idari eylem ve işlemler ile idarenin
sorumlu olduğu diğer sebeplerin yol açtığı vücut bütünlüğünün kısmen
veya tamamen yitirilmesine yahut kişinin ölümüne bağlı maddi ve manevi
zararların tazminine ilişkin davalara asliye hukuk mahkemeleri bakar..."

Görüldüğü gibi, iptali istenen hüküm, idari eylem ve işlemler ile
idarenin sorumlu olduğu diğer sebeplerden kaynaklanan, insan vücudunun
bütünlüğünün kısmen veya tamamen yitirilmesi veya ölüm nedeniyle
açılacak maddi ve manevi zararlara bakma görevini asliye hukuk
mahkemelerine vermektedir. Eğer idari eylem veya işlemden sadece bir
tek tür zarar doğmuşsa ve bu zararda hükümde sınırlandırıldığı
şekilde, vücut bütünlüğünün kısmen veya tamamen yitirilmesi veya ölüme
ilişkinse, zarar, asliye hukuk mahkemesinde açılacak bir tek dava ile
talep edilebilir. Ancak, aynı idari eylem veya işlem yahut diğer
sorumluluk sebebinden yukarıda belirtilenlerin dışında farklı türde
bir zarar örneğin, malvarlığına ilişkin bir zarar da doğmuşsa, bu
takdirde malvarlığına ilişkin zararın giderilmesi için asliye hukuk
mahkemesinde dava açılamayacak, idari yargıda tekrar bir dava açmak
gerekecektir.

Bu durumda, söz konusu hüküm, aynı sorumluluk sebebinden vücut
bütünlüğünün ihlâli ve ölüm dışında başka bir zarar doğarsa bu zararın
giderilmesi için adli yargıda dava açılamayacağından, zorunlu olarak
idari yargıda ikinci bir dava açılmasına neden olmaktadır. Anayasa'nın
141. maddesinin dördüncü fıkrası "Davaların en az giderle ve mümkün
olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir" diyerek "usul
ekonomisi" ilkesi gereğince, gereksiz yere dava açılmamasını, açılan
davaların da en çabuk, basit ve ekonomik bir şekilde
sonuçlandırılmasını emretmektedir. İptali istenen hüküm, yukarıda
belirtildiği şekilde, aynı sorumluluk sebebinden maddede belirtilenler
dışında farklı bir zararın doğması halinde, zorunlu olmadığı halde,
ikinci bir dava açılmasını gerekli kılmaktadır. Bu durum, Anayasa'nın
141. maddesinin dördüncü fıkrasına aykırıdır.

Nitekim Anayasa Mahkemesi 20.07.1999 tarih ve E.1999/1, K.1999/33
sayılı kararıyla, yürürlükten kaldırılan 1086 sayılı Hukuk Usulü
Muhakemeleri Kanunu m. 87, son cümlesinde yer alan müddeabihin ıslah
yoluyla artırılamayacağına ilişkin kuralın, "...İtiraz konusu kuralla
müddeabihin ıslah suretiyle artırılmasına olanak tanınmaması dâvâların
en az giderle ve olabildiğince hızlı biçimde sonuçlandırılmasına engel
olacağından, Anayasa'nın 141. maddesine aykırıdır." diyerek, benzer
gerekçeyle iptaline karar vermiştir.

İptali istenilen hükmün, Mahkememiz çoğunluğunun belirttiği
gerekçelerin yanında, Anayasa'nın 141. maddesinin dördüncü fıkrasına
da aykırı olduğu kanaatindeyim.



--
Dr.iur.Özcan Günergök



https:twitter.com/gunergok
www.gunergok.com
www.fotoen.com
www.benfenerbahceyim.com
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages