zamanlar "Olmaz" denilenlerin olduğuna şahitlik etti. Şimdilerde ise yine bir zamanlar `olmaz' denilen, insan beyinlerinin kontrolü için yapılan araştırmaların sonuçları konuşuluyor.Uzmanlara göre bu konudaki araştırmalar aslında 1950'li yılların başından buyana devam ediyor. Araştırmaların yapıldığının önemli bir kanıtı ise, deneylerde kullanılan deneklerin yıllar sonra haklarını aramak amacıyla açtıkları davalardan yüklü miktarda tazminat almayı hak etmeleri.
Bir senaryo!
Bir ülke… Adı `Milli Değer'. Bu ülkenin insanları, yüzyıllarca değerlerine sahip çıkmak için, her türlü zorluğa katlanmış, gerektiğinde savaşmaktan kaçınmamışlardı. Amaçları, hasımlarına karşı ülke sınırlarını, yeraltı, yerüstü para kaynaklarını korumak ve topraklarının her karışına sahip çıkmaktı. Ülke toprakları üzerinden birçok nesil geçti. İnsanlar, yönetimler değişmişti ama ülkenin değerleri hep aynı kalmıştı. Gelen her nesil, topraklarına ve kaynaklarına sahip çıkmak için yaşamıştı.
`Milli Değer' ülkesinin değerlerine göz koyan hasımları ise, geçen bu süre içinde birçok yöntem denemişler ama hiç birinde amaçlarına ulaşamamışlardı. Bazen, ülke yönetimlerine adamlarını yerleştirdiler, bazen halkı isyana getirmeye çalıştılar. Fakat hiç bir zaman başaramadılar. Çünkü ülke halkı da yönetimleri kadar değerlerine bağlıydı. Birlikte aynı değerleri koruyarak yıllarca yaşadılar. `Milli Değer` ülkesi her yönden güçlü bir ülkeydi. Zaten asırlarca, değerlerini bu yolla korumayı başarmıştı. YAZININ DEVAMI TIKLAYINIZ =Ancak günün birinde, hayatlarını hiçe saydıkları bu değerleri hiç düşünmeden hasımlarına verdiler. Yeraltı, yerüstü kaynaklarını, topraklarını, sınırlarını… Dünya olanları anlamıyordu. Çünkü herkes `Milli Değer' ülkesinin inançlarına nasıl sahip çıktığını, değerlerini yüzyıllardır can siperane nasıl koruduklarını biliyordu. Dünya olanları konuşuyor, kimse yaşananlara bir cevap veremiyordu. `Milli Değer` ülkesinin halkı ise tüm inançlarını kaybetmiş, yıllardır düşman oldukları `hasım ülke' vatandaşlarına tabi olmuşlardı. Asırlardır, iki ayrı uçta yer almalarına karşın, artık `Milli Değer` ülkesinin halkı kendilerine ters düşen değerlerin peşine takılmış, hatta yıllarca hasımlık yaptıkları ülke halkının menfaati için çalışmaya başlamışlardı. Ülke içinde depresyonlar, intiharlar ve bugüne kadar hiç görülmemiş olaylar yaşanıyordu. Kimse şaşkınlığını gizlemiyordu. Olacak şey değildi. `Milli Değer' ülkesinin insanlarını, sanki görünmez bir el kontrol etmeye başlamıştı. Bu arada diğer ülkelerde de buna benzer olaylar yaşanıyordu. Onlarda, tüm kaynaklarını ve sınırlarını yine aynı hasım ülke adına ellerinden çıkarmışlar ve onlara hizmet etmeye başlamışlardı.
Bu sırada `hasım ülke'de dünya gündemi ile ilgili bir toplantı vardı. Toplantı şu raporla bitti;
Projenin kod adı :Uyuyan Güzel
Projenin amacı: İnsan Beyninin uzaktan kumandası, yönetilmesi, yönlendirilmesi…
Projeye başlama gerekçesi : Toplu bir ayaklanma ve karşı gösteri halinde insanları kontrol altına almak, sakinleştirmek, teslim olmalarını sağlamak…
Projenin şu anki uygulama amacı : Dünya ülkelerini teslim almak
Projenin uygulandığı ülkelerin durumu: Ülke, halkları ile birlikte kontrol altında…
Aslında yukarıda anlattığımız olay bir senaryo. Ancak, son günlerde koşulanlara ve yetkililerin yaptığı açıklamalara bakılırsa, bu senaryonun yakın bir zamanda gerçekleşme ihtimali var. Gelişmiş ülkelerde denenen, özellikle ABD ve Rusya'nın başı çektiği insan beyinlerinin kontrolüne yönelik deneylerle ilgili, ortaya atılan iddialar tüyler ürperten cinsten. Üstelik Türk yetkililerde bu deneylerin varlığından haberdar. Proje üzerinde çalışan yetkililerin, beyin kontrolü projesi ile ilgili çarpıcı bir gerekçeleri var ; "Biz bu araştırmayı, insanlığın hayrı için yapıyoruz. Bu teknikle toplu bir ayaklanma, ya da gösteri halinde kimsenin canı yanmada olay yatıştırılacak. Bunun yanında terör örgütlerinin eylemlerinin engellenmesi içinde bu proje önemli"
"Uyuyan Güzel"
Adında dahi uygulama amacı ile ilgili anlamı içeren ve ABD'de yürütüldüğü iddia edilen bir proje. Projenin adı "Uyuyan Güzel". İnsan beyinlerini kontrol altına almak için uzun zamandan buyana sürdürülen bu çalışmalarda denek olarak kullanılanların, yıllar sonra çeşitli mahkemelere yaptıkları şikayetlerle ortaya çıkan insanlık açısından dehşet verici bir tablo. Proje, çalışmalarda görevli bazı üst düzey yetkililerin kamuoyuna bilgi sızdırmaları ile iddia olmanın çok daha ötesine geçip, farklı kesimlerin de ilgisini üzerine çekti. Projenin şu anda hangi aşamada olduğunu kestirmek zor ama yetkililerin yaptıkları açıklamalarda varılan ortak nokta, bu çalışmaların yeni olmadığı ve uzun zamandan buyana devam ettiği yönünde. Hatta ABD güvenlik birimlerinin, parapsikoloji araştırmalarının yapılması içinde büyük kaynak ayırdığı ortaya atılan iddialar arasında. Olayı yine iddia olmaktan çıkaran durum ise, ABD güvenlik birimlerinde üst düzey görevlerde bulunan bazı generallerin, parapsikoloji ile ilgili yayınladığı kitaplar. Aslında bu zamana kadar sürekli söylenen ama Türkiye`de "komplo teorisi" tanımlamasından daha da öteye gitmeyen bu teoriler, şimdilerde farklı bir şekilde dikkat çekiyor. Bu konuda Türkiye`de yayınlanan "CIA Belgeleriyle Zihin Kontrol Operasyonları" kitabında, "Uyuyan Güzel" adlı projede uygulanan teknikler ve insan beyinlerinin nasıl kontrol altına alındığını anlatan bilgilere yer veriliyor. Bu söylemleri iddia olmanın ötesine taşıyan yazı ise kitabın ilk sayfasında yer alıyor.
Yazıda kitabın içindeki bilgilerin; "Bu kitap Kara Kuvvetleri Komutanlığı Eğitim ve Doktrin Komutanlığı'nın 08 Ocak 2003 gün ve ID. ve HRK:3584-17-03\ İsth. Ve İKK. Ş. (20) sayılı emri ile faydalı eser olarak uygun görülmüştür" ibaresi ile önemi vurgulanıyor.
Proje deneniyor…
Terör eylemlerinin engellenmesi, insanlık suçu işleyenlerin yakalanması ve bu tür suçlara mani olunması gibi insani amaçlarla yapıldığı iddia edilen çalışma, ABD Ulusal Güvenlik Birimi (NSA) tarafından yürütülüyor. Bu projenin kötü amaçlarla kullanıldığını düşündüğünüz zaman ise ortaya çıkan manzara korkutucu. Aslında, sadece ABD'de değil, gelişmiş pek çok ülkede, kurum ve kuruluşlarda çalışmalar yapılıyor. ABD Güvenlik Birimi tarafından insan beyinlerinin kontrolü için kurulan birimlerden biride MKULTRA. Bu birimin, kimyasal, biyolojik ve radyolojik maddelerin insan davranışlarını kontrol etmeye yönelik bir dizi gizli araştırma yaptığı iddia ediliyor. "Zihin Kontrolüne" ilişkin ilk çalışmalar, Hitler Almanyası`na kadar dayanıyor. Bu teknolojide ABD'nin yanı sıra Ruslarında önemli yol kat ettiği aktarılan bilgiler arasında. Yapılan deneylerde aralarında Türklerinde bulunduğu birçok denek kullanılıyor. Denek olduğunu iddia eden isimlerden biri de Ertuğ Taşdemir … 1991 yılında İsveç'te lokanta işletmeciliği yapan Ertuğrul Taşdemir, İsveç gizli servisi tarafından gözaltına alınıyor. Gözaltı süresince, elektromanyetik ışınlarla beyin kontrolüne maruz kaldığını söyleyen Taşdemir, bu konuda hakkını savunmak için çeşitli ülkelere başvurduğunu, yaptığı tüm başvuruların değerlendirilip olayın doğrulandığını ama çok fazla bir şey yapılmadığını söylüyor.
Neden gözaltına alındınız?
Aslında onu tam olarak bende bilmiyorum ama İsveç`te lokanta işlettiğim sıralarda, İsveç Gizli Servisi elemanları, "PKK'nın üst düzey yetkilileri ile servis arasında ajanlık yapmamı" istediler. Kabul etmedim. Benim İsveç'te çevrem çok genişti. Dev-Sol üyesi arkadaşlarım vardı. Sadece Dev-Sol değil her kesimden insanla yakın ilişki içindeydim. Gözaltına alındığım sırada, "Senin suçun bu" diye bir suç belirtmediler. Ama daha sonra, yapmadığım halde insanları tehdit ettiğimi, adam öldürdüğümü filan söylediler. Gözaltı süresinin sonunda serbest bırakıldım.
Gözaltında neler yaşadınız?
"Gözaltına alındığım ilk gün bir hücreye kapatıldım. Hücreye girdikten 10 k. Sonra nerden geldiği belli olmayan sesler duymaya başladım. Duyduğum seslerde Türklere küfür ediyor, beni öldüreceklerini söylüyorlardı. İlk önce hücre içinde bir ses sistemi olduğunu ve yayınların oradan yapıldığını düşündüm. Bu sırada, vücudumda kızarıklıklar ve morluklar oluşmaya başladı. Aradan belli bir süre geçince tuvalete gitmek istedim. Hücreden çıkardılar. Orada dikkatimi başka bir şey çekti. Hücre dışına çıkıp uzaklaşmama rağmen sesler aynı düzeyde devam ediyordu. Ne olduğunu o an anladım. Sinir bozucu sesler duymaya devam ediyordum. Bu arada tekrar hücreme geldim. Aradan birkaç gün geçti. Dua edip, "Hasbinallah ve ni`mel vekil… diyordum. O anda bir ses duydum. Yayında bana, "Senin şifreni çözdük "diyorlar ve düşüncelerimi bana başka bir sesle söylüyorlardı. İlk kez o an korktum. Çünkü ben ağzımı bile kıpırdatmıyordum ve benim aklımı okuduklarını anladım. Ne düşünsem cevap veriyorlardı. Yayınlar elektromanyetik dalgalarla direkt beynime yapılıyordu. Önceleri sakindim ama daha sonra panikledim ve delirmiş numarası yaptım. Hücredeki çarşafı yakıp, beni hastaneye götürmelerini istedim. Gelip beni aldılar. Beyaz önlüklü insanların olduğu bir odaya gittik. Aslında orası hastane değildi. Bana beyaz renkli bir sıvı içirdiler ve tekrar odama geldim. Sonra uyumuşum. Kendime geldiğimde dudaklarım ve dilim şişmişti. Hiçbir şeyi hatırlayamıyordum, konuşamaz haldeydim. Halüsinasyonlar görüyordum. O an bunların teknolojide oldukça ileri olduklarını ve beyin kontrolü yaptıklarını anladım. Üstelik sadece kontrol etmiyorlar, düşüncelerimi de okuyabiliyorlardı. Çünkü bugüne kadar aklıma hiç gelmeyenleri düşünüyordum. Daha sonra mahkemem yapıldı ve serbest bırakıldım. Oradan ayrıldım ama sesler kesilmedi. Aynı küfür ve sesleri duyuyordum. Aradan yıllar geçti ve hala sesleri duymaya devam ediyorum. Bunun yanında lazer saldırıları oluyor. Bu saldırılar her zaman etkili değil ama elektromanyetik dalgaların yüksek olduğu bir alana girdiğim zaman etkili oluyorlar. O anda dengemi kaybediyorum ve ölüyorum sanıyorum. Bütün vücudumda morluklar oluşuyor. Hücrede vücudumda oluşan morlukların nedeni de bu saldırılarmış. Birçok uzmana gittim ve onlarda beni kontrol ettiler. Anlattıklarımı doğrulayıp, vücudumda ağır hasar olduğunu tespit ettiler. Çekilen beyin filmimde, beynimde ağır hasar olduğu tespit edildi. Doktorlar o yıllarda nasıl hayatta kaldığıma şaşırdıklarını söylediler. Gözaltı süresinin ardından mahkemeye çıkarıldım. Mahkemede, vermediğim halde ifademi benim sesimden kasede kaydetmişler. Bana dinlettiler. Ama benim söylemediğim şeylerdi. İfademi dinlerken, "Dermed" diye bir kelime dikkatimi çekti. Çünkü bu kelimenin anlamını hiç bilmiyordum. Bunu hakime söyledim;"Bu ses benim ama ben konuşmadım. Bu kelimenin anlamını bile bilmiyorum hayatımda hiç kullanmadım. Bunun üzerine birkaç sorgudan sonra serbest bırakıldım"
-Daha önce beyin kontrol operasyonları ile ilgili bilginiz var mıydı?
- Hayır, yoktu ama olanlara dayanabilmek için o anda durumu çözmek gerekiyor. Yoksa çıldırdığınızı düşünürsünüz. Ben kendimi ve psikolojimi iyi biliyorum. Durumu fark etmemde psikolojimi iyi bilmem etkili oldu. Hücrede, elektromanyetik dalgalarla gördüğüm işkence sırasında, ters bir şeylerin olduğunu anladım. Sanki hissediyormuşum gibi aklıma bir şeyler geliyordu, sonra onlar gerçekleşiyordu. Yani bir bakıma olacakları bana o seslerle önceden söylüyorlardı. Sonrasında ise olay gerçekleşiyordu. Amaç benim akli dengemi bozmaktı. O seslerde "biraz sonra seni dışarı çıkarıp, öldürmeye götürecekler" diyorlardı, sonra gerçekten birileri gelip beni, öldürmek için dışarı çıkaracaklarını söylüyorlardı. Hatta bir keresinde, `öldün` diye tabuta bile koydular.
Özkaya; "Tarikatlarda da beyin yıkanıyor"
"CIA Belgeleriyle Zihin Kontrol Operasyonları" kitabının yazarı Ömer Özkaya ise daha çarpıcı gerçeklere dikkat çekiyor. Özkaya; devletin devlet olma özelliği sağcı, solcu, dinci ve bunun gibi farklı kesimleri içinde bulundurmasından geçtiğini söylüyor. Kısacası; devletler çeşitli grupları içinde barındırıyor çünkü insanların özgür düşünme hakları var ve buna göre yaşıyorlar. Devletin devlet olmasında saklı olan diğer özellik ise, bu grupları kontrol altında bulundurmasında yatıyor. Bunun yanında bazı devletlerin diğer ülkelerde de etkin olmaya çalıştığını, bu nedenle o ülkelerde insanların toplu olarak bulundukları grupları kontrol altına almak için çabaladıklarına dikkat çekiyor. Özkaya, Türkiye`deki birçok tarikatın arkasında da gizli servislerin olduğunu iddia ediyor. Onlara göre bu tarikatlarda bulunan insanlar toplu olarak kontrol ediliyor. Kontrol, adı geçen yeni teknoloji ile olmasa da, insan psikolojisine uygun olarak yapılan farklı tekniklerle sağlanıyor. Özkaya, "Bu tarikatların bazılarında `Cihat` ilan ediliyor ve tarikat üyelerinden bombalı eylemlerde bulunması isteniyor. Din için çalışan bir insanın hiçbir zaman adam öldürmemesi gerekir ama bu insanlar yüzlerce masumu öldürebiliyor." diyor. Özkaya, bu konuda insanların tarikatlardan uzak durmaları gerektiğini savunuyor. Bunun yanında, dünyanın adı konmamış bir savaşın içinde yer aldığını da iddia eden Özkaya, insanların kontrol edilmelerine yönelik olarak yapılan çalışmaların, toplumların geleceği açısından büyük tehlike arz ettiğine dikkat çekiyor. Hatta bazı gizli servislerde parapsikoloji tekniklerinin kullanımına yönelik araştırmaların yapıldığını da söyleyen yazar Ömer Özkaya, Türkiye`nin geç kalmadan bu alanda tedbirini alması gerektiğini savunuyor.
Bilim adamları da kabul ediyor.
Bilim adamlarına göre de, insanların zihinleri kontrol altına alınabilir. Boğaziçi Üniversitesi Elektromanyetik Bölümü Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Selim Şeker, Ertuğ Taşdemir`i incelediğini ve anlatılanların doğru olduğunu söylüyor. Şeker, sadece Ertuğ Taşdemir değil aynı şikayetlerle birçok kişinin başvuruda bulunduğunu, bunların arasında bazı öğretim görevlilerinin olduğunu bile söylüyor. Prof. Dr. Selim Şeker, dünya yapısının çeşitli elektromanyetik alanlar içerdiğini ve insanların 5 duyu organı ile bu alanların bazılarını algılayabildiğini vurguluyor. Prof. Şeker, adı geçen araştırmaların, aslında insanların algılayamadıkları dalgalar üzerinde yapıldığını ve kontrol altına alınmak istenen kişinin bilinçaltına gerekli düşüncelerin aktarıldığını dile getiriyor. Şeker; insan beyinlerine gönderilen elektromanyetik ışınların, beynin belli bölgelerini uyardığını, kontrol altında bulunan insanların durumu fark etmeden iradelerini yitirdiklerini savunuyor. Prof. Dr. Şeker, "Kontrol altında bulunan insanlara yaptırılmak istenen ne ise, beynin o bölgesinin uyarılması yeterli. İnsan beyni, elektronik bir cihaza benziyor. Her duygunun, düşüncenin beyin içinde farklı bir noktası var. Bu noktaların uyarılması halinde, beyin uyarılan noktanın talimatı doğrultusunda harekete geçiyor. İnsan beynindeki noktalar arasında öyle yerler var ki bunların uyarılması durumunda kişi adam bile öldürebilir. Yani bu yöntemle insanlar katil bile yapılabilir. Bunun yanında, yine aynı elektromanyetik dalga yöntemi ile uygulanan kişiye uzak bir mesafeden kalp krizi geçirtilebilir. Bu durum devlet başkanları için bile geçerli. Ülkelerin, yeni teknolojiden haberdar olmaları ve konu ile ilgili araştırma yapmaları gerekiyor" diyor. Prof. Dr. Şeker, bunun yanında insan beyinin çözülemeyen birçok sırrı olduğunu ve ABD`de ki bilim adamlarının bu yönde çalışmalar yaptıklarına da değiniyor. Örneğin; parapsikoloji olaylarının gerçek olduğunu ve insan beyninin çözülemeyen yapısı ile ilgili olduğunu söyleyen Şeker, "ABD`de bu alanda yapılacak olan çalışmalar için yüklü miktarda paralar ayrılıyor" diyor. Türkiye`nin ise bu konuda çok geride olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Selim Şeker, "Bizler bilim araştırmalarına bütçe ayıramıyoruz. Zaten bu alanda yapılan araştırmalar oldukça pahalı. Biz daha bir profesöre bilgisayar dahi tahsis edemiyoruz. "Zihin Kontrol" teknolojisi dünya için oldukça önemli ve yeniçağın silahı. Bu konuda Türkiye`de gerekli önlemi bir an önce almalı.
Nasıl yapılıyor?
Belirlenen merkezlerden gönderilen elektromanyetik dalgaların beyne yöneltilmesi sayesinde, deneğin beyin fonksiyonları kontrol edilebiliyor. Sistem, "elektrik akımı bulunan her şey, çevresine elektromanyetik dalga yayar" prensibine dayanıyor. "Sinyal istihbaratı"nın geçerli olabilmesi için, ilk olarak insan beyninin yaydığı elektromanyetik dalgaların tespit edilmesi gerekiyor. Kişiden kişiye insanların yaydığı elektromanyetik dalga boyu değişiyor. 3-50 hertz arasında değişen bu dalgalara, "beynin parmak izi" de deniyor. Bu dalgaların tespitinden sonra sonuçlar bilgisayara kaydediliyor. Yaydığı elektromanyetik dalgaları tespit edilen kişi, 24 saat boyunca yerleşik bir alandan uydular aracılığıyla takip edilebiliyor. Bunun yanında kişinin öfke, acı, endişe, küçümseme, ümitsizlik, dehşet, sıkıntı, kıskançlık, korku, uyku, terör gibi durumlarda yaydığı frekansları da tespit edilebiliyor. Çünkü beyindeki elektromanyetik dalga her duygu durumunda farklılık gösteriyor. Bunların tespitinden sonra ise aynı dalgalar kişinin beynine gönderilerek, aynı duygular dışarıdan yaratılıyor. Bir bakıma kişinin duygu ve düşüncelerine dışarıdan müdahale ile kişi kontrol altına alınıyor, yaratılmak istenen duygu durumu kişide oluşturuluyor. Bu arada aynı teknoloji ile kişinin sözleri ve gördüklerinin dahi tespit edildiği iddia ediliyor. Yine aynı tekniğin kullanıldığı sistemde, deneğin her harfte yaydığı dalgalar tespit ediliyor. Bu harflere göre görüntü ve kelime tespitinin yapılıyor.
Yıllardır konuşuluyor.
"Zihin Kontrolü" alanındaki gelişmelerin ilk ipuçları, 1969 yılında Dr. Delgado`nun yayınladığı "Beynin fiziksel kontrolü-psiko-medeni bir topluma doğru" adlı kitapta veriliyor. Bu arada 16 Temmuz 1977 yılında New York Times gazetesinde akıllara durgunluk veren bir haber yayınlanıyor. Haberde, "ABD insanlığın esir edilebileceği görünmez silahlar geliştiriyor" başlığı kullanılıyor ve haberle ilgili bilgiler veriliyor. Bu haberin ardından yayınlanan "Beyin Kontrol harekatı" isimli kitapta, hipnoz tekniğinden, elektronik olarak beynin uyarılmasına kadar birçok konuda bilgiler yer alıyordu. Bu kitabın ardından yine ABD İstihbarat Servisi`nde üst düzey yetkililer arasında yer alan ve bu araştırmaların başındaki isim olduğu iddia edilen Lyn Buchanan, yayınladığı "7.his" kitabında, Amerikan askerlerine psişik tekniklerin kullanılması ile ilgili bilgiler verdi.
Yetkililer ne diyor?
Bu arada haber ile ilgili görüşlerini aldığımız, bazı TSK ve emniyet yetkilileri ise bu alanda yapılan çalışmaları doğruluyorlar. Onlara göre de "Zihin kontrol" alanındaki çalışmalar, bazı ülkelerin gizli servisleri tarafından yapılıyor. İsminin açıklanmasını istemeyen askeri bir yetkili, ABD`de parapsikoloji araştırmalarının yoğun şekilde devam ettiğini ve istihbarat çalışmalarında bu yöntemlerin kullanılması için çaba sarf edildiği gerçeğine dikkat çekiyor. İstihbarat çalışmaları açısından insan beyinlerinin kontrolü için yapılan araştırmalarla ilgili bilgi sahibi olduklarına da dikkat çeken askeri yetkili, Türkiye`nin de bu alanda çalışma yapması gerektiğine dikkat çekiyor. Bu arada Türkiye istihbaratında önemli isimler arasında yer alan bazı yetkililerde olayı doğruluyor. Onlara göre de ABD gizli servisleri tarafından insan beyinlerinin kontrolüne yönelik deneyler yapılıyor. Gerek bilim çevreleri, gerek üst düzey yetkililer aynı zamanda Türkiye`de de bu alanda çalışmaların başlaması konusunda görüş birliğine varıyorlar.
CIA mecliste
TBMM gündeminde de bir soru önergesi tartışılıyordu. Önergeyi hazırlayan CHP İzmir Milletvekili Kemal Anadol, "The Guardian" gazetesinin haberine dayanarak verdiği soru önergesinde, CIA`nin Türkiye`de işkence merkezinin olup olmadığını sordu. Konu ile ilgili açıklama yapan Dış İşleri Bakanı Abdullah Gül ise önergeye şu yanıtı verdi; "Türkiye`de CIA`nin sorgu merkezinin olması mümkün değildir." Konu ile ilgili görüşlerini aldığımız CHP Milletvekili Kemal Anadol ise, cevabı tatmin edici bulmadığını ve hükümetin ABD'nin avukatlığını yaptığını söyledi. Anadol; "Önergeye verilen yanıt tatmin edici değil. Konu örtbas edilmeye çalışılıyor. Verilen cevap metnini incelediğiniz zaman alt maddelerde, hükümetin tamamen ABD avukatlığını yaptığını görebilirsiniz. Konu örtbas edilmeye çalışılıyor" dedi. Ayrıca, bu gibi faaliyetlerin gizli yürütülmesi nedeniyle bilgi ya da belgelere ulaşılamayacağına dikkat çeken Anadol, konu ile ilgili bilgisi olanların destek vermesi durumunda olayı araştırmaya devam edeceğini söyledi.
Yüzlerce mağdur.
Sadece ABD ve diğer ülkelerde değil, Türkiye`de de beyin kontrol operasyonlarında kullanıldıkları iddiası ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi`ne başvuranların sayısı yüzü geçiyor. Hatta ABD mahkemelerine başvuran Akwei, iddiasını kanıtlayarak 750.000 dolar tazminat almaya hak kazandı. John St. Clair Akwei, 1996 yılında Amerikan Ulusal Güvenlik (NSA) tarafından uygulanan `sinyal istihbaratı` ile sürekli takip edildiğini ve psikolojik işkence gördüğünü, yüzlerce sayfalık raporla kanıtladı. Bunun yanında ABD güvenlik birimlerinde çalışan bazı askerlerinde, bilgileri olmadan denek olarak kullanıldıkları yıllar sonra anlaşıldı.
Nöro - Elektromanyetik silahların etkileri.
Nöro-elektromanyetik silahların insan üzerinde kullanılmasıyla ortaya çıkan etkiler, silahların geliştirilmesinden habersizce denek olarak kullanılanların psikolojik yardıma ihtiyaç duymalarıyla ortaya çıktı. Bu etkilerin bazıları şöyle;
- Hafıza kaybı ve davranış bozuklukları
- Duyulan sesin yönü, şiddeti ve içeriğinin değişmesi
- Göz kapaklarını denetleyerek konuşmanın bozulması
- Şiddetli kalp çarpıntısı
- Zahmetli işler sırasında omuzların ve kolların zorlanarak kazalara neden olması
- Bir şey yaparken, dirseklerin dürtüklenmesi ve işe engel olması
- Bacaklarda ağrı ve gereksiz hareketlenme, sağ ve sola sallanma ve aşırı serleşme
- Ayağın zor ulaşılan yerlerinde kaşınma ve kızarma
- Sırttaki büyük kaslarda kasılmalar
- El hareketlerinin kontrol edilememesi
- Düşüncelerin okunması ve dışarıdan düşünce iletilmesi
- Rüyaların denetlenmesi
- Hareket eden hayali görüntülerin görünmesi
- Göz kapaklarının sürekli açık tutulması
- Sürekli kulak çınlaması
- çene ve dişlerin bir neden yokken titremesi
Araştırma: Nurcihan AZAR
Arkadaslar ben turkiyede gerceklestirilen NATO zirvesinde ve bazı uluslararsı organizasyonlarda gorev aldim. Bu organizasyonlardan evvel saatler suren davranis bilimleri ve psikoloji egitimi alirsiniz. Bu egitimi de Turkiye'nin en unlu davranis bilimcisi vermisti bize ve aldigim egitimlerden birinde acik acik sunu soylemisti: "CIA in suan uzerinde calistigi sey, bir yere gitmeden orada etkili olmak. Bu yuzden insan beynini, dusuncelerini kontrol etmeye calisiyorlar." Sahsin ismini ve hangi konferansta soylendigini burada soylemek istemiyorum. Bunları anlatmamın nedeni ise yukarıdaki yazının kesinlikle komplo teorisi olmaktan uzak oldugudur. Saygilarla.
Aşağıdaki hikayemi Net Pano Yahoo grubunda ve o zamanlar bir grupta daha yazmış yazarken de kısa, kısa her gün pek az bir bölüm yazabilmiş ve gruba göndermiştim. Sonra zamanla bazı merak eden arkadaşlara gönderdim.
Bir hikaye işte
Başımdan 1967 yılında geçen bir hatırayı anlatma ötesinde ilgililere fazla bir katkı sağlayabileceğimi sanmıyorum.Ancak yinede faydalı olacağını sanırım.Benim başıma gelen olayların 1967 de ve Almanya da başıma geldiği düşünülürse olayların en azından benim üzerimdeki çalışmaların belki Türkiye yi ilgilendirmekle birlikte Türkiye ye ait bir proje olduğunu sanmıyorum.Sanırım radyo frekans arama gibi devamlı açık duran bir dinleyici sistem çeşitli nedenler ile belli bir beyin faaliyeti dozunu aştığında hemen fark edip izlemeye alıyor.O yıl ben sigara ve içkiyi bırakmış biraz dindar bir yöne yönelmiştim.Bu arada önce elime geçen Türkçe İncili sonra Tevrat'ın bir kısmını sonrada yeni çıkan Kuran mealini okumuştum fakat asıl sorun geçenlerde liderleri öldürülen dost tarikatının o zamanlardaki ruh dünyası gibi spritüel mecmualarda yazışmalar yapan grubun yayınlarından etkileniyordum. Beyti dost diye yüce bir bedensiz varlıktan mesajlar alıyorlardı. Zaman, zaman belki de beyti dost la irtibat talep etmiş olabilirim.O sıralarda uniroyal lastiklerinin her yerde karşınıza çıkan mandrake kılıklı bir adamın resimleri olan sağdan gidiniz sözlerinin yazılı olduğu pankartlar çok dikkatimi çekmeye başlamış dı.Bir gün gece işinden çıkmış sabah erken saatte Wanne-Eickel den Herten deki evime gitmek üzere DKW marka arabama doğru yürürken Kafamdan Net megafonik kendine çok güvenen bir erkek sesi ( beklide o ses benimle sonradan irtibat kuran ses olup o sırada ki ses başka birinin olabilir)Biz çok uzak diyarlardan geliyoruz diye söze başladı. O anda çocukluğum da okuduğum Metihten saldıranlar bilimkurgu romanındaki bir olay aklıma geldi orada metihten gelen bir tür parazitler gelip insanın iki kürek kemiği arasına yapışıyor ve o kişiyi kontrolü altına alıp yönetiyordu.Bu olayın aklıma gelmesi ile birlikte birden irkilmiş olmalıyım.O irkilme sanırım karşı tarafı şaşırttı ve telefon ahizesinin kapanmasına benzer bir ses duydum.İrtibat koptu benim külüstür DKW ye bindim hava ayaz benim araba yağlı benzin yakıyor,ayarları da bozuk arabayı çalıştırınca mutlaka ısınana kadar gaza basmam gerekiyor,Çalıştırdım ses geri geldi ayağını gazdan çek dedi ben ama stop eder deyin ce merak etme etmeyecek dedi eder diye ısrar etmek üzere iken kediyi merak öldürürmüş ya meraktan bak işte edecek dedim ve ayağımı çektim. Mümkün olmadığı halde araba çalışmaya devam ediyordu
Sonra araba ile yola çıktım.Wanne-Eickel ile Herten arasında 3-5km kadar düz bir yol vardır.O yola çıktığımı hatırlıyor muyum bilemem ancak uyuya kalmışım.Uyandığımda o yol bitmek üzere idi.Hayatımda bu güne kadar o sırada kendimi dinlenmiş ve uykusunu tam almış biri olarak his etmedim.Kelimenin tam anlamı ile huzurlu ve mükemmel bir uykudan sonra güzel bir güne başlamak üzere uyanan dinlenmiş bir şekilde hissettim kendimi. Ama bu durum kısa sürdü etrafımdan akan trafik ve benim uyumuş olmam çılgın gibi direksiyonu kavramama sebep oldu. Dehşet içinde kalmıştım. O ses sakin bir şekilde korkma biz idare ediyoruz dedi. İnanılır gibi değildi birine söylesem adama deli derlerdi ama durum buydu hayır çıldırmıyordum. Ama anlamakta zordu. Sonra güven veren bir tonla ses devam etti. Sen uyurken nasıl idare ettiğimizi daha iyi anlaman için arabadan dışarı bakma sadece önüne bak ve bizim dediklerimizi uygula dedi.Ben uyurken arabayı sürenler belki de yeni bir gösteriye hazırlanıyorlar diye düşündüm. Merakımda iyice kabarmıştı tamam dedim. Ben hem arabayı sürüyor hem de komutları harfiyen uyguluyor ama asla arabadan dışarı bakmıyordum. Sağa dön sola dön lambaya geldik gibi komutlar ile 2-3 km..kadar daha gittik. Yavaşla ve dur komutlarının ardından arabadan in dediler.Araba Herten mezarlığının kapılarından birinin tam yanında mezarlık duvarına bir metre kala durmuştu. Arabayı kilitlerken şimdi gene sadece önüne yere bakacaksın seni yönlendireceğiz yada yönlendireceğim dedi konuşan tek kişi idi. Tekrar bu sefer yaya olarak mezarlığın içinde yol ve patikalardan ilerleyip bir noktaya geldiğimizde tamam dur ve bak dedi. Etrafa baktığımda tam karşımda ben Türkiye de izinde iken birlikte olduğu alman bir kadının kocası tarafından tek kurşunla bu olaydan beş yıl önce öldürülen İbrahim Acar ismindeki bir arkadaşımın mezarının başında duruyordum. Burada ilginç olan arkadaş öldüğünde Almanya da olmadığım için cenazeye katılamamış çok samimi olmadığımız içinde her nedense mezarının yerini sorup öğrenmemiştim. Yani bu kocaman mezarlıkta arasam birkaç günden önce bulamayacağım bir mezardı. Biraz bildiğim kadarı ile dua okudum. Dua okurken beni kontrol edemediğim bir titreme aldı. Şiddetle titriyordum. Sonra ne taraftan geldiğimi bilemediğim için bu sefer normal bakınarak ve o sese sorup tarif alarak arabaya döndüm. Tam arabaya binerken ses kızgın bir ses tonu ile bana sen körsün diye öfke ile bağıdı (sebebini bilmiyorum) İşte o anda bütün dünya lacivert bir karanlığa dönüştü. Öyle ki başımı kaldırıp güneşe baktığımda hiç göz kırpmak ihtiyacı his etmedim. Bu durum sanırım 4 – 5 gün sürdü sonra azalmakla birlikte bir yıl kadar devam etti. Bunu izah etmek gerekse ilk birkaç gün aşırı koyu lacivert camlı bir güneş gözlüğü sonra daha açık lacivert camlı gözlükte değil sanki gözlerime kontak lenz takıldı. Sonra eve gittim oldukça gecikmiştim karım merak içinde idi. Doğal olarak bazı sorular sormaya başladı.Acaba durumu anlatsam mı diye düşünürken kafamdaki ses anlatma dedi. (bu ses tam yanımda konuşan biri gibi sesli bazen bağıran bazen sakin tamamen normal bir ses. Tek farkı kafamın iç kısmından konuşması) Ben bahaneler bulmak yerine çay var mı gibi lafı taca atmaya başladım. Eşimde üstelemedi.Yorgun bir şekilde salondaki koltuğa oturdum Eşimde çayı getirdi ses içme dedi ben eşime vazgeçtim istemem deyince eşim çayı geri götürdü ama aynı anda ses neyse hadi iç dedi. Bende eşime, neyse hadi içeyim bari dedim. Tam çaya elimi uzatırken ses tekrar içme dedi, Bende eşime bu iç içmeler belki on defa tekrarlandı. Bereket eşim inanılmaz bir sabır gösteriyor. Sanki bir tuhaflık olduğunu his ediyordu. Sonra eşimle birlikte çaylarımızı yudumlarken ben kendi kendime hala eşime anlatsam mı diye düşünüyordum. İşte o sırada ses anlat komutu verdi. Ben ne anlatayım diye sordum. Bizim sana anlatacağımızı sende ona anlat dedi ve anlatmaya başladı. Biz çok uzaklardan geliyoruz. Sizlerin gördüğünüz bu yıldızlarla kaplı göğün de ötesinde sizin aklınızın eremeyeceği boyutlarda,gökler üstü büyük çok büyük genişliği sonsuza yakın alemlerden geliyoruz.Orada oranın her şeyine hükmeden bir gökler padişahı var işte onun ülkesinden. Orada sizin diyarınızda leyleklerin misalinde uzun çok uzun seyahatlere çıkan leylek misal göçmen kuşlar misali kuşların yanında burada serçe misal kuşlarda var işte bu serçe misal kuşlar gökler padişahına gidip kendilerinin de uzun seyahatlere çıkmaları için izin istemişler ve padişah onlara mesela nereye gitmek istiyorsunuz deyince onlarda ta derinlerde pek küçük teşhisi bile zor ama güzel bir gezegenin olduğunu işte oraya gitmek istediklerini söylerler. Padişah tamam ama sizin vücutlarınız oradaki basınca dayanamaz size oradaki şartlara uygun elbiseler gerek bu koruyucu elbiselerde ancak oranın malzemesinden yapılabilir. Ben önce oraya gidip gelebilen varlıklardan göndereyim onlar sizin için elbiseler hazırlasınlar. Sonradan gidenlerde kendilerinden sonrakilere elbise hazırlasınlar. Hikayenin bu kısmı uzayıp gidiyor. Sadece şunu söylemeden geçmemem gerekir sanırım bu hikaye anlatılırken insan insanlığın yaratılış hikayesini algılayan bir yanılsamaya düşüyor sanki gökler padişahı tanrı yıldızlar üstü uzay(süper uzay yada hiper uzay)sanki cennet Leylek misaller sanki büyük melekler. Serçeler insanlar. Kartal Şeytan vs. Hikayenin sonrasın da konusu geçen Kartal şeytan diğer kartallar şeytanlar Vb. İşin tuhafı bunları üzerinden 38 yıl geçmesine rağmen (şimdi 40 yıl oldu) hatırlamak bende çok yorucu bir etki bırakıyor. Üstelik bir de sabahleyin yazdığım uzunca bir bölümü kayda geçirmeden cereyan kesilmedi mi. Eh oda tuzu biberi oldu
İkinci bölümün sonunda bahis ettiğim hikaye uzayıp gidiyordu. Devamını burada dile getirmenin kimseye bir faydası olacağını sanmıyorum.Ancak hikaye o sıralarda beni etkilemeye başlayan hipnoz diyemeyeceğim ama hipnoza yakın bir hayaller alemine benzer bir yerlere çekmiş di beni. Malum sesin anlattıklarını büyük bir vecd içinde dinlemeye ve eşime anlatmaya devam ederken kafamda başka boyutlara pencereler açılıyor. Hikaye dini anlatılar ile bir biçimde özdeşleşiyor. Madde olağan görünümünü kayıp ediyor. Bir sürü sanal boyutların içlerinden sadece birisi gibi oluyordu. Önümde duran herhangi bir nesnenin içindeki atomları yakından izlemek istediğim de adeta bedenimi terk edip beşinci boyutta diyebileceğimiz bir hal ile o maddeye yaklaşıyor yaklaşırken orantılı bir şekilde küçülüyor adeta bir kara deliğe düşmekte olan kocaman bir gök cisminin yada galaksinin hızla yoğunlaşıp büzülmesine sonrada ağırlığından bir şey kayıp etmemiş ama bir mercimek tanesi yada sadece bir atom çekirdeği beklide atom altı bir nesnenin(enerji belki enerji ötesi şimdi takyon falan mı diyorlar galiba) boyutlarına inip o nesnenin atomlarından daha derine inerek o nesnenin içindeki atom çekirdeklerinden birinin gezegeni durumundaki bir elektrona iniş yapıyor. Orada içinde yaşayan canlıları dünyamızdakine benzemeyen ama yaşam dolu bir dünya buluyor. Çarşı pazarı demiyim, ama dağlarında ovaların da dolaşa biliyordum.Yada böyle olduğu sanrılarına kapılıyordum. Bu olayları anlatmak çok uzun sürer. Yani ben bu duruma gelmişken sanırım muhataplarım. İşin kıvamına gelmiş olduğunu düşünerek kafamdaki ses vasıtası ile bana, sen hiç duymadın mı tanrı insanın içindedir. Hiç bir yere sığmayan tanrı (ben tanrı olarak değiştiriyorum o doğrudan Allah diyordu bunun sebebi hikayenin devamında anlaşılacak sanırım) mekandan zamandan münezzehtir.yere göğe sığmaz ama müminin kalbine sığar.İşte senin içinden konuşuyorum beni hala tanımadın mı ben senin rabbinim diyordu. O sıralarda ben sadece İhlas suresini ve fatiha suresinin yarısını ezbere biliyordum. Evde Latin harfleri ile yazılmış avuç içine sığacak boyutlarda bir enam vardı son günlerde oradan her akşam üç ayetülkürsü okumayı ailece adet edinmiştik.Sebebine gelince içinde üç ayetülkürsü okunan evden şeytan kaçar diye bir hadis duymuştuk. Buna rağmen o sıralarda Türkiye de bir ilk olan Milliyet gazetesinin ilave olarak verdiği bir Kuranı kerim mealini okumuş ve namaz kılmaya başlamıştım ama sure bilgim olmadığından bildiklerimi okuyor ayrıcada bilhassa nas ve felak surelerinin mealini okuyordum.Şimdi konuya dönelim. Olayların kronolojik sıralamasında küçük hatalar yapabilirim. Ama bu hatalar bir günlük zaman kaymaları falan olabilir bir de unuttuklarımı sonradan hatırlayıp belki dip not yada bir şekilde aktarabilirim. Eşimle çayımızı içip normal hayatımıza döner gibi olduk işim de gece gündüz vardiyalarında çalışıyordum. O gün yada ertesi gün akşam evdeydim eşim ve çocuklar yatmış ben Kuran meali okuyordum ve Kadir suresine gelince bir güç beni iradem dışında yerimden kaldırdı. İstesem direnebilir miydim bilmiyorum. Adeta mahşerde iradeleri dışında kendi ayakları ile cehenneme doğru yürüyen biri gibi hissettim. Ama korkmadım sanki benimle uğraşan gücün bir karşıtı gelmiş ve bana güven veriyordu. Zorla götürülmeme rağmen bende gönüllü gidiyordum. Sonra o sıralarda mutfak gibi kullandığımız bir bölmedeki lavabonun içindeki bulaşıkların karşısına getirilip bırakıldım serbesttim ama bana bir daha evinizde bulaşık bırakmayın mesajı verilmişti. Sanırım bulaşıkları ya toparladım yada yıkadım.Bu mesajın içinde kendimi Allah'ın kaderine terk etmem gibi bir şeyler de seziyordum. O günden sonara o sesin benim rabbim olduğuna inanmaya başlamıştım. Kötü bir şey önermiyordu içimden konuşuyordu kendinden çok emindi sadece beninle ama sesli olarak konuşmasına rağmen onu kimse duymuyordu. Eşime bende bazı değişiklikler olabileceğini boşuna endişeye kapılmamasını , bana deli falan diyen olursa aldırmamasını her mübarek insanın biraz deli görünümü verebileceğini,boşuna hocalara ,papazlara,hahamlar gitmemesini tembih ediyordum. Bunu niye böyle söylediğimi bilmiyordum. Sonra o sıralarda unroyal oto lastiklerinin kocaman panoları dünyanın çeşitli ülkelerinde sağdan gidiniz diyen hipnotizatör kılıklı gölgeli bir adam resmi ve kocaman yazılarla karşımıza çıkıyordu.Nasıl oldu bilmiyorum sol kötü sağ iyi gibi bir telkin beynime yüklenmişte olabilir. İçimden bir duygu devamlı sağdan gitmeye zorluyordu adeta öyle ki araba ile yolda giderken sola dönmem gerekse oraya dönemiyor. Varmak istediğim yere gidebilmek için de çok uzun turlar atıyor ve hep sağa giderek soldaki bir noktaya nasıl varıla bileceğinin kolaylıklarını öğreniyordum. İşte böyle bir haleti ruhiye içinde iken o günlerin içinde bir akşam eşimi ve 3 ve 6 yaşlarındaki iki oğlumu yanımıza alarak araba ile gezmeye çıktık bir müddet dolaştıktan sonra eve dönmek istediğimizde şaşırıp kaldık hep sağa dönmek sureti ile eve dönmek beki de günler alacak ve binlerce kilometre yol gerektirecek imkansız bir duruma düşmüştük.İçimizi ilk defa gerçek bir korku kaplamıştı.Çaresiz sağa dönerek eve dönmenin yollarını aramaktan yorulmuştuk saat gecenin biri olmuş gözlerime konulan bir tür manyetik lens yüzünden gündüz bile loş bir karanlığa dönmüş olan görme yeteneğim gece daha da karanlık bir durum arz ediyordu(gece güneş gözlüğü takmış gibi) Ama bu göremiyordum değil lacivert camlı gözlük takmış gibi görüyordum.Birden açılmış büyük bir inşaat çukuruna düşme tehlikesi atlattık.Sanırım sağa dönüşlerin birinde yol kapalıdır ikaz işaretlerini atlamış olmalıyız.Almanya'nın o bölgeleri şehir ve kasabaların ışıklarının birbirini takip ettiği uzun süreli karanlık boşlukların pek bulunmadığı gibi öyle dağ denebilecek yükseltilerinde bulunmadığı bir bölgedir.İşte bu bölgede gece yarısını geçmiş hala evimize yaklaşamamış bir korku ve endişe içinde yola devam ederken birden kendimizi bir dağa tırmanır bulduk yol geri manevrasına izin vermeyecek kadar dardı. İç güdüsel olarak eşimle birlikte Allahu ekber, Allahu ekber. Lailahe illallah diye tekrar edip duruyorduk çocuklar arabada uyumuşlardı.dağa tırmandıkça etraftaki şehirlerin görünmesi gerekiyor ama çevrede hiçbir ışık görülmüyordu.Karanlık gittikçe daha koyulaşmış ürkütücü bir hal almıştı korku ve endişe içinde hiç konuşmadan sadece aynı sözleri zikir ederek yolumuza devam ediyor sanki kaf dağının tepesine çıkar gibi bitmez tükenmez bir yolda ilerliyorduk. Nereye varacağı belli olmayan bu yoldan dönmeye karar verdim.Nerede ise arabanın boyu kadar eni olan yolda manevra yapıp geri dönmek hiçte kolay olmadığı gibi sola dönmemek takıntım da işi iyice güçleştiriyordu. Sonunda olduğum yerde dönmek için sağa dönebileceğim az bir alanı kullanıp direksiyonu sola kırmakla beraber geri giderken arabanın ön tarafının sağa gitmesini keşif ettim ve bu suretle pek çok yerinde ileri geriler yaparak güçlükle dönebildim.Zifiri karanlıkta ne bir ışık ne bir ses ne bir canlı izi hatta rüzgar beklide hava akımı bile yoktu.Bize çok uzun gelen bir yolculuktan sonra düzlüğe indik kısa süre sonrada ışıklı yerlere girdik ama sorun hala çözülmemişti sola dönmeden eve nasıl gidecektik.İçimden Ya Rabbi bana bir yol göster diye dua etmeye başladım. Aynı anda da aklıma İnşirah suresindeki her güçlüğün yanında bir kolaylık vardır ayet meali geldi. Gerçekten her güçlüğün yanında bir kolaylık vardı o halde yalnız rabbine yönel ve isteyeceğini rabbinden iste diye okuduğum ayet mealleri geldi. Ve ya Rabbi bana yol göster dedim. Bu sırada sola dönmemiz gereken bir kavşağa gelmiştik.Gecenin o saatinde ortalıkta kimseler yoktu sola dönmem gereken kavşağı hafifçe geçerek dağda yaptığım gibi bir manevra ile geri, geri sol yola girdim yani geri geri sağa dönerek sonra sağa dönüp yoldan çıktım ve bu sefer düz geri yaparak dönüşü geri istikamette geçmiş oldum ve solumdaki yol artık sağ tarafımda bulunu yordu. Allah'a hamt edip bu şekilde başka kavşakları da aşarak sabaha karşı eve döne bildik. Bu arada kafamdaki sesin hiç sesi çıkmamıştı. Bu olaylar başlamadan bir süre önce sigaraya tövbe etmiş çok sıkıntı çekmiş hatta bir hafta hasta yatmış sonunda Almanya da maden işçilerinin maden ocaklarında sigara yasak olduğundan burunlarına çekmek sureti ile kullandığı tütünden yapılan ve her markette satılan enfiye ye alışmıştım.Yani enfiye çekiyordum. Neyse çayımızı içerken bende enfiye çekmek istedim ses o sırada tekrar ortaya çıktı detayları hatırlamıyorum. Aklımda kalan bana enfiyeyi çekme dedi. Zaten ne zaman ortaya çıksa yap yapma talimatları ile beni denetim altında tutmaya çalışıyordu. Ben sigaraya tövbe ettim zaten duramıyorum bunu da bırakacak gücü henüz kendimde göremiyorum aslında sen benim rabbim olduğuna göre sen buna kadirsindir. Bana unuttur ki bir daha bunu kullanmayayım dedim. Şimdi hatırlayamadığım bir şeyler söyledi. İşte o zaman ilk defa kuşkulandım. Askerliğim sırasında esrar çeken arkadaşlarım beni de bir ara alıştırmışlardı. İyi ki askerden sonra bulabileceğim bir ortam olmadığı için hamt olsun esrarı güçlükle ve zoraki bırakmak mecburiyetinde kalmıştım. Ses bana kendisine itaat etmemi beni kendisine peygamber olarak seçtiğini. Dünyada bana itaat etmeyen kimsenin kalmayacağını anlatıp bana bir uzay gösterisi tertip etti. Daha önce her hangi bir eşyanın atomlarına inmek sureti ile mikro kozmosa yaptığım seyahatler den nasıl olduğu hakkında biraz bilgi vermiştim şimdi makro kozmos seyahatleri başlıyordu.
Bu sefer yine önümdeki herhangi bir nesne de kimsenin göremediği manalar şekiller yollar görüyor sonra kendi içimden dış dünyanın ve evrenin herhangi bir köşesine gidebiliyordum. Yani aslında gerçekten bir dış dünya yoktu da onu ben mi kendi iç dünyamı yansıtan evren aynasında görüyordum. Yani bütün bizler aynı rüyanın aynı kesitinden birlikte yola çıkmış aynı rüyada aynı anı yaşayan ve bu yüzden dışarıda sandığımız sanal bir ortamı evren perdesinde film projeksiyon makinesi gibi her birimiz ortaklaşa oynatıyor sonrada kendi içdünyalarımızdan oynattığımız zaman ve mekan kesitini birliktemi seyir ediyorduk. Bu durumda aslında komşuya giderken bile iç dünyamız dan mı geçip gidiyorduk yoksa sadece oynattığımız filmin düşüncelerimiz ile sahnelerinimi değiştiriyorduk.
Nasıl ki rüyada yaşadığımızı sandığımız ve başkaları ile paylaştığımız olaylardan aslında onların haberleri bile olmuyordu. Neyse işin burası çok su götürecek. Konuya dönelim.Kafamdaki ses bana seni istediğin anda istediğin yerde olabileceğin sırlarla donatacağım şu galaksilerden hangilerini istersen al senin olsun, içindeki sayısız yıldızlar. O yıldızlarda yaşayan canlı cansız her şeyi senin emrine vereceğim. Bu dünyadaki kimse sana karşı gelemeyecek. Devlet başkanları senin huzurunda el pençe divan duracaklar. Şeklinde şeyler söylüyordu işin tuhafı bende inandırıcı buluyordum. Çünkü söylenenleri bizzat yaşıyor görüyor duyuyor ve his ediyordum. Daha doğrusu hala onu dinleseydim en azından dünya üzerindeki vaatlerini gerçekleştireceğine bugün de inanıyorum. Ama içime bir kuşku düşmüştü bir kere. Bir gün Ewald str. Üzerindeki Sparkasse isimli bir bankanın önünden geçerken bana bankaya gir dedi. İçeri girdim ve onun talimatları doğrultusunda veznelerden birine gittim veznedar bana bakarken ses ona şunları söyle diye bilmediğim bir dilden bir şeyler söyledi bende sırf merakımdan tekrar ettim. Aynı anda veznedarın yüzü uyurgezer gibi bir hal aldı. Kasasını açıp içindeki tomar, tomar paraları benim önüme koymaya başladı. Banka kalabalık ve sıra ile beş altı tane şalter daha vardı sanırım. Ben hiç bozuntuya vermeden cebimden 50 yada yüz mark bir parayı çıkarıp veznedara uzatıp lütfen şunu bozar mısınız? dedim. Adamcağız benim, gitmekte olan arabada uyuyup ta uyanınca kendimi direksiyonda bulmam gibi (konu birinci bölümde anlatılmıştı) bir an silkelendi delirmiş gibi iri, iri açılmış gözlerle dehşet içinde bana baktı hızla paraları kasaya yerleştirdi. Benim paramı bozması ile kasasını kilitleyip veznelerin arkasındaki ortak kullandıkları kapıdan tam manası ile kaçtı. Zavallı adamın bu olayı bugün bile unutmuş olabileceğini sanmıyorum. Ama bu olay ben de başlamış olan bu sesin rabbime ait olamayacağı kuşkusunu kanaate dönüştürdü. Alemlerin rabbi olan Allah'ın kulunu ikna için böyle havalı ama basit gösterilere ihtiyacı yoktu. Sonra ben parayı alıp gitsem asla hatırlaması mümkün olmayan veznedarın hali nice olurdu. Bu ahlaksızlıktı ve Allah ahlaksızlığa izin vermezdi. Zaten bir daha da o sesin emirlerini dinlemedim. Ama işin felaketi yeni başlıyordu. Maskeli balo bitmiş kısmen hipnoza sokulmuş ben ile gökler padişahı nam mahluk arasında güç dengesinin kayıtsız şartsız karşıda olduğu savaş da başlamış oldu.
Devam edecek
Not:Eskiden yayınlanmış olan Deccal isimli mektubu tekrar yayınlamak istiyorum. Becere bilirsem ilgilenenlerin şimdi yayınlandığı tarihten daha ziyade dikkatini çekeceğini düşünüyorum. Ayrıca yakınlarımın bilgisayarlarını birileri rahat bırakırsa sevinirim. E-mail adreslerimdeki dostlarım sıradan insanlar olup bu anlattıklarımı. Kemali ile değerlendirecek kişiler değillerdir.Sağlığım müsait olursa hikayeyi tamamlamaya çalışacağım.Hikayenin meraklıları dışında tanımadığım dost ve düşmanlarımın da işine yarayacak olması açısından şimdilik kendimi güvende hissediyorum.Ancak ilk başlangıçta beyin dalgalarımın tespit edilmemesi için çok dua ettim.Umarım hikaye yarıda kalmaz.Herkese selamlar
Bu notu bu yazı yayınlandığı sırada bazılarının adres defterimdeki kişileri rahatsız etmeleri üzerine yazmıştım
Bölüm 4
Konuyu ileride işleyecek değerli araştırmacılara bazen yerli yersiz. Kronolojik sırayı bazen anlatıları karıştırırsam bu daha çok tekrar unuturum diye alelacele not düşmeye çalışmamdan kaynaklandığını belirtmek isterim. Yukarıda anlatmaya çalıştığım olaylar dizisi başlamadan önce bir rüya görmüştüm. Zaten hayatımdaki önemli olayların hepsinde daha önce kesinlikle ne zihin kontrolü nede supliminal yada başka bir beşeri buluşun müdahil olduğunu sanmadığım.
Rüya'i sadıka tabir edilen rüyalar görmüştüm.Bu olaydan önce gördüğüm rüyada genişliği binlerce yıl yürüsem sonuna ulaşamayacağım bir kum çölünün orta yerinde kurulmuş bir yel değirmenine esir olarak çalıştırılmak üzere getirilmiş, kaçacak hiçbir yeri olmayan zaten kaçmaya kalksa çölden çıkışa ömrün yetmeyeceği bir yere getirilmişim. Ömrümün kalan kısmını burada ve tek başıma geçirmeye mahkum bir zavallıyım.Benden başka kimse yok. Değirmen bir dev'e aitmiş ara sıra görünmeyen bir yerden sesini duyuyorum.Kendisi aslında orada değil ve bana artık yapabileceğim hiçbir şeyin olmadığını ister istemez verilen işi yapmaktan başka çarem olmadığını söylüyor. Hiç bir umut ışığı yok durumun çaresizliğini görüyorum. Ama bir çıkış yolu da göremiyorum. Kendi kendime beni buraya düşüren Allah'ın beni bir şekilde kurtarmaya da gücü yeteceğini düşünmeye çalışırken uyandım.
Gelelim hikayemize o zamana kadar bakalım ne olacak merakı ile dediklerini yaptığım kendini gökler padişahı olarak tanımlayan sesin sahibi, Boşuna çırpınma dört kitabın hepsinden birden hazırlanmış bir büyü yapıldı. Arılar kullanılarak ballara karıştırıldı sende geçenlerde o baldan yedin, Büyünün düğümlerinin atılması için sağdan gidin komutları ile karmaşık bir düğümlemeyi tamamladın.Artık seni kurtarmak için dininde üstat mertebesinde Bir haham bir papaz bir Zebur uzmanı ve bir hocanın toplanıp aylarca uğraşması ve seninde geçen gün sağdan gitmek için şimdi hatırlaman imkansız yolları tamamen geri dolaşarak atılan düğümü çözmen gerekir ki seninde bildiğin gibi bu imkansız. Sana üç gün mühlet ya bizim dediğimizi yapacaksın yada sokaklarda köpek gibi uluyup gezen bir deli olacaksın. Köpeeek, köpeeek şeklinde kendinden çok emin ve çok aşağılayıcı bir ses tonu ile ara sıra tekrar köpeeek bütün insanlar benim köpeklerimsiniz. Hepiniz bana itaate mecbursunuz köpeeek diyordu. Eve döndüm. aklıma
Düşman ordusu ile karşılaşınca. Kalplerinde nifak olanlar bu gün çok çetin bir gündür yapabileceğimiz de hiçbir şey yoktur dediler. Müminler ise bu Allah ve Resulünün bize vaat ettiği sınanma günüdür dediler. Mealinde ki ayet gelip gidiyordu. Evde bir çay demlettim.Enfiye kutumu çıkarıp enfiye çekmeye başladım. O ses gene ne yapıp yapmayacağımı emir ediyordu.Ama artık dinlemiyordum.Aklımdan her kötü alışkanlık gibi aslında bu enfiye de kötü alışkanlık. Bu mahluk buna neden karşı çıkıyor diye düşündüm. Daha önceki deneyimlerimden bahsetmiştim. Zaman, zaman esrar içmiş gibi dalıp,dalıp gidiyordum. Enfiye alışkanlık olarak arada bir çekince burnumu yakıyor ve beni hapşırtıyordu. Sanırım bu hapşırmalar beni daldığım hipnotik esrarlı dünyadan uyanıp kendime gelmeme sebep oluyordu. Galiba bu durum onun işine gelmiyordu. Neyse çayımızı içerken eşime durumu açıkça anlattım. Bu arada o mahluk anlatmamı asla istemiyordu. Eşimle çocukları alıp aneminde yanlarında kaldığı Belçika Liege (Lütich) deki ablam ve eniştemin yanına gitmek aklıma geldi. Yol 250 km civarında tutuyordu ve otoyoldu, o gün mü ertesi sabah mı yola çıktık ama ses de bizimle geliyordu bir ara oto yolun güvenlik şeridinde durdum birkaç kere yeni ezberlediğim Ayetül kürsüyü okuyup elime üfledim ve süratle geçen arabaların boşluklarından istifade ederek oto yolu parmağımla yerden enlemesine çizdim. O sırada yakalansak tımarhaneden kurtulabileceğimi hiç sanmıyorum. Neyse tekrar yola düştük ama ses gene bizimle geliyordu. Bize mani olamazsın ve bizden kaçamazsın diyordu. Eskiden Filipinlerde yapılan bir büyü türü okumuştum orada büyücüler bir takım cinleri öldürmek amaçlı olarak birisine gönderiyor ve o kişiyi boğarak öldürtüyorlardı. Ancak muhatap kişi güçlü bir kişiliğe sahipse o cinleri gönderen büyücüye geri yönlendiriyor ve bir tür kiralık katiller olan cinler öldürmeleri gereken kişiyi öldüremeyince. Öldürme emrini verenden kendilerinin de infaz emri ne muhatap olacakları korkusu ile yada her nedense dönüp büyücüyü öldürüyorlardı. İşte bu aklıma gelince onlara siz burada değilsiniz ben ayetülkürsü ile yolu çizdim artık oradan geçmeniz mümkün değil diye karşı telkine başladım. Onlar burada olmasak nasıl seninle konuşuruz gibi yanımız da olduklarına beni ikna etmeye çalışıyorlardı. Siz nasıl olduğunu biliyorsunuz üstelik o çizgiyi geçemiyeceğinizi de zaten kesinlikle biliyorsunuz boşa kürek çekmeyin beni kandıramazsınız şeklinde cevaplar veriyordum. Böyle çekişmelerle Belçika da ablamların evine geldik. Anladığım kadarı ile beni görenin içine korku düşüyordu. Günlerdir hiç ama hiç uyumamıştım.Uyursam ele geçirileceğim iç güdüsü beni uyanık tutuyordu ve uykumda gelmiyordu . yemeden içmeden kesilmiş aç bi ilaç kafamın içinde savaşıp duruyordum. Eli ayağı zangırdayan gözlerine bakmaya insanların korktuğu başka alemden gelmiş biri gibi görünüyormuşum. (o sıralarda çekilmiş bir fotoğrafı sonradan görmüştüm sahiden berbattı) Kafamdaki seslerle tartışmaktan başkaları ile konsantrasyonum bozulmasın diye konuşmak istemiyor bütün dikkatimi korunma içgüdüme yönlendiriyor olmalıyım ki ablamlar la sadece kısa bir selamlaşmadan sonra boş bir odaya çekildim ve beni rahatsız etmemelerini söyleyerek Latince basımlı küçük Arapça enamı okumaya başladım. Ablamlar bir hoca bulmuşlar. Allah razı olsun bana biraz moral verdi. Dedi ki seni ele geçirememişler bu durumda en iyi kurtuluş reçetesi senin kendi okumandır. Ben sıradan bir hocayım bu konularda bilgilerim kulaktan dolma ama maden bu duruma geldiğin halde aklına bir şey yapamamışlar. Allah'ın izni ile sen kendini kurtarırsın mealinde şeyler söyledi ve bir Yasin'i şerif okuyup gitti. Sabaha kadar tek başıma odada dua ediyor. Allah'a yalvarıyordum. İşte burada işler çığırından çıkıyor ben Allah dedikçe o ses buyur kulum demeye başlı yordu yeniden ben senin rabbinim demeye başlamıştı. Her söz her mana beni derin alemlere götürüyor. Milyarlarca manalar görüntüler . Kafamda canlanıyor. Kelimelerin o ana kadar hiç düşünmediğim ve duymadığım manaları açılıyor darmadağın oluyor bir türlü toparlanamıyordum. Mesela benim rabbim olduğunu iddia eden bu mahluk ne demek istiyordu, kabirde de rabbin kim sorusuna muhatap olacaktık ne diyecektik Rab ne demek ti Rab mürebbi öğretmen eğitmen yaratıcı yarattıklarına ihtiyaçlarını öğreten olarak alınırsa bana bu güne kadarki bilgileri kimlerin öğrettiğini düşünürken her kelimeyi öğretenin öğrettiği miktar ile sınırlı olarak benin Rabbim olduğunu fark ediyordum. Aman Allah'ım ne kadar çok rablerim vardı bu durumdan nasıl çıkacaktım bu karmaşa içinde ayılır gibi oldukça bildiğim dualar okumaya çalışıyor ama kısa sürede tekrar derinlere dalıyordum.
Sanki ömrüm boyunca bana tek kelime öğreten kişiler bile zihnime geliyor şu meseleyi sana ben öğretmedim mi diyordu. Yani bu konuda senin rabbin be değimliyim demiş oluyordu. Mesela güneş sen renkleri şekilleri,bulutları çevrendeki her şeyin formasyonunu ben olmasam öğrenebilir miydin Allah nankörleri sevmez diyordu. Bütün kainatla bütünleşmiş gibi adeta sibernetik bir dille konuşuyor. Rububiyet'i amme denilen ortak sınıf, yada gurup çalışmasının gurup üyeleri gibi,her şey birbirinin hem öğretmeni hem de öğrencisi idi.
Hatırıma gelen her şeyle konuşuyor yada tartışıyorduk. Daha doğrusu her şey bir şeyler söylüyor tek uyumsuz üye olan ben herkes ve her şeyle tartışıyordum. Benim bir takım özelliklerim, ayrıcalıklarım var sayımlarımı ve bütün itirazlarımı çürütüyorlardı. Ben bir hiçtim. Mesela ben ümmeti Muhammed'dendim as. hemen kafamdaki ses araya giriyor. Tabi ki onu gönderen benim diyordu. Başka bir ses yada duygu ise ne olmuş yani bir tek senmisin? Muhammedin as. Ümmeti diyerek beni sarsıyordu. Benim rabbim güneşi doğudan getirendir. Sende batıdan getir diye cevap veriyordum. Tabi getireceğim ama sonra diyordu. Aklımda olan yada ilahi bir yardımla hatırıma gelen ayetlerle yaptığım itirazlara elbet öyle benim indirdiğim ayetlerle benimle mi tartışıyorsun diyordu. Mantık ve akıl ile işin içinden çıkmak mümkün değildi ama üç günlük süre işlemeye başlamış saatler geçiyor ben hala dıştan tam meczup içeriden yarı meczup durumda idim. Annem ve ablam ağlıyor eşim Allah kendisinden razı olsun metanet, sabır, ve güvenle dik durmaya çalışıyor. beni üzmemek için belli etmemekle birlikte içten yakarışlarla Allah'a yalvarıyordu çocuklarımızı Belçika da annem ve ablama bırakıp Almanya'ya eve döndük. O gün son gündü ve bu gece dananın kuyruğu kopacaktı.
Unuttuğum şeylerden biri de ben daha itiraza başlamadan önce mealden okuduğum nas ve felak surelerini okumama gerek olmadığı o surelerin.Diriler için olduğu halbuki benim artık klasik diri kavramı ile ilgimin kalmadığı çünkü benim mezarlıkta İbrahim Acar'ın mezarı başın da tutulduğum uzun süreli Zangır, zangır titrediğim kontrolüm dışındaki olayda benim bünyemdeki toprağa ait nutfenin toprağa döndüğü benim aslında öldüğüm ve ölülerden kıyam etmek sureti ile geri getirildiğim bu yüzden dirilere ait mükellefiyetlerden artık sorumlu olmadığım mesajları vermiş ve benim le konuşmuştu tabi rabbim olarak. Bu da beni kuşkulandıran olaylardan biri idi.
Bu arada tekrar unuttuğum bir konuyu dile getirmeliyim. Bankadaki veznedarla aramda geçen hipnoz gösterisinden sonra artık kafamdaki sese itaat etmemeye karar verdiğimi belirtmiştim. İşte o akşam evde namaz kılmaya çalışıyordum.Ayetlerin Türkçe mealini okuyordum. Zaten iki rekat namazı yarım saatte zor kılıyor. Rüku ve secdeleri karıştırıyor üç dört defa rüku a veya secdeye vardığım karma karışık ve yorucu çabalara rağmen genellikle derin dalgınlıklarımdan tamamlayamıyordum. İşte o gece gene yatsı namazı kılma savaşına giriştim.Kafamdaki ses boş ver kılma diyordu. Kalbimdeki belli belirsiz ses yada iç güdü kulu namazdan men edeni gördün mü sakın onu dinleme mealindeki ayeti hatırlatıyordu. Namaza başladım ama dalıp gidiyor nerdeyim ne okuyorum kimim gibi zaman, zaman kayboluyordum. Bütün gayretime rağmen kafamı toparlayamıyor. çabalayıp duruyordum. Artık o kadar bunalmıştım ki son gece olduğunu hatırlatan ses köpeeek bütün insanlar benim köpeklerimsiniz.Hepiniz bana itaate mecbursunuz diye tekrarlamaya başladı kıyamda duruyor onu umursamamaya çalışıyordum. Birden ortalık kararmaya başladı ve beynim bir mıknatıs gibi manyetik bir güç tarafından karşı konulmaz bir şekilde çekilmeye başladı. Sevgili okuyucu bunu Allah kimsenin başına vermesin. Nasıl anlatabilirim. Anlatsam da okuyucu bunu kavraya bilir mi hiç sanmıyorum ama gene de anlatayım. Filmler de gördüğünüz beyin programı değiştirme beyni sıfırlama ve yeniden yükleme aygıtlarına konan oyuncuların canlandırmaya çalıştıkları durumun tamamen gerçeği. Yani bazı aklı evvel din kardeşlerim ama o zaman iraden dışın da bir operasyondan sen sorumlu olmazsın ki diye bilirler. Haklı gibi görünen bir tez kesinlikle karşı koymak mümkün değil. Ama o noktada insan iki yorum yapabilir, bir demek ki takdiri ilahi buymuş ben elimden geldiğince direndim ve gücüm yetmedi. (işte tılsımlı kelime gücüm yetmedi. Demek benim bir gücüm vardı ve o yetmedi! mi?) İki Allah dan umudunu ancak kafirler keser demek. Allah yardımı mı kesmişti. Bunlar şimdiki yorumlarım o sırada bunları yada herhangi bir şeyi düşünmek kesinlikle imkansızlaşmıştı. Kalbimi Allah'a yöneltmiştim ve akıl ve irade gemim batmış bende suyun alt kısmında artık nefes almaz durumda bir tür ölümün gerçekleşmesini bekleyen son nefesini de çekmiş henüz dışarı vermemiş beyin ölümü gerçekleşmesine bir saniyeden az kalmış biri durumunda iken çok eskiden dinlediğim bir kıssa (hikayecik) Aklımdan yıldırım gibi geçti. Hikaye de Firavun Hz.Musa ve halkını kovalamış kızıl denizde yol açılmış Musa as. Ve halkı kıyıya ulaşmış ve deniz kapanmış Firavun can havli ve son bir umutla bağırıyor üç defa Ya Musa diye feryat ediyor. Ama Musa As. bu sefer artık yardım etmiyor ve Firavun boğuluyor. O sırada Cebrail As. Geliyor ve Hz. Musaya , Ya Musa rabbin sana ne kadar zalimsin eğer üç defa Ya Rabbi diye bana bağırsa ben onu kurtarırdım dedi diyor. Burada hikayenin sahihliğini tartışmak abesle iştigal olacağı için geçiyorum. Bu kıssa aklımım son kırıntılarına öyle yıldırım gibi kısa bir an yada an'ı seyyale de gelmişti ki hızla kendimi secdeye attım. Ya Rabbi Ya Rabbi Ya Rabbi diye inledim. Bu ani hareket ve dua beynimdeki bütün hafızayı ve kimlik bilgilerim dahil bana ait ne varsa koparıp almasına ramak kalmış, adeta bilgisayarımın tüm bilgileri başka bir dosyaya aktarılmış kes komutu verilmiş Enter (tamam) tuşuna basıldığı aynı anda cereyan kesilmiş ve kurtulmuştum. Belki buna tam olarak kurtulmak denemezdi ama kurtulduğum nokta çok korkunç bir akıbetin bir zombi olarak yaşamaya devam etmenin içinde bulunmadığım bedenimin nerede kullanılacağı belli olmayan akıbetinden en azından şimdilik kurtulmuştum.
Hemen namazı terk ettim zaten kılmam mümkün değildi. Koltuğa oturdum ve eşime bir çay doldurmasını söyledim. O henüz benim nereden döndüğümün farkında değildi. Gece yeni başlıyordu o güne kadarki hayatımızın en uzun gecesi onun paniklemesini istemiyordum. (7 yıl sonra olaylar tekrarladığında bunun gibi üç dört gece daha geçirecektim) Sanırım eşim her şeye katlanmak da bir sabır abidesi olmuştu. İlginç bir şekilde benim sıkıntılarımı adeta görüyor aynı olmasa da benim durumumun bir başka versiyonunu yaşıyordu. Çaylarımızı içtik ve ben doğu batı istikametindeki üçlü koltuğun batı köşesine yüzüm doğuya dönük sağ tarafımda bir pencere var ve bulunduğumuz pozisyonda kıble doğudan az güneye düşmekte biraz dönük oturunca kıbleye dönmüş oluyorum.Bu pozisyonda oturup daha önce bahis ettiğim küçük en'amı elime aldım ve okumaya başladım kısa süre sonra eşim aynı koltuğun batı köşesine geldi ve biraz uzun oturma şeklinde oturdu .kısa süre sonrada yorgunluktan olsa gerek uykuya daldı endişeli bekleyişim uzun sürmedi. Biraz sonra sol avucumda tuttuğum enam'ı tutan kolum dahil bütün vücudum kasılmış ve hiç kıpırdayamayacak şekilde donup kalmıştı sadece enam'ı çeviren sağ elimin parmakları hareket edebiliyordu.Az bir sesle sanırım fısıltı halinde okuyordum. Eşimde herhangi bir hayat belirtisi görülmüyordu. Normal bir uykuya benzemiyor.Nefes aldığı bile belli olmuyordu.Zaten ölmüş olsa bile benim yapabileceğim bir şeyde yoktu.
Not:Yazıları yada bölümleri kısa kesmemin sebebi,Bu olayları anlatmakta gerçekten çok zorlanıyor ve yoruluyorum. Ayrıca o zamanki kadar olmasa da hafif bir dalgılık adeta sarhoşluk yaşıyorum. Bu yüzden kimsenin kusuruma bakmamasını dilerim.Selam ve saygılarımla
Bölüm 6
.Elimdeki küçük enam'ı okumaya devam ediyordum. içindeki ayetleri duaları hatta izah bilgilerini bile sıradan okuyordum ve bitince de başından yeniden başlıyordum. Bu arada etrafımda bir şeyler dolaşıyor bana bir şeyler anlatıyor yada soruyor benim dikkatimi ya kendi üzerlerine çekmek ya da dağıtmak istiyorlardı. Çocukluğumda anlatılan bazı hikayelerden bazı cinlerle uğraşanların böyle bir durumda onlarla ilgilenmesinin felaketle sonuçlandığını duymuştum. İlgilenmemek için kendimi zor tutuyordum. Sabah horozların ötme zamanı giderler diye düşünüyordum. Zaman, zaman tanıdığım kişiler geliyor ve benimle bir şeyler konuşup cevap vermemi istiyorlardı. Mesela o sırada Belçika da olan ablam geldi sol tarafıma durdu ben ona bakmıyor yan tarafımda görüyordum.Eşimin ismini söyleyerek biz onunla alış verişe çıkıyoruz. Sende evde çocuklara bakıver gibi şeyler söylüyordu. Hala vücudum katı ve donmuş vaziyette sadece iki parmağım hareket ediyor enam'ın sayfalarını çevirip duruyor. Bittikçe yeniden başlıyordum. Bu arada okumakta olduğum enamın üzerinden eşimin koltukta uyuduğunu görüyordum. Zaman, zaman yerinden doğrulup benim nasıl olduğumu soruyor. Hiç olmazsa iyi yada kötü diye tek bir kelime söylememi istiyordu. Fakat benimle konuşan eşim gibi görünen şeyin kısmen şeffaf bedeninden aslında eşimin donmuş bir vaziyette hala orada kıvrılmış yatmakta olduğunu görebiliyor ve söylenenlere yada görüntülere aldırmıyor. Bir taraftan okumaya devam ederken acaba sabaha ne kadar kaldı gün doğunca bunlar biter diye kendime cesaret vermeye çalışıyordum. Sağımdaki pencereden havanın ağarmaya başladığını fark etmeye başladığımda cesaretim artmış ama bir yandan da dalıp, dalıp gitmelerim arasında dalgınlıkla onları muhatap alırsam, yüzüp, yüzüp kuyruğuna geldiğim meselenin korkunç bir sonla bitmesinden endişe ediyordum. Nihayet sabah oldu ama umutlarımı boşa çıkarırcasına durumda bir değişiklik olmadı. Kendi kendime doğmakta olan güneşin bir mızrak boyu yükselip kuşluk vaktinin dolması gerekebileceğini düşünerek cesaret aşılamaya çalışıyordum.Böylece kuşluk vakti de geçti.Ben hala donmuş vaziyette ve eşim hala en ufak bir pozisyon değiştirmeden akşam kıvrıldığı yerde idi. Saat ona yaklaşmıştı. (saate sonradan baktım o sırada bakmam mümkün değildi) okumaya devam ederken bir den sağ kolum çözülüverdi.Diğer taraflarım da bir değişiklik yoktu bir müddet daha okumaya devam ettim bu sefer sol kolum çözüldü. Okudukça azalarımı tutan karabasan yada baskı çekiliyordu.Tam hepsi çekiliyor diye umutlanırken. Sağ ayağım abartısız sobanın içine yada bir ateşin içine sokulmuş gibi yanmaya başladı. Çığlık, çığlık bağırmayı gerektirecek bu yanma hissini Allah tarafından ihsan edilen bir sabır ve tahammül gücü ile sabırla karşılıyor okumama devam ediyordum. Yanan bölge aşağı doğru gittikçe küçülmeye başladı ama acı küçülen bölgede daha artarak dayanılmaz bir hal alıyordu.Sonun da ayağımın altına indi ve küçülmeye devam etti. Nihayet ayağımın altında taban kısmında bir mercimek boyutlarında küçüldü ama bu seferde ayağımın altından sanki kızgın bir şiş sokulmuş ve ucu tam beynime ulaşıyor, beynimin içini yakıyor yada buharlaştırıyor ıstırap daha da dayanılmaz bir hal alıyordu. Birden o kızgın şiş veya çelik tel gibi bir şey bir güç tarafından ayağımın altından batmış bir nesne çıkarır gibi hızla çekildi.Aynı anda eşim Bimillahirrahmanirrahim diyerek hızla yerinden fırladı.Benim daha bir şey söylememe fırsat vermeden seni tutan gökler padişahını gördüm diye heyecanla söze başladı. Geceki 12ve ya14 saatlik bütün sıkıntılar ve kasvet dağılmış. Ortalık kısmen de olsa rahatlamıştı.Bu arada bir not düşmem gerekiyor. Hikayemin buraya kadar kısmında aslında gökler padişahı deyimi hiç geçmiyordu. Bu deyimi benim kullanmış olmam bu gerçekten yaşadığım hikayemin bu bölümünde ilk defa geçen gökler padişahı namını yani hikayenin bu bölümünü bilmemden kaynaklanmıştır. Eşim anlatmaya devam etti Gertruht (bir alman arkadaşımın eşinin adı) ile birlikte sokaktaymışız herkes göğe bakıyor. Gökte cam gibi şeffaf bir kürenin içinde başında Meksikalıların birde tüy takılı geniş kenarlı şapkalarına benzer bir şapka olan, etrafı rengarenk kurdeleler ve çeşitli süslerle kaplı, Görkemli bir koltuğa oturmuş aşağıya bizlere bekli de direk bana aşağılayan bakışlarla bakan bir adam. Yanımdaki birileri sen bakma sen hamilesin falan diyorlar bir müddet bakıştık ve hızla sanki bir uçan dairenin uzaklaşması gibi hızla küçülerek uzaklaştı. Bir nokta olana kadar takip ettim sonra gözden kayboldu dedi. Gözlerimdeki alemi lacivert bir karanlık şeklinde gösteren hal yada lenz gibi şey devam ediyordu ve ben bütün dünyanın belli bir karanlığa girdiğini sanıyordum. Kısaca hanım buradan gidiyoruz bütün eşyaları bırak sadece çocukların acil eşyalarını al iki bavuldan fazlasını atarım unutma dedim. Eşim eşyaları hazırlarken ben yol hazırlığı için arabayı kontrole indim.O güne kadar benim DKW marka yağla benzini birlikte yakan üç silindirli emektar arabam hep çalışmış ve asla itiraz etmemişti. Ama o gün çalışmıyordu aksiliği tutmuş çalışmıyordu işte oradan geçen arkadaşlara durumu bildirdim. Motordan anlayanlar, arabama bakıyor diğerlerine benim ülkeyi terk edeceğimi birbirlerine bildirmek için bulabildiklerine haber veriyorlardı. Bütün uğraşmalarımıza rağmen araba çalışmamakta inat etmişti. Evimize gelen arkadaşlar arasında en candan ve samimi olduğumuz. Alman hanım arkadaşı ile de ailece görüştüğümüz Çorum Alacadan Mustafa Atay isimli arkadaş en iyi dostumdu yada en fedakar. Gelen arkadaşlara isteyen ev eşyalarımızdan istediğini alsın biz gidiyoruz. Arabayı da kim çalıştırırsa onun olsun ancak bizi Belçika ya götürmek için bir gönüllü arkadaşa ihtiyaç var dedim. Ve herkes ev eşyalarını araştırmaya bir kaçı da arabaya bakmaya indiler.Mustafa Atay ben benzin doldurmaya gidiyorum. Siz hazırlanana kadar hem benzin alır hem de Uşi'yi (Ursula Mustafa'nın birlikte yaşadığı Alman Hanımın kısaltılmış adıydı) alır gelirim sonra sizi götürürüm dedi. Sonra irtibatımız kopan Mustafa'yı asla unutamam. Gerçek Ehlibeyt dostu bir kardeşimdi. Kısaca bir müddet sonra yola çıktık ve Belçika da ki ablam ve eniştemin evine gittik. Zaten çocuklar ve annem ora dalardı. Şimdi tam hatırlamıyorum o gece orada kaldık mı ama sanırım kalmadık . Annemi ve iki çocuğumuzu Alıp o sırada Türkiye ye gelen ilk tirene bindik sanırım öyle anında yetişmiştik ki. Türkiye ye gelene kadar geçtiğimiz her sınırın öbür tarafında o ülkeye ait kaçak yolcu bileti alarak cezalı bilet sanırım iki katından fazla para ödedik. Vatana kavuşmuştuk.Sanırım benim için en önemli olan buydu ve eğer bana büyü yapılmışsa ,deniz geçince büyü bozulurmuş diye duymuştum. Umudum Anadolu ya geçerken kıtadan kıtaya geçerek Avrupa Asya arasındaki denizi de geçmiş olacaktım. Zaten Avrupa daki Türk ve Alman arkadaşlarıma tembih ettiğim gibi artık yaşamanın bir anlamı yoktu yakında kıyamet kopacaktı. Yine de teknolojik bir saldırıya uğradığım fikrini kafamdan temelli atamıyordum. Çünkü olayların başlangıcında biz çok uzak diyarlardan geliyoruz diye söze başlayan kafamdaki sesten kuşkulanmam üzerine telefon ahizesinin yerine konmasına benzer bir mekanik eşyanın çıkardığı gibi bir ses duymuştum. Bundan kesinlinle emindim ve bu ses mekanik bir aygıta aitti. Eskişehir'e gidecektik. Ama Tercüman gazetesinde yazılarını devamlı okuduğum. Yazar rahmetli Kadircan Kaflı Beyle görüşmek istiyordum. Başımdan geçenleri belki birilerinin okuyup yorum yada çare üretmesine sebep olacak yazılar yazabilirdi. Telefon ettim ve rahmetli bizi öğleden sonra evinde kabul etti. Durumu anlattım 28 yaşında bir gurbet işçisi olan bana göre Gazeteci ve yazar olan Kadircan bey çok önemli biri olmalıydı. Gazetesinde yazar ve devletimizin önemli kişileri bu durumu araştırır. Belki insanlık için bu büyük tehdidi önleyecek bir yol bulabilirlerdi. Rahmetli bizi dinledi bir bana bir eşime baktı işini habersiz bırakıp evini dağıtmış doğru dürüst bir geçim kaynağı ve önemli bir birikimi olmayan benim hikayemden çok şimdi ne yapacağımı çocuklarımı ne ile geçindireceğimi ve buna benzer bir sürü şeyler soruyordu. Ben kıyametten, o benim çocuklarımın geçiminden bahis etti durdu. Sonra bana nasıl ulaşabileceğini. Bende eğer köşesinde bana hitaben küçük bir not yazarsa kendisi ile irtibata geçeceğimi söyledim ve ayrıldık,
Not Bazı isim ve lakapların açıkça yazılmasındaki amaç ileride birileri olayı incelemek istediklerinde kişilere ulaşabilmeleri içindir Lütfen başka niyetler aranmasın. Evimiz Herten Ewalt str.73 de Bunker'in karşısındaydı. Bunker Bekar Türklerin kaldığı Heim olarak kullanılan savaşta korunma evi (sığınak)olarak kullanılmış bir bina idi.Bu olayların yaşandığı Nisan 1967 de başka ilginç olaylarda oluyordu.Çevremizde Oğlu ile ilişkili si olduğu söylenen bir alman kadın o günlerde kendini tramvayın altına atarak intihar etti. İspanya yada Fransa dan kalkan bir savaş uçağı bütün Almanya'yı ve sanırım İsveç i uyumakta olan yada benim durumumda hipnoz altındaki bir pilotun kontrolünde 2000 Km uçarak bir dağa çarpıp parçalandı. Üstünden geçtiği ülkelerin savaş uçakları o uçağa refakat etti fakat telsiz bağlantılarına Pilot cevap vermedi.İstanbul da ve Türkiye de Öldürdüğü pek çok kişileri bahçelerine gömen birkaç olay oldu (birinin bahçesinden 5 ceset çıkarıldı) Katiller kulaklarına önemli birilerinin konuştuğunu ve bu emirleri o sesten aldıklarını söylediler.O günlere ait bir araştırmanın ilginç şeyler ortaya çıkaracağına inanıyorum.
Bölüm 7
Hikayeyi anlatırken unuttuğum olayları hatırladıkça anlatacağımdan bahis etmiştim sanırım. Onlardan biride kendisinden gökler padişahı olarak söz ettiğimiz mahlukun (bu ismi o kendi hiç kullanmadı o zorlu üçüncü gecenin sabahında eşimin gördüğü rüyada geçiyor du bu isim.) Bana köpeeek diye çok aşağılayıcı ve kendine aşırı güven gösteren biri olarak hitap ederken. Bütün insanlar benim köpeklerimsiniz.Hepiniz bana itaate mecbursunuz diyor ve bazı ilavelerde bulunuyordu.Dünyanın pek çok devlet adamının kendi kontrolörlüne girdiğini.İleride herkesin bir zincirleme hipnoz ile kendi emirlerine gireceğini söylüyor. Bu zincirleme hipnozun benim vasıtamla bankada veznedara uygulanan hipnoz yöntemine benzer bir şey olduğunu. Ve pek yakında onlara karşı çıkabilecek hiç kimsenin kalmayacağını söylüyor. Arada bir köpeeeek diye aşağılamasına devam ediyordu. Kontrolünü ele geçirdikleri devlet adamlarından bir kısmının isimlerini sayıyordu. Bunlardan hatırladığım tek isim Mısır devlet başkanı Cemal Abdülnasır bir de o zamanki T.C.devlet adamlarından hiç kimsenin bu listede bulunmadığını söyleyebilirim. (şimdiki durumu bilmem) Birde zincirleme hipnozdan söz ediyordu.Onlar tarafından ele geçirilen yada hipnotize edilen kişilerin benim vasıtamla bankada hipnotize edilen veznedar gibi hipnozu alanlar diğer kişileri de hipnotize edecek ve bütün insanlık onların eline geçekti. Adeta dünya onların kümesi yada ağılı insanlıkta onların koyunları tavukları gibi olacaktı. Sanırım insanları yeni düşünce ürünlerinin ,teknolojilerin beklide bizim aklımıza gelmesi mümkün olmayan bir yerlerde kullanacaklardı. Belki de sadece şeytani olarak bizi saptırmak istiyorlardı da bazı insanlar ile işbirliği içinde dünyada ortak egemenlik kurmaya çalışıyorlardı. Bu konuya ara verip bir başka konuya geçelim.
İşte bu sıralarda olayların başlaması öncesi ilginç bir olay oldu. Herten de oturan Aydoğan adında bekar bir arkadaşım çay içmek ve sohbet etmek için bana uğramıştı. Arkadaşlar bazen bana gelir biz de bazen başka evli arkadaşlar da bazen de eşi Türkiye de olan arkadaşların kaldıkları heim ler de (pansiyon) toplanırdık. Aydoğan la çaylarımızı içerken gözüne orada bir yerde duran bir yanı tavla diğer yanı dama oyunu olan tavla gözüne ilişti. Hadi tavla oynayalım deyince ben beceremem oynamayı bilmiyorum dedim. O, o zaman dama oynayalım dedi kafam karışık zaten kendi derdimle uğraşıyordum. Canım istemiyor hem de ben damayı da pek fazla bilmem dedim. O sırada içimden bir his (kafamdaki ses değil onları ayırt edebiliyordum) Oyna bak bir hikmet göreceksin dedi. Zaten Aydoğan da canım bende pek fazla bilmem şunun şurasında çayımızı içerken eğleniriz diyordu. Peki dedim ve taşlarımızı dizdik. Oyuna başladık ama Aydoğan bu işi hiç beceremiyordu bütün taşlarını topladım o daha nal topluyordu ya iki ya da üç taşımı alabilmişti halbuki kendisinin dört taşı kalmıştı.Muzip bir gülüşle yüzüme baktı ve bir taşı daha yanlış oynadı ve onu da aldım. Aydoğan gülerek şimdi sıra bende dedi ve öyle bir oyun çıkardı ki benim taşlarımın tamamını topladı. Oyun benim sevinçlerimi galip geldim zanlarımı yerle bir etmiş ve oyun sırasındaki atıp tutmalarımın utancı dışında bir şey bırakmamıştı. Aydoğanın bir el daha oynayalım teklifine ben dersimi aldım. Zaten oynasak da birbirimizin durumunu bilip dururken oyunun tadı olmaz sen nasılsa yeneceksin dedim. Gülüştük biraz daha oturduk Aydoğan kalktı , onu uğurladıktan sonra koltuğa oturup düşünmeye başladım. İçimdeki ses bir hikmet göreceksin demişti. Evet bir şey görmüştüm bir çok açıdan yorumlaya bilirdim pek çok dersler almıştım ve çok yararlı olmuştu ama asıl hikmet sanki başka bir şeydi. Son günlerde bana arız olan uyuşturucu almış gibi dalıp gitmelerimden birine daha dalmışım. Dünya bir dama tahtası idi ülkeler dama tahtasının kareleri olmuştu o karelerde beyaz ve siyah yada gri taşlar vardı. fakat işin ilginci dama tahtasında bir kare olan ülkeler kendileri de aynı dama tahtası gibi karelere ayrılmış oradaki karelerde de siyah beyaz ve gri taşlar vardı.o kareler ülkelerin şehirleri idi, ama burada da bitmiyordu o şehir kareleri de kendileri birer dama tahtası olup aynı taşlar orada da vardı. oranın kareleri mahalleler olmalı idi ama bu durum hala devam ediyordu ve o mahallelerde dama tahtası idi ve aile karelerine bölünmüştü. Aile kareleri de fert karelerinden oluşuyordu. Yalnız bu alem burada bitiyor fert sınırı teşkil ediyordu. Ediyordu ama sanki fert yada birey kendi iç dünyası olan bir aleme açılan bir gizli geçit gibi bir durum arz ediyordu. Ferdin karesi iç dünyasında idi. Hem dış dünya fert aynasına yansıyor. Dış alemin aynı sı tüm kareleri ile birlikte iç alemin de bulunuyordu. Kişinin durduğu noktaya bakınca kişi (Batın ve zahir= İç ve dış alem= Görünen ve görünmeyen= Alemin pozitif ve negatifi Gibi isimler verebileceğimiz.) iki boyut arasında adeta göl suyunun tork ile birleştiği ve yüzeyde bulunan ağaçlar ve değişik nesnelerin suyun altına doğruda aynısın tekrarı varmış gibi görünmesine benzer bir kesişme noktasını teşkil ediyordu. Burada insan dış ve iç alemin arasında bir çizgimi yoksa çift taraflı idi. Yoksa yaşadığımızı sandığımız bu gördüğümüz taraf aslında sadece bu tarafa bakmamızdan kaynaklanan bir yanılsamamı idi aslında biz iki tarafa da bakan bir cam mı idik. yada hangisi gerçekti. iç mi dışa yansıyor ve dışarıda gördüğümüz her şey aslında içimiz mi. Yoksa bunun tam tersi olarak dışımızdaki alem mi içimize yansıyordu. Ama konumuz bu değildi. Konumuz insan demin bahsettiğim satranç yada dama karelerinin en alt karesi ve en son piyonu idi ama insanın içindeki yansıma yada gerçek alemde aynı, dış alemin kareleri şeklinde uzayıp gidiyor ve insan iç alemindeki karelerin en üst karesini oluşturuyor ve şah oyuncusu oluyordu.Orada da bütün alem vardı.İşte burada sonsuz gibi görünen iç alemin kareleri ve oradaki oyunculardan bir alt kareyi kazanan siyahların şah'ı bir üst kare de siyah piyon durumuna geçiyor. Ya da beyazlar kazanırsa bir üst karede zaten mevcut olan kendi karelerinin temsilcisi beyaz olarak devam ediyor. Oyunun durumuna göre üst karede az gri koyu gri şekiller alıyor bu oyun iç alemin en derinlerinden insana kadar geliyor. İç alemdeki son durum iç alemin şah'ı durumundaki kişinin rengini belirliyor.Dış alemin basit bir piyonu olan kişi. Dış alemde bu rengi ile en alt karede oyunu etkileyen bir piyon olarak yoluna devam ediyor içteki değişikliklere göre de rengi ve oynadığı taraf değişkenlik gösteriyordu. Oyun bütün bu alemleri yaratmış olan Allah cc.ya karşı onun mülkünde ona bu oyunda meydan okumuş olan şeytanın, Ademe karşı diğer insanlar üzerinden oynadığı bir dama yada satranç misali bir oyundu. Benim gördüğüm sırada manzara Adem cephesi açısından hiçte iç açıcı değildi. Şeytanın siyah taşları her tarafı kaplamış beyaz taşlardan pek ortalık ta gözüken kalmamış çok az sayıda yok denecek kadar az beyaz taş ve az sayıda da gri taşlar görünüyordu. Şeytan oyunu almak üzere görünüyordu. Kendi kendime bu oyun benim Aydoğan la oyunuma benziyor şeytan kazanacağını garantilediğini sanıyor ama hiç ummadığımız fertlerden biri kendi iç aleminde siyahları mutlak alt edip beyaz şaha dönüşerek dış alemde beklenmedik bir piyon olabilir ve dış dengeleri sarsıp siyahların işini bitirecek son üç taş misali bir sonuca vara bilirdi. Zaten Allah mutlak galip olduğuna göre elbette sonuç böyle olacaktı ama Allah adildi oyun kuralına göre oynanıyordu.
Burada bir not düşmeliyim bu yazıyı yazarken bu şizofrenik saçmalıklar gibi görünen yazıyı daha akla uygun bir şekilde kaleme almıştım.
Nasıl oldu ise yazının silinmesine sebep oldum. Şimdi aynı şeyi ikinci defa toparlayamadığım için etrafında dolanıp duruyor dolandıkça da batıyorum bu durumda bir şizofren görüntüsü verdiğimi biliyorum.
O yüzden bekli de bu yazıyı yayına koymamam lazım. Ama bundan sonra bana deli deseler ne olacak zaten kim akıllı ki diye gülümsüyorum. Gene de yayınlamanın içiniz de zeki ve akıllı olanların benim hatalarımdan kaynaklanan keçi boynuzuna dönmüş bu yazıyı çiğneyip içindeki özel balı çıkarabileceğini umuyorum şimdi olmasa bile ileride. Aslında daha fazla yazacaktım ama silinen yazı bu günü tüketti herkese selamlar.
Bölüm 8
Bu olaylardan sonra İstanbul dan Eskişehir'e bir süre sonrada olayların soğuması yaşamak için iş bulmak zorunluluğu beni Ankara'ya gitmek zorunda bıraktı. Bir süre kadar daha çevrede tanımadığım insanlara karşı güvensizlik, Evham gibi bazı rahatsızlıklarım oldu. Bu arada o mahlukun ve avenesinin beni bulamamaları için çok dua ettim. Bulamadılar mı yoksa benimle geçen bu mücadeleden onlar da zarara mı uğradılar bilemiyorum. Bu şekil de konuşmamın sebebi her şey geçmiş de kaldı derken yedi sene sonra 1974 senesinde emin değilim ama yine nisan ayında her şey yeniden karıştı. Bir gece, gece yarısını geçe saati kesin bilmiyorum gece iki yada daha geç olabilir.Hayatımda hiç duymadığım kadar bir korku ve dehşet içinde uyandım. Sanki evin etrafı sarılmış, es kaza kapıyı açsam mahiyeti belirsiz bir takım şeytani yaratıklar aniden eve saldıracaklar. Perdeyi aralasam camın dışında göreceğim şey beni çıldırtmaya yetecek gibi bir his ve panikle uyandım.
Bu yedi sene zarfında eşim ne zaman yalnız kalsa intihar etmesini isteyen bazı vesveselerin endişesini yaşıyordu. Ben ise ara sıra bu olaylar yüzünden merak sardığım amatör olarak gizli ilimleri araştırıyordum. Bazı paralel dünyalara geçmek çalışmaları ve cinler ile irtibat kurmaya çalışır olmuştum. Pek çok ilginç olaylar yaşadım bazı bu çeşit hastalara yardım etmek ve deneyimimi geliştirmek için çalışmalar yaptım. En sonunda yedi yıl sonraki bu nüksetme olayından sonra çektiğimiz korkulu günler ve sıkıntılar yüzünden bu işi karıştırmaz oldum.
Ancak yedi yıl sonraki olaylarda aslında yazılması gereken inanılması zor ayrıntılarda barındıran bir hikaye olarak kendimize kaldı.
Yazamadım. Bunca yazı yazdığım halde nedense bu konuyu yazmakta gerçekten zorlanıyor ve vazgeçiyorum.
Ahmet Doğan Şimşek