YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu 2009/4-362 E.N , 2009/400 K.N.
İlgili Kavramlar
HABERLEŞME HÜRRİYETİNİN GİZLİLİĞİ
TAZMİNAT DAVASI
İçtihat Metni
Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan incelemesi sonucunda
ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 4.Hukuk Dairesince ;
"Davacı vekili 14.10.2008 havale tarihli dava dilekçesinde;
davalıların kamuoyunda Ergenekon davası olarak bilinen davanın
hazırlık soruşturmasını yapan ve iddianamesini yazan Cumhuriyet
Savcıları, davacının ise davanın sanıklarından B..... G......'ın nişanlısı
olduğunu, davacı hakkında dinleme karan alındığını, sohbet
niteliğindeki davacının yakınları ve nişanlısı ile olan telefon
konuşmalarının tutanakla belirlenerek iddianamenin ekinde yer alması
nedeniyle bir kısım medyada ve internet sitelerinde yayınlanmasından
dolayı davalıların büyük bir kusur, ihmal ve dikkatsizliklerinin
bulunduğunu, CMUK'nın 137.maddesine göre soruşturma sonunda
koğuşturmaya yer olmadığı veya delil niteliği taşımadığı görüldüğünde
bu zabıtların imha edileceğini, özel sohbet niteliğinde olan suç ve
delil niteliği taşımayan tutanağın üst tarafında açık kimliğinin
bulunduğunu bu konuşmaların imha edilmemesi nedeniyle davacı hakkında
kamuoyunda ve yakın çevresinde yanlış ve asılsız intibaların
oluşmasına sebebiyet verdiğini ileri sürerek Anayasa ve Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesince koruma altına alınan özel yaşam ve haberleşme
hürriyetinin gizliliği hakkının ihlal edilmesi nedeniyle manevi
tazminat isteminde bulunmuştur.
Davalılar ise verdikleri ayrı ayrı dilekçelerle, iddiaların yaptıkları
görev ve yargı faaliyetine ilişkin olduğunu, her türlü delilin
soruşturmada kullanılabileceğini, davacının isminin "x şahıs" olarak
belirtildiğini, davacı hakkında isnat ve suçlamalarda bulunulmadığını,
belirterek HUMK'na dayalı tazminat şartları bulunmadığından davanın
reddini istemişlerdir.
Davacının iddiası itibariyle zararlandırıcı eylemin BK'nun
41.maddesinde ifadesinde bulan haksız eyleme dayandığı
anlaşılmaktadır. HUMK'nun 573 ve devamı maddesinde ifadesini bulan
"hakimlerin hukuki sorumluluğu" kapsamı içinde kabul edilse dahi
davalıların Cumhuriyet Savcısı olmaları itibariyle Cumhuriyet
Savcılarının faaliyetlerinin yargısal değil idari nitelik taşımasına
göre bu davada HUMK'nun 573. ve devamı maddelerinin uygulanması
olanaklı değildir. Somut olayda davacı, zararını hizmet kusurundan
değil davalıların özensiz davranışlarından kaynaklandığını açıklayarak
davasını kişisel kusura dayandırmış olmakla; davalıların BK'nun
41.maddesi uyarınca kusurlu olup olmadığının genel hükümlere göre
incelenerek karar verilmesi için yetkili ve görevli Adliye
Mahkemelerinde sonuçlandırılması gerekmektedir.
Şu durum karşısında Dairemizin görevli olmaması nedeniyle dava
dilekçesinin görev yönünden reddine karar verilmesi gerektiği sonucuna
varılmıştır.
HÜKÜM : Yukarıda yazılı bulunan gerekçelerle;
1-Davalılar savcı olup, HUMK.nun 573. maddesi gereğince sadece
hakimler ve icra reisleri aleyhine dava açılabileceğinden, savcılar
hakkında kişisel kusurlarına dayanılarak Adliye Mahkemelerinde genel
hükümlere göre dava açılabileceğinden dava dilekçesinin görev yönünden
reddine,
2-Alınması gereken 15,60 lira maktu harcın peşin alınan 135,00 lira
harçtan mahsubu ile geri kalan 119,40 harcın davacıya iadesine,
3- Dava dilekçesi usul bakımından reddedildiğinden davacı aleyhine
para cezası ve davalı hakim yararına tazminata hükmedilmesine yer
olmadığına,
4-Davacı tarafından yapılan yargılama giderlerinin üzerinde bırakılmasına "
dair oyçokluğu ile verilen 20.01.2009 gün ve 2008/46-2009/44 sayılı
kararın temyiz edilmesi üzerine, süresinde temyiz edildiğinin
anlaşılmasından ve dosyadaki tüm kağıtların okunmasından sonra gereği
düşünüldü:
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin hükmüne yönelik temyiz itirazları incelendi:
Dava, manevi tazminat istemine ilişkin olup; cumhuriyet savcıları
aleyhine, ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 4.Hukuk Dairesine
açılmıştır.
Davacı; davanın sanıklarından B..... G.......'ın nişanlısı olduğunu,
hakkında dinleme kararı alındığını, davalı Cumhuriyet Savcılarının,
düzenleyerek mahkemeye sundukları iddianamede, kendisinin şüpheli ya
da sanık sıfatı bulunmadığı halde, teknik takip (dinleme) ile elde
edilen ve suçla ilgili olmayan özel telefon görüşmelerinin
ayrıntılarını içeren kimlik ve tutanak bilgilerine aynen yer vermek ve
bir kısım medyada, internet sitelerinde yayınlanmasına neden olmak
şeklinde gerçekleşen kusurlu davranışlarıyla, kamuoyunda ve yakın
çevresinde kendisi hakkında yanlış ve asılsız intibaların oluşmasına
sebebiyet verdiklerini ileri sürerek, Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesince koruma altına alınan özel yaşam ve haberleşme
hürriyetinin gizliliği hakkının ihlal edilmesi nedeniyle manevi
tazminat isteminde bulunmuştur.
Özel Dairece, ilk derece mahkemesi sıfatıyla yapılan yargılama
sonunda: "Davacının iddiasının kapsamına göre zararlandırıcı eylemin
BK.nun 41.maddesi anlamında haksız eyleme dayalı olduğu, HUMK.nun 573
ve devamı maddeleri kapsamında olduğu düşünülse dahi davalıların
Cumhuriyet Savcısı oldukları, faaliyetlerinin yargısal değil idari
nitelik taşıdığından hakimlerin sorumluluğuna ilişkin anılan
maddelerin uygulanma olanağı bulunmadığı, kişisel kusura dayalı eldeki
davanın genel hükümlere göre incelenmesi gerektiği ve davaya bakma
görevinin Adliye Mahkemelerine ait olduğu gerekçesiyle dava
dilekçesinin görev yönünden reddine" oyçokluğu ile karar verilmiştir.
Karşı görüşte, cumhuriyet savcılarının iddianame düzenleme görevinin
idari olmadığı, davanın HUMK.nun 573 vd maddelerine göre çözümü
gerektiği, davalıların birinci sınıf olup olmadıklarının
araştırılmasından sonra, birinci sınıf iseler görevli bulunan özel
dairece karar verilmesi gerektiği, ifade edilmiştir.
Hükmü, davacı vekili temyiz etmiştir.
Uyuşmazlık; davalı cumhuriyet savcılarının düzenledikleri iddianame
nedeniyle zarara uğranıldığı iddiasıyla ve kişisel kusurlarına
dayanılarak açılan manevi tazminat davasına bakma görevinin hangi
mahkemeye ait olduğu noktasında toplanmaktadır.
İlkin belirtilmelidir ki, hukuk yargılamasında görev kuralları kamu
düzenine ilişkin olup, yargılamanın her aşamasında mahkemece resen
nazara alınmalıdır. Dava açılırken dayanılan hukuki ve maddi olguların
göreve etkili olduğu durumda öncelikle hukuki nitelemenin yapılması ve
sonucuna göre de bu tür davalara bakma görevinin hangi mahkemeye ait
olduğunun belirlenmesi gerekir. Zira, 1086 sayılı Hukuk Usulü
Muhakemeleri Kanunu'nun (HUMK) 76.maddesi gereğince hukuki tavsif
(niteleme) ve uygulanacak kanun maddesinin tespiti, hakime aittir.
Davacı, davasını cumhuriyet savcılarına yöneltmiş ve iddianame
düzenlenmesi sırasında ortaya konulan kusurlu davranışlarla kişilik
haklarına saldırıda bulunulduğunu ileri sürmüştür.
Bu nedenledir ki, eldeki davaya bakmakla görevli mahkemenin
belirlenmesi noktasında, iddianın açıklanan kapsamı ve tarafların
sıfatına göre uygulanacak usul hukuku ve maddi hukuk kurallarının ne
olduğunun irdelenmesinde yarar vardır:
Bilindiği üzere; özel hukuk alanında sözleşme dışı sorumluluğun ana
kaynağı Borçlar Kanununun, 4l. maddesidir. Buna göre, diğer koşulları
da gerçekleşmek kaydıyla, kusur varsa sorumluluktan söz
edilebilecektir; kusur yoksa sorumluluk söz konusu olmayacaktır.
Ne var ki, yasa koyucu, çeşitli nedenlerle, sorumluluğu ağırlaştırmak
(BK. 55, 56, 57, 58, MK. m. 320 ve 917 gibi) için kusursuz sorumluluk
halleri kabul ettiği gibi sorumluluğu hafifletecek (BK. m. 49'da ağır
zarar-kusur durumu; Anayasa m. 83/1'deki milletvekilinin meclis
çalışmalarında ileri sürdüğü düşüncelerle sınırlı sorumsuzluk gibi )
durumları da kabul etmiştir.
İşte yasa koyucu, işin niteliğini gözeterek, hakimler hakkında da özel
bir sorumluluk hali düzenlemiş; 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri
Kanununun 573-576. maddelerinde hakimlerin sorumluluğu kast ve ağır
kusur halleriyle sınırlandırılırken diğer taraftan özel bir yargılama
durumu da kabul edilmiştir. Bu durum, hakimler için bir dokunulmazlık
değil, yargı işlevinin daha iyi ve çabuk görülmesi yolunda yurttaşın
bir güvencesidir. Tüm çağdaş yargı düzenlerinde, benzer özel durumlar
kabul edilmiştir.
Kısaca özetlenecek olursa, sözleşme dışı sorumlulukta asıl olan kusura
dayanan sorumluluktur (BK. m. 41). Ne var ki, sorumluluğu
ağırlaştıracak, hafifletecek ve sınırlayacak özel durumlar da söz
konusudur; bu gibi durumların varlığından söz edebilmek için kanun
koyucunun özel bir hükmünün varlığı zorunludur, kanun boşluğundan söz
edilerek yeni durumlar yaratılması olanağı yoktur.
Nitekim, usul hukukumuzda görevli mahkemenin belirlenmesinde
tarafların sıfatının etkili olduğu böyle özel haller mevcuttur ve
genel hükümlerden ayrık hükümlerle düzenleme altına alınmıştır.
Bunlardan birisi de 1086 sayılı HUMK.nun 573 ve devamı maddelerinde
yer alan hakimlerin mesuliyetine (sorumluluğuna) ilişkin hükümlerdir.
Bu hükümlerde, genel kurallardan ayrılmak suretiyle, salt hakimlere
karşı ve sayılan hallerle sınırlı olmak üzere tazminat talep
edilebilmesi, bunun yöntemi, koşulları ve sonuçları özel olarak
düzenlenmiştir. Bu yasal düzenlemenin istisnai ve sayılan hallerle
sınırlı bir düzenleme olduğu, kendine özgü şartlar içerdiği her türlü
duraksamadan uzaktır.
Bunlar, öylesine kendine özgüdür ki, anılan maddelerde sadece davaya
konu olabilecek hallerin sınırlı olarak sayılması ile yetinilmemiş;
görevli mahkemenin belirlenmesinden, dilekçenin içeriği ve delillerin
eklenmesi usulü, yargılama biçimi ve sonuçta verilecek kararın
niteliği, davanın ispat edilememesi halinde davacı aleyhine resen
tazminata ve cezaya hükmedilmesi gereğine kadar, diğer tazminat
davalarından tamamen ayrık düzenlemeleri içinde barındırmıştır.
Bunun altında yatan neden ise, yargı faaliyetinin ve onun en önemli
unsuru olan hakimin statüsünün gözetilmiş olmasıdır.
Hakimler için durum bu iken, cumhuriyet savcılarına karşı açılacak
tazminat davaları yönünden ne açıklanan bu maddelerde ne de başka bir
yasa maddesinde açık bir hükme yer verilmemiştir.
Hakimlerin de , cumhuriyet savcılarının da hem idari hem de yargısal
görevlerinin bulunduğu yasal düzenlemelerde belirtilmektedir.
Hemen burada, gerek hakimler gerek cumhuriyet savcıları ile ilgili
yasal sürecin irdelenmesi yararlı olacaktır:
Anayasal düzenimiz içerisinde yer alan üç kuvvetten birisi olan yargı,
bir denge unsuru olarak düzenlenmiş; bağımsızlığı özel olarak teminat
altına alınmıştır. Hakimler ve cumhuriyet savcıları da yargı mensubu
olmakla yargı erkinden ayrık düşünülemez.
Cumhuriyet tarihimizde 1924 Anayasasından bu yana hakimler ile
cumhuriyet savcıları hakkındaki değişik yaklaşımlar yapılan anayasal
ve yasal düzenlemelerle bugüne kadar gelmiştir.
1924 Anayasasının 8.maddesinde "Yargı hakkı, millet adına usul ve
kanuna göre bağımsız mahkemeler tarafından kullanılır" denilmekte;
"Yargı Erki" de 53 ila 67 maddeler arasında düzenlenerek; 54.maddede
"'Yargıçlar, bütün davaların görülmesinde ve hükmünde bağımsızdırlar
ve bu işlerine hiçbir türlü karışılamaz. Ancak kanun hükmüne
bağlıdırlar." 55.maddede "Yargıçlar, kanunda gösterilen usuller ve
haller dışında görevlerinden çıkarılamazlar.", 56.maddede "Yargıçların
nitelikleri, hakları, görevleri, aylık ve ödenekleri, nasıl tayin
olunacakları ve görevlerinden nasıl çıkarılacakları özel kanunla
gösterilir.",; 57.maddede "Yargıçlar, kanunla gösterilenlerden başka
genel veya özel hiçbir görev alamazlar." Hükümlerine yer
verilmektedir.
1924 Anayasası döneminde 04/10/1927 tarihinde 1086 sayılı Hukuk Usulü
Muhakemeleri Kanunu yürürlüğe girmiş ve onuncu babında 573 ilâ 576
maddeler arasında "Hakimlerin Mesuliyeti" ne ilişkin hükümlere yer
verilmiştir. 573.maddeye 14.12.1929 tarih ve 1539 sayılı Kanunun
1.maddesi ile 7.bent eklenmiş; 575.maddenin 2.fıkrası 26/09/2004 gün
ve 5236 sayılı Kanunun 18.maddesi ile, 576.maddesinin 2.fıkrası da
23/01/2008 gün ve 5728 sayılı Kanunun 21.maddesi ile değişikliğe
uğramıştır.
Bu bölüm Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun diğer hükümlerinin
alındığı kaynak Neuchatel Usul Kanunu'nda yer almamaktadır. Kaynağı
Fransız Usul Kanunu'dur.
Hakimlerin şahsen tazmin sorumluluğu hakkında anılan bu hükümler
dışında diğer yasalarımızda herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Hukuk
sistemimiz içinde hakimler yönünden özel statüleri gereği devletin
birer memuru ve ajanı olmadıkları da gözetilerek devletin sorumluluğu
kabul edilmemiş, hukuk usulü kanununda özel ve ayrık düzenleme
yapılması yoluna gidilmiştir. Savcılar için ise böyle bir düzenlemeye
herhangi bir yasada yer verilmemiştir.
1961 Anayasasının "Yargı Yetkisi" başlıklı 7.maddesinde "Yargı
yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır."
denildikten sonra "Mahkemelerin Bağımsızlığı" 132.maddede, hakimlik
teminatı 133.maddede, hakimlik mesleği 134.maddede düzenlenmiştir. Bu
Anayasa ile birlikte ilk kez hakimlerden ayrık olarak "Savcılık" ile
ilgili hükümlere yer verilmiş; hakimlerden ayrık olarak ve yine ayrı
başlık altında 137.madde hükmü getirilmiştir.
1961 Anayasasının "Savcılık" başlıklı 137.maddesinin 1971
değişikliğinden önceki halinde;
"Kanun, Cumhuriyet Savcılarının ve Kanunsözcülerinin özlük işlerinde
ve görevlerini yapmalarında teminat sağlayıcı hükümler koyar.
Cumhuriyet Başsavcısı, Başkanunsözcüsü ve Askeri Yargıtay Başsavcısı,
yüksek mahkemeler hâkimleri hakkındaki hükümlere tâbidir."
Denilmekte iken 1971 de 1488 sayılı Kanunun 1.maddesi ile yapılan
değişiklikle bu hüküm:
"Cumhuriyet savcıları, idari görevleri yönünden Adalet Bakanlığına bağlıdır.,
Cumhuriyet savcılarının Yargıtay üyeliğine seçilmeleri dışında kalan
bütün özlük işleri ve disiplin cezaları ile meslekten çıkarılmaları
hakkında karar verme yetkisi Yüksek Savcılar Kurulunundur. Bu Kurulun
kararları kesin olup bunlar aleyhine başka bir mercie başvurulamaz.
Ancak disiplin ve meslekten çıkarma cezaları ile ilgili kararların bir
defa daha incelenmesini Adalet Bakanı ve hakkında karar verilen
Cumhuriyet Savcısı isteyebilir......"
Şeklini almış ve Savcılar ile ilgili ayrı bir kurul oluşturulmuş ve
ayrık hükümler kabul edilmiştir.
1961 Anayasasının yürürlükte olduğu dönemde, 1086 sayılı Hukuk Usulü
Muhakemeleri Kanununda hakimlerin sorumluluğuna ilişkin hükümlerde
herhangi bir değişiklik yapılmadığı gibi savcıların sorumluluğu
yönünden de yeni bir düzenleme getirilmemiştir.
1982 tarihli Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın:
"Genel Esaslar" başlıklı Birinci Bölümünde, egemenliğin kayıtsız
şartsız "Milletin" olduğu ve "Türk Milletinin" egemenliğini,
Anayasa'nın koyduğu esaslara göre Yasama, Yürütme ve Yargı organları
eliyle kullanacağı öngörülmüş,
9. maddesinde; yargı yetkisinin Türk Milleti adına bağımsız mahkemeler
tarafından kullanılacağı; belirtilmiştir.
"Mahkemelerin bağımsızlığı" başlıklı 138.maddesinde ise;
"Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka
uygun olarak vicdanı kanaatlerine göre hüküm verirler.
Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında
mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez;
tavsiye ve telkinde bulunamaz.
Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin
kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya
herhangi bir beyanda bulunulamaz.
Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak
zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle
değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez."
"Hakimlik ve Savcılık Teminatı" başlıklı 139.maddesinde de;
"Hakimler ve savcılar azlolunamaz, kendileri istemedikçe Anayasada
gösterilen yaştan önce emekliye ayrılamaz; bir mahkemenin veya
kadronun kaldırılması sebebiyle de olsa, aylık, ödenek ve diğer özlük
haklarından yoksun kılınamaz.
Meslekten çıkarılmayı gerektiren bir suçtan dolayı hüküm giymiş
olanlar, görevini sağlık bakımından yerine getiremeyeceği kesin olarak
anlaşılanlar veya meslekte kalmalarının uygun olmadığına karar
verilenler hakkında kanundaki istisnalar saklıdır."
Düzenlemesine yer verilmiştir.
"Hakimlik ve Savcılık Mesleği" başlıklı 140.maddesinde de hakim ve
savcılık mesleğine ilişkin esaslara yer verilmiş; maddenin 5 ve
6.fıkrasında;
"Hakimler ve savcılar idari görevleri yönünden Adalet Bakanlığına bağlıdırlar.
Hakim ve savcı olup da adalet hizmetindeki idari görevlerde
çalışanlar, hakimler ve savcılar hakkındaki hükümlere tabidirler.
Bunlar, hakimler ve savcılara ait esaslar dairesinde sınıflandırılır
ve derecelendirilirler, hakimlere ve savcılara tanınan her türlü
haklardan yararlanırlar."
Şeklindeki hüküm ile de hakim ve savcıların yargısal görevleri dışında
idari görevleri olabileceği vurgulanmış; önceki anayasal ve yasal
düzenlemelerden farklı olarak hakim ve savcılık teminatı birlikte
düzenlenmiş; savcılar da statüleri itibariyle aynı anayasal ve yasal
hükümlere tabi kılınmıştır.
Yine, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu 'nun "Gözetim ve Denetim
Hakkı" başlıklı 5.maddesinin 3 ve 4.fıkralarında:
"Adalet Bakanı, yargı yetkisinin kullanılmasına ilişkin görevler hariç
olmak üzere hakim ve savcılar üzerinde gözetim hakkını haizdir.
Hakim ve savcılar idari görevleri yönünden Adalet Bakanlığına bağlıdırlar."
Denilmekte ve gerek atama, terfi, cezai ve disiplin sorumlulukları
yönünden hakim ve savcılar arasında bir ayrım yapılmamaktadır.
Aynı Kanunun "Hakimlik ve Savcılık Teminatı "başlıklı 44.maddesinde yer alan;
"Hakimler ve savcılar azlolunamazlar. Bir mahkemenin veya kadronun
kaldırılması nedeniyle de olsa aylık ve ödeneklerinden ve diğer özlük
haklarından yoksun kılınamazlar, kendileri istemedikçe 65 yaşından
önce emekliye sevkolunamazlar. Meslekten çıkarılmayı gerektiren bir
suçtan dolayı hüküm giymiş olanlar, görevini sağlık bakımından yerine
getiremeyeceği kesin olarak anlaşılanlar ve meslekte kalmalarının
uygun olmadığına karar verilenler hakkında kanundaki istisnalar
saklıdır."
Hükmü ile de aynı teminata sahip kılınmışlardır.
Görüldüğü üzere, 1982 Anayasası ile hakimler ve savcılar; açıkça aynı
haklara ve soruşturma usullerine tabi tutulmuş; özel hukuktaki
sorumlulukları açısından ise bu tarihten önceki durumlarında bir
değişiklik olmamıştır. Öyle ki, 1982 Anayasası döneminde 1086 sayılı
Kanunun 573 ve devamı maddelerinde 2004 ve 2008'de iki kez değişiklik
yapılmışsa da, bu değişikliklerde hakimler hakkındaki çerçeve
korunmuş; savcıları bu maddeler kapsamına alacak yasal bir düzenlemeye
gidilmemiştir.
Durum bu iken, eldeki davanın cumhuriyet savcılarına yöneltilmiş
olması da gözetilerek; HUMK.nun 573 ve devamı maddelerinde açıkça
sayılmayan cumhuriyet savcıları yönünden de bu hükümlerin uygulanıp
uygulanmayacağının çözümlenmesi gerekir.
Tüm bu hükümler ortaya koymaktadır ki, "Türk Ulusu" adına yargılama
yapmaya ve karar vermeye yetkili ve görevli hakimler; memur ve diğer
kamu görevlilerinden ayrı Anayasal statüye sahiptir. Bu statü,
hakimlerin tarafsızlığını ve dolayısiyle yurttaşa bir yargı güvencesi
sağlamayı amaçlamıştır. Hakimler de, memur ve diğer kamu görevlileri
gibi, kamu hizmeti üretme ve görme açısından yurttaşın hizmetindedir.
Bu nedenle, yargı hakkını kullananların, yurttaşlara verdikleri
zararlardan sorumlulukları; 1086 sayılı Kanunun 573 ve devamı
maddelerinde özel olarak düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerin amacı, bir
yandan yargı hizmetinin görülmesi sırasında yurttaşlara verilen
zararlardan sorumluluğu ortaya koyarken, hassas yargı faaliyetine ve
bunun bir parçası olan hakime, keyfi ve dayanaksız başvurularla, zarar
verilmesini de önlemektir.
Açıklandığı üzere, hakimlerin sorumluluğuna ilişkin HUMK.573 ve devamı
maddeleri istisnai hükümlerdendir. Kanunda sayılan istisnaların ve
sınırlı düzenlenen usul hükümlerinin yorum yoluyla değiştirilmesi veya
genişletilmesi olanağı bulunmamaktadır.
Maddede sayılmayan ceza hâkimlerinin de bu madde kapsamında
düşünülmesi gerektiğini kabul eden 25.03.1931 tarih ve 1931/19
E-1931/35 K.sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı ise, maddedeki
"Hakim" ibaresinden yola çıkılarak verilmiş olup; değiştirme veya
genişletme olarak düşünülemez ve cumhuriyet savcılarının da bu
maddeler kapsamında kabul edilebilmesi için uygun bir emsal olarak
kabul edilemez.
Şu durumda, HUMK.573 ve devamı maddelerinin, maddede açıkça sayılmayan
cumhuriyet savcıları yönünden de yorum yoluyla uygulanabileceğini
kabule olanak bulunmamaktadır.
Sonuç itibariyle ; davalı cumhuriyet savcıları, istisnai bir hüküm
olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 573 ve devamı
maddelerinde açıkça sayılmayıp; bu maddelerin istisnai ve usule
ilişkin hükümler olması nedeniyle yorum yoluyla genişletilmesi ve
değiştirilmesi olanağı da bulunmadığından, İlk derece mahkemesi
sıfatıyla Yargıtay 4.Hukuk Dairesinin, davanın 818 sayılı Borçlar
Kanunu'nun 41 ve devamı maddelerine dayalı tazminat davası olarak
nitelendirilmesi usul ve yasaya uygun olup, bu yönüyle kararın
onanması gerekir.
Ne var ki, özel daire kararında "Cumhuriyet Savcılarının
faaliyetlerinin yargısal değil, idari nitelik taşımasına göre"
ibaresine de yer verilmiştir.
Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında çoğunluk bu görüşe
katılmamış; daire kararının gerekçesinden bu bölümün çıkarılması
gerektiği görüşünü bildirmişlerdir.
Yukarıda açıklanan hakim ve savcılara ilişkin yasal düzenlemelerde de
yer aldığı üzere hakim ve savcıların hem yargısal hem de idari
görevleri bulunmaktadır.
Diğer taraftan, fonksiyonel bakımdan yargı organları, yasama ve
yürütmeden ayrıdır. Bağımsız bir organ olan yargının, yargılama süreci
ile ilgili işlemleri, Anayasa'nın 125. maddesinde öngörülen "idari
işlemler" kapsamına girmemektedir.
Savcıların yargılama fonksiyonu dışında, yasalarla verilmiş idari
görevleri de bulunduğundan, yaptıkları idari görevler nedeniyle ve bu
kapsamda tesis edilen işlemlerden dolayı Adalet Bakanlığının sorumlu
tutulabileceği açıktır.
Ne var ki, idari yönden Adalet Bakanlığına bağlı olan, ancak,
yargılama görevi kapsamında yürüttükleri hizmet nedeniyle Adalet
Bakanlığı'nın ajanı konumunda olmayan savcıların verdiği kararlardan
dolayı, yürütme fonksiyonu içinde yer alan Adalet Bakanlığı'nın
sorumlu tutulmasına olanak bulunmamaktadır.
Cumhuriyet savcılarının yargılama fonksiyonu içindeki faaliyetlerinden
en başta geleni iddianame düzenlenmesi ve kamu davasının açılması,
takibi, karara karşı yasal yolların kullanılmasıdır.
Nitekim, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunun (CMK) "Kamu davasını açma
görevi" başlıklı 170.maddesinde;
"(1) Kamu davasını açma görevi, Cumhuriyet savcısı tarafından yerine getirilir.
(2) Soruşturma evresi sonunda toplanan deliller, suçun işlendiği
hususunda yeterli şüphe oluşturuyorsa; Cumhuriyet savcısı, bir
iddianame düzenler.
(3) Görevli ve yetkili mahkemeye hitaben düzenlenen iddianamede;
a) Şüphelinin kimliği,
b) Müdafii,
c) Maktul, mağdur veya suçtan zarar görenin kimliği,
d) Mağdurun veya suçtan zarar görenin vekili veya kanunî temsilcisi,
e) Açıklanmasında sakınca bulunmaması halinde ihbarda bulunan kişinin kimliği,
f) Şikâyette bulunan kişinin kimliği,
g) Şikâyetin yapıldığı tarih,
h) Yüklenen suç ve uygulanması gereken kanun Maddeleri,
i) Yüklenen suçun işlendiği yer, tarih ve zaman dilimi,
j) Suçun delilleri,
k) Şüphelinin tutuklu olup olmadığı; tutuklanmış ise, gözaltına alma
ve tutuklama tarihleri ile bunların süreleri,
Gösterilir.
(4) İddianamede, yüklenen suçu oluşturan olaylar, mevcut delillerle
ilişkilendirilerek açıklanır.
(5) İddianamenin sonuç kısmında, şüphelinin sadece aleyhine olan
hususlar değil, lehine olan hususlar da ileri sürülür.
(6) İddianamenin sonuç kısmında, işlenen suç dolayısıyla ilgili
kanunda öngörülen ceza ve güvenlik tedbirlerinden hangilerine
hükmedilmesinin istendiği; suçun tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde
işlenmesi halinde, ilgili tüzel kişi hakkında uygulanabilecek olan
güvenlik tedbiri açıkça belirtilir."
Hükmü yer almakta; kamu davasının açılması ve iddianamede yer alması
gereken unsurlar burada gösterilmektedir.
Davanın açılması iddianın yargısal araştırılması olup; ceza davası da
tamamen muhakeme (yargılama) hukukuna ilişkin bir faaliyettir.
Ayrıca, CMK.'nun "Duruşmada Hazır Bulunacaklar" başlıklı 188/1 .maddesinde;
"(1) Duruşmada, hükme katılacak hâkimler ve Cumhuriyet savcısı ile
zabıt kâtibinin ve Kanunun zorunlu müdafiliği kabul ettiği hâllerde
müdafiin hazır bulunması şarttır..."
Denilmektedir.
Bu yasal düzenlemeler göstermektedir ki, ceza yargılamasında savcılık,
iddia görevini yerine getiren, gereğinde sanığın haklarını da gözeten
bir yargılama makamı olması yanında, yargılama faaliyeti içinde fiilen
ve hukuken yer alan bir unsur olarak da kabul edilmektedir. İdari
görevlerinin varlığı savcılığın aynı zamanda yargılama görevlerinin
varlığını kabule engel değildir. Nitekim, hâkimlerin de idari
görevleri vardır ve bu görevler yargısal görevlerini ortadan
kaldırmamaktadır.
Dava açılması ve buna ilişkin iddianamenin düzenlenmesi tümüyle
yargısal faaliyettir. Bu faaliyetin yerine getirilmesinde salt kişisel
kusurlu davranışla zarara yol açıldığında cumhuriyet savcısının
kişisel sorumluluğu doğar. Zira, iddianame idari bir işlem olmayıp, bu
işlemin iptalinin dava konusu edilmesi de olanaklı değildir.
İddianamenin kabulü ya da reddi yargı faaliyeti içinde ve kanunda yer
alan koşullarla ancak mahkeme kararıyla mümkündür. İddianame,
yargılamanın başlayıp yürütülmesindeki rolü nedeniyle yargılamaya
dâhildir ve yargılamadan ayrı düşünülemeyecek nitelikte olması
nedeniyle de idari faaliyet kapsamında değerlendirilemez.
Ne var ki, iddianamenin yargılama faaliyetine dâhil olması da, tek
başına eldeki davada 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun
573 ve devamı maddelerinin uygulanmasına yetmemektedir. Yukarıda da
açıklandığı üzere, bu işlemi yerine getiren kişinin Cumhuriyet Savcısı
olması ve maddede açıkça Cumhuriyet Savcılarının sorumluluğunun
düzenlenmemesi karşısında, 1086 sayılı HUMK.nun 573 ve devamı
maddelerinin somut olay yönünden uygulama yeri bulunmamakta; konunun
genel hükümlere göre Adliye mahkemelerinde çözümlenmesi gerekmektedir.
Sonuç itibariyle; Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin ilk derece mahkemesi
sıfatıyla verdiği kararın karar metninden "Cumhuriyet Savcılarının
faaliyetlerinin yargısal değil idari nitelik taşımasına göre"
ibaresinin çıkarılarak yukarıda açıklanan değişik gerekçelerle
onanması gerekir.
SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile 4. Hukuk
Dairesinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği kararın, karar
metninden "Cumhuriyet Savcılarının faaliyetlerinin yargısal değil
idari nitelik taşımasına göre" ibaresinin çıkartılarak yukarıda
açıklanan değişik gerekçelerle ONANMASINA, aşağıda dökümü yazılı
(143.30) TL. harcın temyiz edenden alınmasına, 07.10.2009 gününde
oyçokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY YAZISI
Dava, Cumhuriyet Savcıları olan davalıların hakkında dinleme kararı
olmayan davacı ile dinleme kararı olan dışı kişi arasında geçen özel
telefon konuşmalarının ceza koğuşturmasına konu olayla ilgili olmadığı
halde imha edilmeyerek iddianame ekine konulmak suretiyle kişilik
haklarına saldırı nedeniyle uğranılan manevi zararın giderilmesi
istemine ilişkindir.
İddianame düzenlenmesi idari yargı değil yargısal bir faaliyet
olduğundan Sayın Çoğunluğun Yüksek 4.Hukuk Dairesinin aksi yöndeki
gerekçesinin hatalı olduğu görüşüne aynen katılmaktayım.
Anayasamızın 6.maddesinde hiçbir kimse veya organın kaynağını
Anayasadan almayan bir devlet yetkisini kullanamayacağı
bildirilmiştir.
Savcılık kurumunun yapısı, Cumhuriyet Savcılarının hukuki durumları ve
anayasal güvenceleri Anayasamızın "Yargı Erki'nin düzenlendiği
2.bölümünde yer almaktadır. 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar
Kanunundaki hükümlere uygulanan tüm hükümler aynen Cumhuriyet
Savcılarına da uygulanmaktadır. Özellikle Cumhuriyet Savcıları da
44.madde de düzenlenen "Teminat" hükümlerinden hakimler gibi
yararlanmakta ve istekleri üzerine 36.madde gereğince Hakimler ve
Savcılar yüksek Kurulu kararı ile hakimlik görevine
nakledilebilmektedir.
Cumhuriyet Savcıları hakim sınıfında sayıldıklarından ve görevlerinden
doğan mali sorumlulukları hakkında Ceza Usul Kanununda açıklık
olmadığından aleyhlerine açılacak tazminat davalarında Hukuk Usulü
Muhakemeleri Kanununun cari olacağı ve anılan yasanın 573.maddesi
yollamasıyla 575/2.maddeleri gereğince bu davanın konusu itibariyle
Yargıtay Yüksek 4.Hukuk Dairesince ilk derece mahkemesi sıfatıyla
görülmesi gerektiği gerekçesiyle Yüksek 4.Hukuk Dairesinin görevsizlik
kararının bozulması görüşünde olduğumdan Sayın çoğunluğun Yüksek
Dairenin yalnızca iddianame düzenlenmesinin idari olduğu yönündeki
gerekçesinin düzeltilerek davaya genel mahkemelerde bakılacağına
ilişkin görevsizlik kararının onanmasına ilişkin görüşüne
katılmıyorum.
--
Dr.iur.Özcan Günergök
https:
twitter.com/gunergok
www.gunergok.com
www.fotoen.com
www.benfenerbahceyim.com