Re: Kardeşinden Turhan Selçuk - Benzer rüya - Abdülcanbaz ve Bisiklet

29 views
Skip to first unread message

Necati Çavdar

unread,
Mar 12, 2010, 12:26:34 PM3/12/10
to naci kaptan

Alev Çukurkavaklı

“Devrimcilerin günlük gazetesi YENİGÜN” 1972 yılına iflas ederek girmişti… Haciz memurları evimizdeki hemen her şeyin sayımını yapmış, televizyonumuzu götürmüş, Murat 124 marka arabamızın ruhsatına; “SATILAMAZ / HACİZLİ” damgasını basmıştı… Kan ağlıyorduk. * Olay 1971’nin 19 Mayıs günü, babamın...


12 Mart 2010 17:26 tarihinde naci kaptan <cumhuri...@gmail.com> yazdı:
 
 
  
Yazımı, 
Çizginin ve Vatanseverliğin üstadı
Turhan Selçuk'a rahmet,
kardeşi İlhan selçuk'a sağlık dileyerek
sunuyorum  ...
 
 
 
Kardeşinden Turhan Selçuk -
Benzer rüya - Abdülcanbaz ve bisiklet
 
Naci Kaptan
 
 
Çevremizi saran üç boyutun ötesinde, dördüncünün varlığını duyumsamadığımız yıllardı... Uzunluğu, genişliği, derinliği biliyorduk... Zamanı tanımıyorduk...Yaşadığımız an'ın bilincine uzaktık...
 
 
 
 
Yazıya Abdülcanbaz devrinin meşhur şarkıcısı
Şamran hanımın bir şarkısıyla başlayacağım ;
 
 
Ey dizim, ey bacağım
Cumaya ne yapacağım
Ne aksi makine bu
Tekme ile kıracağım
Kabahat bende değil
Hep o telgraf direğinde
O kadar varda dedim
İlişdi durdu yerinde
Hopla hopla hendeği atla
Haydi hop hop hop
Alert!
Dar ceket, şık tuvalet
Arabacı dikkat et!
 
 
***
 
 
Gördüğümüz rüyanın birbirine benzemesi doğaldı
 
İlhan Selçuk

Turhan Selçuk'un sanatta 60. yılında basılan 'Önce Çizgi Vardı... "çizgide 60.yıl"' adlı derleme kitabında İlhan Selçuk, ağabeyini duygu dolu sözlerle kaleme almıştı. Ağabeyine 'gördüğümüz rüyanın birbirine benzemesi doğaldı' diyen Selçuk'un kaleminden Turhan Selçuk...

 

 

TURHAN...

Çevremizi saran üç boyutun ötesinde, dördüncünün varlığını duyumsamadığımız yıllardı... Uzunluğu, genişliği, derinliği biliyorduk... Zamanı tanımıyorduk...Yaşadığımız an'ın bilincine uzaktık...


Bilye oynarken, meşin topun peşinde koşarken, okula giderken, gezip tozarken, avarelik ederken, akan zamanın dışındaydık...Ta içimizde, yüreğimizde, beynimizin gizli bir köşesinde, geleceğimizin gizemine adamıştık kendimizi...


Ulaşılamaz yıldızlara gidecektik; bilmediğimiz ülkelerde görülmemiş serüvenler bizi bekliyorlardı; göz kamaştırıcı hayatlara ışınlanmıştık...
Yakınımızdaki hiçbir olay, ailemizdeki hiçbir bağ, çevremizdeki hiçbir kişi, ülkemizdeki hiçbir gerçek, yaşadığımız kent veya kasabadaki hiçbir koşul, bizim yarınlara şartlanmış yaşam tasarımlarımızı engelleyemezdi...


Yaşayacaktık: ama, daha sonra, ilerde, gelecekte, hayat kollarını bize açacaktı...Özlemlerimizin anlamı, sıradanlaşmanın sınırlarını ruhumuzda çiğneyip geçmişti...Yaz sıcağını emen geceler, pırıl pırıl gökte kayan yıldızları ciğerlerimize çekiyorduk: o yıldızlar gökte bizim için kayıyorlardı...


İki Çocuğun devri Alemi'ni, Tarzan'ı, Baytekin'i, Üç Silahşörler'i aşıp La Dam O Kamelya'ya geçmek güç olmadı; Çocuk Sesi'ni Afacan'ı geride bırakırken üzülmedik; bunlardan çk daha uzakta, gizemli ve görkemli bir yerde, hayat kollarını açmış bizi bekliyordu.


Çok küçük yaştayken, İstanbul'da elektrik düğmesini çevirdiğimiz zaman ortalığın aydınlanması bize doğal gelmişti. Anadolu'nun uzak kasabalarında, fitilli petrol lambasının soluk ışığında kitap sayfalarını çevirmekte ne kolaydı!.. Çünkü hayat, çok ötede, gelecekte, bilinmeyen kentlerde, balta girmemiş ormanlarda, uzak gezegenlerde yaşanacak apayrı bir şeydi.


Bilincimizin gölgesinde, geleceğin bilinmezliğine yayılıyordu umutlarımız...Çocuklukta yaşadığımız yıllar, ilerde yaşayacağımız güzel zamanlardan ödünç alınmıştı.


Schubert'i, Gorki'yi, Zola'yı, Gogol'u tanıdığımızda, kendimize yakıştırdığımız dünyanı ninsanlarını bilmuş gibiydik; ama, sanki hepsi de üç boyutun kapsamı içindeydi...
Dördüncü boyutun bize hazırladığı tuzaktan habersizdik...


Zamanı duyumsamaya başladığımız gün, yaşam değişti, dördüncü boyut ikimizi de uçurumuna çekmeye başladı... Turhan'la kardeşliğin ötesinde bir ikili olşturuyorduk, yaşımız büyüdükçe düşüncelerimiz de birlikte büyüyor, düşlemlerimize karışıyordu, gece gözlerimizi kapadığımızda gördüğümüz rüyanın birbirine benzemesi doğaldı...


Ya Ülfet?..
O 'bizim' kız kardeşimizdi...Benim ya da Turhan'ın değil, 'bizim' kardeşimiz...
Uzun sandığım bir çocukluk evresinde 'ben' ile 'biz'i düşüncelerimde karıştırdığımı sanıyorum.
Gerçek ile düşü ayrımsamak çok zor oldu.
Çocukluğumuzun uçsuz bucaksız evreninden kopup ayaklarımızın toprağa değdiği anda, ben çok korktum...
Turhan'ın ürktüğünü sanıyorum.


Dünyalarımız yıkılıyor muydu? Yıldızlara gidemeyecek miydik?

Evrenin bilinmeyen güzelliklerini, adına hayat denen süreçte keşfedemeyecek miydik? İlk gençlik yılları aşılıp da 'zaman boyutu' yaşamda devreye girdikçe, üç boyutun yetersizliği, kısırlığı, bağlayıcılığı ortaya çıkıyordu.


İnsanın durduğu, oturduğu, hele geceleyin yattığı yerde düşünceleriyle devinebilen bir yaratık olduğunu küçükken keşfeden bizler, hayatın gerçekliği karşısındı, ellerimizin ayaklarımızın bağlandığını mı görecektik?..


Büyüyorduk, hayata atılmak, meslek sahibi olmak, para kazanmak, bir evin sorumluluğunu taşımak gibi zorunlulukların oldubittisiyle karşı karşıyaydık. Kuralların bukağası, ayakbileklerimize vuruluyordu. Gerçekler, hışımla üstümüze geliyordu. Dünyalarımızın yıkılmazına, gezegenlerimizin yok olmasına, yıldızlarımızın ellerimizden kaymasına seyirci mi kalacaktık?..


Kıyamet günü yaklaşıyordu... O sırada Turhan bir şeyi farketti.
Alaeddin'in lambasından çıkan dev, Turhan'a bir çizginin gizeminde bütün dünyaları, yıldızları, gezegenleri, galaksileri, insanları, duyguları, sevdaları, dostlukları, düşmanlıkları, ağlamayı, gülmeyi, geçmişi, geleceği ve an'ı - tek sözcükle yaşamı - yakalamasını öğretti.
O, ne büyük bir mutluluk!..


Turhan, evrendeki her şeyi çizgiye dönüştürmenin ilm-i simyasında benliğini buldu...
Yaratacağı evren'in Allah'ıydı artık...
Baytekin gibi yıldızlara gitmiyor, yıldızları ayağına çağırıyordu. Doktor Faust'un gücü artık ne yazardı!.. Güliver'in devleri ve cüceleri, çizginin büyüsünde bir büyüyüp bir küçülüyorlardı. Şekspir'in tiyatrosu, çizgi dünyasının egemenliğinde perdelerini açıp kapıyorlardı. Molyer'in mizahı, çini mürekkebiyle beyaz kağıt üzerine dökülüyordu. Donkişot ya da Kazanova, Turhan'ın yanında yay kalırlardı.
Turhan'ın dünyası, yaşadığımız gerçek dünyanın eleştirisiyle oluştu...


Alternatif bir dünyadır bu...
Coğrafyası dördüncü boyuta yayılır...
Turhan'da zaman korkusu kalmadı...
Zaman, artık Turhan'a çalışıyor.

Kaynak: Önce Çizgi Vardı... "çizgide 60.yıl"

Güldiken, Güz 1994, S. 5, s.24-25

 
*** 
 
Turhan Selçuk - Abdülcanbaz




Abdülcanbaz, 1957 yılında Turhan Selçuk tarafından Milliyet Gazetesi için çizilmeye başlanan çizgi roman ve çizgi romanın baş kahramanıdır.

O yıllarda Milliyet gazetesinde yarım sayfalık yabancı bir çizgiroman vardır. Abdi İpekçi, Turhan Selçuk'tan israrla bu çizgi romanın yerlisini ister. Turhan Selçuk, mizah yazarı Aziz Nesin'den yardım ister.

Aziz Nesin, hilekar ve düzenbaz bir turist rehberi tipi yaratır. Bu üçkağıtçı adama "Abdülcanbaz" adını takar. Birinci öykünün yayını bitince, Aziz Nesin diziye devam etmek istemez.

Turhan Selçuk, bunun üzerine Rıfat Ilgaz'dan yardım ister. Bir süre sonra Rıfat Ilgaz'dan gelen senaryolar da aksamaya başlayınca, Turhan Selçuk, diziyi kendisi yazmaya başlar. Bu, düzenbaz Abdülcanbaz tipinin değişmesine, yeniden yaratılmasına neden olur. Abdülcanbaz, düzenin düzensizliğine ve bu ortamdan doğan ahlaksız, namussuz, utanmaz, arlanmaz tiplere karşı savaşan bir semboldür artık.

Abdülcanbaz, yaratıldığı tarihsel dönemden de çıkarılır. Artık hikaye, Osmanlı döneminde, Kurtuluş Savaşı'nda, uzayda, Eski Mısır'da geçebilir.

"Ben Abdülcanbaz'ı kahramanlık ötesi kaba kuvvetten güç alan, yozlaşmış bir çizgiroman türünden ayırıp arıtmak istedim. Bir roman ya da bir hikaye anlatımının sanat değerini katarak bunu grafik sanatın çizgi gücüyle de besleyerek kişiliğini bulması yolunda çalıştım." Milliyet Sanat, Aralık 1972 İçerikte bunlar olurken, Turhan Selçuk'un çizgi üslubunda da belirgin bir farklılaşma başlar. Çizgiler sadeleşir, grafik düzeyi artar.

"1950 sonrası, Saul Steinberg bir hamle yapmış, grafik mizahı Avrupa'dan Amerika'ya kadar götürmüştü. Avrupa'lı karikatürcüler, onun açtığı yoldan yeni mesafelere ulaşmaya çalışıyorlardı. Bu yeni yolda kişiliğimi bulma çabasına yönelik çalışmalara başladım. Önceleri yuvarlak çizgilerle çalışıyordum. Sonra çizgilerimi köşeleştirdim. Daha sonra yuvarlak ve köşeli çizgileri birlikte kullanmaya başladım. Bir ara çoksert, çok düz çizgilerle çalıştım. Ama sadelikten hiç ayrılmadım." Adam Sanat, Aralık 1985
Abdülcanbaz, uzun yıllar Milliyet, Cumhuriyet, Akşam ve Yeni İstanbul gazetelerinde yer aldı. Yetmişli yıllarda Mehmet Benli, seksenli yıllarda da Milliyet Yayıncılık tarafından albüm olarak yayınlandı. Turhan Selçuk, 1987'de Abdülcanbaz'ı emekli etti. Ancak 1994 yılında, ısrarlar sonucu tekrar çizmeye başladı.
 
 
 


Abdülcanbaz karakterleri

Abdülcanbaz: O her çağda halkın özlemini duyduğu, hayallerinde yaşattığı efsanevi bir tiptir. Bazen masal dünyalarında, bazen günümüzde sürdürür yasantısını, bazen de uzayı adımlar...

Halkını seven her dürüst ve namuslu kişide az çok Abdülcanbaz'lık vardır. Dürüsttür, cesurdur, akıllı ve zekidir. Yakışıklıdır, çelikten kaslara sahiptir. Bu üstün niteliklerini daima iyinin, haklının, ezilenin yanında; sömürücülere, zalimlere, namussuzlara karşı kullanır. "Osmanlı tokadı" ile ün salmıştır.

Karanfil Hoca: Doğu'nun yetiştirdiği en büyük ilim adamıdır. İlmi Simya, İlmi Kimya ve keşif dünyasındaki yeri, İbni Sina, İbni Batura gibi doğulu ilim adamlarından çok daha önemlidir. Biraz sinirli ve mütecaviz olmasına rağmen iyi kalpli, dürüst, kiiilik sahibi bir adamdır. Minaretül Füze-tül Kamer, Sefine-i Hava, El Kabili Sevk-ül Karakuş, Vel Kebir-ül Köstebek gibi önemli buluşların sahibidir.

Tarzan: Tarsus'da doğmuştur. Saf ve temiz yürekli bir Anadolu çocuğudur. Heybetli bir yapısı, ilahi bir gücü vardır. Cesareti ile ün salmıştır.

Fettah: Abdülcanbaz'ın arkadaşlarındandır. Hoşsohbet, muzip, kolayca gönlünün kaptıran, başından büyük işlere girişen, sevimli bir adamdır.

Fayrabi: Pehlivani gözbağcılıkta üstüne yoktur. Hatta bu marifetleri sanat haline getiren tek adamdır denilebilir. Abdülcanbaz ile Isfahan'da tanışmış, bir daha ayrılmamışlar, arkadaşlıklarını, toz kondurmadan sürdürmüşlerdir.

Gözlüklü Sami Bey: Osmanlı sarayına mensub bir mirasyedi... Şeytani bir zekaya ve süngülü bir bastona sahiptir. İşrete, kadına düşkün, düzenbaz bir adamdır. Hazırlopçudur.

Sürmegöz İhsan Bey: Gözlüklü Sami'nin dostu ve dalkavuğudur. Çıkar ugruna yapmayacağı şey yoktur.
 
 
 
 
 'Bisiklet'  

(...) Bir tarafta yenilikleri hemen yaşamına geçirmek isteyen dönemin modern gençleri, diğer tarafta onu burun kıvırarak karşılayanlar, hatta ‘‘şeytan icadı'' olmakla suçlayanlar... Abdülcanbaz'ı, Turhan Selçuk'un unutulmaz, sevimli çizgi kahramanını, herkes hatırlar. ‘‘Bir Velosipet Olayı'' adını taşıyan macerası da tıpkı Abdülcanbaz gibi sevimli. Bu serüvende Abdülcanbaz, Paris'ten hediye olarak gelen velospide arkadaşlarının meraklı bakışları önünde biner.
 
 
Çok kısa bir süre sonra da ilk bisikletli olarak İstanbul sokaklarında tur atmaya başlar. Ne var ki kıskanç Gözlüklü Sami, onu Osmanlı Meclisi Mebusanı'na şikayet eder. Tabii Abdülcanbaz bisikletiyle birlikte tutuklanır. Mahkemeye çıkarıldığında hem bisikletinin, hem de kendisinin savunmasını yapmak zorundadır. Ama işler ters gider ve cezaya çarptırılmaması için arkadaşları tarafından kaçırılarak dağ başındaki bir eve götürülür. Aylar geçtikten sonra evin sahibi son gelişmeleri öğrenmek için şehre iner ve gördükleri karşısında donup kalır. Çünkü herkes bisikletlerinin üstünde yeniliğin tadını çıkarmaktadır.

Çizgi romandaki gibi bisiklet belki hemen aklanmadı. Ama 1800'lü yılların sonunda İstanbul sokaklarındaki saltanatını yaşamaya başlamıştı bile. Bakırköy, Yeşilköy, Tarabya, Şişli, Fenerbahçe, Adalar, Taksim... Bisikletleri üzerindeki çılgın gençleri artık her yerde görmek mümkündü. Küstah, şımarık, arsız olarak adlandırılma pahasına onlar, cesurca yaşama meydan okumayı tercih etmişlerdi bir kere. Şamran Hanım'ın kantosu o günkü durumu esprili bir şekilde gözler önüne seriyor.

Ey dizim, ey bacağım
Cumaya ne yapacağım
Ne aksi makine bu
Tekme ile kıracağım
Kabahat bende değil
Hep o telgraf direğinde
O kadar varda dedim
İlişdi durdu yerinde
Hopla hopla hendeği atla
Haydi hop hop hop
Alert!
Dar ceket, şık tuvalet
Arabacı dikkat et!

Ya kadınlar? Onlar Şamran Hanım kadar cesur değillerdi elbette. Ancak Cumhuriyet yıllarında kavuşabildiler bisikletlerine. Ve kısa bir süre içersinde bisiklet sporu yaygınlaştı; bisiklet yarışları düzenlendi, resmi törenlerin ve kutlamaların bile başlıca simgesi bisikletti artık (...)
 
Gökhan Akçura'nın 'Bisiklet' kitabından alıntı:

 



--
NECATİ  ÇAVDAR
KANTOL~133.JPG
000004~188.JPG
blank77.gif
0NAFFD~166.JPG
tn_17455.jpg
0NSAN_~144.JPG
QKITAP~122.GIF
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages