Çanakkale'yi Ölümsüzleştiren Ruh

8 views
Skip to first unread message

vacip güven

unread,
May 19, 2010, 5:10:30 AM5/19/10
to lezgi-лезги
Çanakkale'yi Ölümsüzleştiren Ruh
Osman Nûri Topbaş
2001 - Mart, Sayı: 181, Sayfa: 028

Çanakkale Muharebesi günleriydi. Rumeli Mecidiye Bataryası düşman
gemilerinden yapılan bombardımanlarla sukut etmişti. Raporu alan
Müstahkem Mevkii Kumandanı Cevat Paşa, Çimenlik İskelesi'nden motoru
ile bataryaya geçti. Durum vahimdi. Bir top hariç diğerleri
kullanılmaz hâle gelmiş, personelin çoğu şehit olmuştu. Bunlardan
kimisi canlı canlı toprak yığınları altında kalmıştı. Yaşayanlar da
yaralıydı. Paşa, biraz ileride yere uzanmış, nefes alıp veren bir erin
yanına yaklaştı, şefkatle:

"-Evlâdım yaralı mısın?" diye sordu.

O yiğit Mehmetçik, vakur bir şekilde:

"-Hayır kumandanım!" dedi.

Cevat Paşa, biraz daha dikkatle bakınca yaralı askerin gözlerinin
görmediğini anladı ve:

"-Evlâdım, gözlerin!.." diye bir şeyler söyleyecek oldu, fakat o
fedâkâr, mübarek vatan evlâdı, hâlinden memnun şekilde şöyle dedi:

"-Üzülmeyin kumandanım; gözlerimi, göreceklerimi gördükten sonra
kaybettim..."

Bu sözlerdeki muazzez rûh ve şuur, Paşa'yı ağlattı. O yiğidin,
göreceklerimi gördüm dediği, İngiliz zırhlısı Queen Elizabeth'e iki
isabet kaydedilmesiydi.

İşte bu rûhtur ki, Çanakkale'yi ölümsüzleştirmiş ve 1914-1915
Çanakkale muharebelerinde Müslüman Türk milletine bir değil, iki zafer
birden kazandırmıştır. Bunlardan biri, düşmana karşı zahiren kazanılan
zafer; ikincisi de ruh ve mânâ, fazîlet ve fedâkârlık, dîn, îmân ve
vatan sevgisi hususlarında gösterilen eşsiz zaferdir. Nitekim
yukarıdaki misâlde o yiğit Mehmetçiğin düşman hücumları esnasında
gözleri kör olmasına rağmen kendisini düşünmeyerek «Yaralı değilim!»
demesi, onun gönlüne hâkim olan rûhu pek bariz bir şekilde
aksettirmektedir. İstiklâl şairi merhum Âkif bu rûhu ne güzel anlatır:

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından,

Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat îmân?

Âsım'ın nesli.. diyordum ya.. nesilmiş gerçek,

İşte çiğnetmedi nâmûsunu çiğnetmeyecek!

Şühedâ gövdesi, bir baksana dağlar, taşlar,

O rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar...

Bu ifadelere ilham kaynağı olan Çanakkale'de yazılan destan, ediplerin
ifadelerinde ve şairlerin şiirlerinde söylediklerinden daha ulvî ve
büyüktür. Zîrâ orada maddî gücümüz, düşmanın gücüne nispetle çok az
idi. Askerin, İstanbul'dan Çanakkale'ye gidinceye kadar ayağındaki
postal dahi yok oluyordu. Zaman zaman atacak barutu da kalmadığı hâlde
müşahhas bir can ve mal infakı yaşandığı için zafer müyesser oluyordu.
Mehmetçik, silâh kifâyetsizliğini îmân gücü ile telâfî ediyor ve ne
pahasına olursa olsun neticeyi kendi lehine çeviriyordu. İngiliz Ordu
Kumandanı Orgeneral Hamilton'un:

"Bizi Türkler'in maddî gücü değil, mânevî gücü mağlûb etmiştir. Çünkü
onların atacak barutu bile kalmamıştı. Fakat biz, gökten inen güçleri
müşâhede ettik!.." şeklindeki itirafı da bu gerçeği sergilemektedir.

Hiç şüphesiz ki bu, askerin yüksek mâneviyatı karşısında Cenâb-ı
Hakk'ın bir lutfu idi. Âyet-i kerîmede buyurulan:

"Attığın zaman sen atmadın, Allâh attı..." sırrının sayısız
tecellîlerinden biriydi.

Bu ilâhî yardımı hissedip dile getirenlerden biri de Churcill'dir.
Churcill, muhârebe sonrası niçin mağlûb olduğu sebebiyle muhâkeme
edilirken itâb edici ağır suâller karşısında iyice darlandığı bir
sırada mahkeme hey'etine şöyle haykırmıştır:

"Anlamıyor musunuz, biz Çanakkale'de Türkler'le değil, Allâh ile
harbettik!.. Tabiî ki yenildik..."

Bu da gösteriyor ki, Çanakkale'yi ölümsüzleştiren rûha sahip olan
kahraman ordumuz, Allâh'ın yardımına mazhar olacak bir ilâhî gönül
taşıyordu.

Kumandanından erine kadar bütün bir ordu, fedâkârlık toprağında
ekilmiş tohumlar gibiydi ki, o tohumlar kanlarla sulanıyordu. Zira
biliyorlardı ki, nihayetinde bu dünyanın da sonu gelecektir, bu
dünyaya tapanların da... O âlemdekiler ise, ölümsüzdür. Bunun için
onlar ölümsüz, yâni ebedî olanı seçtiler. Böylece Çanakkale'de sâdece
kahramanlık ve cesâret destânı değil, aynı zamanda sâhip olunan yüksek
mânevî seviyenin bereketiyle bir fazîlet destanı yazıldı. Kahraman
erler daha muhârebeye girmeden, onun zafer müjdeleriyle dolu
rüyalarını gördüler ve bunları gerçeğe inkılâp ettirdiler. Onlar o gün
Allâh'ın lutfuna erdi ve ferahladılar. Tarih; din ve vatan uğrundaki
fedâkârlığı onlardan öğrendi. Çünkü onlar, Hazret-i Mevlânâ'nın:

"Ey bülbül! Git de aşkı pervaneden öğren. Kendini alevin içine attı,
yandı. Sevgilisi uğruna can verdi, sesi çıkmadı." diye tarif ettiği
pervaneden daha fedâkâr idiler.

Zîrâ gönüllerinde canlarından daha aziz bir vatan sevgisi vardı. İşte
bu sevgiyi aksettiren eşsiz bir tablo:

18 Mart 1915 Deniz Harekâtı'nda üstün başarılar gösteren Hasan-Mevkuf
Batarya Kumandanı Yüzbaşı Hasan Bey'in kızı dünyaya gelmişti.
İstanbul'dan Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanlığına telgraf çekildi.
Bu telgrafı alan Cevat Paşa atı ile bataryaya geldi ve Yüzbaşı Hasan
Bey'e:

"-Evlâdım Hasan, bir kızın dünyaya geldi; Allah bağışlasın,
izinlisin." dedi.

Hasan Bey'in verdiği cevap erinden kumandanına kadar Çanakkale
muhariplerinin gönül dünyalarını aksettirmeye kâfî bir fedâkârlık ve
feragat ile doluydu:

"-Kumandanım! Vatan daha mukaddes, gidemem. Bildirebilirseniz, ismini
Dîdar koysunlar!.."

O gece bütün batarya ile birlikte Yüzbaşı Hasan Bey de şehid olanlar
arasındaydı. Gözlerini, yeni doğan kızını bir kere bile göremeden bu
dünyaya yummuş, elini ona sallayamadan elvedâ demişti...

Zîrâ sevginin en tabiî neticesi fedâkârlıktır. Seven, sevdiğine karşı,
sevgisi ölçüsünde fedâkârlık yapmayı zevk ve vazîfe olarak telâkkî
eder. Bu, âşığın mâşûkuna can vermesine kadar dayanır. Can ve malın
Allâh yolunda, vatan ve millet uğrunda fedâ edilebilmesi de, kulun
Rabb'ine karşı muhabbetinin en güzel bir tezâhürüdür. Bunun içindir ki
Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

"Vatan sevgisi îmândandır..." buyurmuşlardır.

Bir şeyin ne kadar sevildiği ise, gerektiğinde onun için yapılabilen
fedâkârlık ve göze alınabilen risk ile ölçülür. Bu bakımdan
Çanakkale'de yaşananlar, her yönüyle müstesnâ bir vatan sevgisinin en
canlı tezâhürlerini sergilemiştir. Her yiğit:

Toprak, alın teriyle gülistan olur, civan,

Candır sonunda bağrına en makbul armağan!..

terennümüyle fedâ-yı cân eylemiş ve böylece "Çanakkale Geçilmez"
yazısı, 250 bin îmanlı vatan evlâdının, şehâdet şerbetini içmesi
netîcesinde gerçekleşmiştir.

Gerçekten her asker, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve
sellem-'in mübarek lisanından dökülen:

"Cennete giren hiçbir kimse, yeryüzündeki her şey kendisinin olsa bile
dünyaya geri dönmeyi arzu etmez. Sadece şehid, gördüğü aşırı itibar ve
ikrâm sebebiyle tekrar dünyaya dönmeyi ve on defa şehid olmayı
ister." (Buhari, Cihad, 21)

"Sizden biriniz karıncanın ısırmasından ne kadar acı duyarsa, şehid
olan kimse de ölümden ancak o kadar acı duyar." (Tirmizî, Fezâilü'l-
Cihad, 26)

"Şehidliği gönülden arzu eden bir kimse, şehid olmasa bile sevabına
nail olur." (Müslim, İmare 156)

müjdeleriyle yoğrulmuş olarak müstesnâ bir şehidlik aşkıyla doluydu.
Şehid olabilmek büyük bir sevdâ hâlinde idi. Sedye ile götürülen
yaralı bir askerin, kumandanın yanından geçerken üzüntüyle:

"Şehit olamadım paşam!" diyerek hüznünü dile getirmesi, bu sevdânın en
müşahhas bir misâlidir.

Zîrâ şehidlik, Allâh'ın, kullara hitaben buyurduğu «gel» fermanının en
güzelidir ve şehidler de, bu dâvete en önde koşmak kendilerine nasîb
olan bahtiyarlardır. Bu dâvet ile alâkalı olarak Hazret-i Mevlânâ ne
güzel buyurur:

"Mademki Cenab-ı Hakk seni istiyor, başını ayak yap da koş! Onun gel
demesi, insana yücelikler verir. Manevî sarhoşluk verir, neler neler
bağışlar, yaygılar yayar, sofralar kurar."

Bu davete koşmuş olan şühedâya verilen ilk mükâfat, hiç şüphesiz ki şu
âyet-i kerîmedir:

"Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanmayın; hayır, onlar diridirler.
Rabbleri katında rızıklanmaktadırlar..." (Âl-i İmran 169)

Bu ilâhî hakîkat dolayısıyladır ki, Allâh yolunda öldürülenlere «ölü»
denmemiş, «şehid» denmiştir. Şehid kelimesinin şâhid mânâsı da vardır.
Bu sebeple müfessirler, onların şehid oldukları an ruhlarının cennete
vardığı ve oradaki nimetleri gördüğünü de bayan ederler. Diğer
mü'minlerin ruhları ise, cenneti kıyamette göreceklerdir.

Şehidlik yolunda ashâbın, evliyâullâhın, Fâtihlerin velhâsıl yüreği
îmân dolu cengâverlerin hayatları, ümmete tam bir mücâhede örneğidir.
Zîrâ onlar, din yolunda, vatan uğrunda fazilet duygusuyla canlarını ve
mallarını fedâkarâne harcamaktan aslâ kaçınmamışlar ve şehidliği,
"vuslat" olarak kabul etmişlerdir. O tâlihli kullar için âyet-i
kerîmede:

"Allâh mü'minlerden mallarını ve canlarını kendilerine (verilecek)
cennet karşılığında satın almıştır..." (et-Tevbe, 111)
buyurulmaktadır.

Bu bakımdan Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, «Hayırlı
insan kimdir?" suâline şöyle cevap buyurmuşlardır:

"_Canını ve malını Allâh yolunda bezleden (cömertçe veren)!"

İşte cihan tarihinin en azametli harplerinden biri olan Çanakkale
muhârebeleri de, düşmanın misilsiz maddî gücüne rağmen îmân gücünün,
Hakk yolunda maldan ve candan fedâkarlığın, kâbına varılmaz
zaferlerine sadece bir misâldir. Fuzûlî'nin dilinde:

Cânı cânân dilemiş vermemek olmaz ey dil,

Ne nizâ eyleyelim, ol ne senindir, ne benim!..

şeklinde yer alan ifadeler, Çanakkale'de müşahhas bir surette
sergileniyordu.

Kahraman Mehmetçiklerden Hasan'ın saçlarını kınalayarak Çanakkale'ye
gönderen annesi, ona yazdığı mektubunda:

"Oğlum! Sen bu âilenin seçilmiş kurbanısın. Bizim köyde kurbanlık
ayrılan koyunlar kınalanır, ben de seni evlâtlarım arasından vatana
kurban olarak adadım. Onun için saçlarını kınaladım. Seni melekler
şimdiden rahmetle anacaktır." diyordu.

Orada her nefer, ölümü dost edinmişti. Ve ölüm de onların karşısına
bir dost olarak çıktı. Ölümleri, kendi gönüllerindeki güllerin
renginde oldu, yâni şehadet gülünün renginde... Şu hâdise, ne kadar
ibretlidir:

Çanakkale'de Anzak kolordu kuvvetlerine karşı koyan 27. Alay ile
birliklerine takviye olarak gelen 57. Alay'ın iki taburu da şehit
olmuş, ancak taarruz hâlinde olan Anzak kuvvetlerini durdurmuşlardı.
Çarpışmalar, siper muharebelerine dönüşmüştü. Muharebe bu minvalde
devam ederken gece bastırdı. Son kalan tabur ile ertesi sabah için
hücum emrini alan 57. Alay kumandanı şu anda mezarının bulunduğu
Bombasırtı güney eteklerinden aşağıya baktığında o sisli nisan sabahı
arazide yayılmış küme küme beyazlıklar gördü ve tabur kumandanını
çağırıp sordu:

"-Bunlar nedir, evlâdım?"

"-Kumandanım! Onlar fecre az bir zaman kala emriniz ile hücuma geçecek
olan erlerimizin iç çamaşırlarıdır."

Her bir vatan evlâdı şehit olmak için yıkanmış, temiz çamaşırlarını
giymişti... İşte şehidliğe böylesine hazırlanıp vatana fedâ olan bu
temiz yiğitlerdir ki, Çanakkale Karma Kolordu İngiliz Kumandanı
General William Birdword'a:

"Türk askeri kadar vatanı için gözünü kırpmadan ölen, savaş anında
müthiş bir cesaretle fırtınalar estiren, yaralı düşmanını sırtında
taşıyarak onu ölümden kurtaran bir asker yeryüzünde görülmemiştir."
dedirtmişlerdir.

Türk askerinin oradaki başarısının sırrı buydu. Böylece her yiğit
asker, ruhunu saran sevdâ hâlindeki şehidlik aşkı ile düşman
karşısında aşılmaz bir sebâtkârlık duvarı oluşturuyordu. Bu hâl
üzerine acze düşen Sir Coben Korbet diyor ki:

"Çanakkale'de bizim gemi ateşlerimizde büyük kayıplara uğrayan
birlikler Türk olmasaydı yerlerinde kalamazlardı. Hâlbuki Türkler,
bütün muharebe süresince yerlerinden ayrılmadılar. Gösterdiğimiz bütün
itiyat ve basiretlere rağmen baş döndürücü bir muzafferiyet
kazandılar."

Bu muzafferiyetin bir sırrı da, erden kumandana her gönlün, hattâ
bütün bir milletin Çanakkale'de yekvücud olması, birlik, beraberlik
hâlinde bölünmez bir bütün oluşturmasıydı. «Toplu vurdukça yürekler,
onu top sindiremez!» rûhunun yaşanmasıydı. Yâni Çanakkale'de düşmanı,
Mehmetçiğin şahsında bir milletin yüreği karşıladı. Zîrâ üzerlerine
gelen sayısız ve muhtelif düşman ancak böyle bertaraf edilebilirdi.
Karşılarında kimisi aldatılmış birçok milletten müteşekkil büyük bir
kitle vardı.

Çarpışmaların yükünü Fransızlar, Senegallilere; İngilizler ise kendi
emelleri uğruna aldattıkları dominyon askerlerine ve Hintlilere
yüklemişlerdi. Bunun yanında rakip saflarda destek olarak yer alanlar
da az değildi. Bunların içinde yer alan Yahudilerden Hamilton şöyle
bahseder:

"Yahudi gazeteciler bizim davamıza renk katıyor, Yahudi bankerler de
kesemize para yağdırıyordu."

Merhum Âkif, bu topyekun bir haçlı saldırısı hâlinde cereyan eden
düşman hücûmu neticesinde yaşanan Çanakkale'deki manzarayı ne kadar
canlı ve müşahhas bir şekilde tasvir eder:

Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,

Kaynıyor kum gibi, tufan gibi, mahşer mahşer.

.......

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer,

O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer...

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,

Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak...

Böyle bir manzaraya sahne olan Çanakkale, İslâm'ın son karakolu idi.
Onun için bütün bir millet o hudutta nöbet tutan erler hâlinde orada
göğüslerini siper yaptı. Her neferi ayrı bir müjdenin kucakladığı
Çanakkale, bilhassa:

"Hudutta Allah yolunda nöbet tutanlar dışında her ölenin ameli sona
erdirilir. Hudutta nöbet tutarken ölenin yaptığı amellerin sevabı ise
kıyamet gününe kadar artarak devam eder, kabirdeki imtihanda da
emniyet içinde olur." (Tirmizî, Fezâilü'l-Cihâd 2) hadîs-i şerîfinin
tecellî yeri oldu.

Muharebeler, çoğu kere hudutlarda cereyan ettiği için hudutları
beklemek ve oralarda nöbet tutmak en mukaddes vazifelerden biri olup
sulh zamanı da olsa askerlik vazifesi İslâm nazarında cihad
sayılmıştır. Nitekim bir başka hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulur:

"Allâh yolunda bir gün hudut nöbeti tutmak, dünyadan ve dünya
üzerindeki her şeyden daha hayırlıdır." (Buhari, Cihad 6)

Vatan müdafaasından maksat, sadece sahip olunan toprakları korumak
değildir. Bunun arka plânındaki asıl gâye, o topraklar üzerinde
yaşayan insanların dinini, canını, malını, ırz ve namusunu korumak ve
milletin fertlerini hürriyet içinde yaşatmaktır. Tabiî ki bu da bir
vatan coğrafyası üzerinde mümkün olacağından bu gâye, vatan müdafaası
olarak sembolize edilmiştir.

Onun için bir kimse askerlik vazifesi yaparken vazife başında ölürse,
o şehid olarak Rabbine kavuşur. Şehidin amel defteri kapanmaz ve
dünyada işlediği güzel ve hayırlı işlerin sevabı da kıyamete kadar
devam eder. Şehid, kabirde meleklerin suallerinden ve kabir azabından
muaf tutulur. Ancak bunda sıhhatli bir îmâna ve cihad şuuruna sahip
olmak zarûreti vardır. Bu sebeple bütün hadîs-i şerîflerde "Allâh
yolunda" kaydı vardır.

Bu itibarla Çanakkale, Türk çocuğuna îmân idealinin tâlimgâhı
olmuştur. Gâzîlik ve şehidlik bu millet için ziyâfetti. Ölmek,
şehidliğin seâdeti, yaşamak ise gâzîliğin şerefi idi.

*****

İngiliz Generali Aspinal Oglander diyor ki:

"Türk askerlerinin savaş içinde haiz olduğu yüksek niteliklerinin
önceden lâyıkıyla bilinmemesi İngilizler için felâket olmuştur. Türk
askerinin ne yaman bir muharip olduğunu İngilizler, kendileri ile
dövüştükten sonra anlamışlardır."

İngiliz Generali Maude de şöyle der:

"Başka millet askerlerinin artık savaşı kaybettik, yenildik diye
silâhını bırakıp savaştan vazgeçtiği hâllerde Türkler için ise savaş
yeniden başlamıştır."

Çanakkale'de şanlı Mehmetçiğin fazîleti elbette bunlardan ibaret
değildir. O, başkalarının normal zamanlarda bile gösteremediği şefkat
ve merhameti harp sahasında düşmanına dahi gösterebilecek bir olgunluk
içindeydi.

Ünlü Fransız yazarı Pierre Loti Çanakkale savaşıyla ilgili olarak
kaydettiği ve bugün Fransız hükûmetinin herhâlde okumaya fırsat
bulamadığı veya tarihteki nice yaptığımız iyilik ve yardımlarda olduğu
gibi gerçeği görmezden geldiği şu hatıra pek calib-i dikkattir:

18 Mart'ta batan Fransız gemilerinden 20 kişilik bir denizci sâhile
çıkmaya muvaffak oldular, ama karaya ayak bastıkları anda Türk
askerlerini de karşılarında buldular. Ben bu gruptan Teğmen Andre
Lemoine ile daha sonra Paris'te karşılaştım. Bana dikkat çekici şu
hikâyesini anlattı:

"Sahile çıktığımız vakit bitkindik. Bir taraftan üzerimizden akıp
geçen mermiler, diğer yandan mayınlar... Korkulmayacak gibi değildi.
Üstelik şimdi kızgın düşmanla da karşılaşmıştık. Bizi aldılar,
ilerideki tepenin hemen ardındaki bir kulübeye götürdüler... İçlerinde
subay yoktu... Üzerimizdeki ıslak elbiseleri çıkardık. Bize
kaputlarını verdiler... Sobanın başında ısındık. Az bir zaman sonra
ekmek ve azık getirdiler. Kendilerinin tayınları olduğu belliydi.
Karşılıklı yedik... Çorba ikram ettiler... Düşman değil, müşfik
kurtarıcılar gibi davranıyorlardı. Daha sonra bizi aldılar ve
Tekirdağ'a götürdüler. Türklerin bu büyüklüklerini unutamam."

Bu ifadeler, Mehmetçiğin, hadîs-i şerîfte buyurulan:

"İnsanların en üstünü Allâh yolunda canıyla ve malıyla cihâd eden
kimsedir..." (Buhari, Cihad 2) şeklindeki peygamberî tarifi ne kadar
güzel gerçekleştirdiklerinin bir nişanesidir.

Bu güzel ve ulvî davranışlar, düşmanlarımızı bile hayran bırakmış ve
sonradan içlerinden Ömer nâmını alan Anzaklı gibi müslüman olanlar
dahi olmuştur.

*****

Bütün bu hakîkatler çerçevesinde merhum Âkif de, Çanakkale'de her
bakımdan şerefli ve asil bir muharebe sergileyen kahraman ordumuzda
şehid düşen yiğitler hakkında şunları söylemekten kendini alamaz:

Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker,
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
"Gömelim gel seni târihe" desem sığmazsın!

Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan,
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem,

Gündüzün fecr ile âvîzeni lebrîz etsem,
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana..
Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış, duruyor Peygamber...

İşte böyle bir iklîm içerisinde Çanakkale, cengâver ve yiğit
askerimizin canları mukâbilinde bize sundukları müstesnâ bir mîrastır.
Çanakkale'de şehîd olan babaların rûhu, sanki İstiklâl Harbi'nde şehîd
olacak evladlarına mukaddes bir vasıyet bırakıyordu. İşte bugün biz,
bu mîrâsın vârisleriyiz. Ancak bu mirasa sahip çıkarken bir yandan
Âkif'in:

Zannetme ki ecdadın asırlarca uyurdu,
Nerden bulacaktın o zaman eldeki yurdu?
Üç kıt'ada yer yer kanayan izleri şâhid,
Dinlenmedi bir gün o büyük şanlı mücâhid!..

mısralarına kulak vermeli, diğer yandan da Alman Profesör Neumark'ın
şu sözlerine dikkat etmeliyiz:

"-Çok samimî itiraf edeyim ki, Avrupalılar, Türkleri sevmez. Kilisenin
Türk ve İslâm düşmanlığı Hristiyanların hücrelerine sinmiştir. Çünkü
sizler en az 400 sene sırtımızda ve ensemizde at koşturdunuz. Selçuklu
ve bilhassa Osmanlı, İslâmiyet uğruna her şeyini feda etmeseydiler,
İslâmiyet bugün belki sadece Hicaz'da varlığını devam ettirirdi. Kaldı
ki, Vahhabiliği kuranlar da, İngiliz Dominyon Bakanlığının
adamlarıdır. Batı her yerde İslâmiyet'i, sapık inançlara kanalize
etti. Ama Osmanlı, Asr-ı Saadet'i devam ettirdi. Onun için faraza
lâiklik şöyle dursun, Hristiyan olsanız da size düşman olarak bakmaya
devam ederler. Sizler farkında değilsiniz ama onlar şu gerçeğin
farkındadırlar: Tarihten Türk çıkarılırsa tarih kalmaz. Osmanlı arşivi
tam olarak ortaya çıkarsa, bugünkü tarihlerin yeniden yazılması
gerekir. Ve sizler gerçek hüviyetinize döndüğünüz an Avrupa'nın refahı
ve medeniyeti yıkılır. Bu bakımdan sizi silâh ile yenemeyenler,
sizleri kendilerine benzeterek hakimiyet sağlamaya çalışıyorlar..."

*****

Bilmelidir ki, mâzinin bittiği yerde, millet biter, insan biter, iz'an
biter, nihâyet bulur. Millet, târihinden ibârettir. Onu târihinden
sıyırırsanız, geriye insan sürüsü kalır. Mâzinin devrettiği unsurların
zenginliği nisbetinde yeni eserler ve yeni nesiller canlı ve devamlı
olur. Milletlerin bekâsı, hassas, duygulu ve seviye kazanmış bir kalbe
sâhip olan nesiller yetiştirmekle mümkündür. Çocuklarına, Çanakkale
destânını ninni yapan nesil, îmânının, milletinin ve bütün maddî ve
mânevî değerlerin sâhibi olacaktır.

Nasıl ki Alparslan'ı Allâh'a kavuşturan bir Malazgirt, Kılıçarslan'ın
binbir gazâsına ninni söyleyen Anadolu ovaları, ecdâdın kemikleri ile
vatan hudutlarının çizildiği Çanakkale inkâr ve imhâ edilemezse, bu
zaferleri bahşeden ve onlarla hayat bulan millî mukaddesât da yok
edilemez. Millî vicdan, imhâ edilemez. Bu vicdânın sâhibi, hakkın
sâhibidir. Muhâtaralar da onu güçlendirir.

*****

Elhâsıl Çanakkale çerçevesinde söylemeye çalıştıklarımız hususunda son
sözü istiklâl şairi merhum Âkif'in şu mânâlı ifadelerine bırakıyoruz:

Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı,
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı,
Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır atanı,
Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı!..
.........

Gök kubbenin altında yatar, al kan içinde,
Ey yolcu, şu topraklar için can veren erler.
Hakk'ın bu velî kulları taş türbeye girmez,
Gufrâna bürünmüş, yalınız Fâtiha bekler!..

Yâ Rabbî! Bizleri o şanlı ecdâda lâyık bir nesil eyle! Bu mukaddes
vatanı düşman ayakları altında çiğnetme! Milletçe birlik ve beraberlik
hâlinde senin rızânı yaşamaya cümlemizi muvaffak kıl!..

Âmîn!..

--
Bu mesaji Lezgi Grubuna Uye Olduğunuz icin Aldiniz ...
Bu Gruba Posta Göndermek icin le...@googlegroups.com'a Mail Atin
Bu gruba üyeliğinizi sonlandırmak için lezgi-un...@googlegroups.com'a Mail Yollayın
Daha fazla seçenek için http://groups.google.com/group/lezgi?hl=tr Adresinde Bu Grubu Ziyaret Edin...

Saygilarimizla

Lezgi Google Grup Yöneticileri
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages