"Sahipsiz olan memleketin batması haktır, Sen sahip olursan, bu vatan batmayacaktır!"

217 views
Skip to first unread message

Nusret Kebapci

unread,
Aug 26, 2006, 2:47:47 PM8/26/06
to Vatans...@googlegroups.com, ulusalbi...@googlegroups.com, LK-KI...@googlegroups.com, liberal-i...@googlegroups.com
"Sahipsiz olan memleketin batması haktır, Sen sahip olursan, bu vatan batmayacaktır!"
                                              Mehmet Akif ERSOY
 
 
     Değerli arkadaşlar   bir süredir e posta grubunuzu izliyorum ve inanın benim gibi bu memleketin batmaması için yürekleri vatan sevgisyle  yanan bir çok arkadasımın varlıgı beni yalnız olmadığıma sevindiriyor.
     Bu arada her düşünceden  arkadasımın bu bilinçle birbiriyle karsılıklı saygı temelinde fikirlerini ifade etmeleri de ayrıca cok olumlu.
        Fikirlerimizi ifade ederken ve birbirimizi eleştirirken asla unutmamamız gereken bir sey var.ŞU gelinen noktada safların  bundan 5 -10 yıl öncesine göre çok farklı oldugu, sağcı,solcu-ilerici gerici değil bugün artık ulusal devleti savunanlar ve mandacılar olarak ayrıldıgı ulusal devletten yana olanlarında kavram kargasası ve polemiğine girmeden kendilerine (ister vatansever,ister ulusalcı ,milliyetci )ne ad verirlerse versinler hepimizin tek ses tek yürek olmamaız ve her zamankinden daha fazla dayanısmaya  ve sesimi,zi duyurmaya ihtiyacımızın olduğunu       belirtir. Dostluk ve dayanışma duygularıyla   tüm e posta arkadaşlarıma saygılar sunarım . 
                                                                                                                     Nusret  KEBAPCI                                                                                      

Bülent Tutkun

Atatürk büyük nutkuna Samsun'a çıktığı tarih olan 19 Mayıs 1919'da ülkenin içinde bulunduğu koşulları açıklayarak başlar ve bütün zorluklara yokluklara rağmen sadece kendisi için değil bütün mazlum milletler için de savaşan bir ulusun karanlıklardan aydınlığa nasıl koştuğunu anlatır. Bu koşu bitmemiştir; bu bir bayrak yarışıdır ve ay yıldızlı bayrağımız çağdaş uygarlık düzeyinde dalgalanmadıkça devam edecektir. Bayrak yarışlarının engelsiz olduğunu kim söylemiş? Eğer siz ülkenizi çağdaşlaştırmak, insanlarınızı insan gibi yaşatmak istiyorsanız... Eğer siz bağımsızlık bizim karakterimizdir deyip ulusun eline, koluna, boğazına geçirilmek istenen zincirleri kırmak istiyorsanız önünüze çıkartılacak engeller o kadar çoktur ki, dünyadaki ilk kurtuluş savaşında şehit düşmüş dedelerimiz, ninelerimiz olmasa, bu toprakların özgürlüğünü nasıl kazandığını bilmesek ve Mustafa Kemal'e verilmiş sözümüz olmasa bırakıp kaçmak işten değildir.Engelleri önümüze yığanların kim olduğunu fazla araştırmaya gerek yok. İstiklal savaşımızı kimlere ve neye karşı verdiysek bugün de aynılarıyla mücadele etmekteyiz. Tek fark yöntemlerini değiştirmiş olmalarında. Artık, en azından henüz, karşımıza tüfekleri toplarıyla değil daha sinsice; sömürgeci sermayeleriyle, terör örgütleriyle, sözde demokratları ile ve yeni dünya düzenleri ile çıkmaktalar. Amaçlarına ulaşmak için geldiğimiz noktada hedef olarak TÜRKİYE CUMHURİYETİ'Nİ ufalayarak TC mertebesine indirmeye ve sonra da toptan ortadan kaldırmayı görüyorlar.

Küreselleşen dünya söylemi ile bunun ardındaki küresel sermaye odakları ve emperyalist ülkeler, azgelişmiş ülkelerdeki ulusal devletleri yok etmek istiyorlar. Türkiye, girdiği gümrük birliği ve IMF tarafından dayatılanlarla zaten ekonomik anlamda bağımsızlığını yitirmiştir. Bunun yanı sıra Avrasya'da ve yakın çevremize baktığımızda gördüğümüz; emperyalizmin federal yapılı Sovyetler Birliği'ni ve Yugoslavya'yı, feodal yapılı Irak'ı parçaladığını ve bu bölgede önündeki tek engeli ulusal devlet modeli olarak belirlediğini görüyoruz. Bu coğrafyadaki ulusal devlet de emperyalizme karşı verilmiş bir kurtuluş savaşıyla kurulan Türkiye Cumhuriyeti olduğu için hedef açıkça Türkiye'nin yıkılmasıdır. Bölgede, bir Kürt devleti kurulması ve büyük bir Ermenistan hedefleniyor. Yani Sevr yeniden önümüze konuyor ve kimi işbirlikçiler de federasyon, ılımlı İslamcılık, cemaatlere göre demokrasi tartışmalarıyla ülkemizin yıkılmasına hizmet ediyorlar. Türkiye Cumhuriyeti çok zor koşullar altında ve emperyalizmin ulusal yapılanmaların kurulmasına izin vermediği Balkanlar-Ortadoğu- Kafkasya üçgeninde kurulmuş ve ulusal ordu ve ulusal ekonomiye dayandırılmıştır. Bugün ülkemizde ılımlı İslamcısından, köktendincisine, neo-liberalinden, emperyalizmin maşası olmuş milliyetçisine, kürtçü-mandacı sosyalistinden, küreselleşmeci sosyal demokratına kadar pek çok kesimin ulusal devlet ve Mustafa Kemal düşmanlığında birleştiğini görüyoruz. Artık gelinen noktada ülkemizdeki ayrım ULUSAL BAĞIMSIZLIKÇILARLA – mandacılar arasındadır.

Bu koşullar altında ülkenin gençlerine büyük görevler düşmekte. Güzel yurdumuzun kurulan bu tuzaklara düşmesini önlemek ve onu yaşatmak için önderimizden aldığımız şevkle çalışmalıyız. Üzerinde yürüyeceğimiz yol KEMALİZM'dir. Verdiği kurtuluş savaşından bağımsızlığı ile beraber kendi ulusal ideolojisi ile çıkmış olan Türk Milleti ve Türk gençliği topraklarını sahiplendiği gibi Kemalizm'i de sahiplenecek onun eleştirel akılcı metodunu kullanarak ülkesinin aydınlık geleceğinin tohumlarını atacaktır. Bizim birilerinin ülkemize geçmişte de ithal etmeye çalıştığı düşünce kalıplarının, her ülkenin sorunlarını çözdüğü iddia edilen ama defalarca bu iddiası yanlışlanan dogmatik ideolojilerin içine girmeye ve beynimizi dumur etmeye niyetimiz yok. Çünkü bizim kendi gerçeklerimizden doğan, kökleri Fırat'ta, Kızılırmak'ta, Menderes'te, Meriç'te, Göksu'da, Sakarya'da sulanan öz be öz bizim olan ulusal bir düşünce sistemimiz var. Onun bütün insanlığın sorunlarını çözeceğini iddia etmiyoruz ama Anadolu'nun Trakya'nın dilinden en iyi o anlar diyoruz. Evet o Kemalizm'dir. Mustafa Kemal kapitalist miydi? Mustafa Kemal sosyalist miydi? Bunlara evet diyebilir misiniz? Tabii ki değildir. O yurdunun gerçeklerinden hareketle eleştirel akıl ışığında karşılaştığı sorunları çözmüş ve düşünce sistemini dogmatik değil yenilenebilir ilkeler ile donatmıştır. İşte bunun içindir ki Kemalizm, Kapitalizm ve Sosyalizmden farklı bir üçüncü yoldur. Diğer azgelişmişler için bir modeldir çözüm değildir.

Bizim problemlerimizi yine biz, bizim gerçeklerimize uygun, bizim olan ile yani Kemalizm ile çözeceğiz. Bunun için Tanzimat aydınlarının sözlerine kanmamalı parlak ambalajlar içine sarmalanmış kopya düşüncelere itibar etmemeliyiz. Taşlarını batı özentilerinin döşediği köleliğe giden yollar yerine yerel değerlerden ve güzelliklerden yola çıkıp evrensel güzellikler yaratma yolunda ilerlemeliyiz. Rehberimiz eleştirel akıl olmalı. Osmanlı'da görülen kendi değerlerinden kendi insanından utanmanın ve gözü kapalı batı hayranlığını aştığımızı sanıyorum. Bakın Atatürk'ün yakın arkadaşı Falih Rıfkı Atay Osmanlı İmparatorluğunun son dönemiyle ilgili olarak neler söylüyor: "Kendime ilk defa ne zaman Türk dediğimi hatırlamıyorum. Bizim çocukluğumuzda Türk kaba ve yabani demekti. İslam ümmetinden ve "Osmanlı" idik, İlmihallerde baş dersimiz din ile milliyetin bir olduğunu öğrenmekti.

...Vatan sözü yasaktı. Onu ben büyüyüp de Namık Kemal'i okuduğum günlerde kitapta gördüm. Kulağımla ancak meşrutiyette duydum. Padişah kulları idik. Okul çıkışlarında her akşam sıraya girer, "Padişahım çok yaşa"diye bağırırdık.

... Beyoğlu'nda bir İstanbullu Türk "Yerli"liğini kolayca hisseder. Dükkanlardan çoğu, Türkçe'den başka dille konuşmayana cevap vermeye ancak "Tenezzül" eder. Yan sokaklardan bazılarının adları Fransızca'dır ve Fransızca yazılmıştır. "Büyük Kulüp"ün adı, "Cerlced'Orient"dır. Dili Fransızcadır. "Karşı" Türklerinin de Türkçe konuştukları pek duyulmaz. Bu Tanzimat tipi "Batılı" ile, bugünkü batılı Türk arasında hiçbir benzerlik aramayınız. O, Türklüğünden utanan, Türklüğünü saklayan bir "Alafranga"dır. Bir göbek, çoğu iki, nihayet üç göbek ötesi Anadolu'nun bir kasaba veya köyünden çıkan bu Türkler, saraya yahut Bab-ı Ali'ye çıkınca ilk işleri soylarını da, soyadlarını da unutmak olur... Okullarda da Arab'a Arap, Arnavud'a Arnavut, Rum'a Rum, fakat kendimize Osmanlı derdik."

Biz bu Tanzimat tipi aydınlara maalesef bugünde rastlamaktayız. Bunlara sorarsanız, demokrasi ve insan hakları koruyuculuğunda kendilerinden başkasını tanımazlar, ülkeler arasındaki sınırlar kalkmıştır, küreselleşme en büyük belirleyicidir derler. Onun için bu beyzadelere göre ulusal devlet artık önemini yitirmiştir, artık ortadan kalkmalıdır. Kemalizm de ulusal devlet de bundan böyle modası geçmiş kavramlardır. Ne ilginçtir ki bunları, Marksist-Leninist olan PKK da, şeriat devleti kurmak isteyenler de aynı anda alkışlarlar. Bunlar acayip demokrattırlar. Öyle ki, bir kişinin her şeyi bildiği diğerlerinin hiçbir şey bilmediği tarikat yapılanmalarını bile sivil toplum örgütü sayarlar. Vatanı bölmek isteyenler adalet mekanizması tarafından cezaya çarptırılınca, nerede demokrasi, nerede insan hakları diye bağırmaya başlarlar. Halbuki Fransa'da Le Pen'in "gaz odaları İkinci Dünya Savaşı'nda bir ayrıntıdır" dedi diye dokunulmazlığı kaldırıldığında hiç ses çıkarmazlar çünkü Avrupa ne yapsa doğrudur. Bunlara ulusal ekonomi dersiniz dudak kıvırırlar, çünkü sihirli yeni dünya düzenleri ulusal sözcüğünü sözlüklerinden çıkarmıştır. Oysa aynı anda Almanya'da ki bir otomobil fabrikasının duvarında "Japon otomobili alanlar kendilerine Japonya'da iş arasınlar" yazılıdır. ASELSAN cep telefonu üretir, reklamlarında "tamamen Türk mühendis ve işçilerince tasarlanıp üretilmiştir" yazar. Ne kadar gereksiz ve saçma bir yazı derler. Çünkü kalpleri bu topraklarda atmaz. İşte size gaflet, dalalet ve hatta hıyanet... Bu insanlar bazen bir gazete köşesinde, bazen bir kurumun başında, bazen de alelade bir yerde karşımıza çıkarlar. Ortak özellikleri bizim olanı küçümsemektir. Kendileri buradadır ama kafaları batı dedikleri büyük uygarlığa endekslidir. Kendi insanlarına güvenmezler. Onlar ya gerçekten bilinçli bir hıyanet içindedirler veya yıllardır etkisinde kaldıkları kültür emperyalizmi onları yaşadıkları topraktan, toplumdan koparmış avucunun içine almıştır. Bu kişilerin yaptıkları eylemler bizim dışımızdaki bölücülerden, emperyalistlerden daha tehlikelidir. Çünkü toplumu içten içe kemiren kanser hücreleri gibidirler.

Bütün bunları üniversitelerdeki Atatürkçü Düşünce Topluluklarının önemini vurgulamak için söylemekteyim. Biraz önce saydığım tipten kişilerle mücadelede bizler bizim olan Kemalizm'e sarılarak onu günün koşullarına uygun olarak yeniden üreterek halkımızın ve ülkemizin sorunlarını toplum mühendisliği yaklaşımı ile çözeceğiz. Hepimiz ulusal bağımsızlığını ekonomik ve siyasal anlamda kazanmış. Üreten ve ürettiğini paylaşan laik, demokratik ve halkçı bir Türkiye Cumhuriyeti yaratılmasında üzerimize düşen görevi yapacağız. Fakat bunun için yöntemimizi ve stratejimizi belirlemeliyiz. Bu mücadele uzun soluklu ve disiplinli bir mücadele olacaktır. Biz üniversite yıllarımızda üç-beş yıl bir şeylerin peşine takılıp, üniversiteden mezun olunca da bırakıp, ileride o üç-beş yılı çocuklarımıza anı olarak anlatamayız. Biz çocuklarımız bu ülkede hak ettikleri gibi yaşasınlar diye mücadele ediyoruz. Bu da biraz önce dediğim gibi uzun ve yorucu bir mücadele.

Kemalizm'i sol içerisinde bir fraksiyon olarak gören anlayışı da terk etmeliyiz. Kemalizm'i başka bir yerlere geçmek için basamak olarak görenlerin Atatürkçü Düşünce Topluluklarında yeri yoktur. Bu yapılarda Kemalizm dışında hiçbir ideolojik görüş savunulamaz, söylem olarak kullanılamaz. Kemaliz; bir gençlik hareketi, bir muhalefet hareketi, ya da bir sokak hareketi değildir. Kemalizm bir tepki hareketi de değildir. Sokaklarda slogan atmakla hiçbir şeyi değiştiremezsiniz. Her hareket gerektiğinde sokak hareketi yapabilmelidir. Yanlış olan bunu nihai bir hedef haline getirmektir. Burada önemli olan önceliklerdir. Bizim önceliğimiz Kemalist düşünceyi bu ülkede iktidara taşımak ve Kemalist bir Türkiye kurmaktır. Dolayısıyla belirleyici olanlar yine Kemalistler olmalıdır. Bunun yolu da ileriye dönük bir örgütlenme ve eylem modeli oluşturmaktır. Bu modelin ana amacı her türlü stratejik devlet kademelerinde kadrolaşmamızdır. Bu, devrim düşleriyle yaşayan bazı sözde Kemalistlere ters gelebilir. Fakat unutmayalım ki, yanlış sistemin alternatifi bir Kemalist için devletsizlik olamaz. Çeşitli şekillerde etkisizleştirilmeye çalışılan ulusal devlete yine biz Kemalist gençler sahip çıkacağız. Bu ülkenin kurucu felsefesi olan ideolojimiz bunu gerektiriyor. Bu anlayış tüm Atatürkçü Düşünce Kulüplerine egemen olmadıkça karşı-devrimci kadrolaşmaya seyirci kalmak durumundayız. Türkiye'nin geleceği böylesine akılcı bir tavra sahip ulusalcı gençlere bağlıdır.

İktidara yürüyen genç Kemalist kadroların gereksinim duyduğu tek şey, ideolojisine güven ve akılcı tavrıdır. Bunun için gerekli olan her türlü ilke Mustafa Kemal ve O'nun düşünce sistemi tarafından bizlere sunulmuştur.

necati sanih

unread,
Aug 27, 2006, 5:30:36 AM8/27/06
to liberal-i...@googlegroups.com

VATANSEVERLİK ÜZERİNE NOTLAR

http://www.kriter.org/index.php?option=com_content&task=view&id=286&Itemid=52





From: "Nusret Kebapci" <nusret...@gmail.com>
Reply-To: liberal-i...@googlegroups.com
To: Vatans...@googlegroups.com, ulusalbi...@googlegroups.com, LK-KI...@googlegroups.com, liberal-i...@googlegroups.com
Subject: {liberal-izmirliler.2167} "Sahipsiz olan memleketin batması haktır, Sen sahip olursan, bu vatan batmayacaktır!"
Date: Sat, 26 Aug 2006 21:47:47 +0300

"Sahipsiz olan memleketin batması haktır, Sen sahip olursan, bu vatan batmayacaktır!"
                                              Mehmet Akif ERSOY
 
 
     DeÄŸerli arkadaÅŸlar   bir süredir e posta grubunuzu izliyorum ve inanın benim gibi bu memleketin batmaması için yürekleri vatan sevgisyle  yanan bir çok arkadasımın varlıgı beni yalnız olmadığıma sevindiriyor.
     Bu arada her düşünceden  arkadasımın bu bilinçle birbiriyle karsılıklı saygı temelinde fikirlerini ifade etmeleri de ayrıca cok olumlu.
        Fikirlerimizi ifade ederken ve birbirimizi eleÅŸtirirken asla unutmamamız gereken bir sey var.Å U gelinen noktada safların  bundan 5 -10 yıl öncesine göre çok farklı oldugu, saÄŸcı,solcu-ilerici gerici deÄŸil bugün artık ulusal devleti savunanlar ve mandacılar olarak ayrıldıgı ulusal devletten yana olanlarında kavram kargasası ve polemiÄŸine girmeden kendilerine (ister vatansever,ister ulusalcı ,milliyetci )ne ad verirlerse versinler hepimizin tek ses tek yürek olmamaız ve her zamankinden daha fazla dayanısmaya  ve sesimi,zi duyurmaya ihtiyacımızın olduÄŸunu       belirtir. Dostluk ve dayanışma duygularıyla   tüm e posta arkadaÅŸlarıma saygılar sunarım . 
                                                                                                                     Nusret  KEBAPCI                         & nbsp;                                                            

Bülent Tutkun

Atatürk büyük nutkuna Samsun'a çıktığı tarih olan 19 Mayıs 1919'da ülkenin içinde bulunduğu koşulları açıklayarak başlar ve bütün zorluklara yokluklara rağmen sadece kendisi için değil bütün mazlum milletler için de savaşan bir ulusun karanlıklardan aydınlığa nasıl koştuğunu anlatır. Bu koşu bitmemiştir; bu bir bayrak yarışıdır ve ay yıldızlı bayrağımız çağdaş uygarlık düzeyinde dalgalanmadıkça devam edecektir. Bayrak yarışlarının engelsiz olduğunu kim söylemiş? Eğer siz ülkenizi çağdaşlaştırmak, insanlarınızı insan gibi yaşatmak istiyorsanız... Eğer siz bağımsızlık bizim karakterimizdir deyip ulusun eline, koluna, boğazına geçirilmek istenen zincirleri kırmak istiyorsanız önünüze çıkartılacak engeller o kadar çoktur ki, dünyadaki ilk kurtuluş savaşında şehit düşmüş dedelerimiz, ninelerimiz olmasa, bu toprakların özgürlüğünü nasıl kazandığını bilmesek ve Mustafa Kemal'e verilmiş sözümüz olmasa bırakıp kaçmak işten değildir.Engelleri önümüze yığanların kim olduğunu fazla araştırmaya gerek yok. İstiklal savaşımızı kimlere ve neye karşı verdiysek bugün de aynılarıyla mücadele etmekteyiz. Tek fark yöntemlerini değiştirmiş olmalarında. Artık, en azından henüz, karşımıza tüfekleri toplarıyla değil daha sinsice; sömürgeci sermayeleriyle, terör örgütleriyle, sözde demokratları ile ve yeni dünya düzenleri ile çıkmaktalar. Amaçlarına ulaşmak için geldiğimiz noktada hedef olarak TÜRKİYE CUMHURİYETİ'Nİ ufalayarak TC mertebesine indirmeye ve sonra da toptan ortadan kaldırmayı görüyorlar.

KüreselleÅŸen dünya söylemi ile bunun ardındaki küresel sermaye odakları ve emperyalist ülkeler, azgeliÅŸmiÅŸ ülkelerdeki ulusal devletleri yok etmek istiyorlar. Türkiye, girdiÄŸi gümrük birliÄŸi ve IMF tarafından dayatılanlarla zaten ekonomik anlamda bağımsızlığını yitirmiÅŸtir. Bunun yanı sıra Avrasya'da ve yakın çevremize baktığımızda gördüğümüz; emperyalizmin federal yapılı Sovyetler BirliÄŸi'ni ve Yugoslavya'yı, feodal yapılı Irak'ı parçaladığını ve bu bölgede önündeki tek engeli ulusal devlet modeli olarak belirlediÄŸini görüyoruz. Bu coÄŸrafyadaki ulusal devlet de emperyalizme karşı verilmiÅŸ bir kurtuluÅŸ savaşıyla kurulan Türkiye Cumhuriyeti olduÄŸu için hedef açıkça Türkiye'nin yıkılmasıdır. Bölgede, bir Kürt devleti kurulması ve büyük bir Ermenistan hedefleniyor. Yani Sevr yeniden önümüze konuyor ve kimi iÅŸbirlikçiler de federasyon, ılımlı İslamcılık, cemaatlere göre demokrasi tartışmalarıyla ülkemizin yıkılmasına hizmet ediyorlar. Türkiye Cumhuriyeti çok zor koÅŸullar altında ve emperyalizmin ulusal yapılanmaların kurulmasına izin vermediÄŸi Balkanlar-OrtadoÄŸu- Kafkasya üçgeninde kurulmuÅŸ ve ulusal ordu ve ulusal ekonomiye dayandırılmıştır. Bugün ülkemizde ılımlı İslamcısından, köktendincisine, neo-liberalinden, emperyalizmin maÅŸası olmuÅŸ milliyetçisine, kürtçü-mandacı sosyalistinden, küreselleÅŸmeci sosyal demokratına kadar pek çok kesimin ulusal devlet ve Mustafa Kemal düşmanlığında birleÅŸtiÄŸini görüyoruz. Artık gelinen noktada ülkemizdeki ayrım ULUSAL BAÄ IMSIZLIKÇILARLA – mandacılar arasındadır.

Bu koşullar altında ülkenin gençlerine büyük görevler düşmekte. Güzel yurdumuzun kurulan bu tuzaklara düşmesini önlemek ve onu yaşatmak için önderimizden aldığımız şevkle çalışmalıyız. Üzerinde yürüyeceğimiz yol KEMALİZM'dir. Verdiği kurtuluş savaşından bağımsızlığı ile beraber kendi ulusal ideolojisi ile çıkmış olan Türk Milleti ve Türk gençliği topraklarını sahiplendiği gibi Kemalizm'i de sahiplenecek onun eleştirel akılcı metodunu kullanarak ülkesinin aydınlık geleceğinin tohumlarını atacaktır. Bizim birilerinin ülkemize geçmişte de ithal etmeye çalıştığı düşünce kalıplarının, her ülkenin sorunlarını çözdüğü iddia edilen ama defalarca bu iddiası yanlışlanan dogmatik ideolojilerin içine girmeye ve beynimizi dumur etmeye niyetimiz yok. Çünkü bizim kendi gerçeklerimizden doğan, kökleri Fırat'ta, Kızılırmak'ta, Menderes'te, Meriç'te, Göksu'da, Sakarya'da sulanan öz be öz bizim olan ulusal bir düşünce sistemimiz var. Onun bütün insanlığın sorunlarını çözeceğini iddia etmiyoruz ama Anadolu'nun Trakya'nın dilinden en iyi o anlar diyoruz. Evet o Kemalizm'dir. Mustafa Kemal kapitalist miydi? Mustafa Kemal sosyalist miydi? Bunlara evet diyebilir misiniz? Tabii ki değildir. O yurdunun gerçeklerinden hareketle eleştirel akıl ışığında karşılaştığı sorunları çözmüş ve düşünce sistemini dogmatik değil yenilenebilir ilkeler ile donatmıştır. İşte bunun içindir ki Kemalizm, Kapitalizm ve Sosyalizmden farklı bir üçüncü yoldur. Diğer azgelişmişler için bir modeldir çözüm değildir.

Bizim problemlerimizi yine biz, bizim gerçeklerimize uygun, bizim olan ile yani Kemalizm ile çözeceğiz. Bunun için Tanzimat aydınlarının sözlerine kanmamalı parlak ambalajlar içine sarmalanmış kopya düşüncelere itibar etmemeliyiz. Taşlarını batı özentilerinin döşediği köleliğe giden yollar yerine yerel değerlerden ve güzelliklerden yola çıkıp evrensel güzellikler yaratma yolunda ilerlemeliyiz. Rehberimiz eleştirel akıl olmalı. Osmanlı'da görülen kendi değerlerinden kendi insanından utanmanın ve gözü kapalı batı hayranlığını aştığımızı sanıyorum. Bakın Atatürk'ün yakın arkadaşı Falih Rıfkı Atay Osmanlı İmparatorluğunun son dönemiyle ilgili olarak neler söylüyor: "Kendime ilk defa ne zaman Türk dediğimi hatırlamıyorum. Bizim çocukluğumuzda Türk kaba ve yabani demekti. İslam ümmetinden ve "Osmanlı" idik, İlmihallerde baş dersimiz din ile milliyetin bir olduğunu öğrenmekti.

...Vatan sözü yasaktı. Onu ben büyüyüp de Namık Kemal'i okuduğum günlerde kitapta gördüm. Kulağımla ancak meşrutiyette duydum. Padişah kulları idik. Okul çıkışlarında her akşam sıraya girer, "Padişahım çok yaşa"diye bağırırdık.

... Beyoğlu'nda bir İstanbullu Türk "Yerli"liğini kolayca hisseder. Dükkanlardan çoğu, Türkçe'den başka dille konuşmayana cevap vermeye ancak "Tenezzül" eder. Yan sokaklardan bazılarının adları Fransızca'dır ve Fransızca yazılmıştır. "Büyük Kulüp"ün adı, "Cerlced'Orient"dır. Dili Fransızcadır. "Karşı" Türklerinin de Türkçe konuştukları pek duyulmaz. Bu Tanzimat tipi "Batılı" ile, bugünkü batılı Türk arasında hiçbir benzerlik aramayınız. O, Türklüğünden utanan, Türklüğünü saklayan bir "Alafranga"dır. Bir göbek, çoğu iki, nihayet üç göbek ötesi Anadolu'nun bir kasaba veya köyünden çıkan bu Türkler, saraya yahut Bab-ı Ali'ye çıkınca ilk işleri soylarını da, soyadlarını da unutmak olur... Okullarda da Arab'a Arap, Arnavud'a Arnavut, Rum'a Rum, fakat kendimize Osmanlı derdik."

Biz bu Tanzimat tipi aydınlara maalesef bugünde rastlamaktayız. Bunlara sorarsanız, demokrasi ve insan hakları koruyuculuğunda kendilerinden başkasını tanımazlar, ülkeler arasındaki sınırlar kalkmıştır, küreselleşme en büyük belirleyicidir derler. Onun için bu beyzadelere göre ulusal devlet artık önemini yitirmiştir, artık ortadan kalkmalıdır. Kemalizm de ulusal devlet de bundan böyle modası geçmiş kavramlardır. Ne ilginçtir ki bunları, Marksist-Leninist olan PKK da, şeriat devleti kurmak isteyenler de aynı anda alkışlarlar. Bunlar acayip demokrattırlar. Öyle ki, bir kişinin her şeyi bildiği diğerlerinin hiçbir şey bilmediği tarikat yapılanmalarını bile sivil toplum örgütü sayarlar. Vatanı bölmek isteyenler adalet mekanizması tarafından cezaya çarptırılınca, nerede demokrasi, nerede insan hakları diye bağırmaya başlarlar. Halbuki Fransa'da Le Pen'in "gaz odaları İkinci Dünya Savaşı'nda bir ayrıntıdır" dedi diye dokunulmazlığı kaldırıldığında hiç ses çıkarmazlar çünkü Avrupa ne yapsa doğrudur. Bunlara ulusal ekonomi dersiniz dudak kıvırırlar, çünkü sihirli yeni dünya düzenleri ulusal sözcüğünü sözlüklerinden çıkarmıştır. Oysa aynı anda Almanya'da ki bir otomobil fabrikasının duvarında "Japon otomobili alanlar kendilerine Japonya'da iş arasınlar" yazılıdır. ASELSAN cep telefonu üretir, reklamlarında "tamamen Türk mühendis ve işçilerince tasarlanıp üretilmiştir" yazar. Ne kadar gereksiz ve saçma bir yazı derler. Çünkü kalpleri bu topraklarda atmaz. İşte size gaflet, dalalet ve hatta hıyanet... Bu insanlar bazen bir gazete köşesinde, bazen bir kurumun başında, bazen de alelade bir yerde karşımıza çıkarlar. Ortak özellikleri bizim olanı küçümsemektir. Kendileri buradadır ama kafaları batı dedikleri büyük uygarlığa endekslidir. Kendi insanlarına güvenmezler. Onlar ya gerçekten bilinçli bir hıyanet içindedirler veya yıllardır etkisinde kaldıkları kültür emperyalizmi onları yaşadıkları topraktan, toplumdan koparmış avucunun içine almıştır. Bu kişilerin yaptıkları eylemler bizim dışımızdaki bölücülerden, emperyalistlerden daha tehlikelidir. Çünkü toplumu içten içe kemiren kanser hücreleri gibidirler.

Bütün bunları üniversitelerdeki Atatürkçü Düşünce Topluluklarının önemini vurgulamak için söylemekteyim. Biraz önce saydığım tipten kişilerle mücadelede bizler bizim olan Kemalizm'e sarılarak onu günün koşullarına uygun olarak yeniden üreterek halkımızın ve ülkemizin sorunlarını toplum mühendisliği yaklaşımı ile çözeceğiz. Hepimiz ulusal bağımsızlığını ekonomik ve siyasal anlamda kazanmış. Üreten ve ürettiğini paylaşan laik, demokratik ve halkçı bir Türkiye Cumhuriyeti yaratılmasında üzerimize düşen görevi yapacağız. Fakat bunun için yöntemimizi ve stratejimizi belirlemeliyiz. Bu mücadele uzun soluklu ve disiplinli bir mücadele olacaktır. Biz üniversite yıllarımızda üç-beş yıl bir şeylerin peşine takılıp, üniversiteden mezun olunca da bırakıp, ileride o üç-beş yılı çocuklarımıza anı olarak anlatamayız. Biz çocuklarımız bu ülkede hak ettikleri gibi yaşasınlar diye mücadele ediyoruz. Bu da biraz önce dediğim gibi uzun ve yorucu bir mücadele.

Kemalizm'i sol içerisinde bir fraksiyon olarak gören anlayışı da terk etmeliyiz. Kemalizm'i başka bir yerlere geçmek için basamak olarak görenlerin Atatürkçü Düşünce Topluluklarında yeri yoktur. Bu yapılarda Kemalizm dışında hiçbir ideolojik görüş savunulamaz, söylem olarak kullanılamaz. Kemaliz; bir gençlik hareketi, bir muhalefet hareketi, ya da bir sokak hareketi değildir. Kemalizm bir tepki hareketi de değildir. Sokaklarda slogan atmakla hiçbir şeyi değiştiremezsiniz. Her hareket gerektiğinde sokak hareketi yapabilmelidir. Yanlış olan bunu nihai bir hedef haline getirmektir. Burada önemli olan önceliklerdir. Bizim önceliğimiz Kemalist düşünceyi bu ülkede iktidara taşımak ve Kemalist bir Türkiye kurmaktır. Dolayısıyla belirleyici olanlar yine Kemalistler olmalıdır. Bunun yolu da ileriye dönük bir örgütlenme ve eylem modeli oluşturmaktır. Bu modelin ana amacı her türlü stratejik devlet kademelerinde kadrolaşmamızdır. Bu, devrim düşleriyle yaşayan bazı sözde Kemalistlere ters gelebilir. Fakat unutmayalım ki, yanlış sistemin alternatifi bir Kemalist için devletsizlik olamaz. Çeşitli şekillerde etkisizleştirilmeye çalışılan ulusal devlete yine biz Kemalist gençler sahip çıkacağız. Bu ülkenin kurucu felsefesi olan ideolojimiz bunu gerektiriyor. Bu anlayış tüm Atatürkçü Düşünce Kulüplerine egemen olmadıkça karşı-devrimci kadrolaşmaya seyirci kalmak durumundayız. Türkiye'nin geleceği böylesine akılcı bir tavra sahip ulusalcı gençlere bağlıdır.

İktidara yürüyen genç Kemalist kadroların gereksinim duyduğu tek şey, ideolojisine güven ve akılcı tavrıdır. Bunun için gerekli olan her türlü ilke Mustafa Kemal ve O'nun düşünce sistemi tarafından bizlere sunulmuştur.


mustafa

unread,
Aug 28, 2006, 6:06:49 AM8/28/06
to Vatans...@googlegroups.com, ulusalbi...@googlegroups.com, LK-KI...@googlegroups.com, liberal-i...@googlegroups.com

EMEKLİ’NİN ÇİLESİ: ZAM, ZULÜM VE AKP  (1)

Mustafa Nevruz SINACI

            “Zam, Zulüm, İşkence” denildiği vakit genellikle akla CHP ve 12 Eylül öncesi partiler gelirdi. Bu, çok söylenen ve uzun süre dillerden düşmeyen bir slogandı.

Vaktiyle sonuna CHP eklenerek kullanıldı.

Zamanla diğer partilere de uyarlandı. Şimdi ise, tıpa tıp akp’ye uymakta.

Adının adamı olamamak ne kötü....

Adalet (!) ve Kalkınma (?) Partisi (AKP) 1.Temmuz’dan itibaren geçerli olmak üzere, Bütçe Kanunu gereği uygulanacak memur, işçi (sözleşmeli) ve emekli maaş zamlarını 27 Haziran 2006 günü resmen açıkladı. Brüt yüzde 2.5

Yani, 2005 yılı bütçe program hedeflerine uygun olarak öngörülen “2006 yılı ikinci dönem” zammı... Aralık 2005’de bütçeye konulan miktar. Ve aynı yılın Ağustos mutabakatı. Buna göre 2006 yılı memur, işçi ve emekli maaşlarına toplam % 5 zam yapılacak ve ‘refah payı’ da eklenecekti (?).

Oysa işçilerle yapılan sözleşmelerde bu rakamlar ve oranlar çoktan aşıldı.

Ama, memur ve emekliler için geçerli karar, kural ve kanun bu.  

            Bir Ocak’ta, ilk dilime mahsuben  % 2.5 zam yapılmıştı.

            Esas alınan kriter yıllık bazda azami  % 5 oranında tahmin edilen enflâsyon idi.

            Oysa, tahminlerin aksine Türkiye İstatistik Kurumu’nun 03 Temmuz 2006 tarihli verilerine göre Aralık-Haziran dönemine ait altı aylık enflâsyon % 4.80 olarak gerçekleşti. Bu kümülâtif % 5 eder. Yani, bir yıl için öngörülen artış ilk altı ayda eridi gitti.

Bırakın refah payını, telâfi edici zam zorunlu ve yasal bir hak halini aldı.

Bir de, % 2.38’lik reel gelir kaybından söz edilmekte. Ocak’tan mı başlatsak ? yoksa Temmuz’dan mı ? diye düşünmekteler. Çok ayıp doğrusu. Bu reel gelir kaybı neye göre hesaplanmış acaba ? Kriterleri ne ? Hangi gelir düzeyinde kayıp var. Her düzeyde eşit olması ise matematik ve mantık olarak imkânsız. Örneğin, emekliler yönüyle bir hesap yapılmış mı ? 

Zira, en iyimser tahminler ve uygulanan (gerçek dışı) sanal hesaplara göre Temmuz-Aralık döneminin  beklenir TÜFE (Tüketici Enflâsyonu) ise: +6.70 etti mi 2006 yıllık Tüfe % 11.50. Kümülâtifini hesaplarsanız eder % 12.50 + 2.38 reel gelir kaybı = % 14.88

Kaldı ki, Haziran ayı içinde yaşanan ekonomik kriz, YTL bazında gerçekleşen asgari % 20 devalüasyon ve başta benzin olmak üzere petrol ürünleri, ulaşım, ilâç dahil “temel girdiler” ve zorunlu tüketim mallarına yapılan zamlar ve bu zamlarla gelen ekstra yük...

Gelen artışlar anında halkın sırtına bindi.

Bütün bunlar hesaba katıldığında emeklinin devletten 40 YTL + % 34.88 alacağı var.

            Bu meyanda mutlaka dikkate alınması ve değerlendirilmesi, hesaba katılması zorunlu bir başka kriter de açlık ve yoksulluk sınırı olup; TÜRK-İŞ tarafından 15. Temmuz.2006 günü açıklanan ve 4 kişilik bir aile için geçerli ‘Açlık’ sınırı : 573.75 YTL, ‘Yoksulluk’ sınırı ise : 1.861.80 YTL’ dir.

            Tabloya göre: Türkiye’de mevcut emeklilerin büyük bir bölümü açlık; Sayıları % 1’i geçmeyen kalan bölüm ise yoksulluk sınırının altında maaş almaktadır. Bu bir ‘devlet ve hükümet ayıbıdır’. İnsanlık utancıdır. Türk Milleti’nin mâşeri vicdanı olan ATATÜRK, Atatürkçülük ve Kemalizm’e göre ‘insana ihanet’ tir. Hükümetlerin bu konuda bir öz eleştiri yapması ve ‘emekliler konusunda’ acilen doğru, dürüst ve insani bir karar vermesi lâzımdır.

            Ancak, hükümet, (bu tablo tartışılırken) Memur Sendikaları ile toplu pazarlığın başladığı 14 Ağustos günü; Yılın ilk yarısında memur ücretlerinde 6.3 artış olduğunu açıkladı. Buna gerekçe olarak da; Emniyet, Din sınıfı ve Teknik hizmet kadrolarında çalışan personelin yan ödeme ve tazminatlarında vaki düzenlemeler ile 1. dönem zammını müteakip yapılan seyyanen 40 YTL tutarındaki ek ödemeyi gösterdi.  Daha sonra, 5473 Sayılı kanun ile emniyet, din ve teknik hizmetler sınıfında yer alan personelin tazminatlarında yapılan yeni ayarlama ve uyarlamalar sonucu; Bu sınıflardaki artış oranının % 9.2’ye çıktığı belirtildi !... 

            Dikkat edin lütfen ! bu arada “EMEKLİYE” yapılan zam: Sadece % 2.5

            Bu tabloda ‘adalet var’ diyebilecek kadar kör biri varsa beri gelsin.

            Uygulamayı yapanın adı ney ? Adalet ve Kalkınma Partisi !...

            Türk Ticaret ve Medeni Kanununa göre ‘tüzel’ olanlara da ‘kişi’ denilir değil mi ?

            Yani; TÜZEL KİŞİ, yani sonuçta kişi...

            Evet, Türk ve İslâm töresi ile ticaret ve siyaset ahlâkına göre:

 

            KİŞİ, ADININ ADAMI OLMAK ZORUNDADIR

            Adalet ve Kalkınma Partisi’ de bu kapsama dahildir.

            Her icraatında adaletli olmak zorunda ve durumundadır.

            Genel Başkanından en son üyesine kadar...

            Bakınız “Kurucu ATATÜRK ne diyor ?”

            Bir milletin yaşlı vatandaşlarına ve emeklilerine karşı tutumu, o milletin yaşama kudretinin en önemli ölçüsüdür.

Geçmişte güçlü iken, bütün kuvvetiyle çalışmış olanlara karşı minnet hissi duymayan bir milletin, geleceğe güvenle bakmaya hakkı yoktur. Böylece, bir toplumda adalet, şefkat hissi, içgüdü kaybolmuş demektir.” (1) 

            Türk Milleti’nin mâşeri (toplumsal-devlet-kamu) vicdanı ATATÜRK böyle diyor.

            Buna çok dikkat edelim, ve Atatürk’ü tekrar-tekrar okuyalım. (2)

 

            BU NE BİÇİM BİR ADALET ve NASIL BİR KALKINMA ?

            Basit mantık sahibi ve minimum akıl düzeyinde her yöneticinin anlayabileceği bir hesap var ortada. Enflâsyon “daha ilk altı ayda” üst üste (birleşik) brüt kümülâtif olarak % 5 olarak gerçekleşmiştir. Bu arada ekonomik kriz yaşanmış ve asgari % 20 civarında devalüasyon (değer kaybı) diğer bir anlamda, iktisaden aynı oranda (otomatik) fiili zam, ücretli aleyhine piyasaya yansımıştır.

Buna göre, başta petrol olmak üzere iğneden ipliğe her şeye zam gelmiş, kiralar artmış ve hayat aynı oranda pahalanmıştır. Üstelik geride bir 6 ay daha vardır.

Yıllık hesaplar konusunda tahminler alt üst olmuş durumdadır.

Eylül-Ekim aylarında ise, daha büyük bir kriz beklenmektedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

EMEKLİ’NİN ÇİLESİ: ZAM, ZULÜM VE AKP  (2)

Mustafa Nevruz SINACI

            Buna rağmen zam: Çalışanlara  6.3-9.2, emeklilere ise % 2.5 x 2 = % 5 oranında yapılmış; Farklı tarihlerde vaki ödemelerden ileri gelen hak kaybı ise, Mahkeme kararları ve Yargıtay onayına rağmen genele teşmil edilmek suretiyle henüz ödenmemiştir. Bu durum mer’i hükümet için, emekli kitlesine karşı büyük bir utanç ve hicap konusudur.

Hiç kuşku yok, hukuken de suç teşkil etmektedir.  

            Sonuçta: Çok vicdansız, insafsız ve zulüm derecesinde bir hak gaspı.

            Hükümete sorulur: Memura verilen 40 YTL niçin emekliye verilmedi ?

             Güvenlik, din, eğitim ve teknik hizmetler sınıfı ile bazı yüksek düzey memuriyetlerde özel iyileştirmeler yapılırken ‘emekliler’ hiç akla gelmedi mi ? Sizin adaletiniz, faziletiniz ile ülkeyi omuzlarında bu günlere taşıyanlara ve onlar için yukarıdaki sözleri lâyık gören Atatürk’ e saygınız bu mu ?

            YÜZDELİK ZAM ‘İNSANLIK DIŞIDIR’ İNSANA İHANETTİR

            Önce, çok önemli bir hususu açıklığa kavuşturalım.

            Yüzdeli zammın diğer adı “piramidik” tir. Öyle bir piramit ki, bilimin ve bilincin aksine tersine çevrilmiştir.

            Az maaş alana az, çok maaş alana çok zam.

            Bizde insanlık adalet ve hukuk anlayışının ne kadar ters, banal ve bencil, hukuk ve ahlâk dışı bir yönteme dönüştürüldüğünün ispatıdır bu.

            Yanlış. İnsan hakları, hukuk sistemi ve adalet anlayışına bütünüyle aykırı.

            Ama, insanlıktan nasip almamış taraftarları var.

            Hem de ısrarlı, inatçı ve süreğen...

            Şimdi diğer açılardan bakalım. 

            Türkiye’de insan hakları, adalet ve hukuka, bu günlere nazaran daha çok sahip ve saygılı olunan dönemlerde memur, işçi ve emekliye SEYYANEN (yani eşit) zam yapılır, umuru devlet görmüş adaletli ve faziletli devlet adamları, kimlik ve kişilik sahibi onurlu ve insana-emeğe saygılı sendikacılar ‘seyyanen zamdan’ asla ödün vermezlerdi. Zira, emekli olsun, çalışan olsun her kesin kıdem, ehliyet ve liyakatine uygun bir derecesi ve kademesi vardı. Buna hakkı müktesep denilirdi. Her tür maaş bu esas, ilke ve usule uygun olarak, maaş ve sair ödemelerde hakkaniyet ve adalet ilkesi gözetilerek ve birbirine “sürüp giden ve asla bozulmayan” bir paralellik prensibine göre verilirdi. Aradan yıllar geçse de bu denge ve hiyerarşik düzen bozulmazdı.

            Derken, 1980’lerde umuru devletten habersiz, hukuk ve ahlâktan bihaber yeni yetme ve sonradan görme siyasiler ve sendikacılar sökün etti. Bu hüda-i nabit zavallılar bencillik, menfaat, korumacılık, yandaş, yoldaş, hırs, haraset ve menfaat ile maluldü. Haksızlık ve adaletsizlik ağır bastı. Sistem değişti. Düzen bozuldu. Denge anında tarumar oldu.

            NEDEN ? Çok basit bir örnek vereyim. Örneğin bu gün için (emeklinin kendisi dahil) en düşük maaş 380 YTL, en yüksek maaş ise 15200 YTL dolayında bilinmektedir. (Aradaki fark % 4000 ?!...YANİ: 40 KAT) Yüzde 10’luk genel bir zam yaptığınızı düşünün. Bu durumda en düşüm maaş alanın eline 38 YTL geçerken, en yüksek maaş alanın eline 1520 YTL (yani bunun tam kır katı) geçecektir. Bu haksızlık, adaletsizlik, ahlâksızlık ve insanlık düşmanlığı değil de nedir. Oysa ayrılan kaynak maaşı sayısına bölünerek SEYYANET (eşit) zam yapıldığında adam başına yaklaşık 100 YTL düşer. İnsanca, namusluca, hakça ve dürüstçe olan da bu değil midir ? Buyurun muhtelif maaş, kademe ve derecelere göre bir de siz örnekleyin. Kasıtla bozulan düzeni ve haince uygulanan İHANETİ açıkça görün.

            (Burada, kendini ifşa eden çok büyük bir AYIP, hattâ İNSANLIK SUÇU daha var. Merhum ve müstesna ATATÜRK döneminde en düşük ve en yüksek maaş arasındaki fark minimum idi. 1960’a kadar makul düzeyde kaldı. 1960’dan günümüze ‘dünyanın en insafsız, vicdansız ve insanlık dışı’ düzeyine ulaştı. Biline....)

            BU ÖRNEKLERE VE ANTİDEMOKRATİK UYGULAMALARA RAĞMEN;    

            Halâ, adalet ve fazilet timsali büyük ATATÜRK’ ün portresi altında oturup, halkın, devletin ve milletin aleyhine iş görenlere ithaf olunur.

            Üstelik, bütçe 7 ayda 454.7 milyon YTL fazla vermiş ve siz bununla öğünürken...

            Tüketici Dernekleri Federasyonu (TÜDEF) Genel Başkanı Ali ÇETİN, “Doğalgaza % 45, Akaryakıta % 92 zam yapıldığını” açıklar ve elektriğe gelmesi beklenir zammı duyururken; Dahası, dünyanın en fakir 4 devleti arasında yer aldığımız halde, yine dünyanın akaryakıt, doğalgaz, elektrik, su, telefon ve interneti en pahalı kullanan ülkesi olduğumuz her Allah’ın günü basında yer alır ve kamuoyunda konuşulurken...

            Ve.... Kahir ekseriyeti açlık, küçük bir bölümü de yoksulluk sınırının altında maaş alan milyonlarca EMEKLİ, çok sefil, perişan ve adeta insanlık utancı sayılacak bir yaşam savaşı verirken...

            Üstüne üstlük; Küresel emperyalizme ayak uyduran veya uydusu olan, denetimsiz iç piyasada her şey % 800 ile % 5000 arası olağanüstü fahiş ve insafsız fiyatlara satılırken. (Örnek: Üreticiden fındık alış fiyatı 2.80 YTL, Piyasada satış fiyatı: 20.00-28.00 YTL arası; Tekrar etmekte fayda var: Ülkemizde ana girdi ve esas belirleyiciler olan, Akaryakıt, Elektrik, Doğalgaz, Su ve Telefon ‘dünyanın en pahalı fiyatına’ satılmakta ve bu ürünlerden fahiş kârlar ile astronomik vergiler elde edilmektedir. Kiralar ise, insani ve vicdani boyutun çok ama çok üstünde seyreder.)

            Çok ayıp ve insan haklarına tümüyle aykırı bir durumdur bu.

            Lâkin, insan hakları nam dernek ve STK’ların hiç birinin umurunda bile değildir.

Bu ne utanmazlık, bu ne aymazlıktır ki; Ülkemizde insanların Anayasal hakları alenen gasp edilmekte, çiğnenmekte, hak, adalet ve objektif hukuk hiçe sayılmakta, çalışanlar ve emekliler arasında akıl ve mantık dışı, izahı kabil olmayan ayrıcalık, imtiyaz ve farklılıklar yaratılmakta ve en kutsal varlığımız ‘insan unsuru’ yok olmakla karşı karşıya bırakılmaktadır.

Buna direnmeyen, karşı çıkmayan, çözüm önermeyen ve kasıtlı olarak ezilen kitlelerin yanında yer almayan bütün ‘insan hakları kuruluşları’ siyasetle malul, art niyetli, siyasi amaçlı ve kendi yurttaşlarının aleni düşmanı konum ve durumuna düşmüş bulunmaktadır.

Çalışanın hakkını savunan ve fakat emeklinin hakkını savunmaktan kaçınan sendikalar ile TÜRK-İŞ dahil üst kuruluş niteliği arz eden konfederasyonların da ‘insani ve ilmi durum ve formasyonlarını’ tartışmak gerekir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

EMEKLİ’NİN ÇİLESİ: ZAM, ZULÜM VE AKP  (3)

Mustafa Nevruz SINACI

Tüketici Dernekleri de konuyla ilgili ‘taraf pozisyonu’ almamaktadır.

Başlıca görevleri olan fiyat oluşumunu denetlemek, fahiş kârı önlemek ve serbest piyasa ekonomisinin ‘namuslu, dürüst ve adaletli’ bir rekabet ortamını sağlamak; Ayrıca, devlet denetimini etkinleştirip ‘dürüst piyasa koşullarını sağlamak’ onların umurunda değil.

İzafi amaçların peşinde koşuşup duruyorlar.

Tıpkı insan hakları dernekleri gibi.

Aslında insana hiçbir yararları yok.

Oysa, ilk üretici ile son tüketici, bu derneklerin hedef ve hitap kitlesidir. Son derece duyarlı hareket etmeleri, en azından ‘fiyatın oluşumu’ kadar, ‘ücret oluşumu’ konusunda da belirleyici, yönlendirici ve hakkaniyet ve adalet ilkeleri dışına çıkılması halinde, temsil edilen kitle adına hukuken ‘davacı ve takipçi’ taraf olmaları gerekir.

Ancak, bu garip ve enteresan ülkede, ya korkular, ya çıkarlar veya cehalet (bilgisizlik) galip gelmekte ve sonunda icra tek başına karar verici olup çıkmaktadır.    

            Bu genel duyarsızlık ortamında Hükümet ve AKP de olabildiğince duyarsızdır.

            Taraf kitleler dinlenmemekte, sorunsallar irdelenmemekte ve kahir ekseriyeti akredite olan boyalı basın ise, (yürütülen psikolojik harbin doğal bir parçası olduğu için) hükümetin, insan unsuru ve genelde ‘millet aleyhine olan’ karar ve tasarruflarına arka çıkmakta; Kuvva-i Milliye ruhu ile yayın yapan ‘Milli Basına’ ise icra kulak asmamaktadır.

            Yaşanan ‘kritik’ bir kaos ortamıdır.

            Açıkça bunalım ve buhrandır. Krizdir.

            İşin içinde adeta bir “İNSANLIK DÜŞMANLIĞI” vardır !  

            Kaldı ki, yüzdeli zam da bir insanlık düşmanlığıdır. Ayırımcılıktır. Bölücülüktür.  

            Veya, olay ve uygulamada küresel sermayenin dahli söz konusudur. (IMF gibi)

Sanki “Milli Hafızayı” oluşturan yaşlılar-emekliler maddi işkence, eziyet ve zulümle, yokluk, fakirlik ve yoksullukla yok edilmek isteniyor !

Evet, burada “dahili bedhahlarla işbirliği içinde olan, ‘harici bedhah’ global-küresel sermayenin Türkiye’de insani boyuta meydan okuması var.

İktidar partisi ve hükümet bu gerçekleri göremez, anlayamaz ve algılamazsa eğer, başkaca bir yargıya varmak mümkün olmayacaktır.

Zira, fotoğraf budur. Acıdır. Üzücüdür. Düşündürücüdür. 

            Şimdi AKP’ ye sorulur: Bu ne biçim adalet, kalkınma bunun neresinde ?

            Hani bir lâf vardı 1980 öncesinde. Halk Partisi için söylenirdi. O sloganı tevil ederek günümüz için şöyle demek mümkün.

 

            ZAM, ZULÜM, İŞKENCE; İŞTE AKP     

            Çalışan Memur, işçi toplu pazarlık yapıyor.

Hükümet tarafından öyle veya böyle muhatap alınıyor. Gerekirse eylem yapılıyor. İş yavaşlatılıyor, icabında bırakılıyor veya en azından  pasif direnişler organize edebiliyor. Bunu çalışan yapıyor.

            YA EMEKLİ !..

            Emeklinin böyle bir hakkı yok.

            Memur sendikaları ‘emekli memurların’ hakkını bir ölçüde savunma çabasında. Ya işçi sendikaları...  Oralı bile değiller. BAĞ-KUR emeklisine ise asla sahip çıkan yok.

            İşte asıl değinmek istediğim konu bu. (Bak: Ya Emekliler !...)

 

            YA EMEKLİLER !..

            30 Haziran 2006 “EMEKLİLER GÜNÜ VE HAFTASI” dolayısıyla DSP Genel Başkanı Sayın ZEKİ SEZER bir “EMEKLİLER GÜNÜ” Mesajı yayınladı. Mesajında:

 Daha fazla emeklinin ‘ah’ını almayın; Hemen ek zam yapın” dedi ve devamla “emekliler gününde”, emeklilerimizin en büyük talihsizliği emeğe ve emekliye sefaleti reva gören bir iktidarın işbaşında bulunmasıdır. AKP Hükümeti döneminde emeklilerimiz büyük gelir kaybına uğradı.Ama, ekonomide yaşanan son fırtına yine en çok emekli vatandaşlarımızı vurdu.             Yılbaşında memurlara ve emeklilere yapılan  zam şimdiden enflasyonun çok gerisinde kaldı. Temmuz ayında ve önümüzdeki aylarda enflasyonun yüksek çıkacağı da bellidir. Ama,  hükümet “ek zam” taleplerine kulaklarını tıkamış bulunuyor. Yani AKP ne yazık ki, emeklileri tümüyle açlığa mahkum etme konusunda kararlı gözüküyor.

İktidara sesleniyorum:

Daha fazla emeklinin “ah”ını almayın; hemen emeklilere ve memurlara “ek zam” yapın.             Bugüne kadar AKP çalışanlara ve emeklilere hep çarpık baktı. “Sosyal Güvenlik Reformu” adıyla çalışanların ve emeklilerin hakları geriye götürüldü. Sağlık sistemi kaosa sürüklendi. Dar ve sabit gelirli vatandaşlarımız için insanca yaşama olanağı bırakılmadı. Kısaca, sosyal devlet yok edildi. “Emekliler Gününde”, emeklilerimizin en büyük talihsizliği emeğe ve emekliye sefaleti reva gören bir iktidarın işbaşında bulunmasıdır.” 

Yaşanan mağduriyet, haksızlık ve adaletsizlikten cari hukuka göre yasal olarak doğrudan, lâkin kendilerine göre ise zımnen sorumlu bazı siyasi partiler de usulen bildiriler yayınladı. Fakat, bunların hiçbirisi kayda değer bir bilgi ve öneri içermediği için burada yer vermek istemiyorum. Bir başka neden de: Maalesef siyaset kurumlarımızın hiçbiri konuya samimi olarak sahip çıkmadı ve emeklinin yanında kesinlikle yer almadı.

Emekli, her zaman olduğu gibi kendi kaderine terk edildi. Atıldı. İtildi. Unutuldu.

Oysa ATATÜRK ne diyordu :

“Bir milletin yaşlı vatandaşlarına ve emeklilerine karşı tutumu, o milletin yaşama kudretinin en önemli ölçüsüdür.”

Bunu her hükümet dairesinin önüne ve Emekli kuruluşlarında her odanın girişine asmak gerek. Bilinsin. Anlaşılsın ve sindirilsin diye...

Buna göre: Mevcut iktidar ve yakın tarihlerde icra-i hükümet etmiş olanların, “Türk milletinin ‘yaşama kudretini’ yok etmek için” çalıştıkları ortada. Hani ne demiş atalarımız: “Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz.” Yapılan iş bütün sonuçları ile ayân. Milyonlarca aç, sefil, insanlık onuru ile oynanan, sosyal çevresi, ailesi ve yakınları yanında mahcup, muhtaç ve maddeten malul insanlar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

EMEKLİ’NİN ÇİLESİ: ZAM, ZULÜM VE AKP  (4)

Mustafa Nevruz SINACI

Bu insanlar ki; Ülkeyi ve ülke sorunlarını en zor ve sıkıntılı günlerinde omuzlayıp, bin türlü zahmet, meşakkat, yokluk ve sefalete rağmen bu günlere taşımış, kutsal emaneti bizlere ulaştırmış, şerefle, şânla ‘yeni nesillere’ teslim etmiş, çoğunun babası şehit veya gazi, yahut da; Demokratik ve Lâik Cumhuriyetin temel taşları olmak gibi, çok onurlu-erdemli bir görevi başarıyla tamamlamış nadir şahsiyetler, ulusal hafızalar ve canlı tarihlerdir.   

“Geçmişte güçlü iken, bütün kuvvetiyle çalışmış olanlara karşı minnet hissi duymayan bir milletin, geleceğe güvenle bakmaya hakkı yoktur. Böylece, bir toplumda adalet, şefkat hissi, içgüdü kaybolmuş demektir.”

Evet; Dünyada bizim emeklilerimiz kadar çileli olanı yok.

O’nlar sâyesinde iktidar olmuş mevcut neslin emeklilere minnet hissi demek ki bu...

Bunların ‘geleceğe güvenle bakmak gibi’ bir sorunları da yok.

Peki, acaba ‘gelecek’ kime teslim ?

Kapitalist ve emperyalist AB., Yani ‘vahşi batı’ ya mı ?

Elbette onlar emeklilerine belirli bir yere kadar çok iyi bakarlar. Refah ve huzur içinde yaşatırlar. Ele-güne, dosta-düşmana muhtaç duruma düşürmez ve maaş kuyruklarında telef etmezler. Bizim emeklimiz, yol parası olmadığından mahallesinden öte geçemezken; Onların emeklisi dünya turuna çıkar. Yazlık-Kışlık, hattâ yut dışında konut, araba, her türlü konfor dahil çok yüksek bir yaşam standardı içinde emekliliğin tadını çıkartırlar. Hastalandıkları zaman ise, çoğuna ötanazi yapılır.

Huyları kurusun. Öyle de, böyle de vahşidir bu Avrupa.

Yine de, İsrail gibi (yaşayan) insanlarının kıymetini iyi bilirler.

Bu bağlam ve anlamda bizim ne yaşayana hürmetimiz vardır; Ve ne de, son kırk yılın hükümetlerine göre yaşamlarının hiçbir değeri olmadığından, öldükleri vakit kabirlerine bile bakmayız. Kefere’nin kabri altı cehennem üstü cennet misaldir. Biz ise, altında cennet kapıları açılı kabirlerimizin üstünü cehennem gibi bakımsız tutarız.

Ne büyük bir çelişki değil mi ! Oysa atalarımız.... “Devlet insan için vardır” zihniyet ve anlayışı ile kimi mağdur etmişler, asırlar boyu...

Şimdi sadede gelelim.

Maalesef olan bu.

Olması gereken ne ? peki !...

 

ÖNCE HAKKANİYET VE ADALET 

Eğer devler varsa adalet vardır. Devlet Yoksa adalet de yoktur.

Kıdem, ehliyet ve liyakat çalışma hayatının değişmez ve değiştirilemez ilkeleridir. Bundan sonra ‘eşit işe eşit ücret’ kavramı gelir. Ücrette adalet anayasal bir emirdir. Ahlâkın en temel usulü ve düsturu budur. Kaliteli ve meşru bir yönetim bu usul ve ilkelerden vaz geçemez. Ödün veremez. Çalışanlar ve emekliler arasında ve ‘kendi içlerinde’ çok sağlam, sağlıklı, adaletli ve kalıcı, sürekli bir sistem oluşturmak zorunda ve durumundadır.

Aksi taktirde ya cahil, gafil ve yeteneksiz veya insanlık düşmanı olmak gerekir.

Peki, bugün durum nedir ?

Çalışanlar arasında ücret adaletsizliği, dengesizlik ve düzensizlik had safhada olup; % 100 ilâ % 4600 arasında değişen bir çarpıklık; Emekliler cenahında ise yine % 100’den % 1000’e varan haksızlık, eski ve yeni emekliler arasında bozulan paralellik ve ödenen miktarlar yönünden korkunç farklılıklar ve uçurumlar söz konusudur. İstisnai durumlarda bu farklar % 5000., 10.000’lere kadar varabilmektedir.

Şu hale nazaran yapılması gereken ilk düzenleme:

MAAŞLAR (eski, yeni, mevcut ve muhtemel olmak üzere bütün emekliler arasında) DÜZEN, İSTİKRAR ve İNSİCAMIN, yani ADALETİN sağlanmasıdır.

Yaşam boyutunda öyle çarpık örnekler var ki; İsyan etmemek elde değil...

Aynı tahsil düzeyinde, aynı yaş, derece ve kıdemle farklı kurumlardan emekli olmuş kişiler arasında akla, mantığa sığmayacak müthiş farklılıklar var.

Emekli Sandığı, SSK ve BAĞ-KUR bağlamında bir inceleme yaparsanız, daha derin, daha anlamsız ve adaletsiz uygulamalarla karşılaşırsınız. Üstelik, bu kurumların birleştirilmesi yönünde vaki hüküm tesisinde de (çıkarılan kanunda) mesele hal yoluna konulamamıştır.

 

ŞİMDİ, ÇÖZÜMLERİ KISACA MADDELEŞTİRECEK OLURSAK:  

1.      Acilen ve derhal : Memura verilmiş olan 40 YTL tutarındaki zam, hiçbir ayrım yapılmaksızın bütün emekli maaşlarına yansıtılmak zorunda ve durumundadır. Bu hükümet için mutlak bir vecibe; Emekliler için ise medeni, insani, Anayasal ve yasal bir haktır. Acilen ve derhal uygulanması gerekir.

2.      2006 yılı beklenir enflâsyonu asgari % 10.5’dur. Buna % 20 dolayında gerçekleşen devalüasyonunda eklenmesi ile kümülâtif % 32 + 2.38’de reel gelir kaybını eklediğiniz taktirde %34.38 civarında bir hak kaybı ortaya çıkar. Yani, yukarda öngörülen ve memurlara verilen 40 YTL ile şu ana kadar uygulanan % 5 dışında, mevcuda ilâveten asgari % 30 daha zam yapılmak zorunda ve durumundadır. Hükümet, hesabını hakkaniyet ilkeleri dahilinde ‘doğru-dürüst’ yapmalı ve kimsenin hakkını yememeli ve hiçbir kesimi mağdur etmemelidir. 

3.      Ayrıca, sair ad ve namlar altında yapılmış bulunan iyileştirme ve düzenlemelerden doğan hak; Aynı süreler itibarıyla geçerli olmak kayıt ve şartıyla, bütün emeklilere teşmil edilerek uygulanmalıdır. Umuru devlet adalettir. Devlet adına iş gören ve tasarrufta bulunan adaletsiz bir hükümet meşruiyetini yitirmiş addolunur. 

4.      Hangi kurumdan (Emekli Sandığı, SSK ve BAĞ-KUR) emekli olursa olsun, bütün emekliler için geçerli olmak üzere bir skala düzenlemesi yapılmak, kurumların bütçe, imkân, kaynak ve aktüerya şartlarına uygun olmak koşuluyla; Kendi aralarında ve birbirlerine karşı, (eskisi-yenisi/tamamı dahil) adaletli bir sistem oluşturulmak ve farklılıklar ortadan kaldırılmak zorundadır.

5.      Bütün bunlar yapıldıktan ve maaşlar arası adalet sağlandıktan başka; Bundan böyle çalışanlara yapılan bütün maaş zamları aynı usul ve esaslar dahilinde emeklilere de yansıtılmalıdır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

EMEKLİ’NİN ÇİLESİ: ZAM, ZULÜM VE AKP  (5)

Mustafa Nevruz SINACI

6.      Yaşanan toplumsal erozyon, yoğun işsizlik ve ekonomik dalgalanmalar dikkate alınarak; Bu düzenlemeler konusunda doğrudan Bakanlar Kurulu’nun düzenleme yetkisi kullanılmalı, yasa gerektiren hususlar ise mutlaka TBMM’nin açılışında uygulanacak gündemin birinci sırasına konulmalıdır.

7.      Ayrıca, yüzdeli zam akıl, mantık, adalet ve hakkaniyet dışıdır. Bu sistemi ancak, bencil, bilgi ve beka yoksunu, eşitlik ve adalet karşıtı, insanlık düşmanı kimseler savunabilir ve ileri sürebilirler. Yüzdeli zam, zaten iyice bozulmuş olan maaşlar arası müktesebatı yok eder. Dengeleri alt-üst eder. Az maaş alana az, çok maaş alana çok zam isabet edeceğinden sosyal adalet bozulur. Doğrusu eşit/seyyanen zamdır. Önce bozulan dengeler süratle yeniden temin ve tesis edilmeli, haksızlık ve adaletsizlik önlenmeli ve bundan böyle mutlaka seyyanen zam yapılmalıdır.

 

HÜKÜMETLER HALK İÇİN VARDIR.

HALK, HÜKÜMET İÇİN DEĞİL !...

Cari hükümet, ‘milletin hükümeti’ olduğu inanç ve bilincinde, düşünce ve kanaatinde ise, (ki öyle sanılır) şartlar ne olursa olsun bu düzenlemeleri ‘insanlık davası, kamu vicdanı ve mâşeri vicdan adına derhal yapmalıdır. Bu hususta uygulanacak yöntem, ayarlama ve uyarlamadan ibarettir. En yüksek maaştan kesmek veya belirli bir düzeyden itibaren yüksek maaşları dondurmak suretiyle ‘tedricen’ uygulanabilir. Bu taktirde, bütçeye ek bir yük değil, rahatlama getirecektir.

AYRICA: Sosyal güvenlik, hastane-bakım ve tedavi yönünden çalışanlar ile emekliler arasındaki bütün farklılıklar ve toplumda (Anayasa, yasa ve geleneklere aykırı bir biçimde) ‘imtiyazlı’ sınıf haline dönüştürülen bazı (malum) kesimler arasındaki ayrıcalıklar derhal kaldırılmak zorundadır. Şurası mutlaka bilinmelidir ki: Vekiller asla asillerden daha üstün bir hak, imtiyaz ve istisnai imkânlarla donatılamaz. Kişisel emek ve çalışmaya dayanan doğal hak ve farklılıklar dışında, devlet veya hükümetçe her hangi bir ayrıcalık ve imtiyaz yaratılamaz...  

  

(1) 1925-Tüm Sivil Emekliler Derneği Genel Başkanı M. N. Ocakçıoğlu’nun Genelkurmay Başkanlığına gönderilen ve belge niteliğinde olduğu ifade edilen 2.Mayıs.1982 tarihli açıklaması. 2. Atatürk’ü Tanımak ve Anlamak, Behzat Şaşal – Belde A.Ş., Anayurt Gazetesi Yayını-Ankara, Mayıs-2004)

(2) Kısa adı TEMAD olan, Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği Genel Başkanı, bana, kendilerinde 3 tane çok önemli vecize daha olduğunu söyledi. Fakat, tam üç gün beklediğim halde maalesef göndermedi !..

Sonraki Yazı Bak: Emeklinin Misyonu, 

EMEKLİ’NİN MİSYONU (*)

Dünyanın bütün ülkelerinde emekliler, başta yönetimi belirleme, kanunları uygulama ve icraatı (hükümet, kurum ve kuruluşları) denetleme konusunda aktif görev alarak, hem huzur içinde yaşamlarını sürdürecekleri ve hem de devlete yararlı olabilecekleri alanlarda, örneğin çeşitli sivil toplum kuruluşlarında görev alırlar. Bizim emeklilerimizin de bu alanda aktif olması, sorumluluk duyması ve ülke yönetimine ağırlığını koyması beklenir. Olması gereken budur. Bu yaklaşım; Emeklinin yeni misyonunu belirler. Ki, genel çerçevesi içinde aşağıdaki gibi olmalıdır. Buna göre:

Bir Türk emeklisi öncelikle ve evvelâ Atatürk ilke ve inkılaplarının sahipliğini üstlenmek, anlamak-kavramak-öğrenmek, yaşam boyutuna geçirmek, tam bir sorumluluk, ağırlık, fedakârlık ve duyarlılıkla takipçiliğini yapmak zorunda ve durumundadır. Ayrıca: Bu güzide ortamlarda mesleklerine ilişkin ortak anılarını yaşatmak; Bilgi, beceri ve deneyimlerini yeni nesillere aktarmak, kendi aralarında (bu amaçla) dayanışmalarını devam ettirmek; Sosyal, kültürel ihtiyaçlarını karşılamak ve güçlendirmek; Yasalardan doğan genel hak ve menfaatlerini temin etmek ve geliştirmek; Ulusal Bütünlüğe, kalkınmaya katkılarını artırmak. Vatan ve bayrak sevgisini yüceltici faaliyetlerde bulunmak; Milli egemenliği koruyucu nitelikteki tutum ve davranışları desteklemek; Dini, İlmi ve Manevi değerlerini yükseltmek; Yüksek ahlâk ve fazilette, İnsani ve İslâmi boyutu yaşamada genç nesillere örnek ve önder olmak; Ateizm, paganizm, masonluk ve misyonerlikle etkin bir biçimde mücadele etmek; Milli değer ve manevi mukaddesleri korumak ve yükselen değerlere katkıda bulunmak; Üyelerden zor durumda olanlara maddi ve manevi yardım sağlamak ve “emekli olgusunu” tek boyutlu olarak görmemek suretiyle, çok yönlü, onurlu, yeni nesillere karşı sorumlu ve örnek bir performans ortaya koyarak, “Emekli olduktan sonra da” ülkemize karşı görevlerini yapmayı sürdürmek.

EMEKLİ OLGUSUNUN BOYUTLARI

1- PSİKOLOJİK BOYUTU : Emekli olanlar, genellikle uzun süren meslek hayatlarından ayrılmanın verdiği psikolojik bir yalnızlık, kimsesizlik, sahipsizlik ve doğal olarak yeni hayatlarında büyük bir boşluk hissederler ve adeta bir FOBİ ye kapılırlar. Psikolojik olarak bunu yenmenin en güzel yönü ve yolu aktif meslek yaşamında iken veya daha sonra bir HOBİ yani, yeni, (yukarda tanımlandığı üzere) kalıcı ve sürekli bir uğraşı alanı edinmektir. Durağan bir evreye girmemek ve kendini uğruna adayacak bir şeyler bulmak. Devlet, bu imkanı yaratmaları için emeklilere yardımcı olmalı, STK’ lar ve kurumlar teşvik edilmeli, ayrıca AKTİF EMEKLİLİK projeleri üretilip hayata geçirilmeli ve uygulama alanına koyularak, insanların emeklilikten sonra kendilerini boşlukta hissetmelerine meydan verilmemelidir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

EMEKLİ’NİN ÇİLESİ: ZAM, ZULÜM VE AKP  (6)

Mustafa Nevruz SINACI

2- SOSYAL BOYUTU : Emekliler (kurulu dernekler veta yeni kuracakları STK’lar vasıtasıyla) bütün sosyal ihtiyaçları ile (Hastane, huzurevi, kamplar, lokaller, kamu ile ilişkiler vs.) ilgili konularda, mesleki sosyal yaşantıya yakın bir hayat sürdürebilmeleri için kamu kademeleri ile devamlı irtibatta bulunmalıdır. Bu göre;  halihazır kurulu derneklerde veya yeni oluşturulan “Emekli dernekleri” olarak, AĞIR İHTİYARLIK HASTALIKLARINA BAKAN GERİATRİ KLİNİKLERİ, poliklinikler kurulmalı, bunun mümkün olduğu kadar bütün şehirlere de yayılması için çalışmalar sürdürülmelidir. Yine, gerektiğinde emeklilerin yurt dışında tedavi imkanları sağlanmalı ve Huzurevleri açılmalı, vefat edenlere merasim yapılmalı, Emeklilere ekonomik tatil amaçlı özel kamplar açılmasına çalışılmalı, gerekli hal ve durumlarda emeklilere resmi kurumlar ve özel teşebbüslerde de iş bulma ve refah düzeyini arttırıcı ek gelir imkanları yaratılmalıdır.

3- EKONOMİK BOYUT : Bu konuda yaşanan sorunlara çözüm aramak, emekli dernek, sendika ve vakıflarının en önde gelen uğraşıdır. Emekli maaşlarının adalet ve hukuk normları ile emsallerine uygun seviyeye getirilmesi için kanun teklifleri hazırlamak. Konuyu, Milletvekilleri, ilgili Bakanlar, Maliye Bakanlığı ve tüm yetkili makamlara devamlı şekilde iletmek, duyurmak ve takip etmek suretiyle netice almaya çalışmak olmalıdır.  Özellikle, kıdem tazminatlarının değerlendirilmesi konusunda büyük bir sorun yaşanan ülkemizde; Sadece emekli kıdem tazminatlarının değerlendirileceği ve ‘emekliye’ aylık bazda makul bir maddi katkının sağlanacağı Emekliler Finans Kurumu EMEKBANK kurulabilir. Bu banka çok sıkı devlet denetimi uygulanmasına rağmen, ‘müdebbir bir tüccar’ sıfatıyla ve emekli vakıf ve derneklerinin yönetiminde faaliyet göstermek suretiyle, iktisadi hayata da büyük katkı sağlayabilir.

Ayrıca, vergilendirilmiş kazancın müteakip vergi, harç ve sair kesintilerden muat olması gerektiği cihetle (çalışanlar için de geçerli olmak kayıt ve şartıyla) her emeklinin aldığı maaşı mücavir harcamasının bilumum vergi ve harçtan muaf olduğuna ilişkin bir çalışma yapılabilir. Bu, doğal ve anayasal bir demokratik haktır. Dahası: Üretici-Tüketici arasında yer alan ve bir nevi ‘serbest piyasa olgusunun ürettiği’ kan emici vampirler ve fahiş kâr tuzakçılarına karşı Rochendale tipi Tüketim ve Hizmet Kooperatifleri geliştirilebilir. 

4- KÜLTÜREL BOYUT : Emekliler, yıllarca çalışmış ve üretmiş olmanın verdiği çok önemli bir deneyim ve potansiyel kültür birikimi sahibidirler. Bu bilgi, birikim, deneyim, kültür ve potansiyelden yararlanılması, üretim gücünün regüle ve motive edilmesi ülke ekonomisi açısından son derece önemli, gerekli ve zorunludur. Bu tedbirlerin mevcut işsizliği olumsuz yönde etkileyecek biçimde değil; Yeni iş ve istihdam alanlarının oluşturulması istikametinde değerlendirilerek ‘var olan’ kültürün üretime dönüştürülmesi baz alınmalıdır. 

Oysa, mevcut STK’lar ve yeni kurulan dernekler hakkında sadece oyun oynanan ve sağlığa uygun olmayan mekân/salonlardan ibaret olduğu gibi olumsuz söylem ve aleyhte propagandalar yapılmaktadır. Bu kanaat toplumdan silinip atılmak, buralar, kültür seviyeleri yüksek, büyük deneyim ve birikim sahibi insanların bir araya gelerek; Ülke ve dünya sorunlarını görüştüğü, alternatif çözüm ve projeler ürettiği ve bunları kamuoyuna yansıtmak için Bilimsel Kurullar oluşturduğu ‘seçkin kurumlar’ haline getirilmelidir. Bu bağlamda dergiler çıkartılmalı, süreli-süresiz yayınlar yapılarak üyeler ve halkın bilinç düzeyinin yükselmesine, gelişmesine ve aksiyona dönüşmesine katkıda bulunulmalıdır. 

Ayrıca, emekliler tarafından yazılan eserlerin diğer üyelere ve halka tanıtılması için çalışmalar yapılmalıdır. Emeklilerin buna katkısı toplumdaki gerçek seviyenin ne olduğunu daha güçlü şekilde ortaya koyacaktır.

5- SİYASAL BOYUTU : Bu ve benzer oluşumlar gerçekte bir sivil toplum örgütü kuruluşudur. Demokrasilerde sivil toplumlar birincil baskı unsurlarıdır. Mevcut yönetimi etkileme, gündem belirleme, karar mekanizmalarını etkileme ve denetleme hakları vardır. Yönetime karşı demokratik haklarını; yasal çerçevede rahatça kullanabilir ve kamuoyuna yansıtabilirler. Özellikle yolsuzluk, gericilik-irtica, ateizm-paganizm, masonluk, misyonerlik, din tüccarlığı, siyaset simsarlığı, insanın istismarı ile mücadelede, bu ve benzer derneklerin amaçlarının başında yer alması, özellikle ATATÜRK ilke ve inkılaplarının takipçiliğinin yapılması çok önemli ve gereklidir. ATATÜRK’ ün temel uygulamalarından biri olan denk bütçe ve enflasyonsuz, suistimalsiz, yolsuzluk ve hırsızlığın olmadığı bir ekonomik yaşam sürekli olarak dile getirilen ve özenle takip edilen konuların başında yer almalıdır. Eğer siyasi alanda etkin olunmak isteniyorsa, bütün emeklilerin STK çatıları altında toplanması, üye sayılarını bütün halkı ve emeklileri bünyesinde toplayacak biçimde çoğaltması zorunludur.

6- ULUSLAR ARASI BOYUT : Emekli dernekleri uluslar arası boyutu olan bir yapıda teşkil edilerek faaliyet göstermelidir. Dünya Emeklileri ile entegre olunmalı, AB ve ABD ile diğer ülkelerde faaliyet gösteren emekli Federasyonlarına da üye olmalıdırlar. Zira, bu teşkilatlar hükümetler dışı organizasyonları olup, Birleşmiş Milletleri, Güvenlik Konseyini, Avrupa ve A.B.D. kamuoyunu etkileme yeteneğini haiz kuruluşlardır. Bu nedenle uluslar arası organizasyonlarla entegre olarak, birlikte ‘koordineli’ çalışmak hem mevcut camia ve hem de ülkemizin ulusal çıkarlarının korunması ve geliştirilmesi yönünden çok büyük yararlar sağlayacaktır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

EMEKLİ’NİN ÇİLESİ: ZAM, ZULÜM VE AKP  (7)

Mustafa Nevruz SINACI

SONUÇ : Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve kurtarıcısı büyük ATATÜRK, tarih içinde ebet-müddet bir medeniyet biçiminde hayatiyetini sürdürmek azim, irade ve kararında olan milletler için ‘emeklinin’ ne demek olduğunu ve halk için ne anlama gelmesi gerektiğini;

Bir milletin yaşlı vatandaşlarına ve emeklilerine karşı tutumu, o milletin yaşama kudretinin en önemli ölçüsüdür.

Geçmişte güçlü iken, bütün kuvvetiyle çalışmış olanlara karşı minnet hissi duymayan bir milletin, geleceğe güvenle bakmaya hakkı yoktur. Böylece, bir toplumda adalet, şefkat hissi, içgüdü kaybolmuş demektir.” 

Vecizesi ile mükemmel bir surette açıklamış ve bu sözünü bir vasiyet olarak gelecek nesillere bırakmıştır.

Aslında bu, evrensel bir gerçektir.

“Yaşama Kudretinin Ölçüsü”

“Ülkeyi geçmişten günümüze taşıyanlara minnet hissi...”

“Geleceğe güvenle bakmak”

“Bir toplumda adalet ve şefkat hissi..”

Bunların tamamı çok önemli hakikatlerden ibarettir.

Türk milletinin ATA’ sı tarafından vasiyet ve emanettir.

Meşru yönetimlerin ve milletin bağrından kopup gelenlerin mutlaka dikkate alması, değerlendirmesi ve uygulaması gereken hususlardır.

Aksi taktirde yönetimde meşruiyet ve ülkeyi geleceğe taşıma arzusu yok demektir.

Devleti ve milleti daha mükemmel bir boyuta ve daha sağlıklı, güçlü ve onurlu bir biçimde yarınlara taşıma azmi ve iradesi bulunmayan hükümetler olsa-olsa milleti hezimet ve felâkete sürükleme gafleti içinde bulunan dahili ve harici bedhahlardan ibaret demektir.

Buraya dikkat edin.

Hükümet özellikle dikkat etmeli.  

Aksi taktirde bu milletin geleceği olmayacaktır.

“ATA’NIN İZİNDE” olduğunu söyleyenler ise; Bu tablo böylece davam ettiği, adalet, hakkaniyet, maaşlarda denge, ilke ve düzen sağlanmadığı, haklar verilmediği ve çalışanlar ile emekliler arasında ve ‘emeklilerin kendi içinde’ paralellik sağlanmadığı sürece “bunların hepsi” yalancı, takiyyeci, üç kâğıtçı, şarlatan, din tüccarı, siyaset simsarı....

DAHASI: İnsanlık ve TÜRK DÜŞMANI demektir. 

Yukarda değinilen ve özellikle emekli aleyhine gelişen haksızlık ve adaletsizlikler, bütünüyle sahipsizlik ve örgütsüzlükten ileri gelen olumsuzluklardır.

Ülkemizde kalıcı, akılcı, sağlıklı, ciddi ve iyi örgütlenmemiş kitlelerin başında üreticiler ve tüketicilerden en mağdur kesim olan emekliler gelmektedir. Bu iki kesimden, özellikle her türlü bilgi, deneyim ve donanım sahibi emekli kesimin; Öncelikle mevcut örgütlerini bir araya getirmesi, daha sonraki süreçte de yeni ve güçlü örgütler oluşturmak, üreticilerle entegre olmak suretiyle ülkemizin karşı karşıya bulunduğu tehlikelere karşı mücadelede ağırlığını koyması, etkili olması ve bu milli vazifenin yanı-sıra iktisadi hayatın “Milli İktisat” ilkeleri doğrultusunda yeniden düzenlenmesi boyutunda görev alması şarttır.

Milli Devlet, Milli Eğitim ve Milli Savunma da, sahip çıkılması zorunlu görevler olarak sırada “Onurlu ve sorumlu, İmanlı ve Şuurlu” yurttaşları beklemektedir.

Aksi taktirde, bilhassa emekliler olmak üzere bilinçle devre dışı bırakılan kitleler üzerinde 45 yıldır sistematik olarak sürdürülen psikolojik savaş ve toplumsal erozyon, başta emeklilerimiz gibi pasive edilen kesimler dahil “üreten, üretimi öneren, milli iktisattan, adalet, hukuk, ahlâk, gelenek ve ‘tam bağımsız, hakim ve hükümran devletten’ yana olan bütün kesimleri; Bu güne kadar olduğu gibi yok etmeye devam edeceklerdir.

Küresel sermayenin amacı budur. Bunu anlamaktan, algılamaktan ve büyük Atatürk’ ün söylediği biçimde “milletin lehine” kullanmaktan aciz, Türklüğü ve insanlığı mutasyona uğramış zavallı  varlıklar, kendi milletlerini ezmekten, ezdirmekten, köle ve kul etmekten başka bir işe yaramazlar.

Bu nedenle: 

İlk etapta bütün emeklilerin birlik ve beraberlik içinde olması, bir araya gelmesi, ataletten kurtulması, ülke meselelerine sahip çıkması ve yaşanan sorunlara “etkin çözüm üreten, öneren ve takip eden” aktif bir kitle biçiminde taraf olması şarttır. Emeklilikle aktif rol ve hayat sona ermemekte, bilâkis toplumsal görevler üstlenerek ‘daha aktif, belirleyici ve etkileyici olma’ süreci başlamaktadır.

Bütün emeklilerin bu bilinci paylaşması ve elde ettiği ‘zaman’ nimetini çok daha etkin bir şekilde değerlendirme çabasına girmesi; Mevcut STK’lara katılması, yenilerini kurması veya kurulu olanları geliştirme sürecine katılması, değilse uygun gördüğü bir siyasi partiye katılarak ‘siyasetin yozlaşmaktan ve çürük zihniyet sahiplerinden” kurtarılması  zorunludur. 

Zira, birlikten kuvvet doğacaktır.

* (Bu makalenin son bölümlerinin oluşturulmasında; TEMAD (Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği Genel Merkezi internet sitesinde yer alan bilgi, belge ve dokümanlardan yararlanılmış ve alıntılar yapılmıştır. Teşekkür ederiz.

 

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages